5. Bölüm

Vaveyla Yazarı: ada b

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 5. Bölüm

OCAK 2005, TRABZON
Soğuk bir kış günüydü. Karadeniz’in o insanın içine işleyen, nefesini havada asılı bırakan soğuğu yine kendini göstermişti. Rüzgar gökyüzünün çığlığını taşır gibi sert esiyor, ağaçların yapraklarını birbirine vurarak ürpertici sesler çıkarıyordu.

İnce ince çiseleyen buz gibi yağmur damlaları montunu döverek kulağının dibinde tok sesler çıkarırken, ellerini cebinin içinde daha derinlere itmeye çalıştı küçük kız. Elleri ve bütün vücudu soğuktan titriyordu, montu onu yağmurdan korumaya yetmiyordu. Açıkta kalan boynu ve saçları sırılsıklam olmuş, soğuk kemiklerine kadar işlemişti.

Yaşlı ve korku dolu gözleriyle bir kez daha etrafına bakındı ama gördüğü şey, yine yağmurdan dolayı puslanmış bir sessizlikti. Okulu biteli yaklaşık yarım saat olmuştu ama her zaman onu okuldan almaya gelen babası, bu sefer gelmemişti. Okuldaki tüm öğrenciler hatta öğretmenler bile dağılmış, koskoca bahçede yalnız başına bir tek Fadime kalmıştı. Babası, onu hiçbir zaman tek başına yürümemesi konusunda uyarmıştı. Çünkü ona zarar vermek isteyen kötü düşmanlar olabilir ve Fadime, kendini onlardan koruyamazdı. Babası, onu istediği her yere götürür ve onu korurdu. Bu yüzdendi bahçenin dışına tek bir adım atmayıp yağmurun altında bekleyişi.

Dakikalar geçti ama okul bahçesinin kapısından içeriye hiç kimse girmedi, Fadime orada beklemeye devam etti. Düşen her bir yağmur damlasının taşlara vurup çıkarttığı ses onu rahatsız ediyordu. Yetişkin bir insan için çoğu zaman huzuru simgeleyen yağmur sesi, küçük bir kız çocuğunun zihnine canavarların ayak sesi gibi geliyordu.

Yağmur birazcık durulduğunda, Fadime tüm cesaretini topladı. Tam olarak geçmemişti korkusu ama en azından yağmur sesi yoktu. Çoraplarına, iç çamaşırlarına kadar ıslanmıştı ve minik bedeni, artık çenesini bile sabit tutamayacağı kadar titriyordu. Dişleri birbirine çarpıyor, ayakta durmak zorlaşıyordu. Bu halde daha fazla burada duramayacağını hissetti.
Her gün babasıyla birlikte okuldan eve yürüdüğü anları düşündü, yolu aklında canlandırmaya çalıştı. Hatırlıyordu, yolu biliyordu. Konak ile okul birbirine çok da uzak değildi zaten, babasıyla yürürken hiç yorulmuyordu Fadime. Bahçeden çıkıp dümdüz yürüyecek ve ilerideki dönüşten sonra evi görünecekti. Bu detayları hatırladığında içi biraz olsun rahatladı, tek başına eve gidebileceğini düşündü.

Etrafına son bir bakış atıp kapıya doğru yürümeye başladı. Adımları küçük ve tereddüt doluydu, yerdeki su birikintilerine her bastığında, zaten ıslanmış olan paçalarına damlalar sıçrıyordu. Sonunda bahçe kapısından çıkıp okulu geride bıraktığında, önündeki ıslak ve karanlık yol ona yabancı bir dünya gibi geliyordu. Her gün yürüyordu bu yolu ama babası yanındayken hiçbir şey korkutucu gelmiyordu, şimdi ise yalnızdı.

Sırtına taktığı küçük çantasının kulplarını sıkı sıkı tutarak, yavaş adımlarla yürüyordu. Bir yandan etrafına bakınırken acele etmiyordu, belki babasıyla yolda karşılaşırdı. Annesi rahatsızdı biraz, babası onunla ilgilendiği için kendisini almakta geç kalmış olabilirdi. Ama mutlaka gelirdi.

Yolun iki tarafındaki sık ağaçların arasında, normalde on dakika süren yolu uzun uzun yürümüş ve evine giden köşenin olduğu yere gelmişti Fadime. Ama burada yol ikiye ayrılıyordu ve küçük kız, hangi yoldan gideceğini hatırlayamıyordu. Yol ayrımının tam ortasında durdu ve iki yola da uzun uzun baktı. Sağ mıydı, sol muydu... hangisini düşünürse o doğru geliyordu.

Sonunda, zihnindeki tartıda sağ taraf ağır bastı ve yolun sağ tarafına doğru emin olmayan, kararsız adımlarla ilerledi. Bir yandan sol tarafa da bakıyordu ama çok üşüyordu, artık evine ulaşmak istiyordu. Tek başına olmanın verdiği korku ile nefesini tutmuş yürüyordu.

Lakin yaptığı tercih, tamamen yanlıştı. İlerledikçe Koçari konağının gözükmesi, insan seslerinin etrafı doldurması gerekirken tam aksine, yollar daha da yabancılaşmıştı Fadime'ye. Ağaçlar sıklaşmış, evler azalmıştı. Uzaklardan gelen birkaç köpek havlaması dışında hiçbir ses duyulmuyordu. Yanlış yola geldiğini artık anlamıştı Fadime, ama etrafında ne bir ev ne de yardım isteyebileceği bir insan vardı. Ki olsaydı bile, bir yabancıdan yardım isteyemeyecek kadar çekingen bir çocuktu.

Çaresiz ve korku içinde, belki yol bir yere çıkar diye yürümeye devam ediyordu. Bir süre daha yürüdükten sonra bacaklarındaki dermanın tükendiğini hissetti, çok yorulmuştu. Onun evi bu kadar uzak değildi ki, bu kadar yürümeye alışık değildi. Yolun kenarında durdu ve yerlerin çamur olmasını, dizlerinin acımasını hiç umursamadan yere çöktü. Elleri de yere değdiği anda sicim gibi gözyaşları akmaya başladı. Bütün korkusu, üşümesi ve babasının onu unutmasının verdiği hayal kırıklığı toplanmış, gözlerinden akıyordu. Dizlerinin üzerine çökmüş öylece ağlarken saçlarından yüzüne akan yağmur suları ile gözyaşları karışıyordu.

Tam o sırada, karşıdan gelen ayak seslerini duydu. Tüm bu sessizliğin içinde, zaten diken üstünde hisseden küçük Fadime'nin hemen dikkatini çekti bu ses. Elini ışık hızıyla yüzüne götürüp gözyaşlarını sildi ve karşıya, ayak seslerinin sahibine dikti gözlerini. Bu uzun boylu adamın heybeti, küçücük Fadime'ye dev gibi gelmişti. Saçları ıslak olmasına rağmen oldukça açık bir sarıydı, yüz hatları sert ve gözleri birkaç adımlık mesafeden bile anlaşılabilecek kadar maviydi. Üzerindeki yeşil, kareli gömlek ve siyah pantolon sırılsıklam olmuştu ama adam bunu hiç umursuyor gibi görünmüyor, oldukça rahat bir tavırla yürüyordu. Fadime, kavisli kaşların altındaki mavi gözlerin de kendisine baktığını fark ettiğinde, korkuyla hemen ayağa kalktı ve bir adım geriye gitti.

