2. bölüm · Geçmişin Gölgesi

1. Bölüm

ada b

Konak, her zamankinden farklı bir sessizliğe bürünmüştü bugün. Tam olarak bir yas değildi ama, tarihin ağırlığının farkındaydı herkes.

16.08.

Mehmet Furtuna'nın ölüm yıldönümü.

Hayır, umursadığım şey düşmanımın ölümü değildi.
Babamın katil olduğu gün.

O gün hiç yaşanmasaydı, babam katil olmasaydı nasıl olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Babam onu öldürmeseydi eğer, Mehmet Furtuna onu öldürür müydü? Bilmiyordum.

Babamın nasıl bir insan olduğunu, Mehmet’i öldürme sebebini bilmiyordum. Beş yaşımdaydım, henüz konuşmayı sökmemişken düşmanlıkla tanışmıştım. Babamla hiçbir anımı hatırlamıyordum da, insanların bana acıyarak ve bazen de nefretle bakarak söyledikleri “Baban katil.” cümlesi, mıh gibi kazınmıştı zihnime. Yıllar, bu cümlenin ağırlığından hiçbir şey eksiltmemişti.

Aynamın köşesine sıkıştırdığım babamın vesikalık fotoğrafına bakıp derin bir iç çektim. Omuz hizamdaki saçlarımın üzerinden tarakla son bir kez geçip odadan çıkmaya yeltenmiştim ki, telefonuma gelen bildirim sesiyle durdum. Geri dönüp yatağımın tam yanındaki komodinden telefonumu aldım.

İSO Furtuna
Canım karım
Günaydın

Mesajları gördüğüm anda yüzüme kocaman bir gülümseme yayıldı. Ayrı ayrı yattığımız her gece iyi geceler, sabahında da günaydın mesajı atıyordu bana. Bunu yaparken karı koca olmamız işin komik kısmıydı.

Yüzümde, hoşlandığı üst sınıf çocukla ilk kez konuşmuş liseli kız misali bir sırıtış varken “Günaydın, nasılsın ;)” diye yanıtladım mesajını.

Telefonu siyah pantolonumun cebine atıp odadan çıktım ve kahvaltı için mutfağa yöneldim. Mutfaktaki erimiş tereyağı kokusunu içime çekerken “Günaydın.” dedim ve her zamanki yerime, abimin yanına oturdum.

İlve abla yaptığı kuymağı ve ıhlamurları masaya getirip oturdu ve hepimiz sessiz bir şekilde kahvaltımızı etmeye başladık. Kendi düşüncelerime daldığım sessiz birkaç dakikanın ardından, cebimdeki telefonumun titreşmesiyle irkildim. Onu oraya koyduğumu tamamen unutmuştum. Saygısızlık etmek istemediğim için telefonu, masadakilerin görmeyeceği şekilde dizimin üzerine aldım ve mesaja baktım.

İSO Furtuna
Babamın mezarına gideceğim.

Okuduğum cümlenin ağırlığı ile derin bir nefes aldım. Benim babam onun babasını öldürmüştü, bu gerçeğin ikimiz için de ne kadar zor olduğunu bildiğimizden, babalarımız hakkında pek konuşmuyorduk. Ama onun babası konusunda ne kadar hassas olduğunu biliyordum, babasını anarken onu yalnız bırakmak istemedim.

Seninle gelmemi ister misin?
Yazdım ve gönderdim.

Abime baktım kısa bir an. Bir Furtuna’nın mezarına gitmemi hoş karşılamazdı, biliyordum. Bilmediği sürece sıkıntı yok, diye düşündüm. Söylememe gerek yoktu, yirmi dört yaşında bir kız olarak kocamla gittiğim bir yerin hesabını soramazdı bana.

İso bunu dememi bekliyormuş gibi birkaç saniye içinde cevap verdi mesajıma.

15 dakikaya gelirim.

