Fırtınanın Kızı kitap kapağı

7. bölüm / 8

6.BÖLÜM | MASUM SUÇLULAR

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: 6.BÖLÜM | MASUM SUÇLULAR

Bölüm Şarkısı: Göksel - Yalnız Kuş

İçimde tarifsiz bir his vardı. Nasıl anlatırdım bilmiyorum. Günüm o kadar hızlıydı ki... bir anda kendimi kaçarken buldum sevinirken daha da kötü bir durumda olduğumu anladım. Kurtulma uğruna gözümü kararttım ama yine aynı noktada, yine aynı hikayenin kurbanıydım.

Kendi hikayesinde bile başkasının kurbanı olmak.

Canımın acısı umurumda değildi artık. Yazgıma lanet edecekken her şeye rağmen daha kötüsünü de yaşamamak için lanetimi geri çekiyordum. Rahatça lanet bile edemiyordum.

Çevremdeki insanlar direkt beni suçlamasalar bile bana tamamen bir masum gözüyle bakamıyorlardı. Hissediyordum ve bu bakışlar bıçak gibi vücuduma çizik atıp geçiyor gibiydi.

Bu şehri sevmiyordum. Hiçbir zaman beni kabul etmeyen bu şehirden, bu insanlardan nefret ediyordum. Beni kullanan, beni kandıran, benimle oynayan, bana merhamet etmeyen herkesten nefret ediyordum.

Atölyede bağlı kaldıkça kendime bunu söyledim. Nefretimi fısıldadım.

Dışarıdan gelen o babamın bağırışları niyeydi mesela? Onun kanından olduğumdan dolayı gururu için miydi? Cengiz'in bağırışı niyeydi, utanmadan vicdana mı gelmişti?

Kim beni, ben olduğum için istedi ki?

Canım yanıyordu. Bunları düşünürken hıçkırdım. Ağlamamın etkisiyle çenem titredi. Fadime'nin bakışları üzerime kaymıştı. Başım aşağı doğru düşerken sessizce ağladım.

"Ne oldi? Kaçamadun diye mi üzüldün? Haklısın da, ben senun yerunde olsam öyle bi babam olduğuna daha çok üzülürdüm."

Ne kadar üzüldüğümü nereden biliyordu ki sanki, diye düşündüm. Diğer kadının da gözleri üzerimdeydi. "Karışma kıza kötü görünüyor zaten."

Fadime, alay eder gibi gülerek kadına baktı. "Kaçarken, bizi kandırırken hiç de kötü görünmüyordu İlve aba!" Kadının adının İlve olduğunu öğrenmiştim.

Gözlerimdeki yaşlar durmuştu. Başımı kaldırıp Fadime'ye baktım. "Sizi kandırmadım. Ben kimseyi kandırmadım." Fadime, dik gözlerini üzerime çevirdi. "Koçari olduğumuzu anladığun halde sustun! Abim aramasa kendi elimizle seni gönderecektuk!"

Gözlerimi devirdim. "Salak mısın sen? Tabi ki söylemeyeceğim! Kendi kendimi mi kaçırtsaydım? Biraz empati kurabilirsin bence, Fadime Koçari!" Fadime oturduğu yerden kalkarak üzerime birkaç adım attı. "Sensun salak."

Büyük bir kahkaha attım. Kahkaham atölyede yankılandı. "Böyle çocuk gibi mi tartışacaksın benimle?" Fadime, eliyle çenemi kavradı. Bir şey diyecekti ama dudaklarını bastırarak geri çekildi. "Fadime! Geri çık bakayım!" Diye uyardı onu İlve ablası. Kavradığı çenemi sertçe bırakarak geri çekildi.

Atölyenin kapıları gürültüyle açıldı. Halsiz bakışlarım bu sefer oraya döndü. Adil Koçari kapıda dimdik bana bakıyordu.

"Seninle bir anlaşma yapalum mu, Duru Furtuna?"

Gözlerim kısılırken Adil Koçari içeriye doğru adımlar attı. Peşinden İso, Eyüphan, Gezep ve adını bilmediğim iki adam girdi. Adil Koçari tam karşıma kadar geldi. Olduğu yerden başını kaldırarak ona bakan, bana bakıyordu. Adını bilmediğim ama çalışanı olduğu düşündüğüm adam onun için benim önüme bir sandalye çekti. Çocuğa baş hareketiyle teşekkür ettikten sonra karşımdaki sandalyeye oturdu.

Diğer taraftan İso, yanıma yaklaştı. Yüzüme öncekinden daha farklı bakıyordu. Bakışları uzun uzun yüzümü inceliyordu. Gözlerinde daha bir merhamet vardı. Bakışları beni tararken yutkundu. Gözlerini birkaç defa kırparak yaralarıma baktı. Dudaklarını birbirine bastırdı ve başını başka tarafa çevirdi. "Çözseniz daha iyi olmaz mı?" Diye sordu Adil'e doğru.

Adil, bir İso'ya bir bana baktı. "Bence sen kaçarsu-" iso, dayanamıyormuş gibi sözünü kesti. "Koçari dolu zaten burası kaçsa bile çıkamaz." Sesi sertti ama meydan okumuyordu. "İyi tanıyorsun herhalde." Dedi Fadime laf sokar gibi. Bu laf bana değil İso'ya idi. İso, ona ters bir bakış atıp önüne döndü. Sıkılmış gibiydi. Genel bir sıkılmışlık vardı üzerinde.

Adil Koçari, odağı kendisine toplamak ister gibi dizine vurunca bütün bakışlar ona kaydı. "Babanla aran nasul?" Sohbet eder gibi konuya girmişti. Bakışları dikkatle yüzündeki ifadeyi inceliyordu. Bazı şeyleri çözmeye çalışıyor gibiydi. Cevap vermedim, boş gözlerle öylece ona baktım. "Bence pek iyi değil, haksuz muyum?"

Hâlâ konuşmadım. Ne diyeceğimi de bilmiyordum. Derin bir nefes aldı. "Eleni, bunca zaman onu her almaya geldiğumde sevinirdu, babası olduğumu bilmediğinde bile beni gördüğunde sıkı sıkı sarılurdu. Sesimi duyduğunda tepki verirdu. Duyduğuma göre sende tık yok. Boş boş bakaysun."

İso'nun dudaklarını bastırdığını gördüm. Dönüp atölyede volta atmaya başladı. Fadime'nin de gözleri durmadan ona kayıyordu. Çaktırmadan bize izledikten sonra önüne dönüyordu.

Başımı hafif hafif salladım. "Zekisin... ne diyeyim." Diye mırıldandım kısıkça. Başını yana eğerek düşünceli bir şekilde beni inceledi. "Sandığından fazlasunu görüyrum sende."

Babamla aramdaki ilişkiyi kurcalaması da boşuna değildi. Beni buraya getirmelerinin tek sebebi Şerif Furtuna'nın kızı olmamdı. Şimdi de bu bilgiyi kendi işlerine nasıl yarayacağını hesaplıyorlardı.

"Ee?" dedim. "Gördüklerin seni ilgilendiriyor mu?"Adil'in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "İlgilendiriyor. Çünkü seninle bir anlaşma yapacağuz."

Sessiz kalmaya devam ettim. "Baban seni yıllarca saklamış. Şimdi de seni almak için kapımıza kadar gelmiş. Demek ki senin onun için bir değerin var." İçimde bir şeylerin sıkıştığını hissettim. Yüzüme yansıtmamaya çalışarak omuz silktim. "Yani kızı olmamı kullanarak ondan bir şey mi isteyeceksiniz?"

Başını hafifçe iki yana salladı. Gözleriyle beni işaret etti. "Ondan değil... senden isteyeceğum." Adil Koçari benden ne isteyebilirdi ki?

Adil, sandalyesinde geriye yaslandı. "Benim Şerif'le çözmem gereken meselelerum var. Senin de babanla aranda çözülmemiş şeyler olduğu belli. Ben sana bir teklif sunacağum. Sen de kabul edip etmemeye karar vereceksun."

Gözlerimi kısarak yüzüne baktım. "Teklifinizi kabul etmezsem? Bana zarar mı vereceksiniz?" Arkada volta atan İso durmuştu. Araya girdi. "Yok! Olmaz öyle bir şey!" Adil, elini kaldırarak araya giren İso'ya susması için işaret etti. İso, tekrar volta atmaya başlamıştı.