Mehmet Furtuna ise karşısında gördüğü kişi ile yutkundu. Sırılsıklam olmuş ve çamur içinde kalmış, bu ıssız yolun kenarında ağlayan küçük kız, her ne kadar korkmuş gibi gözükse de yardım dilenir gibi bakıyordu yüzüne. Mehmet, bu ışıldayan ela gözlerin sahibini çok iyi tanıyordu. Can düşmanının, Ömer Koçari'nin tek ve biricik kızı. Fadime Koçari. Öfke ile derin bir nefes aldı ve yumruklarını sıktı. Beş yaşındaki kızın bu havada, bu yollarda tek başına ne işi vardı? Annesi babası neredeydi bu kızın?

Ama şimdilik, tüm öfkesini bir yana bıraktı ve yüzüne küçük bir gülümseme yerleştirdi. Şu anda karşısındaki kişi düşmanının çocuğu değil, yardıma muhtaç küçük bir kız çocuğuydu. Onu bu halde bırakıp gitmek, ne vicdanına sığardı ne de insanlığına.

Yavaş ve temkinli adımlarla küçük kıza doğru yürürken, konuşmak için doğru kelimeleri seçmeye çalışıyordu. Direkt olarak ismini söylerse onu ürkütebilirdi, bu istediği son şeydi. Kendisi adım attıkça kızın da geriye doğru gittiğini fark ettiğinde, yürümeyi bırakıp olduğu yerde durdu. Tahmin ettiği gibi, kendisi durunca Fadime de durmuştu.
Ellerini, teslim olur gibi hafifçe havaya kaldırdı. “Bak, amacım sana zarar vermek değil. Yanına gelebilir miyim?” diye sordu sesini yapabileceği en yumuşak, en temkinli tona bürüyerek.

Fadime hiçbir cevap vermedi. Bu adamı hiç tanımıyordu ve ondan korkmuştu. Ama şu durumda, bu adama güvenmekten başka yapabileceği bir şey olmadığını da biliyordu. Sessiz bir kabulleniş ile başını çok hafif bir şekilde aşağı yukarı salladı.

Bunun evet demek olduğunu anlamıştı Mehmet. Yüzündeki gülümseme büyürken Fadime’ye yaklaştı. Kızın tam önünde durduğunda, tek dizinin üzerine çökerek onun hizasına geldi. Korkuyla bakan gözleri ve sırılsıklam olmuş yüzü karşısında Mehmet, içindeki bütün merhametin dışarı taştığını hissetti. Nasıl olur da bu küçücük kızı böyle tek başına, savunmasız bırakırlardı?
“Kız sen ne yapıyorsun tek başına burada? Annen baban nerede?” diye sordu sesini yumuşatarak, meraklı bir şekilde.

Fadime’nin ağlamaktan sesi kısılmış, konuşmadan önce yutkunmak zorunda kalmıştı. “B-babam beni okuldan almaya gelmedi. Ben de tek başıma yürüdüm.” dedi. Bazı kelimeleri, hıçkırıklarının arasında kaybolup kekelemesine neden olmuştu.

“Ooyy...” diye bir mırıltı çıkardı Mehmet içli bir şekilde. “Kaybolmuşsun sen, bu yollar ormana çıkıyor. Yolu mu karıştırdın?”

Fadime, başını yine aşağı yukarı sallayarak onayladı onu.

Mehmet, yavaşça uzanıp kızın küçük, yumuşak ellerini tuttu ve abartılı bir şaşkınlık nidası çıkardı. “Bak, ellerin de buz gibi olmuş. Hasta olursun ama sen böyle.” dedi.

Fadime’nin buna cevabı yine koca bir sessizlik olmuştu. Gözyaşları yine akmaya başlamıştı.

Mehmet, boynundaki kahverengi atkıyı çıkartırken “Tamam,” dedi onu sakinleştirmek için. Kendi atkısını kızın boynuna dikkatlice sardı. “Sen daha fazla bu soğukta kalmadan, seni evine götürelim. Babanı ararız, gelip seni alır. Olur mu?”

Fadime, boynuna dolanan atkının sıcaklığı ile tüm vücudunun gevşediğini hissetti ve rahatladı. Bu yabancının ona zarar vermeyeceğinden emindi artık. Ona oldukça büyük gelen ve tüm üst vücudunu saran atkıya daha sıkı sarıldı ve başını salladı. “Olur.” Ardından fark ettiği detay ile kaşlarını çattı. “Sen benim babamın numarasını nereden biliyorsun?”

Adam, bu soru karşısında gözlerini kızdan ayıramadı, küçücük kaldığını hissetti. Sahi, neden düşmanının numarası onda vardı? Kendisi de bilmiyorken, bu sorunun cevabını bir kız çocuğuna nasıl versindi ki?
Bu minicik, masum kızın zihninde düşmanlık yoktu zaten. O yüzden yalanların arkasına sığındı. “Biz babanla eskiden arkadaştık, oradan biliyorum.” dedi.

Fadime, bu beklenmedik ilişki ile şaşkına dönmüştü. Babasının arkadaşlarını tanırdı ama bu adamı hiç görmemişti. “Sen babamın arkadaşı mısın gerçekten? O zaman niye hiç bize gelmiyorsun?” diye sordu merakla.

Mehmet derin bir nefes alırken dudaklarına hüzünlü, çaresiz bir tebessüm yerleşti. Küçücük bir çocuğa düşmanlık anlatılmazdı ki...
“Eskiden arkadaştık çünkü, sen doğmadan çok önce.” Dedi.

“Küstünüz mü peki? Niye küstünüz?”

Adam, Fadime'nin bu bitmeyen soruları karşısında kıkırdamadan duramadı. “Evet, aramızda bazı olaylar geçti ve küstük.”

Fadime de daha fazla soru sormadı. Büyüklerin arasındaki olayları, kavgaları hiç mi hiç merak etmiyordu. “Tamam, babama gidelim artık.” dedi huzursuz bir şekilde.

Mehmet, “Tamam tamam.” Dedi gülerek ve ayağa kalkıp elini cebine attı. Cebinden telefonunu çıkarttığında, bunu yapıp yapmamak konusunda kararsızdı. Ömer’in nasıl bir tepki vereceğini kestiremiyordu. Ama başka bir şansı da yoktu. Telefonunun kilidini açtı ve eli, kayıtlı olmadığı halde kim olduğunu çok iyi bildiği numaraya gitti. Ve telefon ilk çalışta, birkaç saniye içinde açıldı. Zira Ömer için de durum böyleydi, hiçbir zaman ismi yazmasa da bu numarayı çok iyi biliyordu.

“Koçari,” dedi buz gibi, net bir ses tonuyla. “Kızın kaybolmuş, benimle beraber şimdi. Taşköprü’ye gel, al kızını.”
Ve Ömer’in hiçbir şey söylemesine fırsat vermeden telefonu kapattı. Onun Taşköprü’ye geleceğini çok iyi biliyordu, gereksiz bağırış çağırışları dinlemeye niyeti yoktu.

Telefonu yeniden cebine atıp kendisine meraklı gözlerle bakan Fadime'ye döndü. Bu küçük kız boncuk gibi ela gözleriyle, dalgalı siyah saçları ve çatık kaşlarıyla öyle güzel, öyle tatlı görünüyordu ki gülümsemeden edemedi. Bir kez daha yere eğilip “Gel bakalım.” Diyerek kızı tek hamlede, hiç zorlanmadan kucağına aldı. Minik bedeni kuş gibi titriyor, kirpiklerinden su damlaları akıyordu. Fadime aniden havaya kaldırılması ile dengesini kaybettiğini hissetti ve ellerini can havliyle Mehmet’in omuzlarına sardı. Mehmet, omuzlarına tutunan bu küçücük ellere bakıp derin bir iç çekti. Kendisinin canından çok sevdiği, pırlanta gibi üç oğlu vardı ama Allah biliyor ya, kız çocuklarına da zaafı vardı. Bir kızı olmasını her zaman çok istemişti. Şimdi kucağındaki bu dünyalar tatlısı kıza karşı hissettiği koruma iç güdüsü, bu isteğini yeniden hatırlatmıştı ona.

