3. bölüm / 6
Geçmişin Gölgesi2. Bölüm
Bölümler 6Şu an: 2. Bölüm
- 1 Giriş590 kelime
- 2 1. Bölüm2.289 kelime
- 3 2. Bölüm3.705 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 3. Bölüm3.863 kelime
- 5 4. Bölüm5.437 kelime
- 6 5. Bölüm6.204 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hayatım boyunca tek bir gerçeğe inanarak büyümüştüm. Babam katildi. Bu cümle zihnime işlemiş, kalbimi hiç tanımadığım insanlara karşı nefretle doldurmuştu. Bu günahın bedelini en ağır şekilde ödemiştim. Çocukluğumu yaşayamamış, silahtan korkmam gereken yaşta elim silah tutmuş, gençliğimde aşık olduğum adamı sevdiğim için suçlu hissetmiştim.
Şimdi ise önümdeki bu satırlar, yıllardır inandığım her şeyi sorgulamama neden oluyordu.
Olamazdı, değil mi?
Harfler gözümün önünde birbirine karışırken, odadaki bütün oksijenin çekildiğini hissettim. Mektubu kaçıncı kez okuduğumu artık saymayı bırakmıştım. Düşmanlık, barış, taşköprü, ölüm, Mehmet, Ömer... Kelimeler, cümleler zihnimde durmadan dönüyor ama hiçbirinin anlamını seçemiyordum. Anlayabilmek için her yeniden okuduğumda daha da karışıyordu.
Zihnimle beraber bedenim de uyuşmuş gibiydi, parmaklarımda mektubu tutabilecek güç tükenmişti. Belki de bütün hayatımızı etkileyecek olan o küçük kağıt parçası parmaklarımın arasından sıyrılıp yeri boyladığında, yutkunup nefes almaya çalıştım.
Kafamı kaldırıp İso’nun gözlerinin içine baktığımda, onun da benden farklı olmadığını gördüm. İkimiz de anlam verememiştik ve korkuyorduk çünkü bu mektubun her bir cümlesi, en çok bizi etkileyecekti biliyordum.
Konuşacak dermanı kendimde bulduğumda, “İso...” diyebildim sadece. Ne diyeceğimi bilmiyordum, cümleler boğazıma kadar gelip orada diziliyordu. “Bu... gerçek olamaz, değil mi? Nereden buldun sen bunu, ne zaman nasıl buldun?” Aklımda onlarca soru vardı ama cevaplarını öğrenmek istediğimden emin değildim. Alacağım her bir cevap, her şeyi daha da karmaşık hale getirecekti sanki.
Uzanıp yere düşen mektubu aldı ve sehpaya bıraktı, gerginlikle parmaklarını çıtlattı. “Bu sabah, babamın odasında buldum.” dedi.
“Sahte olamaz mı?” dedim aklıma gelen ilk ihtimali söyleyerek. Aksi ihtimali, babamın bu mektubu gerçekten yazdığını düşünmeye çalışıyordum ama aklımda hiçbir şey canlanmıyordu.
Başını umutsuzca iki yana salladı. “Sanmıyorum Fadime. Babamın çekmecesinde buldum ve özellikle gizlenmişti. Hem kim, niye senin baban adına sahte bir mektup yazsın ki?”
Haklıydı. Babam ve Mehmet amcanın düşman olduğunu herkes biliyordu, şüphe çekeceğini bilmesine rağmen birisinin böyle bir şey yapması çok anlamsız olurdu. Ama daha da anlamsız olan, babamın bunu yazmış olmasıydı. “Babam...bir gün sonra öldüreceği adama niye barış mektubu yazsın İso?”
Ayağa kalktı ve ellerini saçlarının arasından geçirdi, kısa bir an gözlerini tavana dikti. On dakika önce çiçek kokan odanın havası şimdi ikimiz için de gözle görülür şekilde değişmiş, bunaltıcı bir hale gelmişti. Ceketini çıkardı ve fırlatır gibi koltuğa bıraktı. “Bilmiyorum Fadime, bilmiyorum. Düşünmeye çalışıyorum ama aklım almıyor. Neden?”
Salonun içinde volta atıyor, sık ve düzensiz nefesler alıyordu. Olası bir panik atağın eşiğinde olduğunu anlayabilmiştim, bunu hissetmesini istemiyordum. Ki şu anda mantıklı düşünmemiz gereken bir yerdeydik. Gözlerimi kapattım ve başımı geriye atarak zihnime biraz oksijen gitmesine izin verdim. Birkaç saniye sonra “İso.” diyerek sakince ayağa kalktım. Bir ileri bir geri giden adımlarını durdurmak için omuzlarından tuttum. Durup bana döndü ama gözleri bomboş bakıyor, elleri titriyordu. Babası konusundaki hassaslığını ve geçmişin yükünün ne kadar ağır olduğunu bir kez daha anladım. Onu ana döndürmek ve sakinleşmesine yardımcı olmak için omuzlarını sıvazladım yavaşça, temasımın ona iyi geldiğinin farkındaydım. “Sakin ol. Gel bir mantıklı düşünelim, konuşalım.”