Adil, bana dönüp sakince cevap verdi. "Hayatın boyunca burada kalursun. Muhtemelen onlar da seni almak isteyecek. Bizde vermeyeceğuz haliyle kan çıkacak. Herkes zarar görecek." Başımı arkamdaki tahtaya yaslarken gözlerimi kapattım. Ama Adil Koçari'nin sesi tekrar kulağımı doldurdu. "Ama eğer ki sen kabul edersen... iki taraflı kazanacağuz. İş bittikten sonra seni istediğin yere göndereceğuz. Yurtdışı olur, şehir dışı olur..."

Gözlerimi açarak başımı tahtadan ayırdım. Adil, ilgimi çektiğini düşünerek hafifçe tebessüm etti. "Sana zarar vermek istemiyruz."

İstediğim şeyi bana verebilirlerdi. Beni buradan uzaklaştırabilirlerdi. Bakışlarım Adil'in kendinden emin ifadesindeyken boğazımı temizledim. "Teklifiniz ne?"

Koçariler sanki bir savaş kazanmış gibi hafif hafif tebessüm etti. "Koçari savunmasında olacasun. Avukat olduğunu biliyrum. Senden istediğum da bu. Koçari avukatı olman."

Bir süre yüzüne boş boş baktım. Söylediklerinin kafamda yerine oturması birkaç saniyemi aldı. Sonra istemsizce kaşlarımı çattım. "Ne?"

Adil, sanki son derece sıradan bir şey istemiş gibi omuzlarını silkti. "Duydun işte. Koçari savunmasında olacasun. Avukatımız olacaksun."

Kısa bir kahkaha attım. İnanamadığım için mi, yoksa içinde bulunduğum durumun saçmalığına mı güldüğümü ben de bilmiyordum. "Dalga geçiyorsunuz herhalde."

Hepsi son derece kendilerinden emin ifadeleriyle beni izliyordu. Gülmediler, sinirlenmediler, sadece izlediler.

Adil, sandalyede öne doğru eğildi. "Bak Furtuna, ben sana açık konuşayrum. Benim Şerif'le hesabım var. Bu hesap seninle başlamadı, seninle de bitmeyecek. Ama sen onun kızısın ve bir avukatsın. Benim de şu an ikisine ihtiyacım var."

Kaşlarım yavaşça havalandı. "Koskoca Koçari'nin avukatı yok mu?" Adil, hafifçe gülerek başını salladı. "Koçari'nin avukatu var. Ama bizim Furtunalu bir avukata ihtiyacımuz var."

Adil'in göz işaretiyle Eyüphan yanıma yaklaştı ve elimdeki ipleri çözmeye başladı. Bileğimde ipin getirdiği kızarıklıklar oluşmuştu. O ipi açtıkça elimi gevşettim. Adil Koçari konuşmaya devam etti.

"Cengiz çok iyi bir avukat ve maalesefki babanı dışarı çıkardu. Seninle beraber babanı tekrar içeri tıkacağuz. Kabul edersen yarın seni bırakacağuz babanla kalacasun. 'Furtuna' soyadını alacasun. Baban avukatımız olduğunu onu içeri tıktığımız an öğrenecek."

Bileklerimi ovuştururken başımı kaldırıp Adil'e baktım. Birkaç saniye boyunca yüzünü inceledim. Sonra duyduklarımı zihnimde bir kez daha tarttım. "Bir dakika." Kaşlarımı çattım. "Neden babamla kalmalıyım onu anlamadım?"

Adil, kollarını göğsünde bağlayarak onu da açıkladı. "Sana biraz bağlansun ki daha vurucu olsun. İçeri girdikten sonra seni göndereğuz zaten bir daha görmeyecek seni."

Eyüphan, arkasındaki duvara yaslanırken dudaklarının kenarını kıvırdı. Furtunalıları sevmediği belliydi. İso ise hala yüzüme bakıyordu. Az önce öğrendiği şeylerin etkisinden çıkamamış gibiydi. Fadime'nin de bakışları bir benden bir Adil'den yana kayıyordu.

"Duru," dedi Adil, sesini sakin tutarak. "Ben senden gidip babanı suçlamanı istemeyrum. Onun yaptığı şeyleri savunmanı da istemeyrum. Bizim elimizde ne varsa hukuki yoldan kullanacağuz. Sen de bizim avukatımız olacaksun."

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Her şey o kadar kolay anlatılıyordu ki sanki ortada bir sorun yoktu. Şerif Furtuna'nın kızı olarak yıllardır saklanmıştım, şimdi de babamın düşmanları benden onun avukatı olmamı değil, ona karşı çalışmamı istiyordu. Üstelik bunu yaparken yeniden babamın yanına yerleşmemi bekliyorlardı.

Cevap vermedim. Söyledikleri kulağa mantıklı gelsin diye özellikle seçilmiş cümlelerdi. Adil, benimle babam arasındaki mesafeyi biliyor ve bunu kullanıyordu.

İso, sonunda konuşmaya karar vermiş gibi yanımıza geldi. "Bu iş biraz fazla olmadı mı? Kız daha ne olduğunu anlamadan babasına karşı çalışmasunu istiysun." Adil, ona birkaç saniye baktı ve sonra yine bana döndü. "Vaktimiz yok. Yarına kadar düşünsün yine şimdi anlattum."

Adil ayağa kalktı. "Sabaha kadar vaktin var. Yarın seni bırakacağuz. O zamana kadar kararını verirsin." Bakışlarım öylece kaldı. Herkes Adil'i izliyordu hala. Adil kapıya ulaştığında son bir kez arkasına döndü. "Bir de şunu unutma. Bu ailede herkes seni Şerif Furtuna'nın kızı olarak tanıyacak. Yarın babanın karşısına çıktığında da bunu saklayamayacaksun." Babamın iyice mahvolmasını istiyordu.

Adil Koçari atölyeden çıkınca peşinden onunla beraber girenler de çıktı. Atölyede ben, İso, Fadime ve Eyüphan kalmıştık.

Kafam dedikleriyle dolmuştu. Koçari avukatı olmak babama ne hissettirdi bilmiyordum. Ama bu işin ucunda bana istediğimi vereceğini söylüyordu.

İso, yavaş adımlarla yanıma geldi ve eğildi. Bağlı olan ayaklarımı da açtı. Fadime ve Eyüphan öylece köşede izliyorlardı. Ayağımdaki ipleri çözerken "Kabul et." Dedi iso kısık bir sesle.

Çatılan kaşlarımla bakışlarımı ona indirdim. "Nasıl?" Ayaklarımı çözünce dikleşmeden olduğu yerde başını kaldırıp bana baktı. Uzun uzun yüzümü izledi. "Amcam içeride olmayı hak ediyor zaten kabul et gitsin. Koçari seni rahat bırakmaz yoksa."

Bakışlarım Eyüphan ve Fadime'ye kaydı. Çok kısa onlara bakış attıktan sonra bana bakan İso'ya döndüm. "Bilmiyorum sadece gitmek istiyorum." İso, hızlıca başını salladı. "Anlayrum. Bu yüzden Koçari'nin teklifini kabul et diyorum. Daha fazla kan çıkmasun sen de mutlu olduğun şekilde yaşayabil."

İso, yavaşça dikleşti. Başım tekrar yukarı kalktı. Mavi gözlerine baktım. Tebessüm etti hafifçe. "Ben senin kuzenin oluyorum bu arada. Senin baban olan Şerif benim amcam." Bunu zaten biliyordum. Hafifçe başımı salladım. Bildiğimi çaktırmak istemedim yine de. "Öyle mi?" Gözlerini kırparak başını salladı. "Öyle."

İso'nun gözü tekrar yaralarıma takıldı. "Senin yaralarına bakalum ya..." Başı, çevrede bir sağlık kiti bulmak için bir oraya bir buraya döndü. "Gerek yok, çok bir şey yok." Başını hızlıca iki yana salladı. "Nasul yok ula? Dudağın, kaşın patlamış hep!" Kısıkça sitem etmişti.

Çevrede bir kit bulamayınca Fadime'ye döndü. "Bir şeyler yok mu? Bakalum şu kıza." Fadime, küçümser gibi bir bakış attı. "Sen ne anlarsun be pansuman yapmaktan." Aralarında nasıl bir şey varsa göz göze geldikleri an tavırlanıyorlardı.

İso, ellerini beline yasladı. "Sen çok anlaysun sanki! Bana yaptığunda nasıl yaptığunu unutmadum! Bir kere daha dayak yesem o kadar acımazdu!" Fadime, hemen bir adım öne çıktı. "Sana da iyilik yaramıyor ula! Ne tatlı canın varmuş!"

Sakince kim konuşuyorsa onu dinliyordum. Ama Eyüphan benim aksime sıkılmış gibi araya girdi. "Ben yapayım pansumanı o zaman! Çok tantana ediysunuz!" Arkadaki dolaplardan birinden sağlık kiti çıkardığı gibi yanıma yaklaştı.

