8. bölüm · Geçmişin Gölgesi: İntikam Oyunu
Kül Çiçeği
Uyandığımda uçurumun soğuk kenarında değil, şöminesi yanan sıcak, mütevazı bir evin içindeydim. İçinde yattığım mavi yatak, beyaz noktalarla süslenmişti. Vücudumdaki ağırlıkla yavaşça doğruldum. Aniden koluma giren acıyla yüzümü buruşturdum. Koluma baktığımda elastik bir bandaj vardı; vücudumun kesilmiş veya incinmiş diğer bölgelerinde de bandajlar olduğunu fark ettim. Beni buraya her kim getirdiyse ona bir teşekkür borçluydum.
Yavaşça ayağa kalktığımda odayı daha detaylı inceleme şansım oldu. Çoğunlukla açık mavi tonlarında düzenlenmiş olan bu oda oldukça şık ve sadeydi. Büyük pencerenin altındaki çam çekmecenin üstünde bir bardak ve içi su dolu bir sürahi vardı. Yavaş adımlarla ilerledim, bardağa suyu doldurup tepeme diktim. Ne kadar uyuduğumu bilmiyordum ama boğazım sanki yıllar boyunca bir damla su bile değmemiş gibi kupkuruydu. Kıyafet dolu küçük ahşap dolabın yanındaki kapıdan dışarı çıktım.
Burnuma çarpan kokuyla ne kadar acıktığımı fark ettim. Ayaklarım bana ihanet ederek istemsizce kokunun geldiği yere doğru ilerledi. Üstünde keten kumaştan ince bir elbise olan zayıf bir kadın mutfakta yemek yapıyordu. Geldiğimi görünce hayatımda gördüğüm en tatlı gülümsemeyi takınarak bana döndü.
"Ah, uyanmışsın tatlım."
"Evet," dedim çekinerek. Sesim düşündüğümden daha cılız çıkarken kadın yemeğine dönmüştü. İçinde çorba olduğunu tahmin ettiğim tencereyi karıştırıyordu.
"Birazdan yemek hazır olur, istersen biraz daha kal. Ne dersin?"
Yüzünü tencereden ayırmadan söylediği bu cümle karşısında ne diyeceğimi bilemedim. O uçurumun dibinde ne kadar kaldığım hakkında hiçbir fikrim yoktu ancak iç savaş çoktan bitmişti. Geride savaşı işaret eden ne tek bir kan damlası ne de yıkılmış bir yapı vardı. Bu, benim orada birkaç yıldan fazla kaldığımı gösteriyordu. Hayatımdan eksilmiş yıllar...
"Tabii, ama... Burası neresi?"
Kadın bu sefer yüzünü bana dönerek cevapladı: "Karaer Ormanı'ndayız genç bayan. Korhan Malikanesi'nin batısında. Peki, sen ne yapıyordun uçurumun kenarında? Orası tehlikeli tatlım, orada çok gezinme."
Hafifçe kıkırdadım. Bu kadın oranın içinden çıktığımı bilse ne tepki verirdi acaba? Ancak şu anda Karaer Ormanı'nda olmam garipti. İç savaş sonrası halkımın da hain sayılıp öldürülmesini beklemiştim. Savaşı, kaybetmiştik ve Yaman Ailesinin bunu istediğinden hiç şüphem yoktu. Fakat İmparatoriçe böyle bir soykırıma bir kez daha izin vermemiş olmalıydı. Ve başsız Karaer halkına, büyük ihtimalle kendi himayesinden birini atamıştı. Peki ya Korhan ailesi buna ne tepki vermişti? Alin toprakları almak için uğraşmış mıydı? Tılsımı aramış miydi? Veya İmparatoriçe, onu mu başa geçirmişti?
Bu düşünce tüylerimi ürpertti.
"Sadece kayboldum hanımefendi." Yüzüme muzip bir gülümseme takındım. "Ve bir de, size birkaç soru sorabilir miyim?"
Kepçeyi tencereden çıkarıp meraklı gözlerle bana baktı. "Öncelikle, hangi yıldayız?"
"8 Dopya 1587 tatlım. Bir sorun mu var?"
