4. Bölüm

Vaveyla Yazarı: ada b

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 4. Bölüm

Küçük, inci küpelerimi de kulaklarıma taktığımda hazırlığımı tamamlamıştım. Durduğum yerde bir adım geri çıktım ve aynadaki yansımama baktım, gördüklerim hoşuma gittiğinde gülümsedim. Elbisemin koyu rengi, beyaz tenimle uyumlu bir tezat oluşturmuştu. Omuz hizamdaki siyah saçlarımı dalgalar halinde serbest bırakmış, makyajımı da abartıdan uzak ama şık bir şekilde tamamlamıştım.

Aklımdaki o karmaşık düşünceleri, mektubu, rüyayı ve en çok da o yeşil gömlek detayını bugünlük zihnimin derin bir köşesine itmeye kararlıydım. Bugün Nergis’in günüydü. En yakın arkadaşımın bu mutlu gününde eğlenecek, kafa dağıtacak ve biraz olsun nefes alacaktım.

Beyaz, üzerinde gümüş işlemeler olan küçük çantamı da aldım ve aynada son bir kez kendime göz atıp odamdan çıktım. “Abi,” diye seslendim ve cevap verdiğinde salonda olduğunu anladım. Tekli koltuğa oturmuş, elindeki mavi dosyayla ilgileniyordu. Küçük adımlarla ona ulaşıp tam önünde durdum. Başını dosyadan kaldırıp bana baktığı anda, gözlerindeki bütün o ciddiyet ve iş konularının verdiği kaygı dağılmış, yerini sahici bir beğeni ifadesi almıştı.

Gülümseyerek küçük bir kız çocuğu edasıyla kendi etrafımda bir tur döndüğümde, elbisemin etekleri uçuşmuş ve ayaklarıma dolanmıştı. Ellerimi belime koyup duruşumu düzelttim. “Nasıl olmuşum?” diye sordum heyecanla. Çocukluğumdan beri ne zaman kendimde bir değişiklik yapsam, ne zaman onaylanma ihtiyacı hissetsem hep abime koşar, o beğensin isterdim. O da yaşım kaç olursa olsun, karşısında küçük ve narin bir kız çocuğu varmış gibi hissettirirdi beni.

Yüzüne kocaman, sıcak bir gülümseme yerleşirken, elindeki dosyayı kapatıp koltuğa bıraktı ve yavaşça ayağa kalktı. Gözleri kısa bir an yüzümde, bedenimde gezindikten sonra “Tattaram,” dedi aynı küçük bir çocukla konuşur gibi yumuşak sesiyle. Elini kaldırıp bana uzattığında, elini tuttum. Beni bir tur da kendisi döndürürken, “Prenses gibi olmuşsun.” dedi. Saçlarıma minik bir öpücük kondurduğunda, aynı çocukluğumdaki gibi abimden onay almanın verdiği mutluluk ile gülümsedim. “Teşekkür ederim.” Dedim.

Kollarının arasından sıyrıldığımda, duvardaki saate baktım. İso birkaç dakika içinde burada olurdu. “Ben yavaştan çıkayım abi, İso gelir şimdi.” Dedim.

“Tamam, dikkatli gidin.”

Derin bir nefes aldım. “Yani kesin gelmeyeceksin, değil mi? Emin misin?” diye sordum. Abim ve Nergis birbirini tanıyordu, birkaç kez birbirimizin evlerine misafir olmuştuk. Nergis elbette abimi de düğüne davet etmişti ama abim, gelmek istemiyordu. Normalde böyle düğün dernek işlerini severdi, son ana kadar geleceğine inanmıştım.

“Kız dedim ya çok işim var diye. Şu dosyaları okuyup tamamlamam gerek.” dedi elindeki dosyayı kaldırıp sallayarak.

“Tamam.” Dedim ayakkabılarımı giyinirken. Elbisem ile uyumlu, hafif topuklu beyaz bir ayakkabı seçmiştim. Çantamı son bir kez kontrol ederken, dışarıdan gelen tanıdık korna sesini duydum. Sanki onu uzun zamandır görmemişim gibi bir heyecan içimi sararken, “Ben çıkıyorum o zaman.” Dedim. Kapıyı açtım ve bir şey söyleyecek mi diye bekledim.

“Tamam abim, Nergis'e selam söyle.” Dedi oturduğu yerde omzunun üzerinden bana bakarak.

“Söylerim abi, hadi görüşürüz.” Dedim ve ona elimle öpücük attım. O da aynı şekilde bana karşılık verdikten sonra başka bir şey söylemeden çıktım. Benim evden dışarı adımımı atmamla, İso'nun arabadan inmesi bir oldu. İkimiz de bir an duraksadık, öylece birbirimize baktık.

Jilet gibi gri bir takım elbisenin içine beyaz bir gömlek giymiş, koyu yeşil bir kravat takmıştı. Sarının en güzel tonunu taşıyan saçlarını geriye doğru taramış, yüzünü ortaya çıkarmıştı. Yeni çıkmaya başlayan sakalları çenesini süslerken ince dudaklarında her zamanki gibi bir gülümseme vardı. Batmaya başlayan güneşten yüzüne yansıyan turuncu ışık gözlerini parlatırken o kadar etkileyici görünüyordu ki... içimde ona karşı duyduğum tarif edilmez sevgi ve hayranlık, onu böyle görünce adeta tetiklenmiş ve kalbim, sanki göğsümden dışarı taşmak istercesine çarpmaya başlamıştı. Dudaklarıma hayranlık dolu bir tebessüm yerleşirken, ona doğru ilk adımı ben attım ve merdivenlerden inmeye başladım.

Beğeni ile ışıldayan mavi gözleri bedenimin her santiminde gezinirken yutkundu. Aramızda bir adımlık bir mesafe kaldığında, sol elini bana uzattı. Bu sessiz davetini kabul edip elini tuttuğumda, benim elim onun avcunun içinde küçücük kalmıştı. Parmakları elimi sarmalarken beni kendine doğru çekti ve aramızdaki mesafeyi kapattı. Ona yaklaşmamla, bana yağmurdan sonra ıslanan çam ağaçlarını anımsatan kokusu burnuma doldu.

Bir eli belimi sarmalayıp sırtıma ulaştığında “Fadime,” diye fısıldadı. Dekoltemden dolayı direkt olarak tenime değen soğuk parmakları, bütün vücudumu ürpertmişti. İçime derin bir nefes çekerken seslendiğinin ben olduğumu onaylayan birkaç mırıltı çıkardım. Eğilerek bana daha fazla yaklaştı, yüzlerimiz arasında milimetreler vardı artık. Sakallarının yanağıma sürtünmesi ile gelen o tatlı batma hissi, titrek bir nefes verip gülümsememe neden olmuştu. Yüzü kulağıma yakın bir yerde durduğunda, “Çok güzel olmuşsun.” Dedi. Sesi bir fısıltı kadar kısık çıkmıştı, kimselerin duymaması gereken, sadece bana özel bir şeyi söylüyordu sanki. Nefesi hâlâ kulağımı gıdıklarken yüzünü hafifçe geriye çekti. Yanağımı es geçip omzumda durdu ve dudaklarını çıplak omzuma bastırıp geri çekildi. Minik, tüy gibi bir öpücüktü ama tenime değen dudakları, nefesimi kesmeye yetiyordu.

