3. bölüm / 5
Gaslighting?III. Bölüm: Keşkeler ve İyikiler
Bölümler 5Şu an: III. Bölüm: Keşkeler ve İyikiler
III. BÖLÜM
Dersliğe doğru yürürken gülümsediğimi farkettim. Yağmurun beni sırılsıklam etmesiyle içeri girme acelem kalmamıştı. Hafif salakça bir sırıtmayla dersliğe doğru ilerledim.
Fakültenin o meşhur rutini yine devrede: Sabahları zihnimiz, öğleden sonraları bedenimiz hocaların kölesi. “Köle” demeyeyim, sabahları sallamayan hocaların dersinde azıcık uyuyabildiğim için şükrediyorum. Uykum yoksa sudoku çözüyorum zaten.
Üstüm su içinde, lila converselerim de bana “ihanetinin bedeli esarettir” diye bakıyor. Lavaboya girip saçlarıma göz ucuyla baktım. Kaküller yapışmış, scrubs çamur içinde… Sokak çocuğu gibi olmuşum. “Nazarlık,” dedim kendi kendime. Bugün ikincisi.
Saçımı fazla kurcalamadan toparlayıp dersliğe döndüm. İyi yerler dolmuş. Kalorifer yanı kapılmış. “Of ya,” dedim içimden. Normalde beş dakika erken gelip yerimi alırdım ama… sabah yaşananlardan sonra bu da kaderime yazılmış demek. Arkalarda bulduğum bir köşeye geçtim. Ceketimi yan sandalyeye koyup tableti çıkardım.
Sudoku zamanı.
Tam başlıyordum ki arkamdan bir fısıltı:
“Sağ alt köşeye döööört!”
Başımı çevirdim.Kerem.Bizim staj grubunun “her bokolog”u.
"İyilik yaptığını düşündün galiba da oyunun amacı zaten oranın dört olduğunu benim bulabilecek seviyeye gelmem,"
"Haa... Doğru, pardon ya. En azından gelişimini çaldık hastanı da çalabilirdim."
"İnan bu daha sinir bozucu. Al Yasin amca senin olsun."
Kerem'le didişirken sol arka çaprazımda Yiğit'i gördüm, benim aksime dersi dinliyor, bayağı odaklanmış Dersi gerçekten dinliyor. Kalem çevirme modu da açık—şarj oluyordur şimdi. Yalaka gibi en öne oturmaz, hocanın kötü şakalarına gülmez; sadece öğrenir. İleride çene cerrahı olmak istiyorum diyordu, hala öyle midir acaba?
Ders bitti. Öğle arası: benim için tıkınma vakti. Yemekhane üç çeşit yemeği bir kahve parasına verince nitelik aramıyorsun zaten. Karnım doysun yeter.
Yemeğimi aldım, buz gibi yemekhanede yerimi de aldım, oturdum. Yaren'in keyfi kahyasına söz geçiremediği için yine yalnızım, yalnız yiyorum. Staj grubundan Rüveyda ve Hazan beni yalnız görünce ayıp olmasın diye masalarına davet ettiler, ayıp olmasın diye çağrıldığım yerlere gitmiyorum. Onlar da reddedeceğimi bilerek davet ettiler, yanlarına arkadaşları gelecek zaten.
Yiğit yine görüş alanımdaydı. Gerçi onu görüş alanıma hep kendim sokuyorum. Yanında da staj grubundan bir kız… adı neydi?
Eda?Seda?
Ben beyin fırtınasındayken Yiğit'in sesini duydum,
"Nida, bugün hastam geliyor da şey..."
Heh...Nida'ydı.
Nida’nın yüzü Yiğit’in yanına gelince kedi gibi eridi. Sinir bozucu bir tatlılığı var. Söylemesi zor ama—kıskandım. Evet. Kıskandım. Buz gibi çorbamı yudumlarken yanımda bir kişinin “afiyet olsun” demesini bile özlemişim. Yalnız yemek koyuyor.
Keşke başka bir şey isteseymişim, adını bilmediğim yabancı uyruklu bir öğrenci masamın yanına geldi,
"Burası yer, oturabilir?"
Bu bozuk Türkçe karşısında nasıl onaylasam bilemedim, başımı salladım. “Bu insanlar bizimle aynı sınava girmiyor mu ya?” isyanı kabardı.
Çorbayı hızlıca bitirip kalktım.