Derin bir nefes aldı ve gözlerini kapatıp başını aşağı yukarı salladı. Omzundaki elimi aşağı doğru sürükledim ve buz gibi elini tuttum. Birkaç adım geriye gidip yeniden kendimi koltuğa bıraktığımda, elini tuttuğum için o da yanıma oturmuş oldu. Gözlerimi karşıya diktim bir an, parlak siyah televizyon ekranındaki yansımamızı gördüm. İkimiz de dağılmış görünüyorduk. Ne diyeceğimizi bilmiyor, etrafa anlamsız bakışlar atıyorduk. İso'yu sakinleştirmiştim ancak bahsettiğim o “mantıklı konuşma” nın ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu, bu mektubun tek bir satırı bile zihnimde herhangi bir mantık çerçevesine oturmuyordu.
İso dirseklerini dizlerine yaslamıştı, kısa bir an başını ellerinin arasına aldı ve ensesini sıvazladı. “Baban,” dedi aniden kafasını kaldırıp bana baktığında. “Karar değiştirmiş olamaz mı? Belki de o gün gerçekten konuştular ama babam barışı kabul etmedi, baban da anlık bir sinirle vurdu. Olamaz mı?” Sesi yorgun ve pürüzlüydü. Tam gözlerimin içine bakan mavi harelerindeki umut kırıntılarını seçebiliyordum, aklına gelenlere tutunmak istiyordu.
Kısa bir an düşündüm. Babamı tam olarak tanıyabileceğim kadar hayatta kalmamıştı, anlık bir sinirle insan öldürebilir miydi? Bilmiyordum. Yine de, anlık bir sinir de olsa, barış istediğini söylediği kişiyi öldürmesi bana mantıklı gelmiyordu. “Bilmiyorum...” dedim içimdeki belirsizliği sesime yansıtmaktan çekinmeden. “Ama baban barışı kabul etmeyecek olsa oraya neden gitsin, bu mektubu neden saklasın? Ki o zaman senin babanın babamı vurması gerekmez miydi?”
Düşündüğünü belli edecek şekilde kaşları çatıldı, gözleri kısıldı. “Doğru.” dedi. Aklına bir şey gelmiş gibi koltuğun yanındaki sehpaya uzanıp defalarca kez okuduğumuz mektubu yeniden eline aldı. Kısa bir an göz gezdirdikten sonra yerine bıraktı, tekrar bana baktı. “Can dostum demiş.” dedi süpheyle. “Sence bu normal bir hitap mı, yoksa aralarında düşmanlık dışında bir şeyler geçmiş olabilir mi?”
Benim de kaşlarım çatılmıştı şimdi. Mektubu hiçbir okuyuşumda bu hitaba takılmamıştım. Ama şimdi, İso söyleyince, bir adamın düşmanına “can dostum “ demesi bana da garip gelmişti. “Bilmiyorum. Ama onlar düşman köylerden insanlar. Herhangi bir şekilde bir araya gelmeleri iki köy tarafından da hoş karşılanmaz hatta sırf bu yüzden bile öldürülebilirler.” Dedim.
“Haklısın da... benim aklıma takıldı bu Fadime. Neden ismiyle ya da herhangi başka bir şekilde hitap etmek varken can dostum desin? Ben kendi kafamda da kuruyor olabilirim ama hiç öylesine gibi gelmedi bana.”
Düşündüğümüzde doğru söylüyordu. Bir düşmana hitap ederken kullanılabilecek bir sürü kelime vardı ve “can dostum”, bunlardan sonuncusu bile değildi. Ama mektubun tamamı da, aralarında tam olarak düşmanca bir ilişkinin olmadığını söylüyordu. Kafam allak bullak olmuştu. Tutunmaya çalıştığımız her ihtimal elimizde kalıyor, yıllardır anlatılanlar ile bu mektupta yazanlar zihnimde savaş veriyordu. Ortada yanlış bir şeylerin olduğunu hissediyordum ama bu karmaşa, düşünmeme engel oluyordu.