Fadime, başıyla İso'yu dışarı çağırdı. "Sen bi' gel hele!" Fadime, dışarı çıkarken İso bana döndü. "Geleceğum ben." O giderken bir tepki vermeden gidişini izledim. Kapının hemen ardındaydılar ne konuştukları az az duyuluyordu.

"Yarın sende git onunla! Daha fazla kalma Koçari'de! O katil amcanu seçmişsun zaten."

"Merak etme kalmayacağum zaten! Bundan sonra Koçari'ye adım atana 'İso' demesunler!"

Eyüphan, yavaş adımlarla yanıma yaklaşınca odağım ona kaydı. Elindeki sağlık kitiyle yanıma kadar geldi. Demin Adil için karşıma çekilen sandalyeyi yavaşça yanıma doğru sürükledi. Oturdu ve çantayı açtı. "Canın yanay mı?" Başımı arkamdaki tahtaya yaslarken dilimi dağıma vurarak "cık" sesi çıkardım. "Çok değil."

Eyüphan kaşımın üzerindeki kurumuş kana baktı. "Eminim öyledur." Bakışlarım ona döndü. Suçlayıcı bakışlarımdan rahatsız olmuş olacakken ki elindeki pamuğu açarken gözlerini bana kaldırdı. "Bak, ben seni arabaya bindirirken böyle olacağunu bilmiydum. Fadime, seni arkadaşunun isteğiyle almaya gitti. Sonra işin rengi değiştu..."

Başımı dikleştirdim. "Yani?" Diye sordum sorgulayıcı bir şekilde. "Yanisi yok." Bana bakmadan elindekini pamuğa döktü. "Şimdi kıpırdama."

Pamuk kaşımdaki yaraya değer değmez yüzümü buruşturdum. Eyüphan, başını kaldırıp bana baktı. "Hani acimaydi?" Ona ters bir bakış attım. "Sen işini yapsana sadece." Eyüphan, kendini tutamayarak güldü. "Yapayrum zaten, bir de azar işitmeyeyim."

Kaşımın üzerindeki kanı temizlemeye devam etti. Pamuğu her hareket ettirişinde yüzümdeki ifadeyi kontrol ediyor, canımın yandığını fark ettiğinde elini biraz daha hafifletiyordu. Bir süre sonra temiz bir gazlı bez alıp kaşımın üzerine bastırdı.

"Şunu tut. Dudağına da bi' bakalum." Elimi kaldırıp bezi kaşıma bastırdım. Eyüphan bu kez dudağımdaki yaraya baktı. Başını hafifçe yana eğdiğinde göz göze geldik. Gözlerime birkaç saniye baktıktan sonra kirpiklerimi kırpıştırdı ve dudağımı işaret etti. "Bunu da temizlememiz lazım."

Kaşlarımı çattım. "Gerek yok." Ve onun da kaşları çatıldı. "Ula, dudağun patlamış. Nasıl gerek yok?" Omuzumu silktim. "Gerek yok."

İnat ettiğini görünce sabır diler gibi derin bir nefes aldım. İstemeyerek başımı ona doğru çevirdim. Dudağımdaki yarayı temizlerken bu kez hiç konuşmadı.

İşi bitince pamuğu kenara bıraktı, ardından dizlerime baktı. Pantolonumun diz kısımları kirlenmiş, kumaşın altından görünen sıyrıklar da kurumuş kanla kaplanmıştı. Elini dizime doğru uzatacak olunca istemediğim için elimle onu engelledim. Bu sefer avuç içlerimdeki sıyrıkları görünce kaşlarını çattı. "Her yerini yaralamışsun!"

Kaşlarımı kaldırarak ona 'hadi ya?' Der gibi baktım. "Sen çok biliyorsun herhalde. Çok dayak yemişsin belli." İfadesi ciddileşti. "Doğru ben çok dayak yedim de orası seni ilgilendirmez."

Sandalyemi küçük adımlarla ondan uzaklaştırdım. "Gider misin? Ne Koçari ne Furtuna ne de Volkov. Hiçbirini görmek istemiyorum. Beni yalnız bırakın söz kaçmayacağım yeter ki sizden uzak olayım."

Eyüphan, oturduğu sandalyeden kalktı. "Diğerlerini anladum da... Volkov'la ne iş?" Oflayarak önüme döndüğümde başını yana eğerek görüş açıma girmeye çalıştı. "Sana diyorum çatlak kız."

Şaşkın ifadem ona döndü. "Ne çatlağı be? Sensin çatlak!" Bir çatlak demedikleri kalmıştı onu da yaptılar.

Eyüphan, kendini tutamayarak güldü. "Sakin ol da. Ciddi değilum." Yüzüm asılırken bakışlarım tekrar önüme döndü. "Lütfen beni yalnız bırakın ya."

Eyüphan, birkaç adımda tekrar yanıma geldi. Ayakta durmaya devam etti. "Sen babana benzemiysun. Merak etme elbet çıkarsun bu işten." Hala önüme odaklıyken derin bir nefesi dışarı verdim. "Nereden biliyorsun? Belki babamla beraber size oyun oynuyoruz."

Bu sefer Eyüphan dilini damağına vurarak "cık" sesi çıkardı. "Sanmıyorum. O zamanda çok iyi oyuncuymuş deruz ne ederuz." Gözlerimi kısarak şüpheyle ona baktım. "Sen bana yürümeye falan çalışmıyorsun değil mi?"

Eyüphan, bir an afalladı. Saniyeler sonra kaşları çatıldı. "Ne yürümesi? Saçmaladun ha Şerif'in kızı!" Gözlerini devirdi ve hızlı adımlarla atölyenin çıkışına ilerledi.

O giderken arkasından mimiklerini taklit ettim. "Şorofon kozo! Kendisi iyilik meleği sanki. Zorla kaçırdılar beni... burdaki herkesten nefret ediyorum." Kendi kendime sessizce söylenmeye başlamıştım artık.

Onun gidişiyle sonunda atölyede yalnız kalmıştım. Kapı arkadan kilitlenmişti tabiki. Sandalyeden kalkarak bacaklarım açılsın diye yürümek istedim ama hala ağrı hissettiğim için birkaç adımdan sonra pes edip tekrar sandalyeye oturdum.

Boş bakışlarım atölyenin içinde dolanırken Adil Koçari'nin teklifini değerlendirmeye başladım.

Cengiz Volkov

Parmaklarımın arasındaki sigarayı dudaklarıma yaklaştırıp bir dumanı içime çektim.

Gidemiyordum. İçimde bir boşluk vardı. O boşluk nasıl bir boşluksa Koçari'den çıkmama asla izin vermiyordu. İçimde o boşluğun rahatsız edici hissi varken içimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu.

Dumanı sürücü koltuğunda oturduğum arabanın camından dışarı üflerken bakışlarımı önümden ayırmadım.

Onu ben getirmiştim. Benim evimde kalacaktı. İş çözülene kadar böyle olacaktı ve iş bittiği gibi onu kendim gönderecektim. Olası bir olumsuz durumda onu düşmana vermek gibi başka ihtimal hiçbir zaman olmadı benim için. Belki bu konuda da onu kandırmıştım.

Kara gözleri gözümün önüne gelince ona kıyamadığımı hissediyordum. Vicdan azabı beni mahvediyordu. En büyük düşmanlarının kucağındaydı.

Onu en son dün öğlen saatlerinde görmüştüm. O andan beri aklımın bir köşesinde aynı görüntü dönüp duruyordu. Bana öfkeyle bakan gözleri, benden uzak durmak için gösterdiği çaba, her fırsatta yüzüme çarptığı güvensizliği... Hepsini hak ettiğimi biliyordum.

Sigaradan bir nefes daha aldım. Kül tablasında biriken izmaritlere baktığımda ne kadar zamandır burada oturduğumu fark ettim. Karanlık çökmüştü iyice. Anton birkaç kez yanıma gelip bir şeyler söylemiş, her seferinde onu başımdan savmıştım.

Telefonumun, çalmasıyla bakışlarım telefonuma kaydı. Uzanıp telefonumu aldığımda arayanın babam olduğumu gördüm. Birkaç saniye bekledikten sonra açtım. Telefonu kulağıma yerleştirirken yanımda oturan Anton'da merakla bakışlarını bana çevirdi.

"Alo?" Dedim düz sesimle. Babamın o tanıdığım öfkeli ama sakin sesi kulağımı doldurdu. "Sen napaysun Cengiz?" Derince bir nefes alırken bakışlarımı boş boş önümde gezdirdim. "N'apıyorum baba?"