“Teşekkür ederim.” Diye mırıldanırken kollarımı boynunda birleştirdim ve ona biraz daha yaklaşıp göğsüne sokuldum. Ona sarıldığımda yüzüm, adeta bir yapboz parçası gibi tam olarak onun kalbinin üzerine denk geliyordu ve bu uyumumuz, her seferinde ona olan sevgimi kat kat artırıyordu. Ensesindeki saçlarını tırnaklarımla hafifçe kaşıdığımda, elinin belimdeki baskısı arttı. “Sen de çok yakışıklı olmuşsun.” Diye mırıldandım. Bunu ona çok sık söylemezdim.

“Kurban olurum ben sana.” Dedi. Saçlarıma derin bir öpücük kondurduktan sonra, beni yavaşça itti ve kendisinden ayırdı. “Gidelim.” Onu onaylayıp kollarının arasından sıyrıldığımda, tuhaf bir boşluk hissettim. Onunla temas halinde olmayı her şeyden çok seviyordum sanırım.

Arabaya doğru yürürken, bakışlarını üzerimde hissediyordum. Büyük bir adım atarak önüme geçti ve benden önce davranarak arabanın ön yolcu kapısını benim için açtı. Kibarlığına gülümseyerek karşılık verirken hiçbir şey söylemeden arabaya bindim. O da birkaç adımda sürücü tarafına ulaşmıştı.

Kapıyı açtığında, içeriye girmeden önce gözleri kısa bir an yüzümde oyalanmıştı. Sabır dileniyormuş gibi derin bir nefes vererek arabaya bindiğinde, “Bu geceyi bir vukuat olmadan atlatırsak iyidir.” dedi.

“Ne?” diye sordum anlamayarak. “Niye?”

“Sana gözü değen bir yavşak olursa onun kafasını patlatırım diye.” Dedi. Anahtarı kontağa takarak arabayı çalıştırmıştı.

Gülerek “Abartma.” Dedim ama bunu yapabilecek potansiyeli olduğunu biliyordum. Kardeş gibi büyüdüğüm Eyüphan'ı dayak manyağı yaptığında anlamıştım kıskançlığının boyutunu.

“Abartma mı?” dedi sahte, abartı bir şokla. Yüzü kısa bir anlığına bana döndü. İçli bir nefes verirken “Az bile yapıyorum...” diye mırıldandı. “Sen, kendini benim gözümden görmedin Fadime. O kadar özel, o kadar güzelsin ki... kendim bakmaya kıyamıyorum. Başkasının sana yan gözle bakmasına, seni rahatsız etmesine nasıl tahammül edeyim? Sadece ben bakabileyim istiyorum sana, başkası cüret edemesin. Ödüm kopuyor benim sende gördüğümü bir başkası görecek diye.”

Bu ani, beklenmedik itirafı karşısında yutkundum. Beni kıskandığını zaten biliyordum ama böylesi cümleleri ilk defa kurmuştu. “İso,” dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. Çok sevmekten ağlar mıydı insan? Ağlardı sanırım çünkü benim gözlerim dolmuştu. Bu ilkti. Ben ilk defa böyle seviliyor, böyle kıskanılıyordum. İlk defa beni benden daha iyi bilen, bende herkesten farklı bir şeyler gören bir insanla tanışmıştım. Ve ne olursa olsun, ondan ayrılmaya niyetim yoktu. “Kim bana nasıl bakarsa baksın, benim gözüm hep sende olacak. Bütün dünya beni sevse, benim kalbim yine senin için atacak. Senin bende gördüğünü bir başkası asla göremeyecek çünkü ben, kalbimi senden başkasına bu denli açmayacağım. Tamam mı?” dedim. Ben de ilk defa birisine böyle şeyler söylüyordum. Cümlelerimde tek bir yalan yoktu, böyle hissediyordum ama bunu ilk defa açık etmenin verdiği garip utanç ile, yanaklarımın alev aldığını hissettim.

Dudaklarında büyük, sevgi dolu bir tebessüm belirdi. Bir elini direksiyondan çekti ve benim dizimin üzerindeki elimi tuttu. Elimi dudaklarına götürdü ve avcuma art arda birkaç öpücük bıraktı. “Biliyorum, sevgilim.” Dedi. “Biliyorum...”

Birkaç saniye sonra yüzü yeniden bana döndü. Dudaklarındaki gülümseme bu sefer alaycı, muzip bir hal alırken “Utandın mı sen?” dedi. Ardından yanaklarıma baktı, muhtemelen kızarmışlardı.

“Ne utanacağım ya?” dedim kaşlarımı çatarak. Söyleyecek bir şey düşündüm ama haklıydı, utanmıştım. Birkaç saniye sonra, “Hem sen beni kıskanacağına kendine dikkat et. Malum, Sürmene'ye gidiyoruz, orada tanıdığın kız çoktur senin. Mazallah yan gözle bakmasınlar sana.” Dedim. Biz evlenmeden önceki o piyasacı halleri, etrafında pervane olan kızlar her aklıma geldiğinde öfkeden deliye dönecek gibi oluyordum. Piyasa yaptığı arabası yanmıştı da hâlâ içim soğumamıştı tam olarak.

Bu söylediğim ile kocaman bir kahkaha attı. “Bunu bana hatırlatmaktan hiç vazgeçmeyeceksin değil mi?”

Rahat bir tavır ile omuzlarımı silktim ve ben de güldüm. “Tabii ki hayır.”

“O günler eskide kaldı, benim gözüm senden başkasını görür mü sence? Aldın piyasa yapan oğlanı kendine bağladın, hanımcı yaptın, Fadime Koçari. Valla tebrikler.”

“E bir zahmet.” Dedim sahte bir kızgınlıkla. “Evli barklı adam piyasa yapar mı? Oturur evinde karısına bakar.”

“Haklısın, canımın içi.” Dedi bir kez daha elimi öperken. “Benim tek işim, bakacağım tek kişi karımdır.”

Güldüm ve uzanıp yanağına hafif bir öpücük kondurdum.

Yaklaşık bir saatlik yolculuğumuz, bolca sohbet ve kahkaha ile geçmişti. Araba durduğunda, önünde durduğumuz salondan gelen müzikle karışık insan seslerini duyabiliyordum. Sürmene’de, büyük ve şık bir açık hava salonuydu.