Ellerini usulca kızın yüzüne götürdü ve gözünün önüne gelen birkaç ince saç tutamını kulağının arkasına sıkıştırdı. “Babanı aradım, geliyormuş. Biz şimdi seninle bilemacuk yürüyeceğiz, tamam mı?” diye sordu.

“Tamam!” diye yanıtladı Fadime neşeyle. Korkusu artık dağılmış, adamın büyük sıcak kollarının arasına iyice sokulmuştu.

Mehmet yavaş yavaş yürümeye başladığında, “İsmin ne senin bakalım?” diye sordu cevabını bilmesine rağmen. Sessizliğin kızı ürküteceğini düşünmüş, bir sohbet yaratmaya çalışıyordu.

“Fadime.”

“Aaa,” dedi Mehmet büyülenmiş gibi. “Ne güzel ismin varmış senin. Benim adım da Mehmet.”

“Memnun oldum.” dedi Fadime elini adamın omzundan çekip eline doğru uzatırken. El sıkışmak istiyordu, öğretmeninin söylediğine göre birisiyle tanışınca böyle yapılırdı. Mehmet, kızın bu hareketine gülerken, tutuşunu gevşetmeden elini uzattı ve Fadime'nin elini sıktı. “Ben de memnun oldum, fıstık.”

Sohbet ede ede, yavaş ve keyifli bir şekilde yürüyüp Taşköprü’ye ulaştılar. Fadime, şu an onu kaybolduğu yerden çıkarıp babasına götüren kişinin, babasının can düşmanı olduğunu bilmiyor ve ona çocukça bir güven, sevgi duyuyordu. Mehmet ise her şeyin farkındaydı, kucağında düşman kızıyla birisi onu görürse olabilecekleri biliyordu. Fakat yine de her şeyi göze almış, içindeki bütün kötü duyguları söküp atan bu minik kızla, birkaç dakika da olsa iyi vakit geçirmeye çalışıyordu.

Ve sonunda, köprünün başında Ömer göründü. Hızlı ve kendinden emin adımlar atıyor, bir elini belindeki silahtan asla ayırmıyordu. Delici bakışları Mehmet’i bulduğunda, yeşil gözlerindeki öfke somut bir hal alıp bütün köprüyü sarmıştı sanki. Burnundan hırıltılı, intikam dolu bir nefes verip “Ulan!” diyerek Mehmet’e doğru atıldığı sırada, Fadime'nin sesi adımlarını bıçak gibi kesti ve olduğu yerde durdu. Fadime, babasını gördüğü anda Mehmet’in kucağında çırpınmaya başlamış ve yere inmişti. “Baba!” deyip kollarını açmış, ıslak ayakkabıları nedeniyle paytak paytak babasına doğru koşuyordu. Ömer ise kızına baktığı anda elini silahından çekmiş, o da kollarını kocaman açıp yere eğilmişti. Kızının düşmanının kucağında olmasını şimdilik sineye çekmişti, mühim olan iyi olmasıydı.

“Kızım!” dedi onu kucağına alıp bir kez döndürürken. Birkaç saniye ona sıkıca sarıldıktan sonra, sonunda onu kendinden ayırdı. “İyi misin, ne oldu? Bir yerinde bir şey yok değil mi?” derken kızının yüzüne, kollarına bakıyor ve ona zarar verilip verilmediğini anlamaya çalışıyordu.

“İyiyim baba,” dedi Fadime. “Ben eve yürüyecektim, kayboldum. Mehmet amca beni buldu.” Derken ise gülüyordu. Henüz on dakika önce korkudan titremesine sebep olan şey, şimdi babasının kollarında iken komik bir anıya dönüşmüştü.

Ömer, büyük bir rahatlama ile kızına bir kez daha sarıldı ve derin bir oh çekerek onun saçlarını öptü. Fadime, “Niye beni almaya gelmedin baba?” diye sorduğunda ise bakışları yeniden Mehmet’e döndü. Yaşadığı o kandırılmayı hatırladığında öfke, bütün hücrelerini sardı. Ama bunu kızına yansıtamazdı. “Bir talihsizlik yaşadım kızım, eve gidince anlatırım olur mu? Özür dilerim.” dedi gerçek bir mahcubiyet ile. Kızının ona karşı duyacağı bir hayal kırıklığı veya güvensizlik, onun için bu hayatta ölmekle eş değerdi.

“Tamam baba,” dedi Fadime. Başını babasının sıcak boynuna gömdü. “Eve gidelim artık, üşüyorum.”

Ömer, kızının bu huzursuz isyanına karşı güldü. “Gidelim güzelim.” Dedi ve kızının boynundaki kahverengi atkıyı usulca çıkardı. Düşmanına ait bir şeyi, kızının üzerinde evine sokacak değildi. “Atkıyı sahibine verelim, olur mu?”
Fadime hiçbir şey söylemeden başını sallayıp onu onayladı.

Elinde atkıyla, sessiz ve tehlikeli adımlar atarak Mehmet'e ulaştı ve onun tam önünde durdu. Gözleri fırtına öncesi sessizliği andıran bir sakinlikle bakarken elindeki atkıyı yavaşça ona uzattı. “Kızım eve gitmek istiyor,” dedi kucağındaki Fadime'nin sırtını sıvazlarken. “Seninle sonra hesaplaşacağız.”
Ve başka hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp yürümeye başladı. Kızına zarar vermek isteyenlerle elbette hesaplaşacaktı. Ama şimdi zamanı değildi. Onu düşmanlıktan korumak isterken onun önünde düşmanına saldırmak, yapacağı en mantıksız hareket olurdu.

Mehmet ise baba kızın arkasından gülümseyerek baktı birkaç saniye. Ömer'den ya da hesaplaşmaktan korkuyor değildi, Fadime’ye zarar vermek bir an bile aklının ucundan geçmemişti. Hatta henüz kendisi bile bilmiyordu ama Fadime'yi kendi ailesinden ve düşmanlığın en tehlikeli yönünden korumuştu.

◆◇◆◇◆◇◆◇

İnsan zihni, akılalmaz bir varlıktır. Gördüğü, duyduğu her şeyi kaydeder ve bunu insanın davranışlarına, duygularına yansıtır. Bazen kişiyi korumak için, anılar ona zarar vereceği için onları hatırlamasına engel olur. Hatta ona hiç var olmayan anılar oluşturup onu buna inandırabilir. Çünkü geçmiş, bütün zamanlardan, bütün silahlardan daha tehlikelidir ve bir kez hatırlayınca gölgesi üzerinizden hiç ayrılmaz.

Ama tam şu anda gözümün önüne gelen şeyler, zihnimin oyunu değildi. Bilinçaltım beni anılardan korumak istememişti. Aksine geçmiş, çürük bir sandık misali ufacık bir darbede açılmış ve anılar ortaya serilmişti. Ben şimdi sokakta rastgele baktığım bu adam ve kızı tanımıyordum ama yirmi bir sene önce, Taşköprü yolunda yürüyen o kızı ve yeşil gömlekli adamı çok iyi tanıyordum.

Ellerime baktım yeniden, geçmişten bir iz, bir kanıt bulmak istedim belki. Boynuma dokundum, o kahverengi atkının sıcaklığını aradım. Ve hissettim, aradan geçen yirmi bir acımasız yıla rağmen ben o ellerin şefkatini hissettim. Neydi bu, insan bir anıyı bu kadar iyi hatırlayabilir, hissedebilir miydi?