Koridorda Yiğit ve Nida karşıma çıktı. Aralarındaki samimiyet gözüme iğne gibi battı.“Yakınlar ama…” dedim içimden.Sonra kendime itiraf ettim:Beni rahatsız eden ben yakın değilim kısmıydı.
"Hop, lan, Melo, dursana!"
"Efendim?"
"Üç kere seslendim. Nereye koşuyorsun? Daha hastalar gelmedi.”
"Dalmışım… Rica ederim, her gördüğünde teşekkür etmene gerek yok.”
“Ne var ya, sohbet bahanesi işte. Yoksa sabahları beni dikizlemekten laf atmaya fırsat bulamıyorsun.”
Göz devirdim.
"Her sabah aşığımı görmezsem günüm aymıyor,"
Sırıttı, yine o piç gülüşü, salak bu çocuk...
Kollarımı bağlayıp yüzümü buruşturdum,
"Yaren’i bazen yol üstü alıyorsun ya, hep uyuyakalıyor. Onu göremeyince gözüm seni arıyor. Alışkanlık."
"Beni de aramıyor artık… Neyse. Nida’dan duydum dedikoduları, dikkat et.”
"Dedikoduluk hali kalmış mı? Sağır sultan duydu. İnsanlık hali. Hem… benimki kan görünce—”
“Fazla geldi değil mi? Ben de çok güveniyordum kendime, gözlerim karardı, yere yapışmışım, Hasan ayaklarımdan çekip koridora çıkardı beni. Tütün kolonyasında ayıldım. On iki kişinin suratı tepemdeydi.”
Kahkaha attım.
“AHAHAHA! Bari Mr. White’lığından utan! Tüm hikayeyi dökmemi bekleseydin. Benimki gayet iyi geçti diyecektim.”
Yiğit utandı, saçlarını geriye attı. Saçlar uzadığında yanaklarına düşüyor; hep yakışırdı.
Sonra pis pis sırıttı.
“Hızlı yürürken endişeli görünüyordun. Keyfin yerine gelsin diye biraz şebeklik yaptım. Akşam bırakayım mı?”
"Olur, sevinirim."
"Tamamdır, ben geç çıkarsam Nida'yla kantinde beklersiniz."
Nida’yı duyunca içim gölgelendi ama Nida’ya kin tutamıyorum. Geçen yıl hiç tanışmadan bana yardım etmişti. Bazı insanlar saf iyi… sanırım. Üstüne daha fazla düşünmeyip kliniğe geçtim.
Klinikte hastam tatlı bir İstanbul hanımefendisiydi. Gülüşünden içim ısındı.
“2 saat bir şey yiyip içmeyin Canan Hanım, sonra serbestsiniz.”
“Sağ ol canım, eline sağlık.”
Günüm onunla güzelleşti.Eşyalarımı alıp kantine yürüdüm.Ve…
Uzaktan ve arkasından Nida'yı gördüm, işi benden önce bitmiş anlaşılan...
Ve yanında, Yiğit... Nida’yı görünce içimde bir şey hafifçe gerildi.Kin değil… tam tersi. Çok kolay kin tutarım ama Nida’ya tutamıyorum; elim gitmiyor.
Bir kere kız gerçekten güzel. Dümdüz, ipek gibi simsiyah saçları, porselen gibi beyaz teni, kocaman siyah gözleri… resmen yürüyen bir porselen bebek. Bu “masumluk” mu, “içtenlik” mi, yoksa sadece genetik piyango kandırmacası mı — emin değilim, ama etkileyici olduğu kesin.
Ve itiraf edeyim, onu övmem kendimi kötü hissettiğimden değil. Ben kendimi seviyorum. Yerine göre.Dalgalı–kıvırcık arası açık kumral saçlarım (2b, iyi günlerimde 2c) bence gayet tatlı. Yüzüme göre bir tık büyük duran gözlüklerimin üstüne süzülen o dağınık kaküllerim de bana karakteristik bir hava katıyor — en azından ben öyle hissediyorum, o bile yeter.
Ama en büyük kozum her zaman gözlerim oldu. O yemyeşil rengi makyajla gölgelemek bana ihanet gibi geliyor; illa belirgin olacak. Genelde alt kirpik diplerine kahverengi ya da siyah kalem çekip hafif uzun bir eyelinerla tamamlıyorum. Gözleri bu kadar patlatınca dudaklarda sakinliğe geçiyorum. Zaten dudağım biraz minik; hafif bir overlining istiyor. Kendi dudağımın bir ton koyusu tinti dağıtıp bırakıyorum.