İso, arabayı park ettikten sonra yine bana fırsat vermeden inmiş ve benim kapımı açmıştı. Elini tutup destek alarak yavaşça arabadan indim.
Gözlerim parlak, ışıklı tabelada gezindi.
Işıltı Kır Bahçesi

İso, elini belime sarıp beni yönlendirirken salonun girişine doğru ilerledik. Her adımımızda içeriden gelen müzik sesi artıyordu. Merdivenlerden inerken etraftaki ağaçlara, süs bitkilerine ve ışıklara baktım. Nergis gibi, doğayla bu kadar iç içe olan bir kızın düğününü açık havada yapması kaçınılmazdı.

Aşağıda, merdivenlerin sonunda gördüğüm kişi ile yüzüme kocaman bir gülümseme yayıldı. Adımlarımı hızlandırıp, “Aysel teyze!” diyerek ona seslendim. Tam karşısında durduğumuzda bakışları bana döndü. “Fadime!” dedi şaşkınlıkla ve hiç beklemeden bana sarıldı. Gülerek ona karşılık verdim.

“Kız ne kadar büyümüşsün!” dedi ayrıldığımızda. Onunla en son lisedeyken görüşmüştük. “Sen hiç değişmemişsin ama, maşallah.” Dedim. Gerçekten de onu en son gördüğümden farksızdı. Sadece gözlerinin kenarlarına birkaç kırışıklık eklenmişti. Çok güzel bir kadındı, Nergis de onun kopyası gibiydi, neredeyse tüm yüz hatlarını annesinden almıştı.

Kahverengi gözleri İso'ya döndüğünde, onları henüz tanıştırmadığımı hatırladım. “Eşim, İsmail.” dedim İso'nun elini tutup kaldırarak. Ardından İso'ya bakıp “Nergis'in annesi, Aysel teyze.” Deyip tanıttım.

Aysel teyzenin kaşları hayranlıkla havalanırken İso, elini uzattı ve “Memnun oldum.” Dedi el sıkışırlarken.

“Ben de çok memnun oldum kuzum, hoş geldiniz.” Arkamızdan gelen adım sesleri duyulduğunda, Aysel teyze aceleyle bize döndü. “Benim yeni gelenleri karşılamam gerekiyor canım. Siz masanıza geçin lütfen, sonra uzun uzun sohbet ederiz. Kusura bakmayın.” Dedi.

“Ne kusuru Ayselim, estağfurullah.” Diyerek onun yanından ayrıldık. İso’yla beraber ışıklandırılmış patikadan yürüyerek bahçenin merkezine doğru ilerledik. Ortam gerçekten büyüleyiciydi; tahta masalar, ağaçların arasına gerilmiş sarı ışıklar, masaların üzerindeki mumlar ve hafif hafif çalmaya başlayan Karadeniz müzikleri... Nergis tam da kendine yakışır harika bir ortam hazırlamıştı.

İso elini belimden hiç çekmiyordu. Masaların arasından geçerken birkaç kişinin meraklı bakışlarını üzerimde hissediyordum. İso’nun belimdeki tutuşunun sertleştiğini ve beni kendine daha çok yaklaştırdığını fark ettiğimde gülümsedim.

Gelin damat masasına yakın, küçük masamıza geçtik. Birkaç dakika sonra da alkışlar kopmaya başladı ve Nergis ile İlyas, ilk dansları için piste çıktılar. Nergis gelinliğinin içinde öyle güzel, öyle mutlu görünüyordu ki... çok kabarık olmayan, tül ve göğüs dekolteli bir gelinlik giyinmişti ve kestane rengi saçları, zarif bir şekilde ensesinde toplanmıştı. İlyas da siyah damatlığı ve temiz traşı ile hoş görünüyordu, bu ikisi birbirine gerçekten çok yakışıyordu.

Alkışlar sustuğunda, ortamdaki tek ses yavaş ritimli romantik müziğin sesiydi. Tüm gözler, pistin ortasında dans eden gelin ve damattaydı. İso da kolunu sandalyemin arkasına atmış, parmak uçlarıyla omzumu okşayarak yanımda oturuyordu.

İso’nun, yüzünde büyük bir gülümseme ile bana baktığını fark ettiğimde, “Ne?” diye sordum.

“Hiç,” dedi başını iki yana sallarken. “Öyle, bizim düğünümüzü hatırladım birden.”

Bu söylediği ile, aylar önceki düğünümüzün anıları benim de aklıma doldu ve güldüm. “Damdan düşer gibi yaptığımız, birbirimizi öldürmemek için çırpındığımız düğün mü?”

Gülerek “Evet.” Dediğinde, başımı onun omzuna yasladım.

Yemekler yenip müzik hareketlendiğinde, pist bir anda dolup taştı. Horon sesleri, kemençe gıcırtıları yeri göğü inletirken Nergis, pistin ortasından el sallayıp bana seslendi. “Kız gelsene şuraya!” dediğini ortamdaki tüm gürültüye rağmen duymuştum.

Ayağa kalkarken İso’ya baktım. “Hadi kalk da, iki oynayalım. Yakın arkadaşımın düğününe oturmaya mı geldim?” dediğimde, hiç itiraz etmedi.

Horon halkasının ucuna geldiğimizde, yanımızdakiler hemen bize yer açtı. “Geçin uşaklar!” diye bağırdı yaşlı amcalardan biri.

İso ile parmaklarımız hâlâ birbirine kenetlenmiş haldeyken, omuzlarımız aynı anda hareket etmeye başladı. İlk birkaç adımı dikkatlice attım. Müziğin ritmi hızlandıkça etrafımızdaki insanların alkışları, tulum sesi ve yere vuran adımlarımız birbirine karışmıştı. Bir süre sonra adımlarımı düşünmeyi bıraktım ve içimdeki Karadeniz ruhunu tamamen ortaya çıkarıp kendimi müziğe bıraktım.

İçimizden biri yüksek sesle bir nara attığında bütün halka aynı anda coşkuyla karşılık verdi. Kahkaham istemsizce dudaklarımdan dökülürken İso, gözlerini benden ayırmıyordu. “Niye öyle bakıyorsun?” dedim nefes nefese.

Ritmini bir an bile düşürmeden, başını iki yana salladı ve o da güldü. “Hiç,” dedi. “Sol koluma girmiş oynarken ne güzel göründüğünü düşünüyorum.”

Hiçbir şey söylemeden başımı utançla eğdim ve horona devam ettim.

Bir süre sonra horon halkası dağılmış, insanlar yeniden masalarına oturmuştu. Takı merasimi için anons yapıldığında, hiç beklemeden sıraya girdik.

Elimdeki altınları Nergis’in koluna takmadan önce, “Tebrik ediyorum miniğim. Çok güzel olmuşsun, çok mutlu olun inşallah.” Deyip ona sarıldım. Bana karşılık verip sıkı sıkı sarılırken, “Teşekkür ederim bebeğim, hep birlikte inşallah.” Dedi. Elimdeki son bilekliği de Nergis’in koluna takarken, onu abimin gönderdiğini söylemeyi ihmal etmemiştim.