Boğazıma bir yumru oturmuştu, aldığım nefesler ciğerlerime ulaşmıyordu. Yutkunurken biraz hava almak adına uzanıp pencereyi açtım. O sırada mağazadan çıkan İso’yu gördüm; elindeki poşeti sallaya sallaya gülümseyerek yürüyordu. Birkaç saniye sonra öğreneceklerinden, geçmişin ağırlığından henüz habersizdi.

Neşeyle arabanın kapısını açıp içeri girdi ve “Geldim.” dedi. Ama yüzüme baktığında, dudaklarındaki o gülümseme kırılan cam parçaları gibi dağılmış, gözlerini endişeli bir ifade sarmıştı. “Fadime?” dedi elindeki poşeti arka koltuğa bırakırken. Sesinde bariz bir korku ve şüphe vardı. “Güzelim ne oldu? Niye ağlıyorsun, ben mi yanlış bir şey söyledim?”

O söyleyene kadar ağladığımın farkında değildim, gözyaşlarımın aktığını hissetmiyordum bile. Onu duyuyor ama tepki veremiyordum, bedenim buradaydı ama ruhum değildi sanki. Gözlerimin önünde sadece o anlar vardı. O mavi gözler, ellerimi tutan büyük eller, hissettiğim korku, babam, okul... Her şey birbirine karışmıştı şimdi. Bir şeyleri çok iyi hatırlıyordum ama devamı yoktu ve bu beni deli ediyordu. Daha iyi hatırlayabilmek adına gözlerimi kapattım ve odaklanmaya çalıştım. Ama olmuyordu, anılar bir süreden sonra silikleşiyor ve geriye yarım yamalak sesler kalıyordu.

Yüzüme dokunan soğuk parmaklar ile gözlerimi açtım. Dolan yaşlar yüzünden görüşüm bulanıklaşmıştı, birkaç kez gözlerimi kırpıştırdım. “Fadime'm,” dedi İso eliyle gözyaşlarımı silerken. “Niye ağlıyorsun, söyle bana da. Ben mi kırdım kalbini, bana mı alındın? Ne oldu, hadi konuş benimle.” Az önceki paniğinden sıyrılmıştı ama sesi hâlâ endişeli çıkıyordu.

“İso,” diyebildim bir kez daha yutkunduktan sonra. Ne söyleyeceğimi, ne yapacağımı bilmiyordum. “Hatırlıyorum.” dedim bir süre sonra. Ağzımdan çıkabilen tek kelime şu an buydu.

Yüzümde gezinen parmakları duraksadı, vücudu kaskatı kesildi. Gözleri, sanki neyden bahsettiğimi orada görebilecekmiş gibi, benim gözlerime kilitlendi. “Neyi hatırladın?” diye sordu.

“Babanı, Mehmet amcayı...” diye mırıldandım. Kelimeleri toparlamakta zorlanıyordum, anılar ile şimdi arasında sıkışıp kalmış gibiydim.

“Ne?”
Babasının ismini duyduğu anda oturduğu yerde dikleşmişti. Ellerini yanaklarımdan çekip parmaklarını kütletirken adem elmasının hareketlendiğini gördüm. “Fadime, neyi hatırladın?” Sesi sert çıkmıştı, babasıyla ilgili en ufak bir durumda bile dünyanın en sabırsız insanına dönüşüyordu sanki.

“İso, beş yaşındaydım,” diye başladım söze. “Anaokuluna gidiyordum. Beni her zaman babam götürüp getirirdi okula, evle okul arası çok uzak değildi zaten. Sonra bir gün...” zihnimdekileri bir araya getirebilmek adına duraksadığımda, devam etmem için teşvik etmek ister gibi yüzüme baktı. Gözlerindeki merakla karışık endişeyi fark edebiliyordum, duyacaklarından korkuyordu.

“Bir gün babam beni almaya gelmedi. Çocuk aklı işte, bekledim o yağmurun altında ama gelmedi. Sonra ben daha fazla dayanamadım, kendim yürüyeyim dedim. Yol ikiye ayrılıyordu. Yanlış yola girmişim ben, kayboldum tabii.” Derin bir nefes aldığımda gözümden bir damla yaş süzüldü. Neden ağladığımı bilmiyordum, sadece anların ağırlığı vardı. “Kaybolduğumu anladığımda sırılsıklamdım, hava da buz gibi titriyorum soğuktan. Çöktüm yolun kenarına, ağlamaya başladım. Nasıl korkuyorum ama...”

İso bakışlarını bir saniye bile benden ayırmıyor, pür dikkat dinliyordu her bir kelimemi. Gözleri yaşla dolmuş, parlıyordu.

“Sonra babanı gördüm, Mehmet amcayı... yolun karşısından geliyordu. Beni gördüğü gibi bakışları değişti, yanıma geldi. Tereddüt bile etmedi İso, insan düşmanının kızına hiç düşünmeden koşar mı?”

“Sonra ne oldu?” diye sordu İso. Kelimeleri, arabanın içindeki bu boğucu sessizlikte bile zar zor duyulacak kadar kısık ve titrek çıkmıştı.

“İşte geldi konuştu benimle. Atkısını verdi. Babamı aradı sonra, gelip beni almasını söyledi... Taşköprü’ye gittik, babam oradan aldı beni.” Benim de sesim titremişti şimdi. Hatırladıklarım, belki de sadece birkaç dakikadan ibaret olmasına rağmen çok uzun geliyordu bana ama ağzımdan sayılı cümle çıkıyordu, anlatamıyordum.
Sustuğumda arabanın içine öyle ağır, öyle zifiri bir sessizlik çöktü ki, ikimizin de nefes alıp verişi devasa bir gürültüye dönüşmüştü sanki.

İso’nun gözleri büyümüştü. Yüzündeki bütün renk çekilmiş, dudakları aralanmıştı ama ağzından tek bir kelime dahi çıkmıyordu. Bana bakıyordu ama sanki beni değil, aklında kurgulamaya çalıştığı o imkansız tabloyu görüyordu.

“Yok, olmaz öyle şey...” diye mırıldandı en sonunda. “Yanlış hatırlıyorsundur Fadime, olamaz. Rüyadır, kafan karışmıştır.”
İnkar ediyordu. Çünkü bunu kabul etmek, yıllardır inandığı bütün doğruların, ailesinden öğrendiği o koca nefretin bir yalandan ibaret olabileceğini anlamak demekti.

Ama hayır, ben yanlış hatırlamıyordum ve bu bir rüya da değildi. İnsan bir rüyanın, var olmayan bir hayalin sıcaklığını bu kadar net hissedemezdi. Başımı hızlıca iki yana salladım. “Rüya değildi İso, biliyorum. Atkının rengine kadar hatırlıyorum! Kahverengi, örgü bir atkıydı. Üstünde yeşil gömlek vardı. Sen söyledin zaten babanın yeşil gömleği çok sevdiğini! Bana fıstık dedi, biz babanla küstük dedi. Ben o kokuyu, o sıcaklığı dün gibi hatırlıyorum İso!”

İso, sessiz ve çaresiz bir kabullenmenin kanıtı gibi gözlerini yumdu. Dişlerini o kadar sert sıkıyordu ki çene kemikleri dışarıya fırlayacak gibiydi. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Kabullenmek istemediği bu gerçek ruhunu bıçak gibi kesiyordu, biliyordum. Bir süre öylece durdu. Sonra aniden arabanın kapısını açıp kendini dışarı attı.

