Bölümler 8Şu an: 2.BÖLÜM | SON GÖRÜŞME
- 1 GİRİŞ | MEKTUP498 kelime
- 2 1.BÖLÜM | FURTUNA'YA HOŞGELDİN4.443 kelime
- 3 2.BÖLÜM | SON GÖRÜŞME5.775 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 3.BÖLÜM | HIRÇIN DENİZ5.787 kelime
- 5 4.BÖLÜM | ÖZGÜRLÜĞÜN BEDELİ5.083 kelime
- 6 5.BÖLÜM | SENİNLE BİR ANLAŞMA6.729 kelime
- 7 6.BÖLÜM | MASUM SUÇLULAR6.714 kelime
- 8 7.BÖLÜM | YARIM KALAN ANILARA7.172 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm şarkısı: Kalben - Doya Doya
2010 Trabzon
Bakıcım Leyla Teyze'nin kucağında oturuyordum. Otururken diğer yandan usul usul ayağımı sallıyordum. Bakışlarım o açılacak olan kapıya dikilmişti. İçim kıpır kıpırdı heyecanım oldukça fazlaydı. Uzun bir süre sonra babamı tekrar görecektim.
Bu hapishanenin görüş yeri en sevdiğin yerlerdendi. Babamı burada görebiliyordum anca.
Dün okulda veli toplantısı vardı. Bir sürü baba ve anne oğulları kızları için gelmişti. Benim velim olarak Leyla Teyze vardı ama içim kalbim istemsizce babamı aramıştı.
Ne zaman bir arkadaşım babasıyla yaptıklarından bahsetse kafam kendi babama kayardı. Babası olmayan bir kız olarak bilirlerdi beni. Bazen onlara "Hayır, benim de babam var!" Demek isterdim ama bilirdim ki bu cümleler ağzımdan dökülürse babam bana çok kızardı.
O kapı açılınca heyecanım yükseldi. Kapıdan babam çıktı. Üzerinde her zaman ki giydiği gömleklerinden biri vardı. Gözleri önce Leyla Teyze'yi ardından beni bulunca üzerimize doğru adımlar atmaya başladı.
Leyla Teyze'nin kucağından atlayıp babama doğru yürüdüm. Karşısına geldiğimde çömelerek boyunu boyumla eşitledi. Yüzümde heyecanlı bir tebessüm vardı. Gözlerime uzun uzun baktıktan sonra elini uzatıp alnıma koydu. "Hasta mu oldun sen bakayum?"
Başımı hızlı hızlı salladım. Ellerimi karnıma sardım. "Karnum çok ağrıyor baba! Okula da gitmedum!" Biraz olsun arkadaşlarım gibi bende babama nazlanmak istemiştim. Alnımdaki elini yanağıma indirdi. "Ateşun yok."
Kollarımı uzatıp ona sarıldığımda beni dikkatli bir biçimde kaldırdı. Ellerimi boynuna doladım. Nadir huzurlu olduğum anlardandı. Babamın sakalları alnıma battığı halde bunu umursamadan başımı boynuna yapıştırdım.
Leyla Teyze'nin oturduğu sandalyenin karşısındaki sandalyeye oturttu ikimizi. Hala kucağındaydım ve oldukça memnundum.
Babam yine o ciddi bakışlarını yapmış bakıcım Leyla Teyze'ye bakıyordu. "Ula, durmadan getirme şunu... Sonra biri fark edecek da!" Ona uyarı dolu bakışlar atıyordu. "Şerif Bey, çok ağladı. Biliyorum çok nadir getir dediniz ama..."
Başımı boynundan kaldırıp ona baktım. "Kızma! Ben dedum hastayum diye. Çok ağladum. Ondan getirdi!" Kaşlarını çatarak bana döndü. "Sen gelmek için yalan mı ataysun? Oyun mu edeysun?" Uyarı bakışları bu sefer bendeydi.
Suçlu bir tebessüm sunduğumda kaşları daha çatıldı. "Duru! Gelemezsun buraya sürekli. Üç kağıtçuluk yapıp kimseyi kandırma!"Tebessümüm çabucak silindi. Gözlerim dolmaya başladı. "Anladun mu beni?" Başını eğmiş yüzüme bakıyordu. Başımı ağır ağır salladım. "Anladum. Kızma."
Babam, kara gözleriyle onun gibi kara olan gözlerimi izledi. Saniyeler sonra elini uzatıp hızlıca göz yaşlarımı sildi. "Çok düşmanum var Duru. Çok sebebim var."
Dolu gözlerimle bakışlarım yerde dolanıyordu. Beni istediğini hiç hissetmiyordum bunun sebebi gerçekten düşmanları mıydı?
Babam, tekrar düşecek olan göz yaşlarımı sildi. "Ağlama kızum. Böyle olması gerek. Daha fazla ağlama diye senu kendime alıştıramayrum."
Babamın eli saçlarımda dolanırken başını Leyla Teyze'ye çevirdi. "Biletinizi hallettum. İstanbul'a gideceksinuz. Temelli gideceksinuz." Leyla Teyze başını salladı. "Peki Şerif Bey."
Babamın kucağından indim. Bakışlarım ona döndü. "Bir daha görmeyecek miyum senu?" Babam oturduğu sandalyeyi bana doğdu çevirdi. "Görmeyeceksun ama ben senun yanında olacağum."
İki elimi iki yana açarak anlamsızca ona baktım. "O nasul olacak?" Buna inancım hiç yoktu. Babam, elini uzatıp minik burnumu sıktı. "Beni görmeyi beklemeyeceksin. İstediğin her şeyi alacak leyla ablan sana. Kız kulesini görmek isterdin, göreceksin istediğin zaman." Bu bir veda gibi hissettirdiği için gözlerim tekrar dolmaya başlamıştı.
Cebinden bir şey çıkardı. Ceza evi yapımı bir ince küçük bir oyuncak ayıydı. "Bundan sonra çok gelmek istediğinde bunu alacaksun. Babamış gibi." Elime verdiği oyuncağa baktım. Ceza evinde yapılmış bir şey olduğu için çok çocuk oyuncağına benzer pek bi hali yoktu. Ama yine de alıp sıkı sıkı avucumda tuttum.
Babam yüzündeki beni ikna etmeye çalışan ifadesiyle bana bakıyordu. Ağladığımı görünce burnundan nefes verdi. Bana son defa o an sarıldı. Küçük kollarım boynunu doladı. Son defa babamın kokusu içime çekmiştim. "Git kızum."
Hoparlörden bir ses yankılandı. "Görüş süresi bitmiştir!"
Leyla Teyze'nin kolumu tuttuğunu hissettim. "Hadi Duru'cum..." Babam tekrar ayağa kalkıp arkasını dönerken ağlayışım sesli olmaya başladı. "Baba..." Babam arkasına bile bakmadan o girdiği kapıdan tekrar çıktı. Adımları ben ağladıkça daha da hızlanmıştı.