İlyas'la da tebrikleşip hediyemizi taktıktan sonra fotoğraflar çekilmiş, İlyas ile İso’yu da tanıştırmıştık.

Düğünün sonlarına doğru iyice yorulmuş ama bir o kadar da hafiflemiştik. Salon artık iyice boşalmış, düğün sahiplerinin en yakınları dışında kimse kalmamıştı. İso, oturduğu yerde hafifçe hareketlenirken bana baktı. “Gidelim mi? Saat de geç oldu.”

Onu onayladım ve aynı anda ayağa kalktık. Gittiğimizi söylemek için, gelin masasında birkaç kişi ile beraber oturan Nergis'in yanına ilerledik.

“Nergis’im!” diye seslendim masaya birkaç adım uzakta dururken. Beni gördüğü anda ayağa kalktı ve hızlı adımlarla yanıma geldi. “Gelsene, liseden arkadaşlarla oturuyoruz.” Dedi heyecanla.

Başımı hafifçe iki yana salladım. “Saat geç oldu kuzum, biz gidelim artık.”

“Tamam, öyle diyorsan.” Dedi. Ardından elini İso’ya uzattı. “Tanıştığıma çok memnun oldum. Çok yakışıyorsunuz.” Dedi göz kırparken.

“Ben de çok memnun oldum, siz de çok tatlısınız. Mutluluklar diliyorum.” Dedi İso kibarca.

Nergis'e son bir kez sarılırken, “Görüşürüz o zaman.” Dedim.

“Görüşelim!” dedi neşeyle. “Bak evimizi buralara yakın bir yerde yaptırdık, mutlaka bekliyorum sizi. İlk misafirlerimiz siz olun. Adil abiye de selam söyle, gelmediği için alındım gücendim haberi olsun.”

Güldüm ve “Tamam, geliriz. Abimin de sana selamı var.” Dedim ve arkamızı dönüp ilerlemeye başladık.

Işıklarla dolu salondan çıkıp gecenin karanlığına adım attığımızda, İso elimi tuttu. “Fadime.” Dedi bana yandan bir bakış atarak.

“Efendim?” dedim aynı şekilde ona bakarken.

“Bak insanlar evlenince hemen kendi evlerine çıkıyorlar, misafir falan davet ediyorlar. Biz kaç aydır evliyiz, niye hâlâ göçebe kuşlar gibi iki konak arasında sürünüyoruz?”

Beni aniden belimden tutup salonun girişindeki duvara yasladığında, dudaklarımdan küçük bir çığlık kaçtı. “Ne yapıyorsun?” diye sordum şaşkınlıkla.

“Diyorum ki,” dedi koyulaşmış mavileri benim gözlerime kilitlenmişken. “Biz niye kendi evimize çıkmıyoruz?” Boğazından gelen kısık, hırıltılı bir sesle konuşuyor ve her kelimesinde yüzü bana biraz daha yaklaşıyordu.

Yaptığı imayı çok iyi anlamama rağmen ciddi bir şekilde açıklama yapmaya başladım. “Yani, bilmem ki...” dedim ve düşünüyormuş gibi dudaklarımı büzdüm. Gözleri dudaklarıma kayarken devam ettim. “Çok hızlı evlendik, sonra da abim seni iç güveysi almak istedi. Fırsatımız olmadı yani eve çıkmaya.”

Bir eli belime sıkıca sarılırken diğer eli duvarı buldu ve beni, duvar ile kendisi arasına hapsetti. Yüzünü boynuma gömdüğünde, hissettirdiği sıcaklık ile ona daha fazla alan açmak için başımı hafifçe yana eğdim. Sakalları tenime batıp boynumu gıdıklarken derin bir nefes çekti içine. “Öyle mi diyorsun?” dedi boğuk bir sesle. Konuşurken dudakları boynuma sürtünüyordu.

“Evet.” dediğimde başını boynumdan çekmiş, dudakları çeneme ulaşmıştı. Dudaklarını küçük baskılar ile çeneme değdirirken, “Hmm,” dedi belli belirsiz. “Ben Koçari konakta yeteri kadar kaldım bence. Abin, ayrı eve çıkmamıza müsaade eder diye düşünüyorum.”

Hafifçe gülerken “Eder.” dedim ve daha fazla dayanamayıp başımı eğerek dudaklarımızı birleştirdim.

•••

Eylül ayının güneşi Karadeniz'in yeşil tepelerinin ardında hafifçe yükseliyordu. Yaylanın üzerine çöken serinlik, çimenlerin ucundaki çiy tanelerini hâlâ saklıyordu. Rüzgar, otların arasından geçerken koyunların boynundaki çanlar birbirine karışıyor, sabah sessizliğini ince ince bozuyordu.

Havanın o çam kokulu serinliğini içime çektim ve etrafıma baktım. Bizim yayladaki otlakta, abim ve Gezep abiyle koyunları otlatıyorduk. Daha doğrusu onlar çalışıyor, ben ise hafif yüksek bir kayanın üzerine oturmuş, elimdeki ince değnekle önümdeki çimlere vurarak onları seyrediyordum. Çocukluğumdan beri en sevdiğim şeylerden biri, sabahın erken saatlerinde yaylaya çıkmaktı.

Abimin uzaklardan gelen sesini duyduğumda, ona baktım ve daha iyi görebilmek için gözlerimi kıstım. Benim olduğum yerin biraz aşağısında duruyor, başını kaldırmış bana bakıyordu. “Fadime! Orada prenses gibi oturacağına iki dolan da şu sağdaki sürü dağılmasın!”

“Tamam!” diye bağırıp oturduğum kayalığın üzerinden yavaşça kalktım. Ayağımdaki uzun çizmelerin izin verdiği ölçüde hızlıca birkaç metre uzağımdaki sürüye doğru ilerledim. Ayaklarımın battığı çamurluklar ve üzerime yapışan otlar ile derin bir nefes verdim. Kazağımın koluna yapışan bir yaprağı dikkatlice çıkarırken “Hay ben senin ya!” diye mırıldandım.

“Kız Fadime, sövüp sayacaksan niye geldin da buraya kadar? Sanki yaylayı bilmiyorsun, az iş yap!”
Gezep abimin tam arkamdan gelen sesiyle irkildim ve olduğum yerde durup ona döndüm. Ellerini yeleğinin cebine sokmuş, sırıtarak bana baktığını görünce kaşlarımı çattım. “Ya abi görüyorsun madem, yardım etsene! Niye öyle cin gibi arkamdan geliyorsun? Hem sen niye boş geziyor da bana laf atıyorsun?”

Kocaman bir kahkaha attı ve ellerini cebinden çıkarıp bana bir işaret yaptı. “Gel buraya, gel.”