“İso, nereye?” diye seslendim arkasından ama hiçbir cevap alamadım. Arabadan inip kaldırıma geçti. Ellerini saçlarının arasına daldırıp başını geriye attı, nefes almaya çalıştı. Ben de kucağımda huzurla uyuyan kuzuyu dikkatlice arka koltuğa bıraktım ve peşinden indim. Aramızdaki kapıyı dolanıp yanına gittiğimde, gözlerindeki o kırılmışlığı, o devasa karmaşayı gördüm. Mavi gözleri, Karadeniz'in o hırçın ve derin dalgaları gibi çalkalanıyordu.

“Sen...” dedi başını ellerinin arasından çekip bana doğru bir adım atarken. “Sen şimdi bana diyorsun ki Mehmet Furtuna... babanın kan davalısı, ezeli düşmanı. Sizin yıllardır nefret ettiğiniz o adam, sana düşmanlık yapmadı. Seni kurtardı, öyle mi?”

“Ben sadece hatırladığımı söylüyorum İso.” Dedim ellerimi çaresizce iki yana açarak. “Babam mektubunda can dostum demiş, senin baban da bana eskiden arkadaştık küstük dedi. Bilmiyorum... Aralarında ne geçti?”

İso cevap vermedi. Düz bir çizgi haline gelen dudaklarıyla yüzüme baktı sadece. İkimiz de geçmişin o simsiyah, karanlık kuyusunun kenarındaydık artık. Birimiz bir adım atsa, ikimiz de o kuyuya düşecektik. Bir süre yüzüme öylece baktıktan sonra, aklına bir şey gelmiş gibi aniden kaşları hareketlendi, gözleri sorgulayıcı bir hal aldı. “Baban...” dedi kısık bir sesle. “O gün benim babamı görünce ne yaptı? Yani sonuçta düşmanlarsa, düşmanının kızını kurtardığını düşünmez. Sinirlendi mi, babama bir şey yaptı mı?”

Haklıydı. Eğer düşmanlarsa, babam beni onun kucağında gördüğünde düşündüğü ilk şey, bana zarar verdiği olmalıydı. Bir süre düşündüm, aklımda canlandırmaya çalıştım. “Çok sinirliydi,” dedim en sonunda. “Hatta elinde silahla gelmişti. Ama benim önümde babana bir şey yapmadı. Beni aldı, atkıyı babana geri verdi ve eve gittik. Bu kadar. Sonrasında ne oldu, hiç bilmiyorum.”

İso anladığını göstermek ister gibi başını salladı. “Peki baban seni o gün neden almaya gelmedi, onu biliyor musun?”

Hayır anlamında bir cık sesi çıkardım. “Bilmiyorum...” diye mırıldandım. “Unuttuğunu söylemişti ama normalde asla unutmaz, kendisi müsait olmasa bile birilerini yollardı beni alması için. Eve bir kez bile tek başıma gitmedim yani.”

İso tekrardan derin, sıkıntılı bir nefes verdi ve elini saçlarından geçirdi. Kısa bir an arkasını döndükten sonra yeniden bana döndü ve bir elini yavaşça uzatarak yüzüme düşen birkaç tel saçı kulağımın arkasına ittirdi. “Bu işin içinde bir bit yeniği var Fadime.” Dedi gözlerimin içine bakarak. Sesi bağırmıyordu ama çok daha derinden, çok daha tehlikeli geliyordu. “Baban seni okuldan almıyor, ve tesadüfe bak ki onun düşmanı olan benim babam seni alıp ona götürüyor. Çok mantıksız...” Son kelimelerini daha çok kendine söylüyor gibiydi.

“Belki de gerçekten sadece tesadüftür?” diye sordum bir umut kırıntısıyla.

Dudaklarını birbirine bastırıp başını iki yana salladı. “Sen de söyledin ya Fadime, eve hiç tek başıma gitmedim dedin. Böyle bir baba, kızını okuldan almayı unutmaz.”
Yine haklıydı, babam asla bunu unutacak bir insan değildi. Peki ne olmuştu da gelmemişti?

“Ne düşünüyorsun peki?” diye sordum. “Sence ne olabilir?”

“Bilmiyorum,” diye mırıldandı çaresizlikle. “Bir mantıksızlık var ama bilmiyorum.”

“Abime soracağım.” Dedim aniden. Şu anda yapabileceğim en mantıklı şey buydu. Elimizde yalnızca bir mektup ve bu mektubun her cümlesini doğrulayan anılar vardı. Yıllardır bize anlatılanlar ise bunların tam tersiydi. Bu şekilde hiçbir yere varamazdık, bir yardıma, en azından bir şeyleri bizden daha iyi bilen birilerinin ağzından çıkacak bir söze ihtiyacımız vardı.

“Emin misin?” diye sordu İso şüpheyle. “Sen geçen gün demedin mi zaten barış yeni sağlandı, kimseye söylemeyelim diye?”

“Mektuptan bahsetmeyeceğim.” Dedim hızlıca. “Yalnızca bu hatırladıklarımdan bahsedeceğim, abim biliyordur belki babamın o gün beni niye almadığını. Mehmet amcayı da sorarım, beni kurtaracak kadar merhametliyse abimin ondan niye nefret ettiğini.”

“Tamam güzelim, sor bakalım...” dedi dalgın bir şekilde. Gözleri derin bir kedere boğulmuştu, bir şeyleri kafasında ölçüp biçiyordu. “Ben de babaanneme sorayım. Belki babam anlatmıştır ona.”

Bir süre öylece bakıştıktan sonra, “İso,” dedim belli belirsiz, kısık bir sesle. “Baban bana o gün gerçekten zarar vermek istemediyse, babamla gerçekten dosttuysalar... ne olacak? Her şey yalan mı?”

İso kısa bir an başını kaldırdı, gökyüzüne baktı. Ardından tekrar bana döndü. Uzanıp beni kolumdan tuttu ve kendine çekip sıkıca, hiç bırakmayacakmış gibi sarıldı. Bu sarılma, şimdi ikimizin arasındaki bir yemindi, biliyordum. Ailemiz, soyadlarımızın ağırlığı bize ne söylerse söylesin, bizim her zaman birbirimizi seçeceğimizin sözüydü.

“Bilmiyorum...” dedi beni yatıştırmak ister gibi sırtımı sıvazlarken. “Ya biz bir şeyleri çok yanlış anlamışız. Ya da... birileri bize yalan söylüyor.”

Eğer geçmiş bir yalandan ibaretse, bizim yaşadığımız bu düşmanlık da, aramızdaki koca engeller de birilerinin kurguladığı kanlı bir oyundan başka bir şey değildi. Ve biz, o oyunun tam ortasındaydık.

◆◇◆◇◆◇◆◇

Konak her zamanki gibi sakindi ama benim içimdeki fırtına dinmek bilmiyordu. Sabah İso'yla olan konuşmamızdan sonra, eve girerken üzerimdeki o ağır yükü kapının dışında bırakabileceğimi sanmıştım ama olmamıştı. Sorular bir bir zihnimi kemiriyordu. Düşünmemek için saatlerdir kendimi farklı işlere vermiştim. Odamı dip köşe temizlemiş, bahçeyi sulamış ve hatta yemek yapmıştım. Ama nafile, hiçbiri zihnimdeki soru işaretlerini gidermemişti. Aksine, yaptığım her bir iş, bana geçmişi hatırlatarak daha da çok düşünmeme sebep olmuştu.