“Bilmiyorum İso, bilmiyorum... anlam veremiyorum.” dedim bıkkın bir sesle. Başımın iç kısmına, gözlerimin arkasına saplanan ağrıyı hissettim. Stres yaptığımda, fazla düşündüğümde olurdu böyle. Ellerimi saçlarımın arasından geçirdim ve hafifçe çekiştirdim. Saç diplerimdeki sızı, başımın ağrısını bir anlık da olsa bastırıyordu. Saçlarımın terden ıslandığını fark ettiğimde, alnımdan geriye doğru ittim ve bileğimdeki lastik ile topladım. Başımı koltuğun sırtına yaslayıp gözlerimi ovaladım.
“Babaanneme sorsak?” dedi bir süre sonra. Bu umutlu cümle, odadaki sessizliği bıçak gibi kesmiş ve bir anlığına dağılan aklımı konuya geri döndürmüştü. “Yani, oğlunun ölümüyle ilgili bizden daha çok şey biliyordur.”
Başımı yasladığım yerden kaldırıp “Hayır.” Diye yükseldim. Bu ani ve net çıkışımı beklemiyor olacak ki, kaşları çatıldı ve yüzüme garip bir şekilde baktı. Oturduğum yerde dikleşip daha sakin bir şekilde açıklamaya çalıştım. “İso, sen de dedin ya işte. Biz o zamanlar çocuktuk, büyükler bunun hakkında bizden daha çok şey biliyorlar. Ve belli ki bir şeyler bizden saklanıyor. Şimdi biz bunları onlara sorarsak, düşmanlık yeniden harlanacak. Daha barış yeni sağlanmışken, olmaz.”
Yüzünde, söylediklerimi anladığını ve haklı bulduğunu belli eden bir ifade belirdi. “Kendi ailemiz, bizden babamızla ilgili gerçekleri saklıyor ha?” dedi hafifçe gülerek. Buna ihtimal vermiyormuş gibi değildi gülüşü, buna alışmış ve bundan bıkmış gibiydi. Ama ben, söylediklerime cevap alamamıştım. “Kimse bilmeyecek, İso. Bu mektubu okuduğumuzu, ne Koçari'den ne de Furtuna'dan hiç kimse bilmeyecek. Bir şey varsa ortada, kendimiz çözeceğiz.” Dedim. Onun fikirlerini önemsiyordum elbette ama bu mektubu abim okursa eğer, çıkaracağı sonuç babamın katil olmadığı olacaktı ve bu durumda yapabileceklerinin sınırı yoktu. Onu ve bizi de korumaktı amacım.
Çaresizce aşağı yukarı salladı başını. “Tamam.” Dedi beni onaylamak ister gibi. “Kimse bilmeyecek.”
Koltukta hafifçe kayarak ona daha da yaklaştım ve başımı omzuna yasladım. Fırtınanın ortasında bir yuva bulmuş gibi sokuldum ona, o da o yuvanın sıcaklığı gibi sardı beni.
Fırtına artık sadece dışarıda değil, bizim de içimizdeydi ama hiç kimseye zarar vermiyor, yağmurun yağmasına izin verip fırtınanın dinmesini birlikte bekliyorduk.
Biz artık sadece birbirini her şeyden çok seven iki sevdalı değil, aynı zamanda sır ortağıydık.
•••
Sabah güneşi, ince perdelerin arasından sızıp odayı altın bir tona boyuyordu. Gözümü alan bu aşırı aydınlık ile, yatakta bir kez daha döndüm ve gözlerimi kapattım. Gece doğru düzgün uyuyamamıştım.
Dün okuduğumuz o mektubun zihnimde bıraktığı belirsizlik geçmiyordu. Onu düşünerek uyumuştum ve uyandığımda aklıma gelen ilk şey yine oydu ama ne kadar düşünürsem düşüneyim her seferinde aynı cevapsızlık karşılıyordu beni.
Mektubun ruhuma bıraktığı o ağır şok yetmezmiş gibi, karnımın alt kısmında ince ince başlayıp şimdi tüm bedenimi esir alan o tanıdık ağrı, tam da sırasıymış gibi kendini iyice belli ediyordu. Nedenini tahmin edebiliyordum ama bir umut, belki değildir diye düşündüm. Üzerimdeki ince pikeyi yavaşça kaldırdım ve yatakta huzurla uyuyan İso'yu uyandırmamaya özen göstererek yataktan kalktım. Ayağa kalkmamla etkisini artıran sızı yüzümü buruşturmama neden olurken herhangi bir leke var mı diye çarşafı ve yorganı kontrol ettim. Neyse ki yoktu.
