5. bölüm / 5
Gaslighting?V. Bölüm: Açıklama Yapmadığım Gün
Bölümler 5Şu an: V. Bölüm: Açıklama Yapmadığım Gün
Rutinim dışındaki bir haftasonundan sonra başa sardık, yeniden pazartesi.
Bu sefer vaktinde kalktım, güzelce hazırlandım, kahvaltımı da yapabildim, bugün ayrıca saçlarımı düzleştirmek istedim.
Hava soğumuş ama henüz mont havası değil, ben de ceketimin üstüne şal gibi olan kırmızı atkımı sarıp evden çıktım. Otobüse bindim.
Hayret, bugün oturabildim
Bugün artık hasta alamazsam kesin battım, cuma da alamadığım için grubun en gerisindeyim, 2 güne staj bitiyor umarım bu stajdan kalmam.
Fakülteye vardım, saat 8.20. İyi bari. Direkt kliniğe geçtim. Günaydınlaşmalar, kurulmacalar, ünitime yerleştim.
Temsilcim görüş alanımda. "İdilcim günaydın."
Bilgisayar ekranına bakıyordu; parmakları klavyede gezinirken konuşuyordu. Gözünü kırpmadan-öğretici, nazikçe üstün.“Günaydın Meliscim. Ben de tam seni arayacaktım. Geç kalmamaya dikkat edelim, hocalarımız pek hoşlanmıyor.”
Başımı kaldırdım. Saçımın bir teli yana düşmüştü, düzelttim. İçimden bir tebessüm geçti ama dışa vurmadım.“Tabii,” dedim. “Bugün erken geldim, ünitim kurulu.”
O refleksi yaptı — saçını kulağının arkasına atıp gözlüğünü düzeltti. O küçük hareket, buradaki güç oyununun işaretiydi. İnsanlar o refleksi yapınca ya sakinleşir ya saldırıya geçer; İdil her iki yöne de soğukkanlılıkla bakıyordu.
“Kliniğe gelen altıncı kişisin,” dedi. “En gerideysen daha erken gelmen gerekiyor. Arkanı biz toplayamayız Melis.”
Yine o cümle. Aynı vurgu, aynı bekletilmiş küçümseme.
Yuttum.
Boğazımda bir düğüm hissettim.
Sonra nefesimi aldım.
Bu sefer yutmak yerine başka bir yol seçtim.
Omuzlarımı geriye attım. Postürümü düzelttim. Kollarımı göğsümde birleştirdim; bildiğin, “rahatsız değilim ama dikkatliyim” pozu.
“İdil,” dedim, sesimi olabildiğince yumuşak tuttum, “saat 08.25. Dokuzdan önce hasta almıyoruz. Ünitim hazır.”
Gözleri ekrana kilitlendi önce. Sonra yavaşça bana baktı. O bakış, “senin düzenin benim düzenimden aşağıda” demeye çalışıyordu ama sesinde ince bir iğne vardı — iğneyi saklayan bir tebessüm.
“Kliniğe gelen altıncı kişisin,” tekrarladı. “En gerideysen daha erken gelmen gerekiyor. Arkanı biz toplayamayız.”
Gülümsedim. Küçük, zararsız görünen bir gülümseme.“Haklısın,” dedim. “Geride olmak strese sokuyor insanı.”
Bir saniye durdu. O saniye herkesin kulak verdiği saniyeydi. Kimse bakmıyormuş gibi yapıyordu ama herkes duyuyordu. Videodaki o an gibi: herkes pasif izleyici, bizse sahnedekiler.
“O yüzden soruyorum,” dedim sonra, “kotayı eşitlemeye bugün de devam değil mi?”
Kaşlarını kaldırdı; küçük bir zafer havası vardı. “Benim görevim adil olmak,” dedi. “Kimsenin arkasını toparlamak değil.”
“Tabii,” dedim. “Zaten seni bu yüzden seviyoruz.”
Cümlem yumuşaktı, ama içeride öyle bir imada geziniyordu ki: senin adın adalet olabilir, tavrın değil. Çevredeki birkaç kişi hafifçe sesini alçaltıp fısıldadı; klinikte böyle küçük şovlar ilgi çekerdi.