Leyla Teyze beni çeke çeke oradan çıkarmıştı. Yol boyunca sessiz sessiz ağlamıştım. Çevredekiler basit, çocuksal bir sebepten ağladığımı sanarken ben babamın vedasına içim yanar bir şekilde ağlıyordum.
Yanımda sadece ayı oyuncağıma sarıyordum. İsmini "Şerif" Koymuştum. O oyuncak benimle beraber büyüdü daha doğrusu benimle beraber eskidi.
-
Gözlerime sızan ışıkla ayıldığımı hissetmeye başlamıştım. Göz kapaklarımı birkaç defa kırpıştırıp çevreme bakındım. En son biraz uzanmaya karar vermiştim. Demek ki uyuya kalmıştım.
Başımı kaldırıp odaya baktım. Işığı aynı şekilde açık duruyordu. Saatin kaç olduğunu merak ettiğinden komodinde duran telefonumu aldım. Saat akşam sekizdi.
Saatlerce uyumaktan bedenimin uyuştuğunu hissediyordum. Ayaklarımı tek tek yere indirip yataktan destek alarak ayağa kalktım. Yatağın yanındaki terlikleri giyip kapıya doğru ilerledim.
Kapıyı açıp dışarı çıktığımda evin içindeki sessizlik dikkatimi çekti. . Koridora adım atıp etrafıma bakındım. Karşılıklı uzanan kapılar, duvarlardaki tablolar vardı.
İstanbul'daki evimde bu saatlerde genellikle telefonum çalar, Merve bir şeyler anlatır ya da mutfaktan gelen sesler dikkatimi dağıtırdı. Buradaysa kimse beni tanımıyordu. Daha kötüsü, ben de kimseyi tanımıyordum.
Alt kata vardığımda salondan gelen konuşma seslerini duydum. Birkaç kişinin bir arada olduğunu anlayınca adımlarımı yavaşlattım. Buraya geldiğimden beri kimse bana ne yapacağımı sormamış, neredeyse her şey benim adıma kararlaştırılmıştı.
Tam geri dönmeyi düşünürken salondan bir kadın çıktı. Elindeki tepsiyi taşırken beni fark etti ve hafifçe gülümsedi. "Uyandınız mı kızım? Saatlerdir uyuyordunuz, rahatsız etmeyelim dedik."
Yüzümde ifadesizlikle başımı salladım. "Evet. Biraz fazla uyumuşum sanırım." Kadın benim aksime gülümsedi. "Yol yorgunluğu vardır. Aç mısınız? Size bir şeyler hazırlayayım."
Sabah uçakta yediğim kahvaltıdan beri doğru düzgün bir şey yemediğimi hatırlayınca midem kendini hatırlattı. Yine de kadına zahmet vermek istemiyordum. "Yok, teşekkür ederim istemiyorum."
Kadın tepsiyi yanındaki sehpaya bıraktı. "Olur mu öyle şey? Siz misafirimizsiniz. Hem Cengiz Bey özellikle bir şeyler yemenizi söyledi." Cengiz'in adını duyar duymaz yüzümdeki ifade değişti. Bu adamın benimle ilgili kararlar vermeyi ne zaman bırakacağını gerçekten merak ediyordum.
"Cengiz Bey nerede?" Diye sordum hafif agresif bir sesle. "Çalışma odasında. Bir işi varmış, bir süreden beri orada." Bir şey demedim çalışma odasının da yerini bilmiyordum zaten.
Kadın mutfağı işaret etti. "Gelin, size bir şeyler hazırlayayım." Peşinden mutfağa geçtim. Tezgahın üzerindeki yiyeceklere bakarken aklım yine sabah yaşadıklarıma kaydı.
İstanbul'daki o kafede başlayan her şey, göz açıp kapayıncaya kadar hayatımı değiştirmişti resmen.
Kadının önüme koyduğu tabağa baktım. Birkaç lokma aldıktan sonra gerçekten acıktığımı fark ederek daha hızlandım. Tam bu sırada kapının önünde bir gölge belirdi. Başımı kaldırdığımda Cengiz'i gördüm.
Üzerinde sabahkinden farklı bir gömlek vardı. Bir eli cebindeydi, diğerini kapının kenarına dayamış, beni izliyordu. Yüzünde herhangi bir ifade yoktu."Uyandın demek." Çatalı tabağa bıraktım. "Evet."
Bakışları önümdeki tabağa kaydı. "Yemeğini yiyorsun... Güzel." Gözlerimi devirdim. "İstediğim için yiyorum sen çalışanına yemek yememi söylediğin için değil..."
Kadının ikimizin arasındaki konuşmayı dikkatle dinlediğini fark edince sustum. Cengiz de bunu fark etmiş olacak ki başıyla kadına dışarı çıkmasını işaret etti. Kadın tepsiyi alıp mutfaktan ayrılınca bakışlarımı yeniden ona çevirdim. "Şimdi anlatacak mısın?"
Cengiz tek kaşını hafifçe kaldırdı. "Neyi?" Tahammülsüz bir nefes vererek ona baktım. "Yol boyunca Trabzonda antlaşacağım, konuşacağız dediğin şeyleri! Mesela, beni neden buraya getirdiğini. Benden ne istediğini. Bir de ne zaman kendi hayatıma döneceğimi."
Bu kez hafifçe sırıttı. Birkaç saniye boyunca yüzümü inceledikten sonra karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu. "Öncelikle buradan ne zaman ayrılacağını ben belirlemiyorum." Kaşlarım derince çatıldı. "O ne demek beni buraya sen getirdin!" Ne sorunları varsa hemen çözmeliydiler ve bende gitmeliydim.
Sandalyede geriye yaslanıp kollarımı göğsümde birleştirdim. "Anlat hadi bekliyorum!" Cengiz'in yüzündeki ifade ciddileşti. Bu kez cevap vermeden önce gerçekten düşündüğünü fark ettim. "Kim olduğun bunca zaman gizli kalmış. Ama artık öyle değil bilenlerin sayısı arttı..."
Bakışlarını gözlerime sabitledi. Ona karşı soran bakışlarıma karşılık devam etti. "Şerif Furtuna'nın kızı olduğun bilenlerin yani."
İçimde bir şeylerin yeniden sıkıştığını hissettim. O ismi her duyduğumda geçmişte kapatmaya çalıştığım bir kapı yeniden aralanıyordu.
Bildiğim şeyleri söylemesinden sıkılmıştım. "Bunu zaten biliyorum," dedim soğukça. "Bana yeni bir şey söyle. Babamın Koçari'nin kızına yaptıkları mesela."