Bir iki saniyeliğine duraksadı. "Niye hala firtunaya dönmedun?" Diğer elimdeki sigarayı kül tablasına bastırarak söndürdüm. "Yarın dönerim Duru'yla beraber." O öfkeyle verdiği nefesi işittim.

"Ula, bak Cengiz... Seni artık eskisi gibi aç bırakarak cezalanduracağum yaşta değilsun! Kendine gel Firtuna'ya dön!"

Cengiz, başını hafif hafif iki yana salladı. "Bitti mi baba? Babamsın suratına kapatmış olmayayım." Anton'un irileşen gözleri Cengiz'i izleniyordu. "Yürek yedin herhalde!" Diye fısıldadı.

Cengiz, karşıdan ses gelmeyince aramayı sonlandırdı. "Yuh ya! Şimdi bana da kızacak!" Diye söylendş Anton sırını koltuğa yaslayarak. Cengiz, ona yandan bir ters bir bakış attı. "Babamın azarından mı korkuyorsun?" Kaşları kalkarken bana bakmadan konuştu. "Azarından değil... amcam olduğu için karşılık veremiyorum." Evet, onun için karşılık vermek son derece önemliydi.

Bir şey demeden önümdeki telefonuma döndüm. Duru'nun telefonunu izleyebildiğim uygulamaya girdim ve onun ekranı karşıma açıldı.

Birkaç dakika sadece boş boş ekranı izledim. Yanımda, sipariş verdiği burger menüsünü yiyen Anton, bana patates uzattı. "Biraz ye hadi! Midene yemek girsin. Sabahtan beri yemedin akşam oldu!"
Uzattığı elini hafifçe ittim. "Hiçbir şey istemiyorum." Anton, bu sıkıntıya girdim mi yemek yemeği kesme özelliğimden bıkmış gibi önüne döndü. "Geber acından!" Açlık hissetmiyordum bile.

Elimde öylece duran telefonun ekranında hareketlenme olunca oturduğum yerde dikleştim. "Ne oldu?" Diye sordu Anton, dolu ağzıyla. Bakışlarımı telefon ekranına kilitledim. "Biri telefonu kullanıyor." Anton, lokmasını yuttuğu gibi benim gibi oturduğu yerde dikleşerek tuttuğum telefona kilitlendi.

Telefonun ana ekranı birkaç kere döndü. Mesajlara girdi. Normalde telefonunu direkt izlemezdim ona dediğim gibi bildirimleri takip ederdim ama şu an telefonun onda olduğunu pek sanmadığım için rahatça izliyordum.

Telefonu kullanan kişi son mesajları kontrol etmeye başladı. Neyse ki Duru bana olan inadından telefonunu hiç kullanmamıştı. Merve'nin "ne sildin?" mesajına bile dönmemişti.

Boş boş gezdikten sonra mesaj ekranından çıktı. Telefon kitlendi. "Hiçbir şey çıkmadı." Diye mırıldandı Anton, tekrar arkasına yaslanırken. Başımı salladım. "Kontrol ettiler sadece."

Anton, yemeğine devam ederken direksiyona doğru uzanıp kollarımı direksiyonun üzerinde bağladım. Bakışlarım öylece gökyüzüne çıkmıştı. "Gidelim artık ya... burada mı sabahlayacağız?" Bakışlarım gökyüzündeki yıldızları sayarken cevap verdim. "Sen git. Ben buradayım."

Anton, yemeğinden kalan paketleri buruşturmaya başladı. "Sen bu kıza niye taktın, Cengo?" Gözlerim tam gökyüzündeki en sönük yıldızın üzerinde duraksadı. Yine bakmadan cevap verdim. "Anlamıyorsun değil mi? O kızın varlığından bile kimsenin haberi yoktu. Ben öğrendim, ben getirdim, ben elimden kaçırdım, ben yaptım."

Anton, benim gibi gökyüzüne baktı ama bu bakış daha çok neyi gördüğüme bakmak içindi. "Vicdan azabı diyorsun." Bakışlarımı gökyüzünden çekip başımı yavaşça ona çevirdim. "Bu işe ben sebep oldum." dedim. "Onu İstanbul'dan buraya ben getirdim. Babamın planını, blöf de desem kabul eden bendim. Şimdi Koçari'lerin elinde ve başına bir şey gelirse bunun sorumlusu benim."

Anton bir süre yüzüme baktı. Ardından omuzlarını silkti. "Peki, diyelim ki mesele sadece bu. Onu aldık, sonra ne olacak?" Bende omuz silktim. "İstanbul'a dönecek." Gözleriyle beni işaret etti. "Sen de Rusya'ya döneceksin."

Başımı tekrar önüme çevirirken hafifçe aşağı yukarı salladım. "Kısaca evli evine köylü köyüne."

Onu İstanbul'a bırakacak, bir daha hayatına karışmayacaktım. Bütün bunlar başladığında verdiğim söz buydu. Ama neden o günün gelmesini düşündüğümde içimde tuhaf bir huzursuzluk beliriyordu?

Anton, ellerini birbirine sürterek oturduğu yerde hareketlendi. "Tamam yanındayız da, seninle beraber bu arabada yaşlanmaya da niyetim yok. Biraz hava alacağım." Kapıyı kapatıp aracın önünde yürümeye başladığında gözlerimi birkaç saniye arkasından ayırmadım.

Telefonu cebime koyup başımı koltuğa yasladım. Gözlerimi kapatmaya çalıştım ama zihnimde Duru'nun yüzü belirdi. Bana son baktığı anı düşündüm. O Behçet ve Çetin'i kapıda dinlediği an. Beni hemen ardında gördüğünde yüzünde beliren o şaşkınlıkları, her yaklaştığımda yanaklarının istemsiz kızarmaları, gözlerini kaçırmaları, bazen inat edip hiç kaçırmaması...

Sıcakladığımı hissetmemle elimi hafifçe yakama attım. Yakamı gevşeterek kendime hafif hafif hava verdim. Bir anda hayatıma girmişti. Çok ansızın.

Ve bu iş gittikçe en başında kabul ettiğim halinden uzaklaşıyordu. Bu beni korkutuyordu ama aynı zamanda benzersiz bir heyecan da veriyordu.

Kapının açılma sesiyle gözlerimi yeniden açtım. Anton elinde iki kahveyle araca bindi, birini önüme bıraktı. Çok çabuk dönmüştü. "Al." Elimi 'git' der gibi hareket ettirdim. "İstemiyorum. İki dakika boğazın dursun ya!"

Kahvesinden hızlı bir yudum aldı. "İç demedim, al dedim. Elinde tutarsın, belki varlığıyla doyarsın. Tıktın zaten bizi bu arabanın içine! Saatlerdir burdayız, millet yanlış anlamasın diye çıkıyorum arada!"

"Geri zekalı!" Kahveyi alıp bardaklığın içine koydum. Anton kendi kahvesinden bir yudum aldıktan sonra yüzünü bana çevirdi. "Şerif yarın sabah kızını almaya gelecek. Adil de sözünü tutarsa mesele kapanacak. Sen de artık bu işin peşini bırakacaksın. Çünkü bırakmaman için bir sebep kalmayacak." Hafifçe yutkundum. "Bırakacağım."

Anton kahvesini içmeye devam ederken ben yeniden Koçari konağının bulunduğu yola baktım. İçeride Duru vardı. Belki öylece düşünüyor, belki uyumaya çalışıyo, belki ağlıyordu. Belki de beni bir daha görmemeyi diliyordu.

Bunu düşünmek bile canımı sıkıyordu.

Başımı iki yana sallayıp kendime gelmeye çalıştım. Bu saçmalığa daha fazla kapılmayacaktım.

Gece ilerledikçe Anton'un konuşmaları, ısrarları kesildi. Bir süre sonra başını cama yaslayıp telefonuyla uğraşmaya başladı. Ben ise gözümü sürekli konağın yolunda oyaladım. Sabah olana kadar bekleyecektim.

Adil Koçari'nin Duru'yu bırakmayacağına dair en ufak bir şüphem olursa, verdiğimiz sözü de yaptığımız anlaşmayı da bir kenara bırakacaktım.

Hele ki bir ona zarar vermiş olsunlar, işte o zaman büyük sıkıntıyı çıkarırdım.

Şu an onu çekip çıkaramamak bile rahatsız ediyordu. Onu nasıl oradan almıyordum, ne demek bunu yapamazdım? Defalarca bunu düşünüp kafamda onu çıkarma planları kurup bozdum. Yanlış bir durumda ona zarar vereceklerdi. Bu yüzden kendimi tutmaya çalıştım ama bu çok zordu. Kendimle savaşmaya çalışmak gibi bir şeydi.