Çıplak ayaklarımı parke zeminde sürüye sürüye lavaboya doğru adımladım. İçeri girip kapıyı kilitledim. Pantolonumu indirdiğim anda iç çamaşırımda gördüğüm kırmızı leke, kasıklarımdaki ağrının sebebini kanıtlıyordu. Uzunca oflayarak çaresizce klozetin üzerine oturdum. İçinde düzenli bir yaşam olmayan bir erkeğin evinde ped bulmam imkansızdı. Çantamda yedek olduğunu hatırladığımda, lavabodan çıktım ve hızlı adımlarla koridora doğru ilerledim. Vestiyere astığım çantamı alıp tekrar banyoya girdim. Pantolonumun siyah olduğuna şükrettim o an.
İşimi halledip çıktığımda elimle karnımı sıvazlayarak mutfağa doğru yürümeye başladım. Regl dönemlerim zaten ağır geçiyordu, bir de şimdi mektubu bu kadar fazla düşünmemin verdiği stres ile birleşince çektiğim ağrı kanımı kaynatıyor gibi hissettiriyordu. Duvarın rengi bile sinirimi bozuyordu ve oturup ağlamak istiyordum.
Mutfağa girdiğimde bir şeyler içmek istediğimi fark ettim ama buzdolabı neredeyse bomboştu. Soğuk bir şeyler olmasa da sallama poşet çay vardı, onu içebilirdim. Kettle'a musluktan su doldurup kaynaması için bıraktım ve bitkince sandalyeye oturdum. Ayaklarımı da sandalyeye yasladım ve dizlerimi kendime çektim. Kollarımı belime sarıp yüzümü dizlerime yasladım, böyle iki büklüm oturunca ağrım daha az hissediliyordu. Bir an gözlerimi kapatmak istedim ama kapattığım anda gözümün önünde yine o “Can dostum...” ile başlayan mektubun cümleleri belirdi. Derin ve içli bir şekilde oflayıp başımı kaldırdığımda, mutfak kapısının önünde duran İso'yla göz göze geldim. Omzunu pervaza yaslamış öylece duruyordu.
Sarı saçları saman gibi dağılmış, gözleri tam olarak açılmamıştı. Yeni uyandığı için yüzü ve dudakları normalde olduğundan daha dolgun gözüküyordu. Esnediği için ağzına kapattığı elini çektikten sonra, “Fadime.” dedi uyku mahmuru bir şekilde. Sesi kısık ve kalın çıkmıştı. Gözlerini kırpıştırdı ve “Uyandın mı?” diye sordu.
Bu saçma sorusu, içimde zaten patlamaya hazır olan bir bombanın pimini çekti. “Uyuyor gibi mi duruyorum sence?” dedim. Amacım terslemek değildi ama karnım bu denli ağrırken konuşmaya bile mecalim yoktu, gelip saçma sapan sorular sormasaydı.
Bu agresifliğimi hiç umursamadan elleriyle yüzünü sıvazladı ve “Günaydın.” dedi gevşekçe. Sesi şimdi az öncekinden daha normal çıkmıştı. Buna da sinirlendim sebepsizce. Görmüyor muydu halimi, insan bir ne oldu diye sorardı!
Cevap vermedim ve yüzümü pencereye doğru çevirerek ona bakmayı kestim. Garipliği fark etmiş olacak ki, yanıma yaklaştı ve omzuma dokundu. “Fadime'm,” dedi, sesi az önceki haylaz tonundan çıkıp şefkatli, meraklı bir tona bürünmüştü. “İyi misin sen?”
Omzuma dokunan soğuk parmakları bile o an beni huzursuz ederken, ayaklarımı yere indirdim. “Değilim iyi falan!” dedim ağlamaklı bir sesle. Ruh halimin bu kadar hızlı değişebilmesine her seferinde şaşırıyordum. Az önce duvarları yumruklamak isterken şimdi omzuma dokunduğu için ağlamak istiyordum. “Karnım ağrıyor!” Utanılacak bir şey olduğundan değil ama “regl oldum” demek bile ağır geldi o an.
Kaşları çatıldı hafifçe, mavileri bir an karnıma doğru kaydı. Ardından tekrar yüzüme baktı. Birkaç saniyenin sonunda, kaşları sanki çok önemli bir şeyi çözmüş gibi yukarı kalktı. “Haa.” dedi sırıtırken. “Ha benim Karadeniz dalgalanmaya başlamış, ben bugün uzak durayım da boğmasın beni.”
Söylediği şey içimdeki gerginliğin bir çığ gibi büyümesine neden olurken omzumdaki elini tuttum ve ittim. “İso!” diye çığlık attım adeta. “O kadar mı sinir bozucuyum ben? Seni boğacağımdan mı korkuyorsun ha?”