Ellerini masanın üstünde birleştirdi ve bana bakmaya devam etti. "Açıkçası bende buraya yeni geldim. Normalde Rusya'da yaşıyorum. Babam Şerif'in avukatı olmam için çağırdı bende geldim. Ama tabi uzun bir araştırma da yaptım olanları tam anlamak için."
Sakince sözüne devam etmesini bekledim. "Adil ve Esme'nin bir kızı varmış, baban seneler önce içeri girmeden o kızı yunanlara satmış. Kızın yunan babası ölmeden kıza gerçekleri söylemiş sanırım kız da ailesini bulmaya gelmiş. Baban bunu öğrenince engellemeye çalışmış, defalarca kızı tehlikeye atmış, öldürmeye çalışmış."
Çatık kaşlarımla araya girdim. "Esme için mi?" Başını onaylarcasına salladı. "Evet, Esme öğrenip ondan uzaklaşmasın tekrar Koçari'yle yakın olmasın diye."
Başımı ağır ağır salladım. Bu gerçekler bana fazla ağır gelmişti. Ama o anlatmaya devam etti. "Sonuç olaral gerçek ortaya çıktı. Esme, Şerif'i boşayıp Adil Koçari ile evlendi. Üçü aile oldu babanı da hapse tıktılar."
Birkaç saniye boyunca Cengiz'in yüzüne baktım. Anlattıklarını kafamda bir yere oturtmaya çalışıyordum ama her yeni cümlesi bir öncekinden daha ağır geliyordu. Babamın karanlık bir tarafı olduğunu biliyordum yine de bunların bu kadar korkunç olabileceğini düşünmemiştim.
"Bir dakika." Elimi kaldırarak konuşmasını kestim. "Sen şimdi bana babamın, sevdiği kadın kendisinden ayrılmasın diye başka bir kızın hayatını mahvettiğini mi söylüyorsun?"
Cengiz başını hafifçe yana eğdi. "Anlattığım bu." Şaşkındım. "Üstelik o kız kendi ailesini bulmaya gelmişken? Hiç pişman olmadan işini tamamlamaya çalışmış."
Acı bir şekilde güldüm. "Takıntısı için hem kendi kızını hem Esme'nin kızını mahvetmiş yani." Son cümleyi söylerken sesimin ne kadar sert çıktığını ben bile fark ettim.
Gözleri beni inceliyordu. Babamla aramdaki ilişkiyi merak ediyor gibiydi. Son cümlem onu meraklandırmıştı.
Bakışlarım onda dolandı. "Bunlara rağmen onun avukatısın." Cengiz'in yüzündeki ifade değişmedi. "Birinin avukatlığını yapmak, yaptıklarını doğru bulduğum anlamına gelmiyor. Ben onun geçmişte yaptığı her şeyi savunmak için burada değilim. Hukuki sürecini yürütmek için buradayım."
Buz gibi çıkan cümleleri beni ona karşı daha da soğuttu. "İçeriden çıkaracaksın birde onu." Yüzünde yine o kendinden emin ifadesi oluştu. "İnsanlar bana bunun için geliyor."
Bir hukukçu değil de daha çok hukuk bilen bir şeytan gibiydi. Bende bir hukukçuydum ama benim için hukuk en üstte gelirdi. Başımı iki yana sallayarak önüme baktım. Onun söyledikleriyle tartışmanın bir anlamı yoktu.
"Ben onun kızı olduğum için burada olmak istemiyorum," dedim güçsüz çıkan sesimle. "Kimse beni Şerif Furtuna'nın kızı olarak görsün, onun geçmişindeki hesapların içine çeksin istemiyorum. Benim kendi hayatım var. İstanbul'da bir işim, arkadaşlarım, kurmaya çalıştığım bir düzenim var. Babamın yıllar önce yaptığı şeylerle hiçbir ilgim yok." Dümdüz bakışlarıyla gözlerini kırparak başını salladı. "Anlıyorum seni. Ve hak da veriyorum."
"Hayır, anlamıyorsun." Sesim yükselince derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım. "Anlasaydın beni buraya getirmezdin.." Bu kez hemen cevap vermedi. Bakışları yüzümde bir süre dolaştıktan sonra sandalyesinde doğruldu. "Amacım seni korumak. O kafede yaşananları da çabuk unutmuşsun."
Unutmamıştım. Fakat birine kızmak sinirimi çıkarmak beni biraz olsun yatıştırıyordu. Derin bir nefes aldı. "Babanın seni uzakta tutma sebebi korumak değil miydi?"
Söyledikleriyle olduğum yerde kaldım. Bir an için ne diyeceğimi bilemedim. Gözleriyle beni çözmeye çalışırken bir yandan güven vermek istiyor gibiydi.
"Beni saklamadı." Sözcükler ağzımdan düşünmeden dökülmüştü. "Beni bıraktı."
Derince yutkundum. Yüzüme acı bir gülümseme yerleşti yüzüme. "Bir insan kızını korumak istiyorsa en azından hayatında olduğunu hissettirir. Arada bir arar, nasıl olduğunu sorar, doğum gününde yanında olamasa bile bir şekilde değer verdiğini hissettirir. Ben bunların hiçbirini yaşamadım, Cengiz."
Babam, nadiren mecbur kaldığımda Leyla Teyze'nin ısrarı üzerine arardı. Doğum günlerimin birkaçında anca isimsiz kargoyla gelen hediye görmüştüm. Onlarda hiçbir zaman benim ilgi alanımda olan hediyeler değildi. Unuttuğu seneler hiç almıyor aklına geldiği bazı senelerde klasik çocuk oyuncaklarından birini yolluyordu.
Yüzündeki ifade belli belirsiz değişti. Söyleyecek bir şey bulamamış gibi birkaç saniye sustu, ardından sandalyesinden kalktı. "Peki," dedi. "O zaman şimdilik bu konuyu kapatalım."
Bir nefes alıp verdim. "Çok iyi olur." Cümlem biter bitmez oturduğum yerden kalktım. İlk oturduğum gibi aç hissetmiyordum bu kadar yemek de yeterdi. Tam gidiyordum ki sesiyle duraksadım. "Bir şey daha var..."
Omzum üstümden dönüp ona baktım. Sorar gibi başımı iki yana salladığımda o da oturduğu yerden kalktı. "Yarın Şerif'in görüşmesine gideceğiz. Sende geleceksin." Kaşlarım derince çatıldı. "Ben gelmesem?" Hazır cevap verdi. "Şerif istedi."
Babam beni görmek istemişti. Cümlesi bile istemsizce heyecanlandırmıştı beni. Beni özlemiş miydi? Ne kadar büyüdüğümü mü görmek istemişti? Yoksa gerçekten kızı mı diye kontrol mu edecekti?