Mesajına onayladığımı belirten bir emoji ifadesi bırakıp telefonu yeniden cebime attım.

“Abim?”

Abimin sesiyle ona döndüğümde, bana sorgular gibi bir ifadeyle bakıyordu. “Abi?” diye yanıtladım onu.

“Evde misin bugün?”

Kısa bir tereddüdün ardından, “Yok... İso'yla çıkacağız. Sonra belki fabrikaya giderim.” dedim.

Sabır çeker gibi derin bir nefes verdi. “Düşmanımızın mezarına mı gideceksin Fadime?” Anlamıştı, elbette. Sesi fazla sert çıkmıştı. Abimin bu huyundan hoşlanmıyordum. İso'yla olan aşkımızı kabullenmişti ama içindeki düşmanlık hâlâ ağır basıyordu ve bunu her fırsatta yüzümüze vurmaktan çekinmiyordu.

“Düşmanımın mezarına gitmeyeceğim abi, sevdiğim adam babasını anarken onun yanında olacağım. Mezardaki adama karşı nefret beslemiyorum.” Sesim onunki kadar sert değildi ama tepkimi belli edecek kadar netti. Abim, bizim babamızın da bir katil olduğu gerçeğini unutuyor ve öyle davranıyordu, benden de bunu bekliyordu. Oysa ben, İso benim babamın, kendi babasının katilinin mezarında “Ömer amca.” diyerek kendini tanıttığında, içimdeki düşmanlığı söküp atmıştım. En azından İso’ya karşı bu böyleydi.

Abim dudaklarını birbirine bastırıp önüne döndü, o da bu konuda tartışmak istemiyor olmalıydı. Bardağımda kalan son ıhlamur yudumunu da içtikten sonra, bu masada oturmaktan sıkıldığımı hissettim. İso da birkaç dakika içinde gelirdi zaten. “Afiyet olsun.” dedim ve kendi tabağım ile bardağımı alıp kalktım. Tabağımı bulaşığa bıraktıktan sonra odama geçtim.

Dolabımdan siyah bir şal bulup çantama attım, takar mıydım bilmiyordum ama mezarlığa gidiyorduk sonuçta, yanımda bulunması iyi olurdu. Benim fabrikada işim yoktu, İso ile de mezarlıktan sonra bir yere gider miydik bilmiyordum. Cüzdanım ve telefonumu da çantama koyduktan sonra dış kapının çalmasıyla odamdan çıktım. İçeriye doğru “Ben bakarım!” diye seslenip kapıya ilerledim.

Kapıyı açtığımda İso, her zamanki gibi “Canım karım.” diye karşıladı beni. Ama her zamanki kadar neşeli değildi, yüzündeki gülümseme yarım ve buruktu. Kıyafetleri de neşesizliğine ve yasına uygun şekilde simsiyahtı. Anlayabiliyordum onu, yas tuttuğu bir günde durgun olmasından daha doğal ne olabilirdi ki?

“Kılçuk kocam.” Hafifçe gülümseyerek yanıtladım onu.

Başını sağa doğru eğdi. “Gidelim mi?”

Başımı salladım ve “Ben çıktım.” diye seslendim bu sefer içeriye. Kapıyı arkamdan kapatıp çıktığım anda İso, kolunu omzuma attı; ben de omzumun üzerinde duran parmaklarını tuttum elimle. Kapıdan arabaya kadar olan birkaç adımlık yolu bile temas etmeden yürümüyor oluşumuza gülümsedim.

Arabaya ulaştığımızda ellerimizi ayırdık ve ben yolcu koltuğuna yerleştim, o da sürücü koltuğuna geçip arabayı çalıştırdı. Koçari'nin o yeşil, dar yollarında ilerlerken aramıza ağır bir sessizlik çökmüştü. Biz her şeyi konuşabiliyorduk ve durum ne olursa olsun aramızda bir sohbet dönerdi, bu derin sessizliğe alışık değildim.

