5. bölüm · Geçmişin Gölgesi: İntikam Oyunu
Hileli Şifa
"Nöbet tutuyorum Can," dedi Arlo, bakışlarını sönmüş kamp ateşinin küllerinden ayırmadan. "Geri gelebilirler. Bu sefer hazırlıksız yakalanmak istemiyorum."
Can, bir süre gözlerini Arlo'nun zayıf vücudunda gezdirdi. Üzerindeki ipekten yapılmış Sezer cübbesi çamur ve toz içindeydi ama emin vermediği o dik duruşu, en görkemli zırhtan daha ağır duruyordu. Can, Arlo’nun yanındaki kütüğe yavaşça ilişti. Ormanın içinden gelen baykuş sesleri, az önceki katliamın sessiz tanıkları gibiydi.
"Neden hedefleri sensin Arlo?" diye sordu Can aniden. Sesi her zamanki iğneleyici tınısından uzaktı.
Arlo acı bir gülümsemeyle omuz silkti. "Bilmiyorum Can. Ama tahminlerim var. Belki de varlığım birilerinin planlarını bozuyordur. Belki de sadece bir 'hata' olarak kalmamı değil, tamamen silinmemi istiyorlardır." Bakışlarını Can’a çevirdi. "Seni de tehlikeye attım. Hepinizi. Üzgünüm."
Can, Arlo’nun bu dürüstlüğü karşısında afalladı. Sertçe boğazını temizleyip ayağa kalktı. "Nöbeti ben tutarım Arlo, sen çadıra geç."
Arlo ona onaylamaz bir bakış attı. "Neden ben çadıra geçeyim ki? Hem bu adamların gelmesi benim suçum. Hedef madem benim, bırak da nöbet tutayım."
"İşte tam da bu yüzden!" diye fısıltıyla bağırdı Can. "Ölmek falan mı istiyorsun? Nöbet tuttuğun süre boyunca açık hedef olduğunun farkında mısın!"
Arlo isteksizce kafasını salladı. Orada onunla nöbet tutmak istiyordu ancak Can haklıydı. Orada durmak onu sadece açık bir hedef olmakla bırakmaz, diğerlerini de tehlikeye atardı. Ayrıca Can'ın gözünde gördüğü o saklı endişe, Arlo'nun nöbet tutmasına izin vermeyeceğini açıkça belli ediyordu.
"Tamam ama sen de çok geçmeden uyu."
Yavaşça ayağa kalkıp Alp’in çadırına girdi. İçerisi Alp’in ağırlaşmış nefesleriyle doluydu. Arlo, sol köşedeki yerine geçmeden önce Alp’in omzuna, beyaz sargının üzerinden sızan kana baktı. Göğsünde bir yumru hissetti. Alp, Arlo’nun bile bilmediği bir sebepten dolayı bu yarayı almıştı.
"Özür dilerim," diye fısıldadı karanlığa doğru. "Benim yüzümden..."
Alp’ten bir cevap gelmedi ama Arlo’nun içi soluk bir sızıyla doldu. Kıvrılıp gözlerini kapattığında, uçurumdaki o eflatun parıltı rüyalarına sızmaya hazırdı.
Ertesi sabah güneş, yaprakların arasından yorgun bir ışıkla sızarken grup yeniden yola koyuldu. Yolculuk sessiz başlamıştı, ta ki Defne o bitmek bilmeyen merakıyla sessizliği bozana dek.
"Arlo," dedi Defne, atının dizginlerini gevşeterek. "Dün gece uçurumda ne gördün? Seni bulduğumuzda bir tuhaftın. Orada biri mi vardı?"
Arlo, dünkü kızın hayalini zihninden geçirdi. "Bir kız vardı," dedi dürüstçe. "Ve bir parıltı. Daha önce hiç görmediğim, soğuk bir eflatun renk."
Alp, bu sözü duyar duymaz atını durdurdu. Bakışları aniden keskinleşmiş, yüzündeki yorgun ifade yerini derin bir huzursuzluğa bırakmıştı.
"Eflatun mu dedin?"
Arlo şaşkınlıkla başını salladı. "Evet. Nedir bu? Kötü bir şey mi?"