"Hazır olursun ona göre." Düşüncelerden sesiyle uzaklaştım. Başımı salladım tekrar dönüp gidecektim ki hızlı adımlarla beni geçip önüme geldi. Bir anda önümde duvar gibi onu bulmuştum. Başımı kaldırıp suratına baktım. Aramızdaki mesafe yüzünden istemsizce bir adım gerileyecek oldum ama ipleri ona vermemek için inat etmenin de önemli olduğunu düşünerek olduğum yerde kaldım.
"Ne var?" diye sordum. Cengiz başını hafifçe eğerek beni süzdü. Yüzünde yine o insanın sinirlerini bozmaya yemin etmiş gibi duran ifadesi vardı. "Yemeğin bitmedi."
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Bütün ciddiyetimle karşısında dikilirken söyleyeceği şeyin bu olmasını beklemiyordum. "Sen benim annem misin?"
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Anan değilim de ev sahibinim ama. Evimde aç gezmene gönlüm razı gelmez."
"Ne kadar düşüncelisin, duygulandım şu an." Alaycı bir gülümsemeyle yanından geçmeye çalıştım ama bu kez önüme geçmedi. Yalnızca arkamdan seslendi. "Bak, sonra gece acıkıp mutfağa inersen çalışan da hanım da çıktı. Sana yemek yapacak kimse yok ha bir de ses yaparsın uyanırım halan senin için hiç iyi olmaz." Bunları söylerken pek ciddiyeti yoktu.
Olduğum yerde durup yavaşça ona döndüm. "Sen kendini ne sanıyorsun?" Alay eder gibiydi sesim."Şu an mı?" diye sordu düşünüyormuş gibi yaparak. "Evin sahibi." O kibirli tavrı, tonlaması o kadar gıcıktı ki.
"Bu evden kurtulacağım günü dört gözle bekliyorum bil bunu!" Yüzünde memnun bir gülümseme oluştu. "Yemeğimi bitireceğim," dedim dişlerimin arasından. "Ama senin hatırın için değil, haberin olsun." Yüzündeki memnun gülümseme arttı.
Masanın üzerindeki tabağıma baktığımda iştahımın çoktan kaçtığını fark ettim. Yine de sandalyeyi çekip oturdum. Cengiz de karşımdaki sandalyeye yerleşince kaşlarımı çattım. "Senin başka işin yok mu?"
Sırtını rahatça sandalyeye yasladı. "Var." Başımı hızlıca iki yana salladım. "Ee? O zaman niye duruyorsun?"
Hiçbir şey yokmuş gibi bir rahatlıkla oturmaya devam etti. "Yemeğini bitirmeni bekliyorum." Çatalı elime alıp ona baktım. "Çocuk muyum ben? Tamam, yiyorum kalk git işine."
Kısa bir kahkaha attı. Ben de daha fazla yüzüne bakmamak için tabağıma döndüm. Birkaç lokma daha yedikten sonra çatalı bıraktım. Midem açlıktan değil, gün boyunca yaşadıklarımın ağırlığından düğümlenmiş gibiydi.
"Bitecek o tabak." Sesini duymamla sessiz ama duyacağı bir şekilde sabır çektim.
Gerçekten de dediğini yapmıştı tabağım bitene kadar kollarını bağlayıp beklemişti. Amacı neydi, karnım aç kalsa ona ne olacaktı sanki?
"Bitti," dedim tabağı göstererek. Cengiz tabağa, ardından yüzüme baktı. "Bununla mı doydun?" Uzunca nefesimi verdim. "Evet evet!" Beni bezdirmiş olmak hoşuna gitmiş gibi sırıttı. "Tamam."
Oturduğu sandalyeden kalktı ve mutfağın öbür ucundaki cam kapıdan lüks balkonuna çıktı. Cam kapıdan onu görebileceğim yerde kaldı ve kalçasını demir balkon korumasına yaslayarak cebinden sigara paketi çıkardı.
Bende yavaşça oturduğum yerden kalktım ama bakışlarım ondaydı. Bir dal çıkarıp dudakları arasına yerleştirdi ucunu ateşledi. Onu izlediğini hissetmiş gibi bana baktığında gözlerimi kaçırıp gitmek için arkamı döndüm.
Beklemeden adımlar attığımda arkamdan gelen sesini duydum. "İyi geceler fırtınanın kızı." Hiç arkama dönmeden kaldığım odaya gitmek için merdivenleri çıkmaya başladım.
Fırtınanın kızı.
Odaya girdiğimde bir süre kendi kendime ne yapacağımı düşündüm. Odada boş boş dolanıp düşünmeye başladım. Yarın on altı sene sonra babamı ilk defa görecektim. Bunun heyecanı gece uyutmazdı. Sevinç yoktu içimde ama yine de heyecan vardı.
Kapalı olan pencereden gökyüzüne baktım. İstanbul'da belli olmayan yıldızlar burada çok belliydi. Bir süre onları izledim.
Sonra odada tekrar dolaşmaya başladım. Bakışlarım makyaj masasının üzerindeki kitaba kaydı. O kitabın ilk girdiğimde orada olmadığından emindim. Sonradan bırakılmıştı.
Hemen yaklaşıp kitabı inceledim. Elime aldım ve sayfaları hızlıca kaçırdım. Gece Yarısı Kütüphanesi'ydi. Listemde olan ama bir türlü okumaya fırsatımın olmadığı bir kitaptı.
Kitabın arasında bir kağıt gördüm. Güzel bir el yazısıyla "Boş durmaktansa okumak iyidir." Yazıyordu.
Bunu buraya Cengiz mi bırakmıştı diye düşündüm. Çok yüksek ihtimal o bırakmıştı. Uyuyamayacağımı tahmin mi etmişti? Kaşlarım çatıldı ama öfkeden değil meraktandı.
Kitapla beraber yatağa ilerledim. Yatağın başına oturdum ve sırtımı başlığa yasladım. Kitabın kapağıyla birkaç saniye bakıştıktan sonra kapağını açtım. Sanırım şu an beni düşüncelerimden uzaklaştıracak en iyi şeydi kitap okumak.
Sabaha kadar oturup o kitabı okudum. Sabaha karşı kitabın son sayfalarına geldiğimde gözlerimin yorulduğunu fark ettim. Saatlerdir aynı yerde oturuyordum ama bir kez bile sıkılıp kitabı elimden bırakmamıştım.
Kitabı kapatıp kucağıma bıraktım. Aklımda kalan cümleleri düşünürken gözlerim yeniden kapağa kaydı.
Kitap, bir kadının geçmişte yaptığı seçimleri sorgulamasını ve farklı kararlar alsaydı yaşayabileceği hayatları keşfetmesini anlatıyordu. Okudukça düşündüm de, insan bazen geçmişteki bazı şeyler farklı olsaydı hayatının da farklı olacağına inanıyordu. Benim de değiştirmek istediğim çok şey vardı. Özellikle babamla ilgili olanları.