“Adil olmak zor,” diye devam ettim sakince, “özellikle herkes aynı yükü taşımadığında.”
Gözlerini ekrandan kaçırdı. Parmakları hala klavyedeydi ama ritmi değişti.
“Mesela,” dedim, “bazı hatalar daha görünür oluyor.”
Sözümü hafifçe süzdüm. Bu, doğrudan suçlama değildi; daha çok bir mercek, bir pencere. Onu dışarıya bakmaya zorluyordu.
“Ne demek istiyorsun?” dedi, fakat sesi kontrolsüzce bir kaç ton yükseldi.
“Hiçbir şey,” dedim hemen. “Genel söylüyorum sadece.”
Bilerek geri çekildim. İnsanların çoğu düşeni almak için öfkeye ihtiyaç duyar; ben ona alan bırakıyordum, o da kendi içine düşüyordu.
“Yanlış dişe kavite açıldığında da hepimiz gerilmiştik.”
Bu kez gözleri daha sertti. “Radyografide görünmüyordu,” dedi. “Endikasyon almıştım ben o diş için.”
Kısa bir gülme kaçtı dudaklarımdan — tam da olması gerektiği kadar, kontrolsüz ama çabuk kesilen. “Evet evet, hatırlıyorum,” dedim. “İnsanlık hali, o gün biz de seni çok güzel kollamıştık, hocalar duysa neler olurdu kim bilir...”
Onun yüzündeki çatlak büyüdü; ufak bir panik belirtisi. İdil, kendini savunması gerektiğini düşündü. Masasından kalkmadı ama vücudunu bana çevirme şeklini daha belirgin yaptı — pozisyon yine alınıyordu.
“Senin kadar detaya takılan biriyle çalışmak zor,” dedi sanki şaka yapar gibi. “Herkes bazen hata yapar. Bizi kurtaran arkadaşlarımız var.”
“Evet işte,” dedim. “Hepimiz birbirimizi kurtarıyoruz.”
Söylediğimde sesim misafirperverdi.
Misafir doktorun salonunda yapılan bir konuşma gibiydi; nezaket maske, altında bıçak.
Bir an sessizlik oldu. Sonra İdil sandalyeyi itti, ayağa kalktı — hareketi sertti, ama kendini kaybetmiş gibi değildi; daha çok sahneye çıkmış bir aktörün vuruşu gibiydi.
“Saçmalıyorsun,” dedi. Sesi kısa. Bunu duyan herkes bir kez daha nefesini tuttu.
“Olabilir,” dedim. “Ben bazen fazla detaycıyım.”Kısık bir itiraf gibi, kabullenmeyle karışık. Bu yöntem; karşı tarafın öfkesini içeri çekip kendi kendine harcamasını sağlıyordu.
Bir an daha durdum.
Gözlerimi ona diktim.
“Bu arada, hastamın adını söyleyebilir misin?” dedim. Soru basit, ton daha da basit.
O ekrana baktı. Klavyeye dokundu. Gözleri kaçtı. Bir anlık tereddüt — küçük bir insanın iç çarpıntısı. Sonra sertçe arkasını döndü, yürüdü.
“Siktir git Melis,” dedi, ama içinde öfke kadar çaresizlik de vardı. Bir yandan kırgın, diğer yandan sahneyi terk edenin zaferine benzeyen bir hava.
Arkasından bakmadım. Bilgisayara döndüm. Hasta kayıtlarını açtım, buldum. Gözlerim bilgisayar ekranında gezinirken içimde bir şey sessizce hesap yaptı: sınırlar.
Nerede çizilecekti?
Klinikte insanlar tekrar kendi küçük uğraşlarına döndü. Aramızdaki mikro-dövüş, dışarıdan bakıldığında bir tılsım gibiydi; kimse doğru kelimeyi bulamıyordu, ama his vardı. O his, benim içimde bir çizgi çekti — ince, görünmez ama net.