İso’nun bir elinin direksiyonda, diğer elinin de vites topuzunun üzerinde kasıldığını fark ettim, parmak boğumları beyazlamıştı. Gözleri sadece yola odaklanmış, başka hiçbir şeyi görmüyor gibiydi. Yanında olduğumu hissettirmek için bir elimi uzatıp vitesteki elinin üzerine koydum. Parmaklarımı parmaklarına kenetlediğimde İso, sanki derin bir uykudan uyanmış gibi irkilerek bana döndü. Gözlerinde, daha önce hiç görmediğim, acıdan da öte darmadağın bir ifade vardı. İçindeki o yoğun acıyı ve özlemi tahmin edebiliyordum ama başka bir şeyi var gibiydi. Sorgulamadım, anlatmak istediği bir şey varsa çekinmeyeceğini biliyordum.

Kısa bir an ellerimize baktıktan sonra gülümsedi ve elini hafifçe kaldırıp baş parmağı ile elimin üzerini okşadı. Yolculuğun geri kalanı da aynı boğucu sessizlikle geçti. İso’nun eli, ara sıra deri ceketinin cebine gidiyor, bir şey onu rahatsız ediyormuş gibi çekiştiriyordu.

Mezarlığa yaklaştığımızda, çantama attığım siyah şalı çıkardım ve usulca başıma geçirdim. İso, arabayı mezarlığın tam önünde değil de birkaç adım yürüyeceğimiz bir mesafede durdurduğunda, kısa bir an bana baktı ve hiçbir şey söylemeden yavaşça arka koltuktaki su şişesini alıp arabadan indi. Sözcüklere gerek yoktu, ben de peşinden indim ve elini tuttum.

Ağustos ayının ılıklığına rağmen, mezarlığa girer girmez üşüdüğümü hissettim. Fazla sessizdi, sanki rüzgar bile saygısından uğuldamayı bırakmışken nefes seslerimizi duyuyordum. Yerdeki kuru yapraklara bastığımızda çıkan ses ürkütüyordu beni. Birkaç adım yürüdükten sonra, sonunda o ismi gördük.

Mehmet Furtuna.

İkimiz aynı anda mezarın önünde durduk. Sebeplerimiz aynı olmasa da, bu ismi görmek ikimize de acı veriyordu, biliyordum.

Ellerimi yavaşça soğuk mermerin üzerinde gezdirdim. Düşen birkaç kuru yaprağı silkeledim, toprağın üzerindeki çürümüş bir çiçeği kopardım. Kim olursa olsun, bir insanın mezarı kirli, bakımsız olmamalıydı bence.

İso, temizlediğim mermerin üzerine yavaşça oturup bir elini mezar taşına yasladı. Babasının isminde gezinen gözleri öyle derin, öyle acı dolu bakıyordu ki, onun acısını hissettim kendi kalbimde. Titreyen sesiyle “Baba...” dediğinde, çok hafif, tüy gibi bir dokunuşla omzuna dokundum ve ondan birkaç adım uzaklaştım. Babasına anlatacağı bir şeyler olmalıydı, yalnız konuşması daha doğruydu.

Birkaç adım uzağından sırtına bakarken derin bir nefes verdim. Onu böyle görmeye alışık değildim, onu böyle görmekten hoşlanmıyordum. Bütün bu acısına şahit olup da hiçbir şey yapamıyor, içindeki acıyı söküp alamıyor olmak canımı acıtıyordu. Herkesin karşısına dağ gibi dikilen, acıdan yanıp kavrulsa da iyiyim diyebilen İso, şimdi küçük bir çocuk gibi babasına anlatıyordu içindekileri. Normalde heybetine hayran kaldığım omuzları aşağı doğru çökmüş, oturduğu yerde küçücük kalmıştı.