Peki insan gerçekten başka bir hayat seçseydi her şey farklı olur muydu? Yoksa hangi yolu seçerse seçsin, bir yerlerde yine aynı acılarla mı karşılaşırdı?
Cengiz insanları çabuk okuyor olmalıydı. Bundan tam şu anda emin olmuştum.
Kitabı komodinin üzerine bırakıp ayağa kalktım. Perdeleri araladığımda gökyüzünün yavaş yavaş aydınlandığını gördüm. Trabzon'daki ilk gecemi uyumadan geçirmiştim.
Banyoya gidip yüzümü yıkadım. Aynanın karşısına geçtiğimde göz altlarımdaki yorgunluğu fark ettim. Bir gece uyumamanın bedelini şimdiden ödüyordum. Yatağa uzanıp biraz dinlenmeyi düşündüm ama gözlerimi kapattığım anda babamın yüzünü hayal etmeye başladım.
Bana ne söyleyeceğini, beni gördüğünde nasıl davranacağını bilmiyordum. Belki hiçbir şey değişmemiş gibi davranacaktı. Belki de yıllardır beklediğim bir açıklamayı yapacaktı.
Ama ben hiçbir şey bilmiyordum. Ne diyeceğimi ne yapacağımı ondan ne beklediğimi hiçbir şeyi bilmiyordum.
Telefonumun ekranını açıp saate baktım. Henüz erkendi. Birkaç saat daha dinlenmeye çalışabilirdim ama uyuyabileceğimden emin değildim. Yatakta biraz durup gözlerimi dinlendirdikten sonra hala uyuyamadığıma karar verdim. Derin bir nefes alıp yataktan kalktım.
Dolabımı açıp giyeceklerime bakmaya başladım. Fazla özenmiş görünmek istemiyordum ama alelacele hazırlanmış gibi görünmek de içime sinmiyordu. Cengiz'in dolaba benim için bıraktığı kıyafetlersen sade bir kombin seçip yatağın üzerine bıraktım.
Sakince kıyafetlerimi üzerime geçirdim saçlarımı taradım ve hazır oldum. Aynadaki görüntüden kendimi izledim. Üzerimde dar bir siyah uzun kollu bluz altımda koyu bir kot vardı. Bluzu kotun üstüne bırakmıştım. Bakışlarım yüzümde çıktı. Sırayla; koyu kahve gözlerimde, burnum ile yanaklarımın üstündeki çillerde, solgun tenimde gezindi.
Dikkatimi bir anda dağıtan şey aşağıdan gelen ses olmuştu. Dış kapı açılıp kapanmıştı ardından konuşma sesleri yükselmeye başladı.
Merakla kapıya yöneldim. Yavaşça kulpu indirip dışarı çıktım. Ben yaklaştıkça sesler daha da yükseliyordu. Telefonumu pantolonumun arka cebine yerleştirdim ve sakince merdivenleri inmeye başladım.
Tanımadığım bir adamın sesi geliyordu. Trabzon ağzıyla konuşuyordu. Bir de Cengiz'in sesi vardı. Yakın olmadığım için anlaşılmıyordu.
Cengiz'e artık bir teşekkür edecektim. Babamın dediğini yapan biriydi zaten beni buraya keyfi getirmemişti. Bana verdiği kitap da hem kafamdaki düşünce karmaşasını bir süreliğine durmasına sebep olmuştu hem de biraz ümit vermişti hayatımın gidişatıyla ilgili.
Merdivenlerden indiğimde koridorda dünkü çalışan kadınla karşılaştım. "Günaydın, Cengiz Beyler salonda sizi de bekliyorlar kahvaltı için." Başımı hızlıca salladım ve dönüp salona doğru ilerledim.
Salona girdiğim gibi tekli koltuklarda oturan Cengiz ve bir adamla karşılaştım. 50'li yaşlarında gibiydi. Siyah saçlarına hafif kır düşmüştü. Siyah bıyıkları vardı. Koyu kahve gözlere sahipti.
Cengiz'le göz göze geldim. Birkaç saniye bakıştıktan sonra ağzını araladı. "Günaydın." Onun seslenişiyle diğer adam beni fark etti ve beni gördüğü gibi oturduğu yerden kalktı. "Oo! Şerif'in prensesi!"
Yüzüm anında asılmıştı. Cengiz, oturduğu yerden bizi izliyordu. Adam karşıma kadar gelip elini uzattı. "Timur Volkov ben. Ha bu oğlanın babasıyım, senun babanın da diğer kankasıyım." Son cümleyi söylerken dalga geçer gibiydi.
Sahteden bir tebessüm sundum. "Duru Karaca bende." Adının Timur olduğunu öğrendiğim adam başını salladı. "Memnun oldum Duru Furtuna." Sanki bilerek yapıyordu!
Uzattığı elini sıktım. "Ben memnun olmadım. Buradan gitmek istiyorum." Ellerimiz ayrılırken Timur, bir bana bir oğluna baktı. "Ula, bu hergele canuni mi sıktı senun?" Cengiz, sakince reddeder gibi kaşlarını indirip kaldırdı.
Derin bir nefes alıp verdim. "Yok Timur Bey. Buraya keyfi gelmedim ondandır belki." Timur güldü ve başını salladı. "Olsun! Özlemişsindur memleketini." Başımı iki yana salladım. "Maalesef, hiç özlememişim."
Timur, keyfini bozmadı. "Cengiz de öyle ula! Başka memleketlerde büyüyünce öyle olayi sanırım. Olsun da, olsun! Kan çeker, seversun illa!" Babamla aramda olanları bilmediği için rahatça espri yapmasına çok kurulmamıştım fakat yine de sinirimi bozuyordu.
Cengiz, sonunda oturduğu tekli koltuktan kalktı. "Hadi kahvaltı edelim." Timur Bey, oğluna uyarak dört kişilik masaya ilerlediğinde bende peşlerinden gittim. Cengiz'le karşılıklı denk gelmiştik. Timur Bey, baş köşeye yerleşmişti.
Sofra donatılmış gibiydi. Her şeyden vardı. Kuymak bile vardı. Çaylar üç kişiye göre doldurulmuştu. Kahvaltısına başlayan Timur Bey ve Cengiz'e eşlik etmiştim. İçim pek almıyordu ama yine de halsiz kalmamak için yemeye çalışmıştım.
"Babani göreceksun, var mı heyecan?" Timur Bey'in sorusu beni duraksatmıştı. Ağzındaki ekmeği çiğnerken benim cevabımı bekliyordu. "Biraz." Diye geçiştirici bir cevap verdim.
Cengiz, sessizdi. Kahvaltısını yapıyor bir yandan konuşmaları dinliyordu. Timur Bey benim için serçe parmağıyla kuymağı işaret etti. "Çok güzel olmuş sende bak tadına!" Cengiz, sessizce güldü. Ona bir bakış attıktan sonra kuymaktan biraz alıp ağzıma attım.