Abimle konuşmak istiyordum ama cesaret edemiyordum. Onunla her şeyi konuşabiliyordum, aramızdaki sarsılmaz abi kardeş bağı sayesinde birbirimizi anlayabiliyorduk. Ama konu ne zaman düşmanlığa gelse, abim bambaşka birine dönüşüyordu sanki. O “Furtuna” soyadını duyduğu anda gözlerine bir nefret perdesi iniyor, öfkesi beni bile korkutuyordu. Ona düşmanlıkla ilgili bir şeyler sorduğumda her zaman konuyu geçiştiriyor ve “Kan davası bu, sorgulanmaz.” gibi şeyler söylüyordu. Ondan seneler önce yaşamış, hiç tanımadığı kişilerden bile sırf soyadı Furtuna olduğu için nefretle, kötülükle bahsediyordu.

Bu öfkenin sebebini anlayabiliyordum elbette. Abimin bu karanlık, düşmanlık dolu hayatına yalnızca bir kez ışık girmişti; Esme. Kısa sürmüştü ama abimin gözlerini parlatan, ona intikam dışında bir yaşama sebebi veren bir sevdaydı bu. Lakin sebebini bilmediğim bir şekilde ayrıldıklarında, Esme hiç beklemeden Şerif Furtuna ile, babamın katili ile evlenmişti. Abim o günden sonra daha da mahfolmuş, Esme de dahil olmak üzere o soyadını taşıyan her bir canlıdan nefret etmeye başlamıştı. Abime, canıma bu denli bir acı verdikleri için ben de aynı nefreti taşımıştım tabii.

Ama artık konuşmam gerekiyordu, bu kadar çok soru işareti varken hatırladıklarımı tek başıma kaldıramıyordum.

Konağın ahşap kokusu, mutfaktan gelen ıhlamur kokusuna karışırken kararsız adımlarla odamdan çıktım. Çıplak ayaklarımı zemine sürüye sürüye yürürken abimi nerede bulacağımı biliyordum. Ihlamur kokusu geldiğine göre abim mutfakta olmalıydı, genelde bu akşam saatlerinde orada tek başına oturur ve ya çalışır, ya da bir şeyler düşünürdü.

Mutfağa ulaşıp kapı pervazından içeri baktığımda, tahmin ettiğim gibi onu sandalyede otururken buldum. Elindeki büyük bardaktan tüten buharın arkasından telefona bakıyordu. Yüzüne hafif, hüzünlü bir gülümseme yerleşmişti.
“Abi?” dedim göğsümde bağladığım kollarımı çözerek. “Ben... bir şey konuşmak istiyorum da, müsait misin? Geleyim mi?”

Abim aniden sesimi duyduğunda, irkilerek başını telefondan kaldırdı. Bana baktığında ise hafifçe kaşları çatıldı, başını sağa doğru eğdi. “Gel tabii, soru mu bu. Hayırdır, ne oldu?”

Gülümsemeye çalışarak gerginlik ile içeriye girdim ve masanın diğer tarafına, abimin karşısındaki sandalyeye oturdum. Abim, telefonunu kapatıp ters bir şekilde masaya koyduktan sonra yüzümü inceledi birkaç saniye. Derin, şüphe kokan bir nefes verdikten sonra, “Bir şeyler var, bu yüz ifadesi normal değil. Dökül bakalım.” dedi kendinden emin bir şekilde.

Konuya nasıl gireceğimi bilemediğimden, “Abi.” dedim önce. “Benim anaokuluna gittiğim zamanları hatırlıyor musun?”

Bu soruyu duyduğunda yüzüne kocaman, özlem dolu bir gülümseme yerleşti abimin. Sanki bahsettiğim o yıllar önceki halimi görüyor gibi baktı yüzüme. “Hatırlıyorum tabii kız.” dedi neşeyle. “Minnacık paçiydin o zamanlar, ha bu konağın avlusunda koşturur dururdun.” Bunu söylerken eliyle pencereden dışarıyı, bahçeyi göstermişti.

Bu sözler ile bakışlarımı pencereye çevirip gülümsedim. Neşeli ve zıpır bir çocuk olduğum doğruydu, çekingen olmama rağmen yerimde hiç durmaz ve tek başıma koştururdum sürekli. Ama konuşmak istediğim asıl konu aklıma geldiğinde, gülümsemem yavaş bir şekilde soldu ve bakışlarım yeniden abime döndü. “Abi,” dedim kısık bir sesle. “Bir gün... babam beni okuldan almaya gelmemişti. Ben de tek başıma yürürken kaybolmuştum. Mehmet Furtuna bulmuştu beni... hatırlıyor musun?” O gün eve geldiğimizde bu konunun konuşulduğunu hatırlıyordum, yani abimin bunu bilmemesine imkan yoktu.

Her zaman olduğu gibi, Furtuna kelimesini duyar duymaz oturduğu yerde dikleşti. Burnundan öfkeli bir nefes kaçarken hiçbir şey söylemeden başını salladı.

“Babam o gün beni almaya niye gelmedi abi? Ya da niye birilerini göndermedi?” Bu net ve cevabını almaya kararlı olduğum sorum, odadaki boğucu sessizliğin ortasına bir bomba gibi düşmüştü.

Abim, geçmişi hatırlamanın verdiği ağırlıkla derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı. “Ahırda yangın çıkmıştı, çok fazla hayvan vardı içeride. Babam da öğrendiği anda oraya koşmuş tabii. Senin çıkış saatine denk gelince adamlarından birini yollamış seni alması için, Hasan’ı. Ama garibim, yolda araba çarpmış Hasan'a. Seni almaya gelememiş o da. Tabii babam da bilmiyor bunu, Hasan seni aldı sanıyor. O Mehmet denen lavuk arayınca da koşuyor hemen.”

Şimdi kafamdaki bazı şeyler yerine oturmuştu. En azından, babamın beni almamasının mantıklı bir açıklaması vardı. Ama tam benim çıkış saatimde yangın çıkması, babamın gitmesi, beni alması için yolladığı adamın kaza geçirip beni alamaması ve Mehmet Furtuna’nın beni bulması... sadece birkaç saate sığan bunca şey, tesadüf müydü?

“Hasan kimdi abi, ben hiç hatırlamıyorum.” Dedim düşünceli bir şekilde. Bizim ailenin yanında çalışan kişiler, her zaman tanıdık ve babamın güvendiği kişiler olurdu. Eğer o Hasan dedikleri adam, babamın gerçekten güvendiği birisiyse benim onu tanımam gerekirdi ama ismini bile hatırlamıyordum.

“Babamla çalışan bir gençti işte. Hayvanlarla ilgilenirdi, ara sıra babamın işlere bakardı. Sen küçüktün o zamanlar, hatırlamaman normal. Kazadan kısa bir süre sonra da işi bıraktı zaten.”

“Bıraktı mı?” diye sordum şaşkınlıkla. “Neden?”

“Bilmiyorum,” dedi abim omuz silkerek. “Bir süre hastanede kaldı zaten, baya yaralıydı. Bedeni çalışmaya izin vermedi herhalde.”

Bu duyduklarım, içime küçük ama rahatsız edici, zehir gibi bir şüphe tohumu ekmişti. Hasan’ın o gün, o kazadan sonra çalışmayı bırakması normal miydi? Bu adamın kim olduğunu öğrenmem gerekiyordu. Ama şimdi, seneler öncesinde kalmış bir adam hakkında soracağım bu kadar fazla soru, abimi de rahatsız eder ve şüphelendirirdi, biliyordum. O yüzden soracaklarımı farklı bir yöne çektim.
“Peki, Mehmet amca o gün bana zarar vermemişti, değil mi? Babam bir şey yaptı mı ona sonra?”