Alp derin bir iç çekti, gözlerini Arlo'ya kilitledi. "Parıltılar Arlo, insanın özünden, yani yaşam enerjisinden gelir. Onlar bizi seçtiğinde, bazılarımız gümüşü elde eder. Gümüş parıltı; en güçlü, en saf iyi bilinç parıltısıdır ama..." Duraksadı. "Eflatun parıltı, o gümüşü hak eden birinin sapkınlığa, karanlığa düşmesiyle doğar. En güçlü kötü bilinç parıltısıdır o."
Arlo, kızın gözlerini anımsadı. İçindeki huzursuzluk, bir kere daha haklı çıkmıştı.
"En korkunç özelliği nedir bilir misin? Sahibi, gücüne göre cesetleri birer kuklaya çevirebilir. O cesetler artık birer boş kabuktur, ruhları yoktur; sadece yeni sahiplerinin iradesine itaat ederler. O kız... Bilmiyorum Arlo, sadece o kızı bir kere daha görürsen sakın yaklaşma."
Arlo’nun kanı dondu. O nazik el, saçlarında gezen o dokunuş... Aslında bir avcının ganimetini incelemesiydi.
"Bekle," dedi Arlo bir şeyi hatırlamış gibi, "peki ya kuklacı? O da bir eflatun partıltı kullanıcısı mı?"
Alp atının dizginlerini salladı, tekrar ilerlemeye başlamışken cevapladı.
"Evet Arlo, onların adını anmak istemeyen halkın taktiği bir ad bu sadece."
Arlo diğerlerinin peşinden ilerlemeye koyulmuşken aklı, hâlen eflatun parıltıdaydı. Gerçekliğini sahte dinginliği ile gizleyen bu parıltının gerçek amacını merak ediyordu...
İki haftalık zorlu yolculuğun ardından Demir Malikanesi’nin görkemli surları göründüğünde, grup bitkin ama rahatlamıştı. Halk meydanına girdiklerinde onları Demir Ailesi'nin genç hanımı Cemre Demir karşıladı. Cemre'nin üzerinde ailesinin geleneksel gri, çimen işlemeli cübbesi vardı. Yanındaki korumalar ve hizmetkarlar bir nizam içindeydi.
Kısa bir selamlaşma ve durum raporunun ardından Arlo, kendisine ayrılan odaya geçti. Odanın taş duvarları soğuktu ama Sezer Malikanesi’nden daha güvenli hissettiriyordu onu. Cüppesinin iç cebinden küçük bir kutu çıkardı. Üstündeki kapağı dikkatle açtı ve eline içindeki merhemden az bir miktar aldı. Sırtındaki ve göğsündeki sızlayan yaralar için merhemi sürmeye çalıştı, ancak uçurumdan düşerken aldığı darbeler, kollarını arkaya uzatmasını imkansız kılıyordu. Acıyla inledi.
O sırada kapı hafifçe tıklandı ve Alp içeri girdi. Arlo’nun halini görünce hafifçe gülümsedi ama bu seferki gülümsemesinde alay yoktu. "Yardım edeyim," dedi sessizce.
Arlo önce çekindi, cübbesini sıkıca tuttu. Ama Alp’in kararlı bakışları karşısında pes ederek sırtını ona döndü. Alp, merhemin küçük bir kısmını parmağının ucuna aldı; merhemi nazikçe Arlo’nun sırtındaki eski ancak derin yaralara sürerken odada sadece dışarıdaki rüzgarın sesi duyuluyordu.
"Kendini suçlamayı bırak," dedi Alp, Arlo’nun zihnini okumuş gibi. "Bizim işimiz bu."
İşlem bittiğinde Alp, yatağın üzerine temiz bir kazak bıraktı. "Giyin Arlo. Sana söylemem gereken bir şey var."
Arlo kazağı boynundan geçirirken kalbinin hızlandığını hissetti. "Doktorla alakalı bir şey mi? Onu bulduk mu?"
Alp kafasını olumsuz anlamda salladı. Birkaç saniye sadece bekledi. Kafasında, söyleyeceği her bir kelimeyi tartıyor gibiydi. "Hayır. Onu bulmamız neredeyse imkansız. Kimliğini o kadar iyi gizliyor ki, sadece o isterse bulunabiliyor."
Arlo, kazağının kollarını düzelterek ona döndü. Tam konuşacaktı ki Alp onu susturdu: "Bir yöntem daha var."
"Nasıl bir yöntem?"