Timur Bey, bu sefer çayı işaret etti. "Çayuni da iç ha! Furtuna çayidur o, yabancı sayılmaz size!" Benim değildi kesinlikle. Ben bir Furtuna değildim.
"Gözlerim babana benziyor." Ağzımdaki lokmayı çiğniyordum ama Timur Bey kahvaltı etmemem için her şeyi deniyordu sanki. Veya babamla olan ilişkimin seviyesini çözmeye çalışıyordu.
Lokmamı yutup çay içtim. "Farkındayım." Diye mırıldandım. "Babana pek benzemiysun ama..." Başımı ona çevirdim. "Nasıl?" Dudağının kenarıyla sırıttı. "Şerif'teki o sinsi hava sende yok." Çayımdan tekrar yudum aldım. "O kadar emin olmamak lazım." Sesim çok kısıktı.
Timur Bey ve Cengiz kahvaltılarına odaklandı. Arada yemeyi bırakacak gibi oluyordum fakat hemen sonra Cengiz'le göz göze geliyordum. Gözleriyle bana yine "O tabak bitecek" diyordu sanki.
Kahvaltı edilince masadan kalktık. Timur Bey, Cengiz'e görüşmeye geç kalmamamız gerektiğini söyledikten sonra evden gitmişti. Bizde onun ardından çok beklemeden çıkmıştık.
Cengiz, siyah Mercedes'inin sürücü kısmına geçerken ben de yolcu kısmına geçmiştim. Araba hareket edince içim iyice sıkışmıştı. Derin nefes alıyordum sakin kalmak için. Ama istemsi heyecan yapıyordum.
Dizimi sallamaya başlamıştım yine. Tek eliyle arabayı kullanan Cengiz diğer elini uzatıp dizime atınca şokla başımı ona çevirdim.
Avucunu dizime bastırmıştı ama bakışları yoldaydı. Dizimin titretmem durmuştu. Kitlenmiş gibi ona bakıyordum. Bakışlarımı hissetmiş gibiydi. "Sakin ol, seni taciz etmiyorum. Dizini sallayıp duruyorsun dikkatim dağılıyor."
Başım yavaşça kucağıma indi. Eli hala dizimin üzerinde öylece duruyordu. "Yapmamaya çalışırım." Dedim çekmesi için. Elini yavaşça çekti.
Yutkunarak başımı tekrar ona çevirdim. "Teşekkür ederim..." Beklemiyormuş gibi bakışları bana kaydı. Sadece ilk iki saniye gözlerindeki o şaşkınlığı görmüştün. "Niye edersin?"
Sırtımı koltuğun kumaşına bastırırken omuz silktim. "Kitap için falan." Aklına yeni gelmiş gibi hafifçe sırıttı. "O işi diyorsun... iyi geldiyse iyi."
Başımı salladım. "Listemde olan bir kitaptı. Sabaha kadar okuyup bitirdim." Başını bir kere salladı. "Bende okumuştum zamanında." Kendi kitaplığından alıp vermiş olmalıydı.
Aramızda yine bir sessizlik oluştu. Yol alıp giderken Cengiz, bir şarkı açtı. Klasik rahatlatıcı bir müzikti. Başımı cama yaslayıp sakince gitmeyi bekledim.
Müzik arabanın içinde usulca çalarken gözlerimi kapatmaya çalıştım. Bir gece boyunca uyumamıştım ama içimdeki heyecan yorgunluğumu bastırıyordu.
"Uyuyacaksan söyle, müziği kapatayım." Cengiz'in sesiyle gözlerimi açtım. Başımı cama yasladığım yerden kaldırmadan ona baktım. "Uyumuyorum."
Bir süre sonra arabanın yavaşladığını hissettim. Gözlerimi açıp dışarıya baktım. Şehrin kalabalığından uzaklaşmış, daha sakin bir yola girmiştik. Yol kenarındaki ağaçlar geride kalırken kalbimin atışları yeniden hızlanmaya başladı.
"Geldik mi?" diye sordum. Cengiz gözlerini yoldan ayırmadan cevap verdi. "Az kaldı."
Parmaklarımı birbirine geçirip avuçlarımı sıktım. Bunu fark etmemiş olmasını umuyordum ama yanılmıştım. "Bu kadar gerilme." Benim için çok kolaymış gibi konuşuyordu.
Bir şey demedim. Araba bir süre sonra yavaşlayıp büyük bir binanın önünde durdu. Bakışlarım demir kapıya kaydı. İçeri girmek için açılan kapının ardında birkaç araç ve binaya doğru uzanan bir yol vardı.
Cengiz motoru kapattı. "Hazır mısın?" Emniyet kemerini çözmek için uzandım ama parmaklarım tokayı ilk seferde açamadı. Derin bir nefes alıp tekrar denedim. Bu kez açıldığında çantamı alarak ona döndüm."Hayır," dedim dürüstçe.
Cengiz başını hafifçe salladı. Dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme belirdi. "İstediğin dürüstlük. Ama girmek zorundasın hadi bakalım."
Kapımı açıp arabadan indim. Ayaklarım yere basar basmaz binaya baktım. On altı yıldır yüzünü görmediğim adam, bu kapının ardında bir yerdeydi.
Cengiz yanıma gelip durduğunda bakışlarımı binadan ayırmadım. "Bir şey sorabilir miyim?"
Başını salladığında tekrar konuştum. "Beni neden görmek istemiş?"
Birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra omuz silkti. "Özlemiştir belki bilmiyorum... seneler geçmiş aradan tabi görmek ister yani." Dedi geçiştirir gibi. Ondan farklı bir cevap beklememeliydim zaten.
Ellerini cebine koydu ve ilerlemeye başladı. "Çok soru sormaya başladın yine." O ilerlerken arkasından gözlerimi devirdim. Sanki arkada da bir gözü var gibi görmüştü. "O göz devirme hareketin de hiç hoş değil bu arada!"
Tanıştığımız ilk andan beri hiçbir hareketim hoşuna gitmiyordu zaten.
"Arkanda gözün mü var?" Ardından yetişmek için hızlı adımlarla yürümeye başlamıştım. "Hislerim gözüm gibi kuvvetlidir."
Yandan bir bakış attım. "Aşırı kibir de hoş değil bu arada." Dudağının kenarı kıvrılmışken o da bana yandan baktı. "Neyse ki öyle değilim." Bir insan kibirli olduğunu reddederken bile nasıl kibirli olabilirdi? İşte Cengiz Volkov tam şu an bunun örneğiydi.
İçeri girdiğimizde Timur Volkov'la tekrar karşılaşmıştık. Cengiz'le babası görüş masalarından birinin sandalyelerine yerleşmişlerdi. Ben hala ayakta kalakalmıştım.