Sessizce onu izlediğim bir sürenin ardından, hafifçe arkasına dönüp omzunun üzerinden bana baktı. Yüzünü gördüğüm anda gülümserken, başını öne doğru eğdi ve kaşlarını kaldırdı, yanına gelmemi işaret etti. Şaşkın bir şekilde küçük adımlarla yanına ulaştığımda, elimi tuttu.

“Baba...” dedi sanki babası gerçekten karşısındaymış gibi mezar taşına bakarak. Sesinde buruk bir heyecan vardı, gülümsediğini anlamıştım sesinden. “Bak sana kimi getirdim.”

Duyduğum şey ile anında gözlerim dolarken İso’ya baktım. Beni babasıyla mı tanıştıracaktı?

“Tanışmak istemez misin?” diye sordu o da bana bakarken. Gözümden bir damla yaşın aktığını hissederken başımı salladım. Elimi belli belirsiz mezar taşında, isminin üzerinde gezdirdim. “Mehmet amca...” dedim sessizce. Ne yapmam, ne demem gerektiğini bilmiyordum. İso da bunu anlamış gibi yeniden kendisi devraldı konuşma işini. Bu sefer duyabileceğim şekilde güldü. “Bakma şimdi utandığına baba, en son kendisi getirmişti beni buraya.” dedi.

Beni kıskandığını itiraf ettiği gece, ona düşmanlığı hatırlatmak için buraya getirmemden bahsediyordu. O gecenin ikimiz için de ne kadar zor olduğunu biliyordum. Ama o gülüyordu, bozmadım. Bunları aşmıştık. Benim de dudaklarımdan minik bir gülüş kaçtı. “Mehmet amca, oğlunu bilema kırmış olabilirim, kusura bakma.” dedim mahcup bir şekilde.

İso, inanamıyormuş gibi baktı yüzüme. “Bilema kırmak mı? Kızım resmen süründürdün beni.”

Yeniden Mehmet amcaya dönüp “Abartıyor.” dedim net bir sesle. “Ne var hislerimden korkup düşmanlığa sarılmışsam? Hem biz artık atlattık bunları.”

İso’nun elimdeki parmakları sıkılaştı, elimin üzerini okşadı. Yüzündeki gülümseme huzurlu bir hale büründü. “Atlattık ya...” dedi derin bir nefes alıp. “Ben ha bu kızı canımdan çok seviyorum, baba.”

Gözyaşlarım artık engel olamadığım şekilde akıyordu. Burada, benim babamın öldürdüğü babasının mezarında, aşkımızı itiraf ediyor ve rıza istiyorduk. “Ben de ha bu uşağı canımdan çok seviyorum.” dedim, sesim titriyordu. Bir şeylerin bambaşka olmasını, topraktan değil de babalarımızın kendisinden rıza istemeyi her şeyden çok isterdim o an.

Burnumu çektim ve hafifçe eğilip İso’nun yanağından süzülen gözyaşlarını sildim elimle. Yüzündeki elimi tuttu ve dudaklarına götürürken ayağa kalktı yavaşça. “Gidelim.” dedi yeniden o güçlü, yıkılmaz İso’ya dönerek.

Yanında getirdiği su şişesinin kapağını açtı ve suyu toprağın üzerine gezdirerek döktü. Şişenin dibinde kalan birkaç damla suyu da tozlanmış mezar taşının üzerine döktü. Son kez beyaz mermere dokundu ve “Görüşürüz baba.” Dediğini duydum.

Elimi tuttu ve geldiğimiz o sessiz yoldan geri yürümeye başladık. Bastığımız o kuru yaprakların hışırtısı, az önceki kadar ürkütücü değildi artık.

“İso.” dedim başımı koluna yaslarken. Zaten el eleydik ama daha da yakın olmak istiyordum, bir daha hiç yalnız hissetmeyeceği kadar varlığımı hissettirmek istiyordum.

“Hı?”

“Seni çok seviyorum, biliyorsun değil mi?” başka bir söze gerek yoktu, bilsin istiyordum sadece.