Hayır anlamında kafamı salladım fakat vardı. İç savaş 1581 yılında olmuştu. Altı yıl... İki yıl değil, koskoca altı yıl kalmıştım uçurumun dibinde. Ve ben bu süreçte boşluğun içinde çırpınmıştım. Kim bilir o çocuk olmasa kaç yıl daha orada kalacaktım? Acaba Aras'a ne olmuştu... Baran ve Alin ihanetlerinin bedelini ödemişler miydi?
"Peki, iç savaş sonrasında ne oldu?"
Kadın şaşkın gözlerle bana baktı.
"Altı yıl önceki iç savaş. Ondan sonra ne oldu?"
"Ah, Tılsım Savaşı'ndan bahsediyorsun. Savaş sonrası İmparatoriçe Umay Gazel olaya el attığında gerçekler gün yüzüne serildi. Doğan ve Yaman aileleri yanlış tarafta oldukları gerekçesiyle cezalandırıldı. Asena Karaer ise lanetli uçurumdan düşerken tılsımı halkının sıhhati ve bereketi için kullandı. O günlerde tüm krallık bu olay ile çalkalanmıştı. Ee, her gün iç savaş olmuyor tabii."
Kadın hafifçe kıkırdarken kaşlarımı çattım. Ben öyle bir şey yapmamıştım. Tılsımı Aras'a vermiştim, demek ki... Aras kullanmıştı.
Altı yıl önce onu son gördüğümde hâlâ savaşın ortasındaydı. Şimdi ise adım, onun yaptığı bir şeyle anılıyordu.
Aras gerçekten kullanmıştı.
Benden aldığı son şeyi, halkım için kullanmıştı.
Dudaklarımın kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Keşke ona teşekkür edebilseydim.
"Peki..." dedim, sesim fark edemeyeceğim kadar yavaşlamıştı. "Aras'a ne oldu?"
Kadın cevap vermeden önce yüzüme baktı. Yüzümde bir şeyler arıyor gibiydi. Belki bir cevap, belki de bir sonuç... Ben sol elimi yüzüme götürürken cevapladı.
"Bir de Aras Doğan var tabi. Arkadaşının ölümüyle varislikten vazgeçtiğini duymuştum."
Birkaç saniye hiçbir şey söyleyemedim.
Arkadaşının ölümü.
Benim ölümüm.
Altı yıl boyunca benim öldüğümü bilerek yaşamıştı.
"Varislikten..." Kelime ağzımdan güçlükle çıktı. "Vaz mı geçmiş?"
Kadın başını salladı.
"Öyle duydum. Doğan ailesinin ikinci genç efendisi artık o değilmiş."
Gözlerimi yere indirdim. Aras'ın yüzü geldi aklıma. Savaş alanında bana uzanamayacağını bilerek bana bakışı. Uçurumun kenarında duyduğum o son ses...
Altı yıl. Ben altı yıl boyunca yoktum. O ise altı yıl boyunca benim öldüğümü sanmıştı.
Kadının sesi yeniden duyulduğunda başımı kaldırdım.
"Bir sorun mu var tatlım?"
"Yok, gerçekten."
Yalan söyledim. Başka ne yapabilirdim ki? Beni tanımayan bu kadına, son altı yılda beni kahraman olarak tanıyan ve ruhum için dua eden bu kadına, nasıl gerçeği söyleyebilirdim ki? Ben bile bilinmezlik içinde çırpınırken, bu narin kadına nasıl böylesine büyük bir yük bindirebilirdim?
"Son bir soru sorabilir miyim peki?"
Kafasıyla onayladı. Artık tüm vücuduyla dönmüştü bana.
"Alin Korhan ve Baran Andinç. Onlara ne oldu?"
Kadın tekrar gülümsedi ama bu sefer gülümsemesinin altında şüphe tohumları vardı.
"Alin Korhan'ın eflatun kullanıcısı olduğu ortaya çıktı. O Eflatun Hapishane'ye gönderilirken Baran Andinç fırsattan istifade ederek kaçtı."
Eflatun Parıltı mı? Üvey kardeşim... Demek yıllardır taşıdığı güç buydu. Ne kadar büyük bir potansiyeli kendi elleriyle karanlığa teslim etmişti.