Hastamı aldım. Ünitimde hazırlanırken bir karar daha netleşti: bağırmayacaktım, karşı saldırıya geçmeyecektim. Yapacağım şey daha sinsi, daha etkiliydi. Sınırımı sessizce ama kesin çizmekti — onu sözlerle parçalamak değil, davranışlarla göstermektı.
O gün klinikten ayrılırken, İdil’in arkada bıraktığı sessizlik kulağımda çınlıyordu. İçimde bir sakinlik vardı; bir tür soğuk memnuniyet. Çünkü biliyordum: o küçük iğneleme, o “arkanı toplayamayız” cümlesi, artık benim tarafından not edilmişti.
Veresiyeye bırakılan borçlar elbet bir gün geri istenir.
Hareketli bir sabahın ardından farkı biraz kapatabilmiş olsam da yarın başıma ne geleceği kesinleşir artık. Klinikte ter dökme vakti bugünlük bitti ve günün en sevdiğim kısmı...
"Yemekte ne var baktınız mı ya?"
Gaipten bir ses...
"Patates sufle..."
Yemeğe geçtim, bugün Yaren gelmeyecekmiş, 5 dakika önce WhatsApp'tan mesaj atmış, zahmet etmiş, yeni öğrendim.
Tek başıma cam kenarı bir masaya oturdum, telefonumu tuzluğun önüne sabitleyip Youtube'dan Chad Chad'i açtım. Artık Yaren iyiki gelmiyor diyorum, sessizlik ve huzur.
Ben mutlu mutlu yemeğimi yerken önümde uzun bir siluet belirdi.
Yiğit.
“Sen nereden çıktın?” dedim.
Oturabilir miyim diye sormadı. Sandalyeyi çekti, oturdu. Biraz yakın. Fazla değil ama fark edilir.
“Noldu ya Melo,” dedi.“Görüşemiyoruz. Özleştik. Beni ektiğin günden beri bir selam bile yok.”
Bir an düşündüm.“Selam veriyorum aslında,” dedim. “Belki sen görmüyorsundur..”
Bunu söylerken sesimde savunma yoktu. Sadece bilgilendirme yapıyordum.
“Yok ya,” dedi hemen.“Ben hissediyorum artık. Hani… bir mesafe var.”
Başımı salladım.“Olabilir,” dedim. “Bu ara biraz kendi başımayım.”
Bu cevap onu rahatlattı mı, huzursuz mu etti emin olamadım.
“Nida nerede?” dedim sonra.“Yanına oturmama izin verdi merak etme.”Güldü. Kendi şakasına.
“Ne kadar düşünceli,” dedim.Gülümsedim ama devamını getirmedim.
“İnanmazsın ama beni buraya Nida gönderdi,” dedi.“Yalnız oturduğunu görmüş.”
“Anladım.” dedim. Cümleleri uzatmaya gücüm yok.
Patates suflemden bir çatal daha aldım.“Kongrede biraz gergindiniz,” dedim. “Bir sorun mu vardı?”
Soruyu gündelik sordum.Sanki gerçekten merak ediyormuşum gibi.
Yiğit bir an durdu.“Gergin mi?” dedi.“Yok ya… yani… belki biraz.”
Sonra bana doğru eğildi.“Birtanecik arkadaşını paylaşmaya dayanamıyorsun biliyorum,” dedi gülerek.
“Kıskanç.”
Gülümsemem bozulmadı.“Öyle mi görünmüşüm?” dedim.Sesimde şaşkınlık vardı, alınma yoktu.
“Yani… şey,” dedi.“Yanlış anlama. Şaka.”
“Anladım,” dedim.Gerçekten anladığımı düşündü mü, bilmiyorum.
“Üzülme,” diye ekledi aceleyle.“Senin de olur.”
Bu sefer başımı biraz daha uzun süre salladım.“Tabii,” dedim. “Herkesin hayatında birileri oluyor.”
Cümle havada kaldı.Yiğit ne demek istediğimi çözemedi.Ben de açıklamadım.
Bir sessizlik oldu.O konuşmak zorunda hissetti.