Ama bazı sabahlar var ki…Asi uyanıyorum. O gün göz makyajı falan takmıyorum, direkt kıpkırmızı bir rujla okula giriş yapıyorum. Evet, biraz Taylor Swift özentiliği — ama çok da yakışıyor, ne yapayım. Ay çok övdüm kendimi yine… Ama ben kendimle barışığım. Öyle “I’m not like other girls, sadece çilekli lipbalm sürerim” tayfasından değilim. Çileği severim ama lipbalmda değil, kokuda.
Nida’yla aramızdaki fark tam burada işte:O masum bir güzellik.Ben daha… sert hatlı, yorulmuş ama inatçı bir güzellik.Belki de Yiğit bu yüzden ikimize de farklı bakıyor.
Kantine vardım, Yiğit ve Nida.Koyu sohbet.El ele.Yiğit’in eli Nida’nın yanağında.Bir adım attım.Sonra durdum.
Göğsüme saplanan bir ağrı, bacaklarımda boşluk.
Yiğit, alnını Nida’nın alnına yasladı.
Ve o an—
Nida onu öptü.
Yiğit önce şaşırdı.Geri çekildi.Tam “Biliyordum, Nida tipi değil,” diyecektim ki…
Bir saniye durdu.Sonra karşılık verdi.
İçimdeki bütün bahaneler, bütün umutlar bir anda kül oldu.
Görmeden uzaklaşmalıydım.Geri geri adımlarla çıktım fakülteden. İlk gelen otobüse bindim.Tıklım tıklım.Ama bindim.
Yok olmak istiyorum.
Kendimi kandırmışım...
Telefon çaldı: Yiğit. Açmadım.
Mesaj:
“Melo, neredesin? Yarım saattir bekliyoruz.”
“Unutmuşum, çoktan bindim. Siz beklemeyin, teşekkürler.”
“Tamam, sorun değil. Yarın görüşürüz Melo.”
Of.
Yarın görmek istemiyorum.Okul, kantin, yemek, yol… hiçbirini.
Eve geldim. “İyiyim annecim” faslını hızla geçip yatağa attım kendimi.
Düşündüm.
Tam olarak nerede batırdım?
3 sene önceye dönmem gerek…Her şeyin çözüldüğü yer orası.Başta hiçbir şey bu kadar ağır değildi. Bir komik çocuk, bir komik kız, bir de katalizör eleman… yani ben. Aralarına düşünce şakaları bile daha komik geliyordu, ben de buna razıydım. Üç şaşkın, “ya biz neden bu kadar yakın olduk” diye kafa kaşırken bir bakmışız, prekliniklerde birbirimizin götünü topluyoruz. Yiğit, sınav zamanları Discord’da yayın açıyor, hepimizi zorla ciddileştiriyor, çalıştırıyor…Ta ki geçen seneye kadar.
Burda kimse yok Melo. Kendine yalan söylemenin anlamı yok.Üçümüz ilk yakınlaşmaya başladığımız zamanlarda… ben Yiğit’den hoşlanmıştım. Bayağı. Çok. Midemde kelebekler uçuran cinsten. Ama üçümüz birbirimize bağlanınca, ben seçimimi yaptım. Hüsranla sonuçlanacak bir hikâyedense, üniversiteyi yalnız bitirmemeyi tercih ettim. Belki yanlıştı, belki de doğru… ama o günün doğrusu buydu.
Geçen seneye kadar Yiğit'in davranışlarında bir değişiklik fark etmedim, ta ki...Bana özel planlar, baş başa buluşmalar, durup dururken bakışlar…
"Melo, yarın benimle Inside Out 2 izlemeye geliyormuşsun, doğru mudur?"
"Olur ama Yare-"
"Yaren animasyon bile sevmiyor. Hem onunla sessiz sinema bile izlenmez, her sahneye her kareye yerli yersiz bin yorum..."
"Biz Yaren'e o kadar ağlanınca bir şans vereceğini söylemişti aslında ama..."
"Melo... Uzun zamandır beklediğim bir animasyonda hiç başımı Yaren'le ağrıtasım yok, hem senle baş başa daha keyifli."
"Dış ses gibi sürekli homurdanan soğuk şakalar yapan biri olmayınca benim varlığım sana lütuf geliyordur tabii."
"Senin varlığın hep lütuf."