Bir an hiçbir şey düşünemedim. Sonra zihnim, istemediğim hâlde yıllar öncesine döndü
Alin'in elini hatırladım. Küçükken benimkinden biraz daha küçüktü elleri... Korhan Malikanesi'nin bahçesinde saatlerce birlikte koşturduğumuzu, büyükler bizi çağırana kadar eve dönmediğimizi anımsadım sonra. Toprağa oturmuş yaptığımız o masum sohbeti özledim ardından.
Aklımın derinliklerinden çıkan son anı, onunla verdiğimiz sözün bir yansımasından ibaretti sadece.
Bir gün ikimiz de toprağa oturmuş, geleceğimizi konuşuyorduk. Önümüzde topraktan ve çiçeklerden yapılmış yiyecekler vardı. Bu, geleceğimizin çocukça bir canlandırmasıydı. O Hanım olacaktı; bense onun baş yardımcısı...
"Seni kovmayacağım," demişti o gün, çocukça bir ciddiyetle. "Sen zaten benim yanımdan gitmezsin."
Gülmüştüm.
Gitmeyeceğime gerçekten inanıyordum.
Ama o günlerde; diyarın bu kadar büyük, insanların bu kadar değişken olabileceğini bilmiyorduk. Bizim için diyar, Alin'in Hanım olması ve benim de onun yanında baş yardımcısı olarak bulunmamdan ibaretti. Sanki büyümek yalnızca yaşımızın ilerlemesi, malikânenin biraz daha gelişmesi ve bir gün onun masanın başına geçmesinden ibaretti.
Sonra o gün geldi.
Ve bana baktığında, gözlerinde çocukluğumuzdan hiçbir şey kalmamıştı.
"O benim kardeşim falan değil Aras! O benden her şeyimi aldı."
Sözleri, zihnimde o karanlıkta bile dönüp durmuştu. O anda, onun için yaşadıklarımızın ve yaşayacaklarımızın hiçbir anlamı yoktu. O benden nefret ediyordu.
Ama neden? Neden benden nefret ediyordu?
Bunu hâlâ bilmiyordum.
Belki de bilmek istemiyordum. Çünkü cevabı bulduğumda, çocukken bahçede yan yana oturup gelecek kurduğum o kızın gerçekten var olmadığını kabul etmek zorunda kalacaktım.
Eflatun Parıltı...
Gözlerimi kapattım. Alin'in elinde o gücü ilk gördüğümde ne hissedeceğimi düşündüm. Şaşırır mıydım? Korkar mıydım?
Yoksa yalnızca üzülür müydüm?
Bilmiyordum.
Bildiğim tek şey, çocukken geleceğini benimle paylaşmak isteyen kızın artık Eflatun Hapishane'de olduğuydu.
Ve ben, onun neden oraya kadar sürüklendiğini halen anlayamıyordum.
"Teşekkürler, gerçekten çok yardımınız dokundu."
Tam arkamı dönüp gidecekken midemden aç bir feryat yükseldi. Çekinerek kadına döndüğümde gülümsemesinin daha da büyüdüğünü gördüm. İki kişilik küçük masaya oturduğumda önüme sıcacık bir kâse çorba koydu.
Kokusu burnuma gelir gelmez çocukluğumun mutfağı gözümde canlandı. Annemin hazırladığı yemeklerin kokusuna benziyordu. Kaşığı elime aldığımda ilk lokmanın sıcaklığı içime yayıldı. Yıllardır unuttuğumu sandığım o tanıdık his, bir anda beni geçmişe götürdü
"Adın neydi tatlım?"
"Asena," deyiverdim refleksle. Ama şu anda gerçek adımı söylemek riskliydi.
"Ah, peki hangi ailedensin?"
"Aslında ailem Beka göçmeni," diye geçiştirdim.
"Nenem önceden bu krallıktanmış. Küçükken oradan kaçıp buraya geldik ailemle."
Kadın başını hafifçe salladı. “Anladım tatlım. Ben de Meral Sertel. Buralarda yaşarız yıllardır.”
Sertel...
Kaşığı elimde tutan parmaklarım istemsizce sıkıldı.
Bu soyadını tanıyordum.