Arabada elim kolum bağlı oturmaktan başka bir şey kalmamıştı.

Duru Karaca

Köşede yerde bir minder seriliydi ve bir süredir kendimi onun üzerine atmıştım. Bakışlarım atölyenin tavanını izliyordu. Ayaklarımı sıkıntıdan hafif hafif sallıyordum.

Bu insanlar resmen bana Cengiz'i özletmişti.

Ne? Duru, ne diyorsun? Cengiz'i değil onun evini özlemiştim bir tık! Ama her şey de onun yüzünden değil miydi zaten? Beni buraya getirmeseydi, beni kullanmak istemeseydi İstanbulda sakin hayatıma devam edecektim.

Derin bir nefes alarak gözlerimi kapattım. Uyuyamıyordum bile. Trabzon'a geldiğinden beri o kadar az uyumalarım olmuştu ki. Uyuyamadığım için bu rahatsız edici düşüncelerimle baş başa kalmak zorundaydım.

Adil Koçari'nin de teklifini düşünüp tartmak artık beni o kadar boğmuştu ki kendimi farklı şeyler düşünmeye zorluyordum.

Oflayarak göğsümü kabarttım. Kapının tıklatılmasıyla minderdeki başım yavaşça kapıya döndü. "Gel..." İso olduğunu tahmin etmiştim ama ona nasıl sesleneceğimi seçemedim. "Gel... İso"

Kapı aralandı ve iso elinde tepsiyle içeri girdi. "Benim olduğumu nerden bildun da?" Yüzünde bir sırıtış oluşmuştu. Yattığım yerde ellerimi mindere bastırarak dikleştim. "Kapıyı çaldın çünkü. Bence o dağlılar çalmadan girerdi." İso, 'hehehe' diye gülünce istemsiz komiğime gittiği için dudaklarımı bastırdım. "Doğru tespit. Çabuk çözmüşsun."

Tepsiyi yanımda yere bıraktı. Kendisi de minderde yanıma oturdu. Bakışlarım tepsiyi taradı. Lahana sarması, çorba ve birkaç bir şey vardı. "Yemeyeceğim." Diyerek tepsiyi hafifçe ittim.

İso, duraksayarak bir bana bir tepsiye baktı. "Olmaz! Yiyeceksun. Hiçbir şey yemedun." Kaşlarımı hızlıca indirip kaldırdım. "İstemiyorum. Midem almıyor."

İso, uzunca gözlerini kısarak bana baktı. "Arkandan ağlar ama." Gözlerimi ona çevirerek 'ciddi misin?' Diye sorar gibi baktım. Güldü ve uzanıp sarmadan bir tane ağzına attı. "Yemelisun bence."

Açlığımı hissetmiyordum. Düşüncelerim midemdeki boşluğu da kapatmıştı sanki. Omzumu silktim. "Yemeyeceğim."

İso, ağzındaki sarmayı çiğneyip yutunca derin bir nefes aldı. Ciddileştiğini gördüm. Eğlenen havası gitmişti. "Koçari'nin teklifini kabul edecek misun?"

Gözlerimi, yavaşça atölyenin içesinde gezdirmeye başladım. "Bilmiyorum. Kabul etmek buradaki bağımı, işimi çoğaltacak. Ben burada... burası beni sevmiyor ki İso. Ben nasıl burada kalayım?" Gözlerim istemsiz dolmaya başladı. "Ben ne yapayım İso?"

İso'nun elini sırtımda hissettim. Hafif hafif sırtımı okşadı. Başım aşağı doğru düşmüştü. "Ben bilmeyrum ne oldu, nasıl oldu. Ama öğreneceğum." Gözlerimden yaşlar akarken başım aşağı doğru duruyordu. Sanki gözyaşlarımı herkesten saklamaya çalışıyor gibiydim.

Hani Göksel demiş ya,
"Senin gökyüzünde benim yerim yoktu."
Benimde babamın gökyüzünde yerim yoktu.

İso'nun da gözlerinin dolduğunu hissettim. Duygusal birine benziyordu. Bir eli sırtımda kalmaya devam ediyordu. "Özür dilerum." Dedi. Çok kısıktı. Zor duyulacak kadar kısıktı. Özür dilemesi anlamsızdı, onu suçlamıyordum.

"Kabul edicem. Başka şansım yok çünkü. Bu kaderim, bu yazgım beni başkalarının kurbanı yapmaktan sıkılmıyor çünkü." Gözler yaşların boymumdan aşağı akıyordu. Başım hala aşağı eğikti.

Adil Koçari ile anlaşıp babamı içeri atacak ve bu işin sonunda buradan gidecektim. Beni kovan bu şehri bu sefer ben terk edecektim.

İso, gözünden akan yaşı silerek kalktı. "Kabul et bencede. Yanındayum ben." Başımı kaldırıp ona baktım. 'Yanındayım' ne kadar da nadir duyduğum bir laftı. Tam şu an fark etmiştim.

İso ile aynı anda burnumuzu çektik. Bakışlarını kaçırdı. Bana diyebilecek bir sözü olmadığı için bu ağlamaklı hava onu zorluyordu. "Yine de acıkırsan ye bir şeyler." Dedi tepsiyi işaret ederek. Ağır ağır başımı salladım. "Peki."

İso, beni gözleriyle süzdü. Gülümsedi ve başını salladı. "Üzülmemeye çalış. İşin sonunda istediğun olacak." Geriye doğru yavaş adımlar atmaya başlamıştı. "Uyumaya çalış." Bir şey demedim.

Kapı kapandığında yeniden sessizliğe gömüldüm. İso'nun ayak sesleri uzaklaşırken minderin yanındaki tepsiye bakakaldım. Yemekler gözümün önündeydi ama içimde hiçbir şey yapacak hal kalmamıştı.

Burnumu çekip elimin tersiyle yanaklarımı sildim. Ağlamaktan nefret ediyordum. Hele başkalarının yanında ağlamaktan daha çok. Ama bu gece kendimi tutacak gücüm de kalmamıştı.

Yıllardır çok az gördüğüm bir babanın yokluğuna alışmıştım. Şimdi onun yüzünden bu hayata sürüklenmem daha da canımı yakıyordu. Onun yüzünden birbirine düşman olmuş iki ailenin ortasında kalmıştım. Tabi burada gelmeme vesile olan Volkov ailesini de unutmamak lazımdı.

Adil'in teklifini kabul etmezsem Koçariler beni bırakacak mıydı, onu bile bilmiyordum. Kabul edersem de kendi babamı yeniden hapse göndermek için çalışacaktım. Şerif Furtuna'yı affetmek gibi bir niyetim yoktu ama onu tanımadan, neden böyle davrandığını bile öğrenmeden hayatının geri kalanını etkileyecek bir karar vermek de içime sinmiyordu.

Yine de sabaha kadar düşünsem fikrim değişmeyecekti. Buradan gitmek istiyordum. İstanbul'a dönmek, kendi evimde uyanmak, kimsenin kızını ya da düşmanının kızı olmadan yaşamak istiyordum.

Ayağa kalkmak için ellerimi mindere bastırdım ama tam o sırada göğsümde tuhaf bir sıkışma hissettim. Önce dün geceden beri biriken gerginliğin etkisi olduğunu düşündüm. Derin bir nefes almaya çalıştım. Ciğerlerime yeterince hava gitmiyormuş gibi geldi. Bir kez daha denedim ama nefesim bu defa daha da düzensizleşti.

Kaşlarımı çatarak göğsüme dokundum. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki sanki bütün atölye bu sesi duyabilirdi. Ne oluyordu?

Ayağa kalkmayı bırakıp yeniden mindere oturdum. Başımı öne eğerek nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Burnumdan nefes alıp yavaşça vermem gerektiğini biliyordum. Daha önce de yoğun kaygı yaşadığım zamanlarda kendimi sakinleştirmek için bunu yapmıştım.

Parmak uçlarımda bir karıncalanma başladı. Ellerimi birbirine kenetledim, sonra hemen ayırdım. Avuçlarım terlemişti. Göğsümdeki sıkışma geçmiyor, aksine her saniye biraz daha korkmama neden oluyordu.

kalbim daha da hızlandı. Başımı kaldırıp etrafıma baktım. Duvarlar, kapı, yerdeki tepsi... Her şey yerli yerindeydi ama sanki bulunduğum yerden uzaklaşıyordum. Sesler boğuklaşmış, düşüncelerim birbirine karışmıştı.