Hiç sorgulamadan iki adım atıp yanına ulaştım. “Bakalım neymiş bunlar...” dedi ve sağ kolumu tutup kendine yaklaştırdı. Kazağımın pamuklu kumaşına yapışmış olan birkaç ot ve yaprağı, tırnaklarının ucuyla dikkatlice çıkarmaya başladı. Birkaç dakikanın sonunda, abimin ona seslenmesi ile kolumu bıraktı. “Hadi, git bakalım prenses. Temizledim otların çoğunu.” Prenses, kısmını özellikle vurgulamıştı.

Gülerek ona teşekkür ettim ve arkamı dönüp yürümeye devam ettim. Birkaç koyunun ve yavrusunun olduğu küçük bir sürü vardı bu tarafta. Kısa bir an etrafta dolanarak sürüden sapmış olan koyunların sırtına elimdeki değnekle hafifçe vurdum ve sürüye karışmasını sağladım. Başka bir terslik görünmüyordu.

“Abi!” diye seslendim. “Bu sürüde kaç koyun vardı?” diye sordum teyit etmek adına.

“On iki!”

Gözlerim ile koyunları taradım ve saydım. Çıkan sayı ile kaşlarım çatılmıştı, on bir tane vardı. Bir kez daha saydım ve gözlerimi etrafta gezdirdim, ama ne görünürde sürüden ayrı bir koyun vardı ne de sayı değişmişti. “Allah Allah...” diye mırıldanıp başımı hafifçe iki yana salladım ve birkaç adım ileriye gittim. İçime doğan endişeyi görmezden gelmeye çalışarak yürüyor ve aynı zamanda dikkatlice etrafa bakıyordum. Sürünün sesini tam olarak duyamayacak kadar uzaklaşmıştım ama kayıp olan koyun, hâlâ görünürde yoktu.

Çok geçmeden, kulağıma yakınlardan gelen, acı bir feryadı andıran meleme sesi ilişti. Sesi iyice dinleyip ona doğru ilerlediğimde, kendimi büyük bir kayanın tam önünde bulmuştum. Ve ses beni yanıltmamıştı. Hafifçe eğilip kayanın arkasına baktığımda, bembeyaz tüyleriyle olduğu yere sinmiş, küçücük kalmış kuzuyu gördüm. Siyah gözleri parlıyor, sanki yardım istiyormuş gibi bağırıyordu.

İçimdeki merhamet ve koruma iç güdüsü anında uyanırken yere, kuzunun tam yanına çömeldim. “Oy nenem, ne oldu sana ya?” diye mırıldandım bir elimle kuzunun başını severken. Ellerim yumuşacık tüylerde gezinirken aldığım cevap, yine yürek yakan bir melemeydi.

Kuzunun ayağa kalkamadığını anladığımda, onu tek hamlede kucağıma aldım ve ayağa kalktım. Onu kollarımın arasında sanki küçük bir bebekmiş gibi taşırken yavaşça aşağı, abimin yanına doğru yürümeye başladım. Yayla engebeli ve taşlarla dolu olduğu için yürürken ekstra özenli davranıyordum, kucağımda kuzu ile bayır aşağı yuvarlanmak isteyeceğim son şeydi.

Abimden birkaç adım uzakta dururken, arkasından ona seslendim. “Abi! Bir bak hele!”

Abim, sesimi duyar duymaz arkasını döndü. Elimdeki kuzuya kısa bir bakış attıktan sonra kaşları çatılmıştı. Elindeki değneği yere bıraktı ve endişeli adımlarla bana doğru geldi. “Kız ne oldu?”

Kucağımda hareketlenmeye başlayan kuzunun başına bir öpücük kondurdum. “Ha bu kuzucuğun ayağı yaralı herhalde, yürüyemiyor. Sürüden ayrılmış, kayaların arkasında buldum.” Dedim. İstemsizce dudaklarım büzülmüş ve sesim incelemişti.

Abim, aramızdaki mesafeyi kapatarak bana yaklaştı ve minik hayvanı kucağımdan çekip aldı. “Oyy, ne oldu sana?” derken onu elleriyle havaya kaldırmış, inceliyordu. Kuzu, abimin ellerinde iyice huzursuzlanınca abim yavaşça yere çömeldi. Bir dizini kayalığın üzerine yaslarken kuzuyu da yere bıraktı. Hayvancağız, ayağa kalkıp yürümeye çalışıyor ama attığı ilk adımda bacağı bükülüyordu.

Abim, kuzuyu yeniden aldı ve dizinin üzerine yasladı. Hayvanın bacaklarına tek tek dokundu ve parmaklarıyla baskı yaptı. Hangisinde problem olduğunu anlamaya çalışıyordu muhtemelen. Tahmin ettiğim gibi, sol ön bacağına geldiğinde duraksadı. Parmakları bacağın üst taraflarına doğru hafif baskılarla hareket ederken kuzu acıyla meliyor ve abimin ellerinden kaçmaya çalışıyordu.
“Anaam,” dedi abim yumuşacık, şefkatli bir ses tonuyla. Kuzuyu sonunda yere bıraktı. “Bu hayvancağızın bacağı ezilmiş, kırık mı anlamadım.”

Sanki kuzunun acısını kendim hissediyormuşum gibi yüzümü buruşturdum. Yere, kuzunun yattığı yere eğildim ve onu yeniden kucağıma aldım. Tüylerini şefkatle severken “Kıyamam ben sana, nasıl oldu acaba...” diye mırıldandım. Başımı kaldırıp abime baktım. “Ne yapacağız?”

Sıkıntılı bir nefes verirken “Veterinere gitmesi lazım, kendi kendine geçecek bir şey gibi durmuyor.” Dedi. Kucağımdaki hayvana bakıp başımı salladım, yürümekte bile zorlanacak kadar acı çekiyorsa basit bir şey değildi.
Birkaç saniye duraksadıktan sonra “Fadime,” dedi. “Sen götürebilir misin veterinere? Ben şimdi sürüyü bırakamam, hem evde de işlerim var. Sen al bunu, Trabzon’da bir veterinere götür. Hemencecik gidip gelirsin.”

“Götürürüm tabii.” dedim hiç düşünmeden. Bugün için belirli bir planım yoktu, abimin dediği gibi hemen gidip gelirdim.

“Tamam.” Dedi ve çömeldiği yerden ayağa kalktı. Bol ceketinin iç cebinden bir şey çıkarıp bana uzattı. “Al, araba yaylanın aşağısında kaldı.”

Uzattığı şeyi alırken araba anahtarı olduğunu anlamıştım. “Tamam, ben gideyim o zaman.”

“Kız sen o kuzuyu aşağı kadar taşıyabilecek misin? Gezep yardım etsin mi?”

“Yok abi ya, gerek yok. Minicik bir şey zaten. Taşırım ben, yol da çok uzun değil.” Dedim gülerek. Kuzu gerçekten de çok küçüktü, kollarımın arasında varlığıyla yokluğu neredeyse birdi. Onu dikkatlice tutarak ayağa kalktım.