Yüzünde şaşkın bir ifade belirirken elini ittiğim elime baktı. Neye şaşırıyordu acaba? Yüzüne bakıp derin ve sert bir nefes verdikten sonra ayağa kalktım yoksa gerçekten boğacaktım onu. Dolaptan bitki çayı kutusunu çıkartıp dolap kapağını mutfakta yankılanacak kadar sert şekilde kapattığımda “Canım karım.” dediğini duydum. Cevap vermedim. Oflandan çay içmek için bir bardak çıkarıp henüz kaynamamış olan kettle’ın yanına bıraktım ve tezgahın önünde durup beklemeye başladım. İnatla yüzümü ona dönmüyordum.
“Kurban olduğum valla şaka yaptım da, bir sakin ol.” dediğinde ise hırsla ona döndüm. Bu hızlı dönüşümün etkisiyle saçlarım savrulmuş, yüzüme çarpmıştı. Yanaklarıma yapışan saçları aynı hırsla geriye doğru ittim ve “Sakinim zaten ben!” dedim. Suyun kaynadığını belirten tık sesi kulaklarıma iliştiğinde yeniden ona sırtımı döndüm ve kutudan bir tane çay çıkarıp paketini açtım. Çayı bardağın içine bırakıp üzerine sıcak suyu dökerken, omzuma dokunan büyük ve şefkatli elleri hissettim. Omuzlarımdan bütün vücuduma yayılan o sıcacık huzur hissi tüm sinirimi ve inadımı yerle bir ederken gözlerimi kapattım ve başımı hafifçe geriye doğru atarak göğsüne yasladım.
Elleri tüy gibi hafif dokunuşlarla omzumda geziniyordu, bu hareketinin anlamsız bir şekilde tüm vücudumu rahatlattığını hissettim. Nefesinin boynumu gıdıklayacağı kadar bana doğru eğildi ve çenesini omzuma yasladı. Aniden huylanıp omzumu yukarı doğru kaldırsam da çenesini çekmedi. “Bir şeyler içer misin? Ne iyi gelir?” Tam kulağımın dibinden duyduğum fısıltısı, bana içimde kelebekler uçuşuyormuş gibi hissettirirken elleri omuzlarımdan aşağı doğru inip belime sarılmış ve beni kendisine daha çok yaklaştırmıştı.
“Çay içeceğim ya zaten.” Bana sarılmasının verdiği huzur hissi ile benim de sesim kısılmıştı.
“Tamam,” dedi yumuşacık bir sesle. “Bir şeyler yer misin peki? Kahvaltı yapalım mı? Dışarı da çıkabiliriz.” Bu ilgisi, şefkati o kadar hoşuma gitti ki gülümsemeden edemedim.
“Yok.” dedim kollarının arasından sıyrılıp yüzümü ona dönerken. “Konağa gidip dinleneyim ben. Uykum var zaten.”
Gözleri, uyuyup uyumadığımı teyit etmek ister gibi yüzümde gezindi birkaç saniye. Sonunda yeniden gözlerimde durunca “Niye?” diye sordu merakla. “Uyumadın mı gece? Çok mu ağrın vardı?”
Ağrım sabah başlamıştı, uyumamamın sebebi neredeyse tüm gece mektubu düşünmüş olmamdı ama şu anda bu konuyu açmak istemiyordum. “Yok, ağrıdan değil de... ne bileyim, uyuyamadım işte.”
Ama o, ben hiçbir şey söylemesem bile içimi kemiren şeyleri anlayabilecek kadar iyi tanıyordu beni. “Mektup meselesi mi?” dedi sıkıntıyla nefes verirken.
Hiç inkar etmeme gerek yoktu, bunun ikimizin de aklına takıldığını biliyorduk. Başımı aşağı yukarı salladım. Dudaklarını birbirine bastırırken başını yapma, der gibi hafifçe sağa doğru eğdi. Elimi tuttu ve beni sandalyeye oturttu. Kendisi için de bir sandalye çekti ve tam karşıma oturdu, dizlerimiz birbirine değiyordu.
“Fadime’m.” dedi. “Takma bu kadar kafana da. Birlikte düşüneceğiz, bulacağız ne varsa. Halledeceğiz.” Sesi güven veriyordu, birlikte ne olursa olsun bir şeyleri halledebileceğimizi de biliyordum. Ama düşünmeden de edemiyordum. O mektuptaki cümleler zihnime adeta bir zehir gibi sızmıştı; şimdi o zehir tüm vücuduma dağılmış ve doğru bildiğim her şeyi sorgulamama neden oluyordu.
“Düşünmeden edemiyorum ki İso. Bir şeyleri anlamaya çalışıyorum, anlamadıkça daha çok düşünüyorum.” dedim aklımdan geçenleri direkt söyleyerek.