Kalkıp kapıya gitmek istedim. Mümkünse biraz hava almam gerekiyordu. Fakat ayağa kalkmaya çalıştığımda bacaklarım güçsüzleşti. Elimi duvara uzatıp dengemi bulmaya çalıştım ve tekrar mindere çöktüm.

"Hayır..." diye fısıldadım. "Lütfen, şimdi değil." Nefesimi kontrol etmeye uğraştıkça daha fazla korkuyordum. Kendime sakin olmam gerektiğini söylüyor ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum.

Gözlerimi sıkıca kapatıp avuçlarımı dizlerime bastırdım. Birkaç saniye öylece kaldım. Sonra kendimi zorlamadan, yavaşça nefes almaya çalıştım. İçimdeki korku hemen geçmedi ama bir süre sonra kalbimin atışları yavaşlamaya başladı. Parmak uçlarımdaki karıncalanma hafiflerken omuzlarımın da gevşediğini hissettim.

Başımı duvara yaslayıp derin bir nefes verdim. Hala titriyordum. Sanki bütün gücüm tükenmişti. Ne olduğunu tam olarak anlayamıyordum ama en azından kendimi biraz daha iyi hissediyordum.

Yüzümü ellerimin arasına alıp alnımı avuçlarıma yasladım. Kendime gelmem gerekiyordu. Bu kadar kolay dağılmak istemiyordum. Hayatım boyunca kendi başıma ayakta kalmıştım, bundan sonra da kalabilirdim. Yalnızca biraz zamana ihtiyacım vardı.

Tepsiyi kendimden biraz uzağa çekip minderin üzerine uzandım. Cenin pozisyonuna çekilerek gözlerimi kapattım.

Gözlerimi kapattığımda aklıma yine Cengiz geldi. İstemeden, hiç davet etmediğim halde zihnimin ortasına yerleşiyordu.

Yarın gelecek miydi o da?

Umarım gelmezdi. Onu görmek istemediğimi söylesem yalan olmazdı. Yüzüne baktığımda bana söylediklerini, sakladıklarını ve beni buraya sürükleyen o korkunç planını hatırlıyordum. Sonuçta onu bir daha görmemek en iyisiydi. Gerçekler neredeyse ortaya çıkmıştı zaten. Bir hukukumuz kalmamıştı. Yüksek ihtimal gelmezdi, diye düşündüm.

Bir süre gözümü kapatıp uyumaya çalıştım. Uyumak çok zordu. Bir iki saat daha öylece uyumaya çalıştım ama sonra uykuya daldığımı hissettim.

⋆˚꩜。ּ

Işıklar ve sesler sabah olduğunu kulağıma fısıldıyordu. Kapının açılıp kapanma sesleri ise artık uyanmam gerektiğini haykırıyordu.

Gözlerimi kırpıştırarak başımı yavaşça minderden kaldırdım. Fadime Koçari, başımda dikilmiş dimdik bana bakıyordu. "Uyanacak mısun su dökeyim mi?" Araya diğer taraftan bir ses daha girdi. "Saçmalama Fadime!" Aksanlı bir Türkçe kullandığına göre bu Adil Koçari'nin kızıydı.

Fadime, geri çekilirken uzandığım minderde ellerimi bastırarak dikleştim. Açık kapıdan İso'nun da girdiğini gördüm. "Günaydın!" Dedi uyandığımı gördüğü gibi. Hafifçe başımı salladım. "Sanada günaydın." Sesim kısık çıkmıştı.

Fadime, "Abim gelecek birazdan senin için. Haberun olsun." Dedi ve arkasını dönüp İso'nun omzuna çarparak hızlı adımlarla çıkmak için kapıya ilerledi. İso, umursamıyor gibiydi.

Bakışlarım diğer kıza döndü. Yanıma yaklaştı ve minderin yanına çöktü. Bakışları yüzümdeki, bacaklarımdaki yaralarda gezindi. "Babam izin vermedi yanına gelmeme. Bakacaktım yaralarına." İfadesizce başımı salladım. "Eyüphan baktı zaten."

Eleni, hafifçe başını sallayarak dudaklarını birbirine bastırdı. "Anlaşmayı ben önerdim babama. Umarım kabul ediyorsundur. Senin de sonunda kendi hayatına dönebileceğin bir anlaşma." Bir şey demedim öylece baktım.

İso, ayakta bizi izliyordu. Kapıların açılmasıyla Eleni, çöktüğü yerden kalktı. Adil gelmişti. Kapıdan girmeden bakışları hızlıca içeriyi tarafı. Yanında Esme de vardı. İfadesinde dünki kadar yoğun duygu yoktu. Bir şeyleri sindirmiş gibiydi.

Adil ve Esme içeri girdikler. Eleni, babasının yanına ilerledi. İso, başıyla bana işaret yapınca bende oturduğum minderden kalktım. Adil, hiç konuşmadan yine o dün onun için çekilen sandalyeyi çekip oturdu. Bende bozmadan karşıdaki bağlandığım sandalyeye oturdum. İso hemen sandalyemin arkasında durdu.

Sessizliği ilk Adil Koçari bozdu.

"Nasılsun Duru Furtuna?"

Yavaşça yutkunarak sesim güçlü çıkarmaya çalıştım. "İyi kalmaya çalışıyorum, Adil Koçari." Adil, hızlıca başını salladı. "Tahmin ettuğum gibi."

Esme ve Eleni, Adil'in yanında sakince İso gibi anı izliyordu. "Sana ettiğimiz teklifi hatılaysun..."

"Hatırlıyorum." Bakışlarımı Adil'den ayırmadım. Tek kelime çıktı ağzımdan. "Düşündüm."

Adil, sandalyesinde geriye yaslanıp parmaklarını birbirine geçirdi. Yüzünde ne söyleyeceğimi merak eden bir ifade vardı ama beni acele ettirmedi. Bu sessizlik uzadıkça avuçlarımın içinde biriken teri hissetmeye başladım. Ne kadar kararlı görünmeye çalışsam da vereceğim cevabın hayatımı değiştireceğini biliyordum.

"Teklifinizi kabul ediyorum."

İso'nun arkamda hafifçe kıpırdandığını hissettim. Eleni'nin bakışları yüzüme çevrilirken Esme'nin ifadesi değişmedi. Adil ise birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden beni inceledi. "Biliydum kabul edeceğini."

Birkaç saniyelik bir sessizlik oluştu. Konuşmanın bunlarla kalmadığını biliyordum. Ve öyle de oldu. Adil konuşmaya devam etti. "Babanı içeri attırmak için çalışacağuni biliyorsun, değil mi?"

Dimdik ona bakarken başımı bir kere salladım. "Biliyorum."

Başını hafifçe yana eğdi. "Şerif Furtuna senin baban."

Yine dimdik bakışımı bozmasan aynı cevabı verdim. "biliyorum."

Kaşları hafifçe çatılırken sorgulayıcı bir sesle tekrar konuştu. "Peki, yarın bir gün karşına çıkıp sana neden seni İstanbul'a gönderdiğini anlatırsa ne yapacaksun? Ya da pişman olduğunu söylerse?" Bakışları keskinleşti. "O zaman da bu anlaşmanın arkasında durabilecek misun?"

Bir an sustum. Şerif'in yüzü gözlerimin önüne geldi. Beni gördüğünde yüzüne yerleşen o ifadeyi, bana yaklaşırken nasıl tereddüt ettiğini... Bunları düşünmek bile içimi huzursuz ediyordu.

"Ben babamı tanımıyorum, Adil Koçari. Onun ne söyleyeceğini, ne yapacağını da bilmiyorum. Ama beni yıllarca hayatının dışında tutmuş olması, şimdi bir şeyler söyleyince her şeyi unutacağım anlamına gelmiyor." Sesim sonlara doğru sertleşti. "Benim de bir hayatım var. Bu hayatta onun yaptıklarının bedelini ödemek zorunda değilim."

Adil'in dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. "Güzel. En azından ne istediğini biliysun."

"Hayır." Başımı iki yana salladım. "Ne istediğimi bilmiyorum. Sadece ne istemediğimi biliyorum. Bir daha kimsenin beni kendi hesabına göre oradan oraya sürüklemesini istemiyorum."

Bu defa araya Esme girdi. "Peki, ya yine seni göndermek isterse? Bunca zaman uzak tutmuş. Nasıl onlar aynı evde yaşayacasun?"

Bakışlarımı ona çevirdim. Dün gece söyledikleri hâlâ aklımdaydı. Kızına yapılanları anlatırken sesindeki öfkeyi, gözlerindeki acıyı görmüştüm.

Sorusuna dönünce sorusu beklemediğim bir yerden gelmişti. Kaşlarım hafifçe çatılırken cevap vermeden önce düşündüm.