“Hadi o zaman, dikkatli gidin ha.” Dedi.

“Tamam tamam, hadi görüşürüz.”

Abim arkasını dönüp sürünün yanına dönerken ben de onun tersi yönüne, yaylanın aşağı tarafına doğru yürümeye başladım. Kuzu, çok geçmeden kucağımda huysuzlanmaya ve inmek için çırpınmaya başlamıştı.
“Az bir sakin ol da, senin için uğraşıyoruz burada!” diye azarladım onu.

Birkaç dakika içerisinde aşağı inmiştim. Burada çimen ve büyük taşlar azalmıştı, yola bağlanan bir geçiş gibiydi. Abim de arabayı buraya park etmişti. Kuzuyu tek kolumun üzerine alarak diğer elimle cebimden anahtarı çıkardım ve arabayı açtım. Ön yolcu kapısını açıp kuzuyu oraya yerleştirdiğimde, kollarım rahatladığı için derin bir nefes verdim. Ağır değildi ama bir yandan onu taşıyıp bir yandan yürümek yormuştu.
Arabaya bindim ve Koçari konağa doğru yol aldım.

Eve girip hızlıca üstümü değiştirmiş, çamurlu ve koyun kokan kıyafetlerimden kurtulmuştum. Beyaz tişörtümün üzerine kırmızı, pamuklu hırkamı geçirdim ve evden çıktım. Ben üzerimi değiştirene kadar arabanın içinde tıkılıp kalmaması için konağın avlusuna bıraktığım kuzuyu kucağıma aldım. “Gel bakalım.” Derken o da bana kısık, beni onaylıyormuş gibi çıkan bir meleme bahşetmişti.

Yine bir kolumda kuzuyu taşırken diğer elimle arabayı açmaya çalışıyordum. Aynı anda pantolonumun cebinde titreşen telefonumu hissettiğimde, sabırsızca bir nefes verdim. “Ay hanginize yetişeyim!”
Sonunda arabanın kilidini açmayı başardığımda, ön kapıyı da hızlıca açtım ve kuzuyu arabanın koltuğuna yatırdım. Sürücü tarafına doğru yürürken bir yandan da cebimdeki telefonu çıkartmakla meşguldüm. Telefonu elime alıp ekranda yanıp sönen ismi okuduğumda, farkında olmadan yüzüme bir gülümseme yayıldı.

İSO Furtuna

İsmin altındaki yeşil düğmeye basıp aramayı onayladım ve telefonu kulağıma yaslarken arabaya bindim. “Efendim?” dedim neşeyle. Telefonu kulağım ile omzum arasına sıkıştırdım ve anahtarı kontağa takarak arabayı çalıştırdım.

“Günaydın.” Dedi hafif uykulu, kalın sesiyle. “Öyle bir arayayım, sesini duyayım dedim. Ne yapıyorsun?”

“Oo İso bey sen yeni mi uyandın?” dedim gülerek. “Ben kaç saattir ayaktayım, abimlerle koyunları otlatmaya gittik. Sen ne yapıyorsun?”

Telefonun ardından bir şaşkınlık nidası yükseldi. “Sen bu saatte kalkar mıydın ya? Trabzon'a pembe kar yağacak ha.” dedi alayla.

“Abartma be!” diye yükseldim. Tamam, uyumayı seviyordum ama gerektiğinde gayet de uyanıyordum.

“Tamam tamam, kızma.” Dedi ve güldü. O iç ısıtan gülüşünü duyduğumda ben de gülümsedim, daha dün gece görüşmüştük ama onu özlediğimi hissettim. “Kahvaltıya gidelim diyecektim. Ne yapıyorsun, müsait misin?”

“Ha, şey.” Dedim yanımda usulca oturan kuzuya bakarak. Ona baktığım anda yine sesli bir şekilde meledi ve telefondaki İso'nun sesini duydum.

“Güzelim sen yaylada mısın hâlâ?”

“Yok yok.” dedim. “Kuzulardan biri bacağını yaralamış, onu veterinere götürüyorum.”

“Hee, anladım.” dedi. Kısa bir duraksamanın ardından, “Geleyim mi ben de? Veterinerden sonra bir şeyler yer dolaşırız. Özledim seni...” Son cümlesinde sesi kısılmış, sevgi dolu bir tona bürünmüştü.

Beni gerçekten özlediğini ses tonunda bile hissettiğim için kalbimi sıcacık bir his sarmış, saçma şeylere bile gülme isteğim gelmişti. İçime doğan bu ani sevgi selini dışarı atmak için uzanıp yan tarafımdaki kuzunun başını okşadım. “Daha dün gece birlikteydik ya İso.” dedim gülüşüme engel olamayarak.

“Ee, ne olmuş dün gece birlikteysek?” dedi küçük bir çocuk gibi. “Özledim işte, bir dakika görmesem yine özlerim.”

Gülümsemem artık arabanın içini dolduran bir kahkahaya dönüşmüşken, “Canımın içisin.” dedim. “Ben seni alayım o zaman. Furtuna’ya yaklaştım, on dakika içinde hazır ol.”

“Tamam sevgilim, görüşürüz o zaman. Dikkatli kullan.”

“Tamam, öptüm.” dedim ve telefonu kapatıp yeniden cebime koydum.

Tahmin ettiğim gibi, yaklaşık on dakika içerisinde Furtuna'ya varmıştım. Konağın tam önünde arabayı durdurup İso'yu beklemeye başladım. Arabanın içinde boş boş oturmaktan sıkılıp ofladığımda, kuzucuk da benimle eş zamanlı olarak melemişti. Başımı iki yana sallayıp “Sen de sıkıldın, değil mi?” dedim ve uzanıp onu kucağıma aldım. “Böyle işte, hep bekletiyor bizi.”

Kısa bir zaman sonra arabanın kapısı açıldı ve İso'nun ferah kokusu içeriye doldu. Koyu renk bir kot pantolon ve beyaz bir tişört giyinmişti. Tertemiz yüzü ve parfümü dışında aldığım tıraş losyonu kokusu, yeni tıraş olduğunu gösteriyordu. Elini saçlarından geçirdiğinde dilimi dudaklarımda gezdirdim ve saçlarına baktım.

“Süzmen bittiyse içeri girebilir miyim?” dedi, bir kolunu kapıya yaslamış ve sırıtarak beni izliyordu.

Sanki kötü bir şey yaparken yakalanmışım gibi bir mahcubiyet duyarken, bunu saklamak için her zamanki gibi onu tersledim. “E gir, kolundan tutan mı var?”

Bu söylediğim ile kocaman bir kahkaha atarken arabaya binip kapıyı kapattı. Oturduğu yerden uzanıp yanağıma uzun, sulu bir öpücük kondurdu. “Çok seviyorum seni.”

Sakallarından arınmış, yumuşacık yanağına avcumu yasladım ve diğer yanağına aynı şekilde bir öpücük bıraktım. “Ben de seni çok seviyorum.”