Abim kaşlarını daha derinden çattı, bakışları yüzüme sabitlendi birkaç saniye. “Babam hiçbir şey yapmadı o ite.” Dedi ardından sert bir şekilde. “Mehmet sana zarar vermemiş, babam da suçsuz birine dokunmazmış. Sanki biz bilmiyoruz o Furtuna’lının amacını.”

“Amacı mı?” diye sordum anlamayarak. “Neymiş amacı?”

“Kendini masum göstermek tabii, ne olacak?” dedi hiç düşünmeden. “Sana zarar vermedi diye aklınca iyi birisi sandı kendini, bizim de buna inanacağımızı sandı. Belki de kaçıracaktı seni, belki güvenini kazanmak istedi?” Sesindeki o buz gibi kin, ürperip yutkunmama neden olmuştu. O an bunu abimle konuşmanın doğru bir fikir olmadığını daha iyi anladım. Ben ne sorarsam sorayım, abim bana hep Furtuna’lılara olan nefretini anlatacaktı.

Ama bir yandan aklım da karışmıştı. Abim haklı olabilir miydi? Benim hatırladığım o sıcacık eller, o şefkatli gülüş, bana zarar vermek isteyen bir planın parçası olabilir miydi? Mehmet Furtuna, gerçekten de güven kazanmak için bana yardım etmiş olabilir miydi?
“Belki de gerçekten vicdanlı birisi olduğu için yardım etti bana?” diye sordum abimin vereceği tepkiyi göze alarak.

Abim, derin bir sabır çekti ve aniden ayağa kalktı. Masaya vurduğu eli ile irkildim ve oturduğum sandalyede geriye kaydım. “Saçma sapan konuşma Fadime.” Dedi kararmış gözlerini benim gözlerime dikerek. “Düşmanımız o bizim, ne vicdanı? Bir iyilik yaptı diye yıllardır bildiğimiz her şeyi çöpe mi atacağız? ” İso’yla fazla mı takıldın sen bu aralar, aklını çelmiş o senin belli. Furtuna’lıları melek bellemişsin kafanda maşallah.” Kapıya doğru ilerledi ve tam çıkarken, “Kendine gel, o geçmişi de çok kurcalama Fadime, tamam mı?”
Ardından çıkıp gitti.

◆◇◆◇◆◇◆◇

Fadime'nin söyledikleri, konağa döndüğünden beri İso'nun kafasında dönüp duruyordu.
“İnsan düşmanının kızına hiç düşünmeden koşar mı?” demişti Fadime. Bu bir soru değildi, bir cevaptı. Koşmuştu, Fadime'nin anlattığına göre Mehmet, ona hiç düşünmeden koşmuştu.

Saatlerdir düşünüyor ama hiçbir mantık kuramıyordu İso. Yıllardır, babasını ve Ömer Koçari'yi düşman olarak biliyordu. Anlatılanlara göre, bu ikisinin bir araya gelme ihtimali bile iki köyü de korkuturmuş çünkü ikisi de, gördükleri yerde birbirlerini öldürecek kadar nefret ediyormuş birbirinden. Kan davasından ziyade, bu ikilinin arasında kişisel bir husumet olduğu gibi bir dedikodu dahi yayılmıştı.

Ama, ortaya Ömer tarafından yazılan bir barış mektubu çıkmış ve Mehmet, Ömer tarafından Taşköprü’ye çağırılmıştı. Mektupta yazan buluşma tarihinde Mehmet ölmüştü ve katilin Ömer olduğu söyleniyordu. Henüz buradaki mantıksızlık çözülememişken, bir de Fadime'nin anıları çıkagelmişti. Fadime henüz küçücük bir kız çocuğuyken Mehmet, kaybolduğunda onu bulmuş ve belki de hayatını kurtarmıştı. Babasının böyle bir şey yaptığına inanamıyordu İso. Çünkü bu iki köyde soyadı, her şeyden önemliydi; vicdandan bile. Eğer düşmansanız, karşınızdaki kişi küçücük bir kız çocuğu bile olsa, onu orada bırakıp gitmeniz beklenir. Eğer Furtunalılardan birisi, Mehmet'i Fadime ile birlikte görürse Mehmet’i, hiç beklemeden kendi elleriyle öldürürdü çünkü düşmana yardım etmek, atalara ihanet sayılırdı.
Mehmet, bunu bile bile Fadime'ye yardım mı etmişti?

Babaannesi ile konuşmak istemişti İso ama o da cesaret edememişti. Fadime ile bir barış evliliği yapmış ve düşmanlığı bitirmenin ilk adımını atmıştı, üstelik karısına deli gibi aşıktı. Şimdi, bu konakta belki de aylardır konuşulmayan düşmanlığı açmak, soru sormak ne kadar doğruydu?

Ona asırlar gibi gelen uzun saatlerin sonunda, kendini yine babasının odasına giderken bulmuştu. Bu oda yıllardır kilitliydi ama İso buraya en son gizlice girdiğinde, o mektubu bulmuştu. Nedense şimdi de aradığı cevapların burada olduğunu hissediyordu. Bir önceki girişinde hiçbir şey aramıyordu, mektubu bulması tesadüftü. Ancak şimdi, aklında bir şey vardı. Fadime’nin birkaç saat önce kurduğu, “Kahverengi, örgü bir atkıydı.” cümlesi.

Babasının böyle bir atkısı var mı, hiç hatırlamıyordu. Ama görmesi lazımdı. Sanki o bahsedilen atkıyı görürse, geçmiş ortaya serilecek ve hiç soru işareti kalmayacaktı. Sanki o atkı, yaşananların mührüydü ve İso ancak onu görürse Fadime’nin anlattıklarına tam anlamıyla inanabilecekti.

Kapının önünde birkaç saniye duraksadıktan sonra, eliyle yavaşça ittirerek kapıyı açtı ve içeri girdi. Bir önceki girişinin bıraktığı ayak izleri, üzeri toz toplamış olmasına rağmen hâlâ hafifçe belli oluyordu. Burnuna dolan rutubet kokusu ile dudaklarını birbirine bastırdı. Adımları, sanki incitmekten korkar gibi yavaş ve temkinliydi. Bu sefer odanın içinde gezmiyordu, bir hedefi vardı. Atkıyı bulabileceğini düşündüğü gardırop.

Gardırobun tam önünde durdu birkaç saniye. Odanın içinde gezdirdi gözlerini, sanki babasını görebilecekmiş gibi. Ama acele etmesi gerektiğinin de farkındaydı, evde kimse yoktu ve birisi aniden gelirse, alacaklı gibi gizlice eşya karıştırırken yakalanmak istemiyordu. Elini yavaşça eski tahtaya, dolabın kapağına doğru götürdü. Neredeyse çürümüş olan kapağı temkinli bir şekilde, gıcırtılar eşliğinde kendine doğru çekti ve açtı.

Dolabın içinden gelen toz kokusunu hiç umursamadan, hafifçe eğilerek askılıkta asılı duran birkaç hırka ve kazağı kenara doğru ittirdi. Normalde olsa bunlara uzun uzun bakar, öpüp koklardı ama şu an acelesi vardı ve aradığı şey başkaydı. Ve birkaç dakikanın sonunda, o kalın ve büyük kıyafetlerin arkasında kalmış kahverengiliğe takıldı gözleri. Elindeki her şeyi dolaba geri yığdı ve o ince atkıyı eline aldı.

Kahverengi, örgü bir atkı.