"Bilmiyorum... ben hiçbir şey bilmiyorum. Beni buraya Cengiz getirdi zaten. Babası tehdit etti babamı, beni size söylemekle." Koçariler birbirlerine baktılar. Eleni, "Tahmin ettiğimiz gibi." Dedi kısıkça.

İso'nun tekrar kıpırdandığını hissettim. "Seni ondan Şerif'e götürdü! Sevgilisiyim dedu!" Bu arkamdaki sesi sadece ben işitmiş olabilirdim. Arkam ona dönük olduğu halde başımı sallayarak onu onayladım.

Adil, tekrar bana döndü. "Tamam. Halledeceğiz bir şekil. Ben Şerif'in seni hemen göndereceğini sanmıyorum. Tekrar kaçırılmandan korkar." Bir nefes alıp devam etti. "Karşında Cengiz olacak babanın avukatı. Sandığımızdan çok daha iyi bir avukat. Şerif'i de o çıkardı. Bizim avukatımız Feride olarak biliniyor zaten. Sende onunla çalışacasun. Şerif, içeri tıkılacağı gün Koçari avukatı olarak görecek kızınu."

İçimden derin bir nefes verdim. Şu adamla anlaşma yapmıştım ve daha ilk dakikadan itibaren beni ne kadar zorlayacağını anlamaya başlamıştım. "Bir de şunu bilmeni isterum," diye devam etti. "Bu iş yalnızca Şerif'i mahkemeye çıkarmakla bitmeyecek. Elimizde ne varsa inceleyeceksun, Feride'yle birlikte çalışacaksun. Dosyaları göreceksun, insanlarla konuşacaksun. Yani yalnızca babanın karşısına geçip iki laf etmeyeceksun."

Gözlerimi devirecektim ki kendimi tutup sadece nefesimi dışarı verdim. "Ben zaten avukatım, Adil Koçari. Ne yapmam gerektiğini biliyorum."

"İyi. O zaman anlaşmamuz tamam." Adil elini dizine vurup ayağa kalktı. Konuşmanın bittiğini düşünerek ben de kalkmaya yeltendim ama onun bakışları yeniden üzerime çevrildi. "Bir de..."

Bakışları bir İso'da bir bendeydi. "Bu anlaşmaya kimseden bahsetmeyeceksunuz. Söylememe gerek yoktur diye düşündüm ama diyeyim yine de." İso ile aynı anda başımızı salladık. Adil, birkaç saniye gözlerini üzerimizde gezdirmeye devam etti.

Eyüphan, Adil'in işaretiyle elime iki telefon uzattı. Biri benim telefonum diğeri başka bir telefondu. "Diğer telefondan haberleşiriz." Daha iyiydi Cengiz görebiliyordu kendi telefonumu. Başımı salladığımda o da başını salladı.

Kapı tekrar açıldı. "Abi! Geldiler!" Dün ki adamlarından biriydi. "Tamam Çakır." Diye yanıtladı ona dönerken.

Kalbimin gereksiz hızlandığını hissettim. Bir koluma Fadime diğer koluma yeni içeri giren Eyüphan girdi. Fadime sıkı tutarken Eyüphan beni rahatsız etmemek için biraz gevşek tutuyordu.

Önden Koçariler çıktı ardından beni çıkardılar. Sonunda o hijyeninden şüphe ettiğim atölyeden kurtulmuştum.

Bir sürü Koçarili toplanmıştı. Herkes çevreyi sarmıştı. Peşlerinde ilerliyorduk bizde. İlerden geln sesle biz yaklaştıkça netleşti.

"Kızımı ver Adil!" Kızım.

Adil Koçari'nin yanında durduk. Artık beni görebiliyorlardı. Çok kalabalıklardı. Bir sürü araba önünde bir sürü adam. Bazıları Volkov adamları gibi takım elbiseliydi.

İso yine hemen arkamdaydı. Babamla göz göze geldim. Gözlerindeki o anlık duraksamayı gördüm. "Kızım" diye hareket etti dudakları ama ses yoktu. Gözlerinde bir yorgunluk gördüm ama onu hep öfkeyle gölgeliyordu. Çok kısa bir aralıkta onu görmüştüm. İçi rahatlar gibi nefes verdi.

"Bu kızın hali ne? Ne yaptınız? Hani Adokunmayacaktınız!" Tanıdık bağırış Cengiz'den başkasının değildi.

Her an birilerinin üzerine atlayacak gibiyken yanındaki Anton onu sakinleştireceğine gerilimi arttırıyordu. "Siz hiç söz tutamaz mısınız? Orospu çocukları!" Anton'un küfürüyle bir kolumu tutan Eyüphan, onun üzerine atlayacak gibi olunca Fadime onu engelledi. "Dur ula!"

Ruhsuz bakışlarım Cengiz'i tarıyordu. Üstü başı ütüsüzdü veya hiç üstünü değiştirmemişti. Saçları hafiften dağınıktı. Baktığımı hissettiğinde öfkesini erteler gibi dönüp bana baktı. Uzun uzun beni inceledi. Bana beni özlemiş gibi bakma Cengiz, demek istedim. Şu an amacı neydi acaba.

"Kızıma dokunmayacaktın!" Şerif Furtuna'nın bağırışı da geldi. Adil, elini kaldırarak herkesi susturmak istedi. "Kızına bir şey etmeduk! Senin kızun kaçma uğruna kendini arabadan aşağı atmış Koçari'ye getirilirken."

Bakışlar bana dönmüştü. Zaten bir sürü Furtunalı dimdik beni inceliyordu. Şerif'in kızı olduğum için gözlerinde ekstra merak vardı. Beni süzüyorlardı. Şimdi daha çok bakış üzerimdeydi.

Cengiz'in ve babamın kaşları çatık bir şekilde bana baktığını hissettim. Babam bir sabır çekti. "Tamam ula! Ver hadi kızı!"

Bir arabanın daha yaklaşma sesi geldi. Arabanın sesi git gide yükselirken başlar oraya kaydı. Atmaca logosu vardı. Art arda dört araba diğer arabaların kuyruğuna girdi. İso'nun hemen arkamda kalakaldığını fark ettim. Şaşkındı.

Ön öndeki araçtan Fatih Furtuna inerek yaklaştı. Peşinden adamları silahlarıyla indi. Koçarili silahlılar tedbir için daha çok yaklaştılar.

"Oo! Sizi buralarda görür müydük Fatih Bey?" Adil'in rahat sesi ortamı doldurdu.

Fatih abiyi geçen sene görmüştüm en son. Sarı saçları, mavi gözleriyle pek değişmemişti. Sert bakışları hala aynıydı. Çevredeki hiçbir düşmana bakmıyor bana bakıyordu. "Kızı almaya geldim."

Adil, sessizce güldü. "Maşallah maşallah! Bütün aileyi topladuk ya! Oruç yok mu?" Fatih, dimdik olduğu yerde durdu. Cengiz'e ters ters bakmayı ihmal etmiyordu. Anton sırıtıyordu. "Buluşmak içi keşke başka mekan seçseydik kanka." Cengiz'le Fatih'e söylediği cümleyi ikisi de ciddiye almadı. Fazlasıyla gergindiler.

İso, arkamda çatık kaşlarıyla Fatih'i izliyordu. Araları pek iyi değildi bunu biliyordum. Ama detaysız bir şekilde.

"Burdayum!"

Adamların arasından bir bir geçerek öne çıkan biri daha geldi. Sarı saçları ve kahverengi gözleriyle onun Oruç olduğunu anlamam zor olmadı.

Kaşları derince çatıktı. Önce şaşkınca Fatih'e ardından Şerif'e baktı. En son Cengiz'e dönmüştü. "Ne oliyi amca?" Şerif, ona yandan bir bakış attı. Yine üzüntülü bir hale bürünmüştü ifadesi. "Kızumu aldılar benden yeğenum."

Babamın o suratındaki ifadeye, sözüne sinir olan Esme'nin "Ula..." diye söylenişini duymuştum.

Oruç'un çektiği nefesle burun delikleri büyüyüp küçüldü. "Senun kızun mu var amca?" Yüzündeki o sahte üzündü benim de sinirlerimi bozuyordu. Parmağıyla beni göstermişti. "Aldular."

Adil'in İso'nun sırtına vurmasıyla Fadime ile Eyüphan'ın bileğimi bırakması bir oldu. İso, koluma dokununca ikimizde onların yanına ilerlemeye başladık. "Al kızınu!"

Oruç, şaşınca İso'ya dönmüştü. "Kafayı yiyeceğum ya! İso! İyi misun?" Oruç, hala olanı anlamamış gibiydi. Yanımdaki İso, başını salladı. "Anlatacağum sana abi."