“Biliyorum.” dedi ve başımın üzerine bir öpücük kondurdu.

•••

Mezarlıktan sonra uğradığımız fabrika, içimizdeki kasveti biraz olsun dağıtmıştı. Fabrikanın genel durumunu, çalışanlarını, ihtiyaçlarını kontrol etmiştik ama şimdilik her şey stabil olduğundan, bir iki saatten uzun sürmemişti bu. İşimiz bittiğinde, ikimiz de o düşmanlık dolu konaklara gidip saçma sapan imalı cümleler duymak istememiştik. Biz de baş başa ve huzurlu olabildiğimiz sayılı yerlerden birine gelmiştik; Oruç’un evine.

Ev temiz gözüküyor ve çiçek kokuyordu, Oruç yakın bir zamanda gelip temizlik yapmış olmalıydı. Çantamı ve ceketimi vestiyere bırakıp direkt mutfağa doğru adımladım. İso da peşimden gelmişti.

“Aç mısın? Bir şeyler yer miyiz?” diye sordum etrafa bakınırken. Evde düzenli olarak birileri yaşamadığı için pek fazla malzeme yoktu ama yiyecek bir şeyler bulabilirim diye düşünüyordum.

Başını iki yana salladı. “Yok, aç değilim ama çay içebiliriz.”

“Tamam.” deyip çaydanlığa su doldurmaya başladığımda İso da sandalyeyi çekip oturdu. Ben suyu doldururken de, çayı koyarken de o elini masaya, çenesini de eline yaslamış beni izliyordu. Fark etmiştim ama etmemiş gibi davranıyordum.

En sonunda dayanamadım ve kaşlarımı çatıp ona döndüm, sırtımı tezgaha yasladım. “Ne?” dedim gülümseyerek. Çok güzel bakıyordu.

“Hiç.” Dedi tavrını bozmadan. “Öyle, çok güzel geldin gözüme. Böyle kendi evimizde gibi, baş başa...”

“Hıımm...” kollarımı göğsümde birleştirdim. “Öyle mi oldu?”

“Fadime.” dedi içli içli. Bu ses tonuna eriyordum, yanaklarını mıncırarak sevmek istiyordum onu böyle konuşunca.

“İso.” diye karşılık verdim aynı şekilde. Ayağa kalktı, bana doğru geldi ve aramızda bir adım kala karşımda durdu. Ellerini omuzlarımda birleştirip hafifçe bana doğru eğildi. “Biz niye kendi evimize çıkmıyoruz?”

Düşünüyormuş gibi dudaklarımı büzdüm ve gözlerimi havaya diktim. “Bilmem, niye çıkmıyoruz?” dedim yeniden gözlerine bakarken.

Omuzlarımdaki kollarını sıkılaştırdı ve beni kendine doğru çekti biraz daha. “En yakın zamanda ayarlayalım o zaman.” Yüzünü yanağıma doğru yaklaştırdığı sırada kettle'ın kaynama sesini duydum ve aniden kollarının arasından sıyrılıp “Su kaynadı.” dedim gülerek. Beni öpmesini ondan daha çok isterdim ama amacım inatlaşmaktı.

Kettle’ın düğmesini kapatıp çayın üzerine suyu eklerken arkamdan bir sarılma ya da en azından belime dolanacak o tanıdık kolları bekledim ama mutfağa ani, keskin bir sessizlik çöktü. Umursamadım ve iki çay bardağı hazırlayıp çayı demlenmesi için bıraktım. Çay demlenene kadar burada oturmak istemedim, pek bir şey yapmamıştım ama yorgun hissediyordum. “Salona geçelim.” dedim İso’ya ve beklemeden yürümeye başladım.