Alp derin bir nefes verdi. "Doktorun aslında bir Mirarth olduğunu biliyor muydun? Yaptığı her şey aslında sadece kutsal büyülerden oluşuyor."
Arlo yüzünde esrarlı bir gülümseme ile ona döndü. Bunu elbette biliyordu —her ne kadar emin olmasa da—. "Bu son haber güvenilir mi peki?"
Alp kafasını salladı. "Bir imparatorluk serbest şövalyesini iyileştirmiş. Bu doğrudan İmparatoriçe Umay Gazel tarafından yayınlanmış, doğrulanmış bir haber."
Beyaz Saray'ın büyük kapısından geçtiklerinde Defne ve Can orada onları bekliyorlardı. "İmparatoriçe gerçekten bu doktor ile ilgileniyor, değil mi? Demek ki peşinde olan tek biz değilmişiz."
Arlo hafifçe kıkırdadı. Alp de ona eşlik etti. Son geçen iki haftada birbirlerini tanımış ve güvenmişlerdi. Her ne kadar Arlo, işi bitince buradan gidecek olsa bile...
Arlo saray bahçesinin beyaz-gri çardağına oturup diğerlerine baktı. Can her zamanki gibi asiydi; onu gülerken görebileceğiniz tek yer savaş alanıydı. Çoğu insan bunu delilik olarak görse de Arlo için bu, işini düzgün ve severek yaptığının bir göstergesiydi. En azından severek yaptığı bir şey vardı. Defne ise her zamankinden daha neşeliydi.
"Ee Alp, anlat artık diğer yöntemi."
Alp boğazını temizleyip anlatmaya başladı. "Bu Mirarth doktor, kendi kutsal büyüsünü oluşturmuş. Anlatılanlara göre karısını ruh parçalanmasından kaybettiğinde, büyük bir acıya kapılmış. Karısını iyileştirmek için her türlü yolu deneyen doktor, en sonunda çareyi kutsal büyüde bulmuş. Şiraze adını verdiği bu büyü, kişinin parçalanmış özünü, büyüyü yapan kişiden parçalar alarak onarıyormuş. Hastaları bu sayede iyileştirebiliyormuş."
Arlo bedeninden bir ürperti geçtiğini hissetti. Özden parça vermek ne demek, çok iyi biliyordu. "Nasıl yani, kendi özünü hastalarına mı feda etmiş?"
Alp kafasını salladı ancak Arlo buna inanmakta güçlük çekiyordu. Hangi akıllı, kendi özünü bile isteye parçalara ayırırdı? Hem de bu kadar riskliyken.
"Bu saf delilik," dedi Can, aklını okumuş gibi. Defne de ona katıldı.
Arlo oturuşunu düzeltti. "Peki biz nasıl yapacağız bu büyüyü?"
Defne ve Can ona gözleri şaşkınlıkla büyümüş bir şekilde bakarken Alp yavaşça ayağa kalktı. Cebinden küçük bir küre çıkardı. Arlo'nun eline tutuşturduğunda Arlo onun neden bahsettiğini çoktan anlamıştı. Kürenin üstündeki ince iğneye yavaşça elini batırdı. Sıcak kanın üstünden kayışını izlerken küre, zayıf ve bir o kadar da zarif olan bir ışık ile parıldadı.
"Kutsal Büyü seni çok küçükken izlemeye almış ve senin onu keşfetmeni bekliyor Arlo."
Arlo yüzüne muzip bir gülümseme takındı; büyüyü yapacak ve kahramanı uyandıracaktı. İntikamını kahramanın gücü ile alacak, ardından hem onu hem de kendini serbest bırakacaktı.
"Arlo bu delilik!" dedi Defne oturduğu yerden kalkarak. "Bu çok tehlikeli!"
"Biliyorum," diyerek döndü ona Arlo. Yüzündeki muzip gülümsemeyi korurken ela gözleri herhangi bir duygudan yoksundu.
Can ise onun bu teslim olmuş haline acıyarak baktı. Neden böyle bir risk aldığını merak etti ancak bilmek istemedi.
"Bir sorun çıkmayacak," dedi Arlo, kendinden emin bir ses tonuyla. Ancak onun bildiği ve diğerlerinin bilmediği şey; onun özünün zaten çoktan parçalanmaya yüz tutmuş olduğuydu.