Koçariler geri çekilmiş kapılarının önünden burayı seyretmeye başlamıştı.

Yanlarına gittiğim gibi daha varmadan Cengiz, beni İso'nun yanından kendi dibine çekti. Eli bileğimi canımı yakmadan sıkı sıkı tutuyordu.

İrkilerek Cengiz'e baktım. Dimdik bana bakıyordu. Kimse ilk bir iki saniye ne olduğunu anlamadı. Saniyeler sonra yine silahlar çekildi. Babam silahını Cengiz'e doğrultuyordu. Fatih abim ise elini kaldırmış her an birilerine emir verebilir gibiydi. Anton da Cengiz'in ne yaptığını sorgulasa da yine de silahını Şerif'e doğrultmuştu. Oruç, hala ne olduğunu çözmeye çalışıyor İso ise boştaki diğer bileğimi tutmuştu.

"Napaysun ula?! Bırak kızımu!"

Gözlerimi belerterek. "Napıyorsun?" Diye fısıldadım. Kan çıkarma derdindeydi sanki. Cengiz, kendine gelir gibi gözlerini kırptı. Başını benden kaldırıp Şerif'e çevirdi.

"Geri bas!" İso'nun sesi.

"Cengiz!" Fatih abinin sesi.

Saniyeler sonra bileğimi tutan eli gevşedi. Sanki oradaki kimseyi duymuyordu. Eli gevşeyince babam silahını indirip beni kolumdan hızlıca yanına çekti. Artık birilerinin beni ondan almasından sıkılmış gibi hızlıca çekmişti.

Bir eli silahını tutarken o kollarını bana sardı. Kafamın üstüne öpücük bıraktı. Benim ellerim yine boştaydı. Yine ona sarılmıyordum. "İyi misun?"
Cevap vermedim. İyi değilim.

Babam bana sarılırken bakışlarım Cengiz'e kaydı. Hala bana bakıyordu. Elini sıkıp gevşetiyordu. Artık bütün hukukumuz bitmişti. Beni yanına alması için bir sebebi yoktu. Bunu anca kavramış gibiydi.

Babam kollarını gevşetince Oruç'un çatık kaşlarıyla beni izlediğini gördüm. Çıkarmaya, tanımaya çözmeye çalışıyordu.

Ona bir bakış atıp Fatih abinin yanına gittim. Direkt kollarını bana sardı. Başım onun göğsünde yer alırken saçımı okşadı. "Özür dilerim..." derin bir nefes alıp kollarımı beline sardım. "Çok aksattım, çok. Özür dilerim."

Babam, beni izliyordu. Oruç beni izliyordu. İso beni izliyordu. Cengiz beni izliyordu. Anton beni izliyordu. Bütün Furtuna bütün Koçari beni izliyordu.

Fatih abinin kolları etrafımda biraz daha sıkılaştı. Başımın üzerindeki elini çekmeden geriye doğru eğilip yüzüme baktı. Kaşları çatılmıştı. Yüzümde bir şey arar gibi gözlerimi, yanağımı, alnımdaki yarayı inceledi. Bakışları dudağımdaki çatlağa indiğinde çenesinin gerildiğini gördüm. "Ne oldu sana?" Sesi alçaktı ama içindeki öfkeyi gizleyemiyordu. "Kim yaptı bunu?"

Başımı iki yana salladım. "Bir şey olmadı."

Babam tekrar öfkelenmiş gibi İso'ya baktı. "İso! Doğru mu diyo?" İso, gözlerini kırparak dediğimi onayladı.

Buradaki herkesin ortasında yaşadıklarımı bir kez daha anlatacak gücüm yoktu. Fatih abi bunu anlamış gibi alnımdaki yaraya dikkat ederek saçlarımı geriye itti. "Gideceğiz merak etme."

İso şaşkınca araya girdi. "Rusya'ya mı götüreceksun?" Cengiz'in kaşlarının çatıldığını gördüm. O da bizi dinliyordu.

Fatih abi, ağzını aralamış konuşacaktı ki Oruç araya girdi. "Bir dakika bir dakika! Kim kimi nereye götürüy? Daha ne olduğunu anlamaduk."

Tam karşıma kadar gelince yönümü yavaşça ona çevirdim. O demin tanımaya çalışan ifadesi tekrar yerine geldi. Kaşları çatıldı. Gözleri kısıldı. Öylece kaldı. Yüzünü izlerken arada dönüp babama baktı.

Birkaç dakika öylece durup beni izledi. Babam artık sabredemiyor gibiydi. Gidelum ula şu dağlıların yerinden! Furtuna'da konuşuruk ne merak edersenuz sorarsunuz."

Oruç, kıpırdamadığı için bende kıpırdamadım. Gözleri hafifçe açıldı. Dudakları aralandı. Yanındaki İso, merakla abisini izliyordu. "Sen... badem misun?" Gözlerinin yavaşça dolduğunu gördüm. Dudaklarını birbirine bastırdı.

Başımı anlamsızca çevreme çevirdim. Ne olduğunu anlamıyordum. İso, şaşkınca abisine baktı. "Nerden anladun da? Ben anlamamıştum." Oruç, bakışlarını benden ayırmadı. "Tanıdum."

Ardından kısıkça mırıldandı. "Parçaları birleştirdum."

Ağzımı açıp ne olduğunu soracaktım ki babam beni canımı yakmamaya dikkat ederecek kolumdan tutup kendi arabasına ilerletmeye başladı. "Ya süreklemeyin beni artık!" Dediğimde dönüp bana baktı. "Çok sürüklediler seni değil mi? Ama merak etme onun da hesabınu soracağum."

Açtığı ön kapıdan içeri binerken sinirle mırıldandım. "Evet, başta sen olmak üzere doğduğumdan beri bir yerlere sürüklüyorsunuz beni." İstediği zaman istediği şeyi duymuyordu sanki. Kapımı kapatıp önden sürücü koltuğuna ilerledi.

Bakışlarım camdan dışarı kaydı. Cengiz, hala izliyordu. Fatih, kendi aracına ilerliyordu. Oruç'un üzerinde hala bir düşünceli hal var gibiydi sürekli bana bakıyor bir yandan aracına ilerliyordu. İso da onunlaydı.

Babam sürücü koltuğuna bindi. Arabayı çalıştırdığında içimde değişik bir his oldu. "Nereye?" Diye sordum ona dönerek. Arabayı kontrollü sürmeye başladı. "Furtuna'ya."

Herkes beni biliyordu artık. Şimdi Furtuna'ya bu şekilde dönecektim. Şerif Furtuna'nın kızı olarak.

Selamlar, bölümü burada bitirelim!

Bölümü beğendiniz mii düşünceleriniz neler çok merak ediyorummm. En sevdiğiniz yer neresi?

Bölümlerin uzunluğu nasıl sizce? İlk bölümler daha kısaydı bu son iki bölüm biraz daha uzundu. Sizce ilk bölümler gibi mi olmalı uzunluğu yoksa böyle mi?

Karakterlerle ilişki şu an çok iyi olmayabilir bir çok karakterle daha yeni tanışıyor bu demek değil ilerde de böyle olacak yani ilişki gelişebilir daha kötü olabilir daha iyi olabilir henüz daha yeniyiz ondan merak etmeyin ve sabırla okuyun birtanelerim.

Normalde bölümlerde bu kadar çok anlatım ağzı değiştirmem ama gidişat gereği bölümdeki olaylara göre maalesef ağız değiştirmem gerekiyor umarım sizi rahatsız edemiyordur.

Bölüm şarkılarını özenerek seçiyorum bölümü okurken açın dinleyin tmm!!! Daha romantize okursunuz 🫶🏻 (vibe aldığınız şarkı önerileri de yapabilirsiniz. Önerilere açığım.)

Bu arada vizelerim başlayacak bu yüzden bu iki hafta haftada iki bölüm yerine bir bölüm gelebilir bölümleri haftanın hangi günü atarım bilmiyorum henüz. 🤍

Bu arada bilgisayarımın interneti sorunlu telefondan yazıyorum onun da ekranı baya sıkıntılı haliyle sürekli yazım yanlışı çıkabiliyor ortaya bunun için özür diliyorum. Umarım çabuk çözülürr😔

Bu arada vereceğiniz oylar, yorumlar bana destek ve motivasyon sağlayacak lütfen oy yorum bırakmadan geçmezseniz çok sevinirim çok mutlu olurum şimdiden de teşekkür ederim. 💌✨

Tiktok: pskdeli
Twitter: pskdeli
Insta: pskdelii

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

20okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…