Kendimi yumuşak, rahat koltuğa bıraktığımda bütün bedenimin gevşediğini hissettim. Televizyonu açtım ve izleyebileceğimiz bir şeyler bulma umuduyla kanallarda gezinmeye başladım. İso’nun kapıdan girdiğini gördüm ama çok... farklı görünüyordu. Omuzları düşmüş, gözleri anlam veremediğim bir ifadeyle bakıyordu. Endişeli gibiydi. Benim sorgulayan bakışlarımı hiç umursamadan, sessizce gelip koltuğa uzandı ve başını dizlerimin üzerine yasladı.

Bu yaptığı ile kumandayı tutan elim havada kaskatı kesildi. Bir şey olmuştu. Daha beş dakika önce gülen adamın aniden karşımda bu kadar savunmasız durması, benim de kalbimin hızlanmasına neden oldu. Televizyonu kapattım ve kumandayı yere bıraktım. “İso?” derken elimi onun saçlarında, yüzünde gezdiriyordum. Gözleri kapalıydı. “Ne oldu, iyi misin?”

Başını dizlerime daha çok gömdü. “Fadime’m.” dedi. Az önceki gibi değildi, sesi kısık, kaybetmekten korkar gibi çaresizdi. “Biz hep birbirimizi seçeceğiz, değil mi? Büyükler ne yapmış olurlarsa olsunlar, biz bir daha düşman olmayacağız... he de Fadime.”

Söylediklerine anlam veremiyordum ve gitgide daha çok endişeleniyordum. Niye böyle konuşuyordu şimdi? Biz bunu defalarca kez konuşmuştuk, düşmanlığı söküp atmıştık. Her şeyi geride bırakmaya hazırdık. “İso, ne oldu kurban olurum anlat bana. Biz birbirimizi seçtik ya zaten. Mutluyuz, yuva kuracağız ya. Hiçbir güç değiştiremez bunu. Ne oldu?”

Başını dizlerimden kaldırdı ve koltukta oturur pozisyona geldi. “Fadime ben bir şey buldum.” Dedi tek nefeste. Konuşmakta zorlanıyor, ne diyeceğini bilemiyor gibiydi. Ben de oturduğum yerde dikleştim. Bu kadar panik yapmasına sebep olacak ne bulmuş olabilirdi? “Ne buldun İso?”

Elini ceketinin iç cebine attı ve oradan bir şey çıkardı. Kağıda bakıp iç çekti ve “Ben söylemeyecektim ama hiçbir anlam veremedim, senden de saklamak istemiyorum.” Dedi.

Sararmış kağıdı bana doğru uzattığında elime aldım. Kağıt, sanki dokunsam yırtılacak kadar eskiydi. Kenarları aşınmış, kat izlerinin olduğu yerler parçalanmaya başlamıştı. Katlanmış kağıdı açtım ve silik, zar zor okunan bir yazıyla karşılaştım.

“ Trabzon, 15/08/2003
Sevgili Can Dostum Mehmet,
Seninle pek iyi bir münasebetimizin olmadığının farkındayım. Bizim soyumuz düşman olarak büyüdü, bu düşmanlık uğruna nice canlar gitti. Bizim de gençliğimizin büyük bir kısmı bu düşmanlık ile geçti.
Lakin, ben artık bu düşmanlık bitsin isterim. İkimizin de evlatları var. Bu çocuklar birbirine düşman olmasın, büyüklerimizin başlattığı savaşın kurbanı olmasınlar.
Yarın akşam saat 20.00’da Taşköprü’ye gel ve konuşalım.
Bitirelim yıllardır süren bu savaşı.
Ömer Koçari.”

✧・゚: *✧・゚:*

selaamm!! bu bölüm ile resmi olarak hikayemize giriş yaptık ashwjsx. nasıl buldunuz bölümü? bir tık kısa farkındayım
ama ilk kurgu deneyimim, hatalarımı mazur görünüz
lütfen... 🫶🫶
x hesabım; adabhc1. duyuruları oradan yapıyor ve soruları cevaplıyoru, beklerim💞💞