Görüşme odasına alındığımızda içindeki hissi anlatamazdım. Yıllar önce babamı en son gördüğüm yer de bir görüş odasıydı. Ne yapacağımı bilemez gibiydim.
Kendimi yine o çocuk gibi hissettim ama bunun için kendime çok kızdım. O demir kapıyı heyecanla beklediğim anları hatırladım. Babam gelsin de göreyim, diye heyecanlandığım anları hatırladım. Onu görmek için sebep bulmaya çalıştığım anları hatırladım.
Gözlerimin dolmasına izin vermek istemedim. Ama içimde resmen enkaz vardı. Kalbim sıkıştı. Bunca yıl içimde biriktirdiklerim boğazımda düğümlenip yutkunmama izin vermedi.
Volkov'ların bakışlarını üzerimde hissediyordum. Demir kapı açıldı. Kalbim sıkıştı. Ve babam yine o kapıdan çıktı. Bakışları önce Volkov'ları ardından beni buldu.
Bir an nefes almayı unuttum. Karşımda duran adamı yıllardır yalnızca zihnimde canlandırmıştım. Bazen çocukluğumdaki haliyle hatırlamış, bazen de yılların onu nasıl değiştirdiğini düşünmüştüm. Şimdi ise bütün bu düşüncelerin yerini gerçekliği almıştı. Babam karşımdaydı.
Yüzü en son gördüğüm haline göre yıpranmıştı. Seneler kendini belli ediyordu. Saçları hala siyahtı. Yeni traş olmuş gibiydi. Çocukken onun görüntüsüne hayrandım. Senelerin getirdiği yıpranma dışında bir değişimi de yoktu.
Şerif Furtuna'nın bakışları üzerimde durdu. Yüzünde ne hissettiğini anlamamı sağlayacak belirgin bir ifade yoktu. Beni baştan aşağı süzdüğünü fark ettim. Sanki karşısında duran kişinin gerçekten kızı olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Belki de yalnızca ne kadar büyüdüğümü görüyordu. Bilmiyordum.
Benimse gözlerimi ondan ayırmaya cesaretim yoktu. Aklımda kurduğum yüzlerce cümle bir anda silinip gitmişti. Ona soracaklarım, söyleyeceklerim vardı. Fakat yıllardır beklediğim o an geldiğinde tek yapabildiğim, olduğum yerde durup yüzüne bakmaktı.
Dudakları aralandı. "Duru." Adımı söyleyişiyle boğazımdaki düğüm biraz daha sıkılaştı. Sesini unutmadığımı o an anladım.
Dudaklarımı araladım. Bir şey söylemek istedim ama sesim çıkmadı. Başımı hafifçe sallamakla yetindim. Bu baş sallama hareketi neyi ima ediyordu benim bile bir fikrim yoktu.
Birkaç adımda karşıma geldi. Gözlerim dolmaya başladı ama bu olsun istemedim. "Kızum..." Yıllar sonra ondan bunu duymak çok buruktu.
Uzun uzun gözlerime, çillerime, saçlarıma, bedenime baktı. Alışmaya çalışıyor gibiydi. "Ula, ne kadar da büyümüşsun sen..." Yüzünde değişik bir ifade vardı. Çözemedim ama farklı bir ifadeydi.
Sesim kaybolmuştu sanki. Yıllarca kafamda onunla konuşurken şimdi ağzımı bıçak açamıyordu. Kollarını açtı ve yavaşça bana sarıldı. "İyi misun?" Ellerim boşta duruyordu. Tek taraflı sarılıyordu bana.
Gözümden bir yaş akarken burnumu çektim. Kokusunu hiç unutmadığımı fark ettim. Ona sarılmadığımı fark ettiğimde benden ayrılmıştı. Gözleri uzunca beni, ifademi izlemişti. "Bana kızgunsun." Ne diyeceğini bilemiyor gibiydi.
Eskisi gibi, yanına geldiğinde sarılıp birkaç söz söyleyerek oyalayacağı bir kız olmadığımı görmüşse ondandır, diye düşündüm.
Beni izlerken yüzünde buruk bir ifade oluştu. Yanağımı okşamak için elini yüzüme uzattı ama geri adım attım. Gözlerim iyice dolmuştu. Hatta yaşlar yanağımdan aşağı akmaya başlamıştı.
"Kızum..." Dayanamadım. Geri geri adımlar atıp onlara en uzakta olan masanın sandalyesine oturdum. Hazır değildim hala. Canım yanıyordu.
Göz yaşlarımı kazağımın koluyla silerken gözlerim babama kayıp duruyordu. Bir süre öylece olduğu yerde durup beni izledi. Yüzünde o buruk ifade hâlâ yerindeydi. Beni zorlamak istemiyor gibiydi.
Ağlamamı bastırmak için kendimi sıkarken başımı kucağıma eğip ellerimle oynamaya başladım.
Hiçbir şey diyememiştim. Ağzımdan hiçbir şey dökülmemişti. İçimde demek istediğim çok şey vardı ama o an kitlenip kalmıştım.
Gözlerimi sıkıca yumarak kendime gelmeye çalıştım. İçimden kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Derin nefesler alıp verdim.
Kendimi toparlamaya çalışırken bir sandalye çekilme sesi duydum. Gözlerimi tekrar açtığımda babamın onların karşısına oturduğunu gördüm. Ardından Cengiz'in bana olan bakışlarını. Göz göze geldiğimizde yavaşça karşısındaki Şerif'e döndü.
Tekrar kazağımın koluyla gözlerimi sildim. Ve kızarık kalan gözlerimle onları izlemeye başladım.
Babam, tek tek ikisine bakıyordu. Gözlerinde demin bana bakışının aksine büyük bir öfke vardı. Timur ve Cengiz onun aksine rahat görünüyordu.
"Bunu size ödeteceğum." Babamın ilk sözü bu olmuştu. Timur, hafifçe sırıttı. "Bir 'hoşgeldiniz' yok mu?" Babamın öfkeli gözleri Timur'a dönmüştü. "Dalga mı geçeysun ula sen?"
Böyle bir giriş beklemediğim için kaşlarım çatılmıştı. Neden bu kadar öfkeliydi?
Timur'un sırıtışı büyüdü. "Hep sen mu geçeceksin da?" Babam, dişlerini sıkar gibi oldu. Kara gözlerini dimdik Timur'un üzerine dikmişti. "Kızımı karıştırmak ne? Bunun bedelini ödeyeceksun..." Kızını karıştırmak?
Timur, sırtını rahatça arkasına yasladı. "Bizi Koçari madenlerine indireceksun Şerif. Sana evvelinden da deduğum gibi, ha o 'Ben vazgeçtum' cevabuni kabul etmeyrum."
Cengiz, rahat tavırlarıyla konuşan babasını dinliyordu. Babam olacak kişi ise oldukça gergindi.