Fadime’nin sözleri aklında bir kez daha yankılanırken, elindekinin aradığı şey olduğunu anlaması uzun sürmemişti. Hipnoz olmuş gibi sadece atkıya bakarken yutkundu bir kez. Atkının o yumuşacık kumaşı, İso'nun ellerini şimdi bir ateş gibi yakıyordu sanki. Babamın atkısı, diye düşündü.
Babamın Fadime'ye verdiği atkısı.
Babamın, düşmanının kızına verdiği atkısı.

Bir anlık dürtüyle atkıyı burnuna götürdü. Orada geçmişten bir iz, belki bir koku aramak istedi. Saçma ve imkansız olduğunu biliyordu ama refleksti işte. Burnuna gelen tek koku yılların biriktirdiği kaşındırıcı, rahatsız edici tahta kokusu olduğunda da ellerini çaresizlikle iki yanına indirdi.

Bir kez daha atkıya baktı, Fadime’nin anlattığı o anları hayal etmek, gözünde canlandırmak istedi. Ama olmamıştı. Ne babasının yüzünü tam olarak hatırlıyordu, ne de Fadime'nin küçüklüğünü tanıyordu. Aklında dahi canlandıramadığı bu anın yıllar önce yaşanmış olduğunu bilmek ise canını daha çok yakıyordu.

“İso? Ne yapıyorsun sen burada?”

İso, tam arkasından aniden gelen bu ses ile yerinden sıçradı ve refleksle atkıyla birlikte iki elini göğsüne bastırdı. Yavaşça arkasını dönerken derin bir nefes verdi. Sesin sahibini tanıyordu ve tam olarak bu yüzden gerilmişti. Babaannesinin, konakta en çok otoriteye sahip olan kişinin yıllardır kilitlediği odada dolabı karıştırıyordu çünkü.

“Babaanne,” dedi korktuğunu belli eden bir sesle. “Yüreğime indi, niye öyle arkamdan geliyorsun?”

Şirin ise bu soruyu cevapsız bıraktı. Gözlerindeki korkuyu gizlemek ister gibi kaşlarını çattı ve başını hafifçe eğerek cevap beklediğini belirtti.

“Ya Şirinum,” dedi İso çekingen bir şekilde. Kaçışı olmadığını artık anlamıştı, konuşması gerekiyordu. “Ben seninle bir şey konuşmak istiyorum. Şöyle bir otursak, konuşsak?”

Şirin, bunu duyduğunda rahatlamış gibi derin bir nefes verdi. “Konuşalım tabii oğlum. Gel, aşağı inip oturalım.”

İso da rahatlayarak gülümsedi. Babaannesi, hayatta en çok sevdiği insanlardan biriydi onunla her şeyi konuşabiliyordu. Ailenin en büyüğü olduğu için de, sorularına en doğru cevapları verebilecek olan kişi oydu.

İso, atkıyı gardırobun içine geri bıraktı. Şirin’le birlikte aşağı, konağın bahçesindeki çardağa indiler. Eylül ayının ılık rüzgarına karşı Şirin, uçuşan baş örtüsünü düzeltti. Ve deniz manzarasının tam karşısına, tahta çardağa girip oturdular.

“Hayırdır İso,” dedi Şirin merakla. “Yüzün kireç gibi olmuş. Bir şey mi oldu, ne konuşacaksın?”

“Yok babaanne, bir şey olmadı. Ben bir şey soracağım sadece... geçmişle ilgili bir şey.” Dedi İso sıkıntılı bir soluk verirken.

Geçmiş, kelimesini duyduğu anda Şirin duraksadı. Kaşları çatıldı, gözleri baktığı yere daldı. Bir oğlu hapiste, diğer oğlu mezardaydı. Geçmişin ağırlığını iliklerine kadar hissediyordu. Ama bunu belli etmek istemedi. “Söyle artık oğlum, hadi.” Dedi sabırsızca.

“Şirinum,” diye başladı söze İso. “Fadime bana bir şey anlattı bugün. O küçükken, ana sınıfına giderken... bir gün okul çıkışında, eve giderken kaybolmuş. Babam bulmuş onu, Ömer amcaya götürmüş...” babaannesinin tepkisini ölçmek için duraksayıp onun yüzüne baktı. Şirin hiçbir şey söylemediğinde, “Sen biliyor musun bunu?” dedi.

Şirin’in yüzüne hüzünlü, nostaljik bir tebessüm yerleşti. Oğlunun o sarsılmaz vicdanını, düşmanına karşı bile gösterdiği merhameti hatırlamıştı. “Bilmez olur muyum?” dedi. “Baban çok severdi kız çocuklarını. Düşmanının kızı da olsa dayanamamış, yardım etmiş. O gün eve geldiğinde hemen anlatmıştı bana. Ömer’e de çok sinirlenmişti kızı yalnız bıraktığı için.”

“Yani babam, Fadime’ye hiçbir zarar vermedi mi? Düşmanının kızını aldı ve evine götürdü, öyle mi?” diye sordu İso şüpheli bir şekilde.

Şirin hiç düşünmeden cevap verdi. “Öyle tabii. Baban her zaman fazla merhametliydi. Dost düşman fark etmez, herkesin yardımına koşardı.” dedi. Ardından birkaç saniye duraksadı. “Bu merhametinin bedelini de ödedi zaten. Düşmanına iyilik yaptı, sonu...” sesi şimdi korkunç bir şekilde kısılmış, nefret ve öfke tonuna bürünmüştü.

“Sonu?” diye sordu İso.

“Ölüm oldu.”

İso, duyduğu bu iki kelime ile olduğu yerde kaskatı kesildi. Nefesi boğazında düğümlenmişti, yutkunmak istedi ama yapamadı. “Nasıl yani?” diye mırıldandı zorlukla. “Babam bu yüzden mi öldü?”

Şirin, acılı bir şekilde başını salladı. “Evet. O gün Fadime'yi Ömer’e götürmüştü ya... Ömer de onun Fadime’ye zarar vermek istediğini sanmış. Çok dil döktük ama inandıramadık yardım ettiğine. Rahmetlinin arkasından kötü konuşmak gibi olmasın da, kinlenmiş bir kere. Birkaç ay intikam diye tutturdu, en sonunda da öldürdü zaten adamcağızı.”

İso için zaman, o an durmuştu. Mektubu okuduğundan beri aklına gelen ama her seferinde yok ya, olmaz öyle şey diyerek geriye attığı fikir, ilk defa mantıklı gelmişti.
Ömer’in, Mehmet'e komplo kurup onu öldürdüğü.
Belki de o mektubun her bir kelimesi yalandı, belki de Ömer hiçbir zaman barış istememişti.
Belki de İso ve Fadime’nin inkar etmek istediği her şey gerçekten yaşanmıştı...

İso ve Fadime, o gün geçmişe dair birbirinden farklı iki cevap almışlardı. Biri Mehmet'i suçluyordu, diğeri Ömer'i. İkisi de duyduklarına inanmak istiyordu.
Oysa ikisinin de bilmediği bir şey vardı.
Geçmiş, onlara anlatıldığı gibi değildi.

**✿❀ ❀✿**

SELAMLAARR!!

öncelikle şunu söylemek istiyorum önceki bölümlerde tarihlerde bir karışıklık yaptım sanırım, onları da düzenledim şimdi. fadime 2000 doğumlu. mehmet'in ölüm tarihi de ağustos 2005.

biraz beklettim farkındayım ama geç olsun, güç olmasın diyerekten atıyorum bölümü🫠

hikaye açısından önemli bir bölümdü, en iyisini sunmak istediğim için bir tık uzun sürdü yazmam. umarım beğenmişsinizdir, yorumlarınızı merak ediyorum🩷

soru ya da önerileriniz olursa x hesabım: tambirdelilikk

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

39okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 147

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastik#felsefeGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18