“Neyse,” dedi.“Nida mevzusu da aslında benim hatam.”
Buna bir şey demedim.Bakışlarımı ona çevirdim.Dinliyordum.
“Yani…” diye devam etti.“Yakınlaşmak istedim. Ama erken olduğunu söyledi.”
Bir an durdu.“Ben de… hani… belki beni çekici bulmadığını düşündüm.”
Cümlesini bitirdiğinde yüzü garipti.Sanki bu düşünceyi ilk kez yüksek sesle duymuş gibiydi.
“Sonra fark ettim,” dedi.“Belki ben acele ettim.”
Başımı salladım.“Olabilir,” dedim.Hepsi bu.
“Yani sen de öyle düşünüyorsundur diye…” dedi bir an sonra.
Durdu.“Yanlış mı söylüyorum?”
“Bilmiyorum,” dedim.“Ben sadece dinliyorum.”
Bu cümle onu daha çok rahatsız etti.Çünkü onay yoktu.İtiraz da yoktu.
“Aramızda kalsın tabii,” dedi aceleyle.“Yanlış anlama.”
“Tabii,” dedim yine.Bu “tabii”nin içinde hiçbir bağ yoktu.
Yemeğim bitmişti.Peçeteyle dudaklarımı sildim.
“Ben kalkıyorum,” dedim.“Biraz kafam dolu.”
“Bir şey mi söyledim?” dedi hemen.
“Hayır,” dedim.“Gayet açıktın.”
Ayağa kalktım.Yanından geçerken durdum.
“Nida’ya selam söyle,” dedim.“Beni merak etmesine gerek yok.”
Bunu söylerken sesim yumuşaktı.Ama Yiğit’in yüzü gerildi.
Arkamdan bakıp bakmadığını bilmiyorum.Ama bildiğim bir şey vardı:konuşma boyunca ben tek bir şey açıklamamıştım.
Ve buna rağmen,sorgulayan taraf ben değil, oydu.
Dersliğe geçtim. Kendimle baş başa bir sudoku date. Dikkatim derse yalnızca bir saniyeliğine kaydı.
“Çocuklar, klinikte sizden çok iş bekliyoruz, farkındayız. Çarşamba gününden itibaren yeni uzmanlık öğrencilerimizin gelmesiyle işlerimiz hızlanacak, içiniz rahat olsun.”
Ne güzel.İçimiz rahat.Biraz daha zorlasalar “şu mandibulayı da al, pıt pıt kır, geri yerine koy” diyecekler.
Ama sorun yok, alışığız.
Uzmanlık öğrencileri demişken—
Kongredeki Prince Charming hangi branştaydı acaba?
Denk gelir miyiz?
Yoksa bu da hayatın “sadece merak et, karşılaşma” kontenjanında mı?
Acabalar, belkiler, ihtimaller…
Ders bitti. Ben de düşünmeyi bıraktım.
Ceketimi hızlıca giyip çantamı sırtıma attım. Durağa doğru yürürken tek düşündüğüm şey uykuydu.
Otobüs beklerken tanıdık bir plaka yanaştı.
“Atla!”
Yiğit.Bugün karşılaşma sayımızı doldurmuş muyduk, emin olamadım.
“Yok yok,” dedim.“Sağ ol. Otobüsün gelmesine iki durak var zaten.”
“İyi,” dedi.“Sen bilirsin. Nida’ya selamını söylerim.”
Ne kadar düşünceli.
Ne kadar gerek yok.
“Tabii,” dedim.“Görüşürüz.”
El salladım. Gülümsedim.Nazik, mesafeli, hiçbir şey söylemeyen bir gülümseme.
Ben sormuyorum.
Bana ne.
Ama nedense hep bana anlatılıyor.
Otobüs durağına tekrar baktım.
Beklemek sakinleştirici bir eylem. İnsan düşünmek zorunda kalıyor.
Umarım yarın…sadece sakin bir gün olur.
Kimin ne kadar risk altında olduğu konusunda bir fikrim yok ama umarım yarın kimseyi öldürmek zorunda kalmam.
Bölüm etkileşimi