Söylediğim şey onu rahatsız etmiş gibi başını hafifçe öne doğru eğdi ve derin bir nefes verdi. Gözleri yeniden yüzüme tırmandığında hiçbir şey söylemeden uzun uzun gözlerime baktı. Ben de onun mavi gözlerine bakıyordum ama ne düşündüğünü seçemiyordum. Sadece yüzüme bakıyor ve ne diyeceğini bilemiyor gibiydi.
Bir süre hiç konuşmadan bakıştıktan sonra, aniden aklına bir şey gelmiş gibi elimi tuttu ve ayağa kalktı. “Hadi kalk. Kalk, gidiyoruz.” Dedi aceleyle. Bu ani hareketi ile, elimde tuttuğum çay bardağından birkaç damla masaya dökülürken ne olduğunu anlamamıştım. “Ula ne oluyor? Nereye?” diye sordum elimi tuttuğu için istemsizce ayağa kalkarken. Dudakları usulca yukarı doğru kıvrıldı, yüzünde muzip ama bir o kadar huzur veren bir gülümseme belirdi. “Ben karımın böyle ağrılar içinde kıvranırken saçma sapan konuları düşünmesini istemiyorum. Gidelim de biraz kafa dinleyelim.” Dedi.
Kaşlarımı çattım ve elini sıkarak yürümesine engel oldum. “İso sen de dedin ya ağrıdan kıvranıyorum, nereye gideceğiz bu halde? Hem abim merak eder.” dedim. Gerçekten de şu anda İso dışında herhangi bir insana tahammülüm yoktu ve tek istediğim, cenin pozisyonunda bir yere kıvrılıp uyumaktı. Dışarı çıkıp gezecek bir halde değildim.
Bu söylediğim ile İso, alınmış ve üzülmüş gibi abartılı bir ifade ile yüzüme baktı, bu ifadesinin sahte olduğunu anlayabilmiştim. “Ula sanki el oğluyum ha. Kocanım ben senin kızım, bir saat çıkıp gezeceğiz. Kaçırmayacağım seni herhalde.” Bana cevap verme şansı bile tanımadan yürümeye ve elimi tuttuğu için beni de peşinden sürüklemeye devam etti.
Koridorda, vestiyerin önünde durduğumuzda İso elimi bıraktı ve salona yöneldi. Giderken de bana “Ceketini giyin.” Diye bir hatırlatma yapmayı unutmadı. Tamam, belki de kalabalık ve bunaltıcı bir yere gitmediğimiz sürece dışarı çıkmak iyi olabilirdi, hava güzel gözüküyordu.
Birkaç saniye sonra elinde ince bir battaniye ile geri geldiğinde, hâlâ ceketimi giyinmemiş olduğumu gördü ve bir bana, bir vestiyere astığım cekete baktı. Giyinmem için kaş göz hareketleri yaptığında itiraz etme şansım kalmadığını anlamıştım, kot ceketimi astığım yerden aldım ve ağır hareketlerle üzerime geçirdim.
İso kolunu her zamanki gibi omzuma yerleştirdi ve beni kapıya yönlendirdi. Evden çıktığımız anda yüzüme çarpan güneş ile gözlerimi kısılmıştı, bu yoğun aydınlıktan hoşlanmadığım için arabaya doğru giden adımlarımı hızlandırdım. Arabaya ulaştığımızda önce benim kapımı açtı ve binmemi bekledi, ardından sürücü koltuğuna geçip arabayı çalıştırdı. Bunu yapmadan önce de elindeki battaniyeyi arka koltuğa bıraktı, onu niye getirdiğini hiç anlamamıştım.
Furtuna köyünün düz ve sessiz yolarında ilerlemeye başladık. Arabanın içinde, motorun çalışma sesi ve ara sıra yanımızdan hızla geçen başka arabaların sesi yankılanırken ikimiz de konuşmuyorduk, aklının nerede olduğunu tahmin edebiliyordum. Birkaç dakika sonra bu boğucu sessizlik onu rahatsız etmiş olmalı ki, radyoya uzandı ve sesi açtı. Çok gürültülü değildi ancak kendi nefes seslerimizi duyduğumuz bir sessizlikten sonra iyi gelmişti. Gitar sesiyle başlayan o tanıdık melodi kulaklarıma dolduğunda, dudaklarımda minik bir tebessüm peydah oldu ve başımı koltuğa yasladım.
“Bir aleme indim yalnız,
Yerde toprak gökte yıldız.”
Çok sevdiğim o sözleri sessizce mırıldanırken gözlerimin kapanmasına engel olamamıştım. İso'nun bakışlarını üzerimde hissettim ama gözlerimi açmadım. “Bana yalan söylediler.” Diyordu Semiramis Pekkan.