O an hafif bir kıpırtı oldu içimde. Masum, ama korkutucu. Ama asıl sarsıntı sinemadan çıkınca geldi.
Ve o gün sinemadan çıktığımızda sahil kenarında bir kafeye oturduk, hava kararmak üzereydi. Günün en sevdiğim saatleri. Gökyüzünde paletime sığdıramayacağım kadar çok renk, güneşin son nefesleri Yiğit'in dalgalı siyah saçlarına vuruyor, bembeyaz teni gözlerimi alıyor, gözlerini kısıp güldüğünde kirpikleri Eros'un oklarıydı sanki. Canımı acıtıyor ama canımın acısıyla yaşadığımı hissettiren Mr. White'ın bu en "o" halini zihnimdeki tuvallerde ölümsüzleştirirken dudakları aralandı.
"Melis..?”
Yutkundu.Saçlarını dağıttı.O an var ya… içimdeki tüm kapılar aynı anda aralandı.
“Evet” dedim içimden.“Evet, ben de istiyorum.”
“Hm?..”
“Fark ettin mi bilmiyorum ama… kesin fark etmişsindir, senin gibi birisi…”
Evet fark ettim.Evet sen de fark ettin.Evet bu konuşma onun işaretiydi.Kendi kendime dua ederken sesim bile titriyordu.
“Neyi Mr. White?”
“Bana arkadaşlığın yetmiyor Melo…”
Kalbimin ortasına biri ince bir çizik attı.Çizik büyüdü.Bir anda içim doldu taştı.
“Anlamadım, nasıl yani Yiğit?”
Yalan.
Anladım.
“Aptal” diye içimden kendime söylenmem bundandı işte.
Sonrasında söylediği her şey… beni aynı anda hem iyileştiriyor hem paramparça ediyordu.
“Yetmiyor Melis…Senden gözlerimi alamıyorum…Zihninin içine dalmak istiyorum…”
Keşke sadece sevinseydim.Ama korktum.Hem onun için, hem Yaren için, hem bizim üçlü için, hem kendim için.
“Yiğit, teşekkürler ama—”
Demeseydim… keşke.
Ama ben konuşmaya devam ettikçe onun yüzündeki güneş söndü. Bulutlar toplandı.Kelimenin tam anlamıyla.Sanki gökyüzü “sus Melo” diye fısıldıyordu ama ben kendi korkuma yenik düştüm.
“İlk günden beri seni en yakınım olarak gördüm…”
“Ötesi ihtimallerimde yok…”
İşte o cümlelerde Yiğit’in içindeki bir şey kırıldı.Benim konuştukça onun parlayan gözlerinin ışığını çalıyordum sanki.
"Melis ben senden ilişki beklemiyorum-"
"Biliyorum, beklememelisin de zaten ama isteklerin ne kadar bencilce farkında mısın, durumun da sana özel değil... Her yakın beş kız erkek arkadaş ikilisinden üçünün başına geliyor, halüsinasyon muhtemelen."
Güneşin nefesi soldu, Yiğit'in nefesleri hızlandı, tepemizde bulutlar toplanmaya başladı da şimşekler de Yiğit'in yüzünde çakıyordu sanki, sinirlendi.
"Melis, hislerimi dalgaya mı alıyorsun? Karşında çocuk yok, farkında mısın?"
"Düşünmeden konuştuğun o kadar belli ki... Ben de senin gibi hissediyor olsam Yaren ne olacak?"
"Hissediyor musun?"
"Yaren ne olacak!"
"Melis, hissediyor musun?"
O an… benden bir parçayı kopardı.Ağzım “hayır” dedi, kalbim “evet” diye çığlık atarken.
Sonra o cümleyi söyledi.
“Melis… korkağın tekisin.”
Bir insanın canını en keskin böyle acıtır işte:
Haklı olduğu yerden vurunca.
Kalktı.Gitti.Bembeyaz sweatinin koluna gözyaşını sildiğini görebildim sadece.Arkasından bakacak gücüm bile yoktu.
İhtimalleri paramparça ettim.İhtimallerin keskin kırıkları arasında kanarken kendime başka çare bırakmadım.
Ve tüm bunları yatağımda bomboş tavana bakarken tekrar tekrar yaşadım, gözümden bir damla yaş süzüldü.
Ve anlaşılan...
Benim keşkelerim bir başkasının iyikileri oldu.
Bölüm etkileşimi
