1. bölüm / 5
Gaslighting?I. Bölüm: Rutin Pazartesi
Bölümler 5Şu an: I. Bölüm: Rutin Pazartesi
Dınnn, 1 sene öncesinden zamanlanmış hatırlatıcınız!
Sen de geceleri yastığa kafayı koyunca kafanın içinde kendinle savaşıyorsundur. Hepimizin keşkesi var; senin de vardır elbet. Çünkü sen bensin—benim gelecekteki hâlimsin. O yüzden senden mucizeler beklemiyorum.
Başkası olsan belki… ama sen benden türemiş bir ihtimalsin.
Pandemiden beri aralık aylarında kendime mektup yazarım. Daha iyi ihtimallerin ihtimal olmaktan çıkıp gerçek olmasını “manifestlemek” için… ya da ne bileyim, belki de sadece yeni keşkeler biriktirmemek için. Ama her sene o mektupları açıp okuduğumda utançtan eriyip bitiyorum. Kendi kendimin terapisti olmaya çalıştım ama sadece yeni utançlar yaratmışım.
Yine de söylemem lazım: Kendimi beş yıl önceki hâlime göre bir tık daha az ezik hissediyorum. İnsan yazdıkça içindeki kapkaranlık gökyüzü biraz açılıyor; tam güneşli değil ama en azından yağmur diniyor. Acı tatlı bir sakinlik kalıyor geriye.
Bugün bu gerçekten bir işe yaramayan “Meloseli geleneğim"in beşinci yıl dönümü olacaktı… Ne duygu seli ama... Ama tarihlerle aram biraz tatsız. Aralık mıydı, kasım mıydı? Sınav haftalarından sonra bir yerdeydi işte. Mektupları WhatsApp’tan kendime yazıp hatırlatıcı kuruyorum; jeton düşünce de “aa evet, bu sene de yazmam lazım” deyip yıllık utanç günü geleneğimi tamamlıyorum.
Bu senenin mektubunu da kendime gönderdim. Whatsapptan. Yarınki laboratuvar dersi için önlüğümü, plastik çenelerimi ve yedek dişlerimi hazırladım. Kulağa tuhaf geliyor ama yedek dişler hayati. Dişler güçler, perforasyon şakaya gelmiyor.
Kıyafetlerimi ütüledim ve odamdaki görevini çoktan tamamlamış, memur olsa emeklisi gelmiş minderinin kırmızısı solmuş demirleri paslı sandalyemin üzerine bıraktım ve “yatışa hazırım” moduna geçtim. Zaten her zaman hazırım. Hayatımın çoğunda günlük rutinde bu kadar efor yoktu; son 2 senedir fiziksel sınırlarımı aştım, Zihnin durmamasına alışkınım ama bedenim "bi' dur be kızım" diye yalvarıyor sanki.
Son iki senedir uykuya dalma sürecim diye bir şey kalmadı. Yatağa yatıyorum ve… kapanıyorum. “Sanırım gelişiyorum,” diye kendimi kandırırken köpek havlamasıyla uyandım. Alarmım. Hiçbir sese uyanamadığım için kendime köpek saldırısı simülasyonu yapıyorum. İşe yarıyor.
Akşamdan hazırladığım kötü görünen ama yine de o vazgeçilmez yulafımı hızlıca yedim. Bir tık makyaj, biraz toparlanma ve otobüse koşma faslı… Bu saatte ayakta kalmak istemiyorsam koşmak zorundayım. Her sabah fakültenin tayfayla resmen koltuk kapmaca oynuyoruz.
Otobüs durağa yaklaşırken gözucuyla bi' baktım, “Oturulacak yer var galiba.” Yanlış. Nazarlık dedim içimden ve şeffaf takım çantamla bir koltuğun arkasındaki minik boşluğa yere çömeldim. (Elinde şeffaf kutuda alçı–plastik çene–kadın çorabı üçlüsünü taşıyan biri varsa ya benimdir ya da bizim tarikattan biridir. Tarikatın girişi var, çıkışı yok. Yanlış üniversite ve bölüm tercihi sonucu ömür boyu tefeciye borç... Üyeler scrubslarındaki pudra lekelerinden ve üstündeki akrilik kokularından tanınıyor.)
Sırtımı sallanan otobüsün duvarına yasladım; kraniyal kemiklerime bir saatlik travma pahasına o minik köşede yolculuğumu yaptım, gözlerimi dinlendirebilme fırsatı vermesiyle uykulu Melo'ya cenneti yaşattı. Lila converselerim bu havada onlara kıydığım için yağmur–çamur karışımı zemine bakıp beni suçlarken içim hafif cız etti… ama uykum daha baskındı, düşünmeyi bıraktım.
Otobüsün mide bulandıran sarsıntılarında beşik gibi sallanırken aklımdan geçen tek şey şuydu:
“Öğlen yemeğinde ne var acaba?”
İki viraj, hafif hızlanış, pıssst sesi, homurtular, artan hareketlenme… Son durak. Saat 8.24. Gözlerim açılmak istemiyordu ama mecburen kırpıştırıp çantalarımı kaptım ve fakültede inen elli kişinin arkasından ben de indim. Bu toplu iniş anı her sabah bana ayılma vakti hediye ediyor. Teşekkürler homurdanan teyzeler ve fakültedaşlarım. Birinizin şemsiyesinin altına girmek için gurur yapmasaydım keşke.
Dersim 8.45’te başlıyor ama ben her sabah 8.20’de okulda olurum. Bugün hava yüzünden dört dakika geciktim. Genelde bu yirmi üç dakika, sabahın en güzel kısmı: insan gözlemleme seansı. NPC'leri izlemek keyifli...Çeşit çeşit insan, çok da umurumda değiller...
Ama…
Bir kişi var ki görmezsem günüm mahvoluyor. Yani olmasa da olur da... Olunca iyi oluyor... Gibi...
Yiğit.
Sevgilim değil, crush , değil. Arkadaş, ama eski bir arkadaş...
Eski sevgilim olsa bu kadar canım yanmazdı. Bir senedir kendisini biraz… takıntı haline getirdim. Çok değil. Endişelenecek bir şey yok. Sadece içimdeki “acaba”lar canımı yakıyor. Kızlarda genetik hastalık falan mı bu acaba?
Ve elbette…Benim keşkelerimin bir başkasının iyikisine dönüşme ihtimali...
Bölüm etkileşimi