Yaklaşık yarım saatten sonra, Furtuna'dan çıkmıştık ama ilerlediğimiz yol Koçari'ye gitmiyordu, iki köyden de bağımsız bir yola doğru sapmıştık. Etraftaki ağaç ve yeşillikler sıklaşırken araç sayısı azalmıştı, birkaç yük kamyonu dışında ıssız bir yol denebilecek kadar boştu. Bir orman yolu olduğunu tahmin ediyordum. Nereye gittiğimizi şu ana kadar İso'ya hiç sormamıştım ama şimdi merak etmiştim. “Nereye gidiyoruz?” diye sordum.
“Az kaldı.” Dedi yalnızca.
Yol, sık ve büyük ağaçlardan dolayı iyice karanlıklaşmış ve virajlar artmıştı, yükseğe doğru çıkıyorduk. Arabanın içindeki hafif müzik sesi ve ara sıra pencereden geçip tenime değen ılık rüzgar, bütün sinirlerimi hafifletmişti. Mayıştığımı hissederken koltuğa daha da yayıldım ve gözlerimi kapattım.
Ne kadar olduğunu algılayamadığım bir süre sonra, arabanın durduğunu hissettim ve gözlerimi açtım. Pencereden dışarıya baktığımda gördüğüm tek şey, yeşilin her tonunu barındıran ve insana huzur veren büyük ağaçlardı. İso, hiçbir şey söylemeden arka koltuktaki battaniyeyi alıp indi ve arabanın etrafından dolanıp benim tarafıma geldi, bana fırsat bile vermeden kapımı açtı. Hafifçe uyuşan bacaklarımı esnettim ve bana uzattığı elini tutarak kırmızı, yüksek pick-up’tan atladım.
Ayaklarım toprağa değer değmez, burnuma çalınan o yoğun çam ve ıslak toprak kokusunu içime çektim. Furtuna’nın o bunaltıcı havasından sonra bu hava, adeta soğuk bir şerbet gibi doldu ciğerlerime. Başımı kaldırıp yukarı baktığımda, devasa çam ve gürgen ağaçlarının dallarını gördüm. Ağaçların o kadar sıkı bir kardeşliği vardı ki, sabahın o gözümü alan parlak güneşi buraya sızamıyordu. Sadece yaprakların arasından sızılabilen birkaç cılız ışık hüzmesi, nemli toprağın üzerindeki yeşil yosunları altın sarısına boyuyordu. Uzaklardan gelen karga sesleri ve hafif bir rüzgarla fısıldaşan yaprakların sesi, zihnimdeki gürültüyü bastırmak ister gibiydi. Bir su sesi de duyar gibiydim, yakınlarda bir yerlerde dere olmalıydı.
İso parmaklarını ellerime kenetlediğinde, “Gel bakalım.” dedi ve yavaşça yürümeye başladık. Ayaklarımız, doğayı uyandırmaktan korkar gibi yavaş ve temkinli basıyordu toprağa. Her adımımızda, yeşil ve kahverenginin göz kamaştıran uyumunun içine biraz daha çekiliyor ve su sesini daha net duyuyorduk.
Birkaç dakikalık yürüyüşten sonra, sık ağaçların arasından hırçın bir şekilde akan, önüne geleni alıp götürecekmiş gibi görünen yeşil dere, artık karşımızdaydı. Derenin etrafını saran uzun ağaçların üzerine gri bir sis tabakası çökmüştü, mavi gökyüzünü görmemi engelleyen bu sis, Karadeniz'in o kasvetli ve yeşil havasını hissettiriyordu. “İso...” dedim etrafıma büyülenmiş gibi bakarken. “Burası çok güzel.”
Kolunu omzuma sardı ve beni sıcak göğsüne doğru çekti. Elleri, yüzüme düşen birkaç tutam saçı kulağımın arkasına doğru ittirirken “Seveceğini biliyordum.” Dedi. Ardından beni kendinden ayırdı ve omzuna attığı battaniyeyi alıp yere serdi. Yere eğilip battaniyenin üzerine oturduğunda, ona gülümseyerek bakıyordum. Bu sisli havada bile altın gibi parlayan saçları, mavi gözleri ve bana bütün bu manzaradan daha güzelmişim gibi bakan bakışları öyle huzur veriyordu ki bana...
Elini yavaşça yanına, battaniyenin boş olan kısmına vurduğunda usulca yanına yanaştım ve oturdum. O soğuk yumuşaklık bedenimi rahatlatmıştı. Hiç konuşmadan, karşımızda duran yeşilliği izliyor ve bu serin huzurun bizi sarıp sarmalamasına izin veriyorduk.