Gözleri dudaklarıma kaydığında, geriye çekilip yüzünü kendimden uzaklaştırdım. Kaşları çatılırken bu haline güldüm. “Tut şu kuzuyu da gidelim artık da. Hayvan ölecek ağrısından.”

“Valla hayvan kucağında sessiz sedasız oturuyordu, pek acı çeker gibi durmuyordu. Ama hadi tutalım bakalım...” dedi. Kuzuyu kucağına aldığı anda bakışları yumuşamış, merhamet ile dolmuştu. “Oy n'oldu sana? Hasta mısın sen ha?” diye kuzuyla konuştuğunda, onunla olan benzerliğimiz yüzünden güldüm. Hayvanla konuşma şeklimiz bile aynıydı.

Arabayı yeniden çalıştırıp yakınlardaki bir veterinere doğru sürdüm. Daha önce abimle gittiğim için yolu biliyordum. Çok uzun sürmeyen bir yolculuğun ardından, hedefime varmıştım. Arabayı dükkanın tam önüne park ettim ve hiç beklemeden indim. İso da arabadan indiğinde, kucağındaki kuzu huzursuzlukla bağırıyordu. Tabii, sabahtan beri aç, kucaktan kucağa dolaşıyordu, sıkılmış olmalıydı.

“Sıkıldı hayvancağız, yazık ya. Ciddi bir şeyi yoktur umarım.” Dedim hızlı adımlarla İso'nun yanına ulaşırken.

“Yoo, sıkılmadı.” dedi gülerek. Hafifçe bana dönüp kollarının arasında, beyaz tişörtünü kemiren kuzuyu gösterdi. “Bence beni sevdi.”

“Bence sadece acıktı.”

Küçük, kare şeklinde mimarisi olan kliniğe girdiğimizde burnuma dolan dezenfektan ve ilaca benzeyen garip koku ile yüzümü buruşturdum. Bana hastaneyi çağrıştıran kokulardan oldum olası hoşlanmazdım.
İçeride kimseyi göremeyince, “Pardon,” diye seslendi İso boşluğa doğru. “Kimse var mı?”

Sağ taraftaki kapıdan bir kadın acele ile geldi ve “Buyurun?” dedi. Kıvrımlı fiziği, mor scrubs'larının içinden belli oluyordu. Kaşları çatılmıştı, sert yüz hatları vardı. Esmer teni ve yüzüne dökülen sapsarı saçları ile çok güzel görünüyordu.

Bize birkaç saniye baktıktan sonra çatık kaşları yumuşamış, dudaklarına bir gülümseme yerleşmişti. Ama odağı ben değildim, İso'ydu.

“İsmail?” dedi şaşkınlıkla gülerken. “Sen buralara gelir miydin ya?”

Kadının bu gereksiz samimi tavrı ve kocamın adını başka bir kızdan duymak, damarlarımda akan kanı adeta kaynatmıştı. Öfke, beynimden başlayıp tüm vücuduma yayılmış ve olduğum yerde duramayacak kadar beni esir almıştı. Ağırlığımı bir ayağımdan diğerine verirken sakinleşmek için gözlerimi kapattım ve bir şey söylememek için dudaklarımı ısırdım. Bakalım İso’nun cevabı ne olacaktı, gelir miydi buralara?

Kadın, birkaç adım atıp İso’nun önünde durduğunda, sarılmak için kollarını kaldırmıştı ki İso son anda geriye çekildi. “Kuzunun bacağında sıkıntı var da, ona baktırmaya gelmiştik biz karımla.” Dedi buz gibi bir sesle.

Kadın, İso’nun ona uzattığı kuzuyu sanki cansız bir nesneymiş gibi basitçe aldı ve önümüzde duran metal sedyeye yatırdı, ardından ona hiç bakmadan yeniden İso’ya döndü. “Evlenmişsin, hiç haberimiz yok. Bari düğüne çağırsaydın.” dediğinde, öfkeme artık hakim olamıyordum. İso’nun koluna tırnaklarımı geçirdiğimde, bakışları bana döndü.

“Arkadaş kim, İso,” diye sordum gülümseyerek. Ama bu gülümsemememin samimi olmadığını, bana bakan herhangi bir insan bile anlardı. “Hayır yani düğüne çağırılmayı bekleyecek kadar samimi iseniz ben neden tanımıyorum, merak ettim.” Dedim kadına bakarak. Tek kaşım istemsizce sorgulayıcı bir biçimde kalkmıştı.

“Üniversiteden arkadaşım, karıcığım.” Dedi İso yutkunup. Karıcığım kelimesini vurgulamıştı. Ardından kadına dönerek mahcup bir şekilde başını eğdi. “Zeynep, sen kuzuya bakabilir misin artık bizim acelemiz var da.”

İsminin Zeynep olduğunu öğrendiğim kadın, beni baştan aşağı süzdü ve dudaklarında alaycı, küçümseyici bir gülüş belirdi. “Karın biraz kıskanç galiba. Sakin ol ya, kocanda gözüm yok. Arkadaşım sadece.” dedi ve gevşek bir tavırla arkasını dönüp kuzunun olduğu sedyeye doğru yürüdü. “Bakayım tabii kuzuya.”

Arkasından bakarken, onu sarı saçlarından tutup duvara vurma fikrini zihnimden kovmaya çalışıyordum. Daha fazla dayanamayarak, “Ben kıskanç değilim, sadece kızların kocama bakıp ilk defa eril birey görmüş gibi dudak ısırmasından hoşlanmıyorum.” dedim. Ses tonumu ayarlamakta zorlanmıştım, neredeyse bağırıyordum.

İso’nun parmaklarını kolumda hissettiğimde, elimi sertçe ondan kurtarıp omzuna vurdum. Bana sakin olmamla ilgili bir şeyler zırvaladığında, “Sus!” dedim hiddetle. Ardından yüzüne hiç bakmadan önüme döndüm. “Üniversite arkadaşıymış...” diye mırıldandım kendi kendime. “Görüşeceğiz seninle.”

Kadın, bana bakıp kaşlarını aynı alaycı ifadeyle havaya dikti ve başını iki yana sallayıp önündeki hayvana döndü. Birkaç saniyelik bir incelemenin ardından, “Hangi bacağında sıkıntı vardı?” diye sordu İso'ya bakarak.

İçimden sabırlar çekerek ben cevap verdim. “Sol ön bacağı.” Dedim.

Yaklaşık iki dakikalık kısa testlerden sonra, “Kırık gibi durmuyor, burkulmuş sadece. Başka bir hayvan üzerine basmıştır muhtemelen. Bir sargı ile saralım, bir de ağrı kesici yapalım yeterli olur.” Dedi Zeynep ve arkasındaki beyaz malzeme dolabına döndü. Bir atel, bir iğne ve ilaç çıkardıktan sonra yeniden önüne döndü.