Savaşın ortasında, etrafımızdaki herkesin birbirine karıştığı o günlerde bile unutmadığım bir isim vardı. Ateş Sertel.
Benim için şehit düşen o neşeli çocuk.
Karşımda oturan yaşlı kadının yüzüne baktım. Bir anda, yıllar önce gördüğüm o yüzün başka bir yüzle nasıl birleştiğini fark ettim.
Ateş'in annesi.
“Meral Abla...” dedim yavaşça.
Kadın merakla yüzüme baktı. “Efendim tatlım?”
“Ateş Sertel'i tanıyor musunuz?”
Meral Abla'nın gözleri faltaşı gibi açıldı.
“Sen... onu tanıyor musun?”
Kafamı salladım.
Gözleri doldu. Birkaç saniye boyunca bana baktıktan sonra dayanamayarak bana sarıldı.
“Onun arkadaşı olduğunu bilmiyordum...” dedi, sesi titreyerek. “Senin gibi birine sahip olduğu için çok şanslıydı.”
Ateş'in bir resmini bana uzattı. Birlikte resme baktık.
Bir süre sonra ayağa kalkıp yeniden bana döndü.
“Gördüğüm kadarıyla teçhizatın yok tatlım,” dedi hüzünlü bir sesle. “Ateş, kendi teçhizatlarını senin aldığını bilse çok sevinirdi.”
Onları almamak için ne kadar uğraşsam da Meral Abla ısrar etti. "Sende durması en iyisi. Benim yanımda paslanacaklarına senin yanında hayat bulsunlar."
Teçhizatları ve Ateş'in kılıcı Kül Çiçeği'ni yanıma aldım. Kılıcı elime aldığımda ağırlığını ilk kez gerçekten hissettim. Ateş'in yanında kaç kez savaşmış, kaç kez bir başkasını korumuştu kim bilir? Şimdi ise onun ellerinden çıkıp benim ellerime geçmişti.
Ama Kül Çiçeği, en fazla Sarı Parıltı kaldırabiliyordu. Gümüş Parıltının tamamını taşıyamazdı, onu kullanırken kendimi sınırlamak zorunda kalacaktım. Yine de, bir cesetten aldığım paslı bir kılıçtan daha iyiydi. Bir demirci bulup yeni bir kılıç yaptırana, ya da kendi kılıcım Ceza'ya ulaşana kadar beni koruyabilirdi. O zamana kadar ben, karanlıklarda saklanıp benden yardım isteyen mazlumun ilk isteğini yerine getirecek ve Ateş'in hatırasını yaşatacaktım.
Yamalanmış cüppemin kemerine kabzayı geçirdim. Teçhizatımı üzerime bağladım.
Altı yıl önce üzerimde savaşın izleriyle uçuruma düşmüştüm. Şimdi ise yine savaşmaya hazırdım.
Kapının önünde bir an durdum.
Dışarıda beni neyin beklediğini bilmiyordum. Karaer topraklarının hâlâ benim olup olmadığını, halkımdan geriye kimlerin kaldığını bilmiyordum. İmparatoriçe'nin verdiği kararları, Korhan ailesinin ne yaptığını, Aras'ın yıllar boyunca nasıl yaşadığını bilmiyordum.
Bildiğim tek şey, artık hiçbirini öğrenmekten kaçamayacağımdı.
Belki yolum uzundu. Belki engebeliydi. Belki önümde, uçurumun dibinde geçirdiğim altı yıldan bile daha ağır günler vardı.
Ama ben bir Karaer'dim.
Bir zalimin itişiyle uçurumun boşluğuna düşmüş, bir mazlumun ahıyla geri gelmiştim.
Kül Çiçeği belimdeydi.
Ceza'dan uzaktım.
Halkımdan uzaktım.
Geçmişimden uzaktım.
Ama hâlâ Asena Karaer'dim.
Ve ben, ne kadar zaman geçerse geçsin, mazlumların yanında, zalimlerin karşısında durmaya ant içmiştim.
Bu kez beni uçuruma ve bir çocuğu bunu yapmaya itenlerin karşısındaydım.
Kapıyı açtım ve dışarı çıktım.
Artık resmen, uyanmıştım.