Birkaç dakika sonra yerde, toprağın üzerinde duran küçük taşlar dikkatimi çekti. Uzanıp avucumu taşlarla doldurdum ve bu taşları battaniyenin üstüne koydum. İso meraklı bakışlarla ne yaptığımı izlerken elime bir taş aldım ve onu hızla, birkaç metre uzağımızda duran dereye fırlattım. Taş, suya sert bir şekilde çarpıp etrafına küçük birkaç damla sıçrattıktan sonra suyun hızlı akışına karıştı ve gözden kayboldu. Gülümsedim.
İso’nun derin bir nefes verdiğini duyduğumda ona döndüm. “Bir an taşları bana fırlatacaksın sandım.”
Bu söylediği ile dudaklarımdan bir kıkırtı kaçtı. “Abartma!” dedim. Beni aniden göğsüne çekip kendini tamamen yere bıraktığında o uzanmış, ben de onu üzerine düşmüş oldum. Yerimi hiç yadırgamadan, göğsüne daha çok sokuldum ve ben de uzandım. “Sanki yapmayacağın şey ha.” Dedi alayla.
Bunu biliyor olmasına sevindim, daha çok güldüm. “Yaparım evet.”
İso da eline taş aldı ve dereye doğru fırlattı ama uzanır pozisyonda olduğumuz için ikimizin attığı taşlar da suya ulaşmıyor, ayaklarımızın dibine düşüyordu. Bir süre sonra, elimizin altındaki taşlar bitmiş ve atmayı bırakmıştık zaten.
Elleri hafif dokunuşlarla saçlarımda gezinirken karnımdaki ağrı neredeyse dinmiş, uykunun ağırlığı gözlerime çökmüştü. “İso.” Dedim gözlerimin kapanmaması için uğraşırken. Sesim pürüzlü ve kısık çıkmıştı, su sesinden dolayı beni duyduğundan emin değildim.
“Efendim canımın içi?”
Durdum birkaç saniye, konuşup konuşmamak arasında kaldım. Sonunda, “Her şey... yalan olamaz, değil mi?” diye sordum çaresizlikle. Tam olarak neyi kastettiğimden ben de emin değildim, sadece bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyordum ve beni onaylamasına ihtiyacım vardı.
“Ne yalan olamaz?” dedi, sesinde sorgulayıcı bir tını vardı.
“Bu düşmanlık, ölümler, bize anlatılanlar.”
Derin bir nefes aldığını, şişen göğsünden anladım. Rahatsızlıkla olduğu yerde kıpırdandı ve beni, yüzüne bakabileceğim şekilde kendine çevirdi. Ellerini yanaklarıma yerleştirdi. Başparmakları elmacık kemiklerimi usulca okşarken “Fadime'm.” Dedi kısık bir sesle. “Her şey yalan olabilir, büyüklerin ne yaşadığını biz hiçbir zaman bilemeyiz. Ama bizim sevdamız yalan değil, olamaz. Hiçbir yalan da bunu değiştiremez. Biz sadece buna odaklanacağız, yalanlar varsa da er ya da geç ortaya çıkar. Tamam mı?”
Söyledikleri, içime biraz olsun su serpmişti. Haklıydı. Ben düşmanlığın, abimin intikamlarının, saçma oyunlar yüzünden dökülecek kanların arasında kalmak istemiyordum. Biz zaten büyüklerimizin başlattığı düşmanlığın bedellerini ödemiştik, yetim büyümüştük. Şimdi sevdamızı yaşayabilmek, en çok bizim hakkımızdı ve öyle de yapacaktık. “Tamam.” dedim sadece ve yeniden omzuna yatıp elimi beline sardım. O da koca elleriyle sırtımı sarıp sarmaladı.
Biz bu dağlarda birbirimizin katili olmak için büyütülmüştük. Ellerimize verilen silahlar, birbirimizi vurmamız içindi ancak biz o silahlarla birbirimizi koruyorduk. Taraf tutmuyor, Koçari'den de Furtuna’dan da uzak bir yerde yalnızca birbirimize sığınıyorduk. Ve şimdi, bu sular ile ağaçlar en sessiz şahidimizken, birbirimize bir söz vermiştik; gerçekleri bulacak ve ne olursa olsun birbirimizden vazgeçmeyecektik.
✧・゚: *✧・゚:*
selamlar efeniiim!! nasıl buldunuz bölümü?
aklıma takılan bir konu var, size sormak istiyorum ya. ben yazım kurallarına çok dikkat ettiğim için şive yazmıyorum, yazarken çok yanlış gibi geliyor bana. Karadeniz ağzına da çok hakim değilim zaten. ama diyaloglar doğal durmuyor, İsfad gibi hissettirmiyor derseniz şive yazabilirim de, ne dersiniz🥲
x; tambirdelilik
haftaya 3. bölümde görüşürüz🥳💖💖
Bölüm etkileşimi