Şırınganın içine ilacı doldurdu ve iğneyi kuzunun bacağına sapladı. Kuzunun acı feryadı ile yüzümü buruşturdum. Ardından ateli de yaralı olan bacağa yerleştirdi ve eldivenlerini çıkarıp diğer çöplerle birlikte çöp kutusuna attı. Masasından bir not kağıdı ve bir tükenmez kalem alıp kağıdın üzerine birkaç kelime yazdı. Kağıdı İso’ya uzatıp, “Bu yara merhemi. Burada stoğu kalmadı maalesef, ilerideki pet shop'tan alabilirsiniz. Kuzucuğun da bacağını sardık, iğnesini yaptık. Birkaç gün yürüyemez muhtemelen. Bu merhemi üç gün kullanın, ateli de üç günün sonunda çıkarabilirsiniz. Geçmiş olsun.” Dedi.

İso, sedyede yatan kuzuyu kucağına aldı ve “Teşekkürler.” dedi. Kadınla ücret konusunda konuşurken, ben kuzuyu İso'nun kucağından çekip aldım ve hiçbir şey söylemeden çıktım.
“Kimlerle muhatap olduk senin yüzünden...” diye kızdım kollarımdaki hayvana. Hızla arabaya binip kapıyı çarptım ve onu yine yan koltuğa bıraktım. Aldığım öfkeli ve hızlı soluklar yüzünden göğsüm şiddetle inip kalkıyorken gözlerimin önüne gelen saçlarımı geri ittim.

Birkaç dakika sonra arabanın kapısı açıldığında, “Hiç gelmeseydin ya!” dedim yüzüne bile bakmadan. “Zeynep’le sohbet sarmıştır içeride, gerek yok buraya gelmene.”

İso, söylediklerimi anlamıyormuş gibi bir ifadeyle bana bakarken arabaya bindi. Gülümseyerek “Fadime'm,” dedi ve elimi tutmaya yeltendi ama elimi hızla geri çektim. “Kızım dedim ya üniversiteden arkadaşım diye. Sen niye kuruldun bu kadar?”

“Neye mi kuruldum” şokla ona döndüm. “İso, kız ağzının içine düşecekti az kalsın. Nasıl üniversite arkadaşı bu, hangi üniversite? Tövbe estağfurullah ya!” Ses tonumu artık ayarlayamıyordum, bağırışım arabanın içini doldurmuştu.

“Ya kızın bana bakması benim mi suçum Fadime'm? Ben ismini bile hatırlamıyorum kızın.” Onun da sesi hafifçe yükselmişti ama benim kadar bağırmıyordu.

“İsmini hatırlamıyor musun?” diye sorup güldüm alayla. “Orada Zeynep deyip teşekkür etmeyi biliyordun ama! Kadın bakışlarıyla öldürdü resmen beni, ağzını açıp tek laf etmedin!”

“Fadime.” Dedi daha ılımlı bir sesle. “Canım karım. Tamam, haklısın. Özür dilerim. Olay çıkmasın dedim, kavga etmeyin dedim. Sen öldürecek gibi bakıyordun kıza zaten.”

“Ya of İso Allah aşkına sus. Konuştukça batıyorsun, sus. Ben o Zeynep’in saçını başını yolmayı bilirdim de işte... hele bir yeniden karşıma çıksın.”
Artık İso’ya bağırmayı bırakmış, kendi kendime söyleniyordum.

İso durmadan konuşup kendini affettirmeye çalışıyor, bense ona hiçbir cevap vermeden yola odaklanıyordum. Böyle geçen birkaç dakikanın ardından Zeynep’in bahsettiği o pet shop'un önünde arabayı durdurduğumda, “Git, al ilaç mı neyse.” Dedim.

İso, kucağındaki minik kuzuyu koltuğa bıraktı ve arabadan indi. Zavallı hayvan, yapılan ağrı kesicinin etkisiyle rahatlamış, gözleri kapanmaya başlamıştı. Derin bir nefes alıp pencereden dışarıyı izlemeye başladım. Bakışlarımı yol kenarındaki dükkanların, gelip geçen insanların üzerinde gezdirirken hâlâ sinirden ayağımla ritim tutuyordum.

Yakınlardaki bir okulun giriş saatine denk gelmiş olmalıydık, etrafta mavi önlükleriyle koşuşturan birçok çocuk vardı. Bütün bu caddedeki kalabalığa ve çocuklara göz gezdirirken, tek bir çocukta takılı kaldı gözüm. Kızarmış gözleri ve yanağında kurumasına rağmen hâlâ izi duran gözyaşları ile başı öne eğilmiş yürüyordu. Bir adım arkasında ise bir adam vardı, önündeki kıza gülümseyerek bakıyor, ona yetişmeye çalışıyordu.

Bu görüntüler, baba kız...
Zihnim yine bulanık bir su haline gelmişti. Diptekileri görüyor ama ne olduğunu seçemiyor, onlara ulaşamıyordum.
Parmaklarım direksiyonun üzerinde istemsizce sıkıldı.

Adam, büyük bir adım atarak kızın tam önünde durdu. Onunla aynı hizada olmak için eğildi ve dizlerinin üzerine çöktü. “Korkma.” Demişti kıza, dudaklarının hareketinden anlamıştım. Adam, küçük kızın ellerini tuttuğunda, zaman benim için durmuş gibiydi. Avuç içlerimde hissettiğim amansız sıcaklık ile, ellerimi direksiyondan çektim ve avuçlarıma baktım. Kulaklarımda devasa bir uğultu başlarken çok uzaklardan gelen, boğuk bir ses duyar gibi oldum.

“Korkma... Kaybolmuşsun sen...”

Göğsüme ağır bir taş oturdu. Nefesim boğazımda düğümlenirken gözlerimi yeniden o adamla küçük kıza çevirdim. Zihnimdeki parçalar ışık hızıyla birbirine çarptı sanki.

Kız, sonunda gözyaşlarını silip adamın elini tuttu ve gülümsedi. Kaldırımında, kalabalığın arasında el ele yürümeye başladılar.

Bakışlarımı onlardan ayıramazken zihnimin en derinlerinde, yıllardır kilitli duran, üzerinde tozlar birikmiş ağır bir kapı aniden açıldı.

Ve hatırladım.

O eli ben de tutmuştum.

**✿❀ ❀✿**

seelaamm!!

yine bir tık gecikti ama sonunda bitirebildim bölümü🥳

sebebini asla anlamadığım şekilde bu bölümü yazarken zorlandım, o yüzden uzun sürdü yazmam. şimdi de tam olarak içime sinmedi ama atıyorum bakalım. ama yine kelime sayısı olarak diğerlerinden daha uzun oldu bu konuda geliştiğim için mutluyum. umarım seversiniz 🫠

yorumlarınızı bekliyorum🫶🫶

x: tambirdelilik

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

40okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 147

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastik#felsefeGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18