"Bizumle iş birluğini sürdüreceksun, başka yolu yok! Ha öyle vazgeçtum demekle da olmayi. Kızun elimizde. Koçari, kızunun kim olduğunu öğrenup intikamını ondan alsun istemeysun değil mi? O zaman bize istediğumizi vereceksun, he!"
Şaşkınca kalakalmıştım.
Babam, masanın köşesini sıkıca kavramış kendini dizginlemeye çalışıyordu.
"Kızun Duru, bi müddet Cengiz'le kalacak. Ha, kızun bizum elimizde. Sen da bize uyacaksun, Koçari'yle düşmanluğa devam edeceksun. Çünkü ben hala vazgeçmedum, sen da vazgeçmeyeceksun!"
Timur'un sözleri odanın içinde asılı kalırken duyduklarımı anlamlandırmaya çalışıyordum. Kızın elimizde. Bir süre Cengiz'le kalacak. Bizim elimizde.
Sanki burada oturan herkes benim dışımda bir şeyleri biliyordu. Sanki hayatımla ilgili kararlar çoktan alınmış, benimse yalnızca bunları öğrenmem bekleniyordu.
Dimdik gözlerimi Cengiz'in üzerine dikmiştim. Bakışlarının bana kaydığını gördüm. Duygusuzdu. İfadesizdi. Boştu.
Beni kandırmıştı ve utanmıyordu bile.
Bir an için onunla göz göze kalmaya devam ettim. Belki yüzünde küçücük bir pişmanlık belirtisi arıyordum. Beni buraya getirdiği günden beri söylediklerini düşündüm. Tehlikede olduğumu, babamın beni görmek istediğini, burada kalmamın benim için daha güvenli olacağını söylemişti.
Meğer bütün bunların arkasında başka bir amaç varmış.
Dişlerimi sıktım. Ona duyduğum öfke, birkaç dakika önce babamı gördüğümde hissettiğim bütün duyguların önüne geçmişti. En azından babamla aramda yıllara dayanan bir mesele vardı. Ama Cengiz'i tanıyalı kaç gün olmuştu ki? Bana yardım ediyormuş gibi davranmış, sonra da beni kendi babasının pazarlık malzemesi haline getirmişti.
Babamın bakışları veya Timur'a söylediği nefretli cümleler hepsi kulağıma geliyordu ama hiçbiribi duymuyordum.
Oturduğum yerden kalktım ve yanlarına gittim.
"Demek bütün bunlar bunun içindi," dedim bakışlarım Cengiz'in üzerindeyken.
Dikkatler bana dönmüştü. Cengiz, yavaşça oturduğu yerden kalktı. Şaşkın ve öfkeli ifademle onu izliyordum. "Bana bir sürü şey anlattın. Tehlikede olduğumu söyledin, beni buraya getirmenin benim iyiliğim için olduğunu söyledin." Oyunculuğu çok iyiydi. Hiç belli etmemişti.
"Biliyorum." Dediği şey gerçekten buydu. İnsanın karşısındaki kişiden bir özür beklerken onun böylesine sakin bir şekilde gerçeği kabul etmesi daha da sinir bozucuydu. Sanki beni kandırmış bir mesele bile değildi.
Başımı iki yana sallarken gözlerimi tek tek üzerlerinde gezdirdim. Timur'un, Cengiz'in ve babamın.
Babamla göz göze geldiğimde bakışlarındaki çaresizlikle karşılaştım. "Korkma halledeceğum kızum." Başımı tekrar iki yana salladım. "Kızım deme bana." Ona karşı yıllar sonra kurduğum ilk cümle olmuştu.
Babam, daha da kinlenmişti. Timur'a ne yapardı bilmiyordum umudumda da değildi.
Parmağımla onu işaret edip Timur'a döndüm. "Beni derhal geri göndereceksiniz! Çünkü ben bu adamın kızı falan değilim." Bana babalık yapmayan adamın evladı olduğumu kabul etmiyordum.
Timur, dilini damağına vurarak 'cık' sesi çıkardı. "Eminuz. Oğlum seni öğrenince test da yaptırmış. Sen hakiki Furtuna'sun, bundan şüphen olmasun."
İrileşen gözlerim tekrar Cengiz'e döndü. Ayakta öylece duruyordu. İfadesizdi hala. "Bir de test mi yaptın?"
Cengiz'in bakışları birkaç saniyeliğine yüzümde dolaştı. Gözlerimin kızardığını, yanaklarımdaki yaş izlerini görmüştü. Yine de bana acıyan bir ifadeyle bakmadı. "Evet yaptırdım."
Şerif'in elini bileğimde hissettim. Elektirik çarpmış gibi ona dönerek elimi çektim. Başını kaldırmış ayakta duran bana bakıyordu.
Gözlerimi üzerinde gezdirdiğimde konuşmaya "Merak etme kızum. Buradan gideceksun. Seni bu işe alet etmelerine izin vermeyeceğum." Bir baba gibi kurmuyordu cümlelerini, sadece sorumluluğu olan birine karşı kuruyor gibiydi. "Yine gönder beni. Burada kalmak istemiyorum." Dedim bastıra bastıra.
"O iş öyle olmayacak yalnuz. Bi müddet bizumle kalacaksun." Dedi Timur bizi izlerken. Babam "Timur!" Diye bağırınca olduğum yerde irkildim. "Şansını zorlaysun..." Sesi tehditkardı ve kısıktı.
Timur, ellerini masada birleştirdi. "Kızun bir süre bizim misafirimuz. Elinden hiçbir şey gelemez Şerif."
"Yeter ula!" diye çıkıştı babam. Bu kez sesi öyle sertti ki odadaki herkes sustu. Ağır bir hareketle ayağa kalktı ve iki elini masaya dayadı. Bakışlarını önce Timur'a, sonra Cengiz'e çevirdi. "Kızımı bu işin içine sokacağınızı bilseydum, sizinle o anlaşmayı yapar mıydum? Kızıma dokunmayacaksınız. Hepinizun eceli olurum yoksa... hiç iyi olmaz." Kızıma.
Timur, yüzündeki o yarı ciddi yarı rahat ifadesiyle omuz silkti. "Biz dokunmayacağuz zaten. Adil Koçari'ye duyuracağuz."
Babam, ellerini yumruk yaparak yanaklarına yaklaştırdı. Onun bu hali beni bile ürkütmüştü. Timur hafifçe güldü. "Bizim istediğimiz olacak. Sen de anlaşmaya uyacaksun. Bu kadar basit."
Artık iyice sinir ve bıkmıştım. "Ben senin istediğin hiçbir şeyi yapmak zorunda değilim," dedim Timur'a. Bana bakmadı bile. "Zorundasun küçük hanum."
Sinirle çıkış kapısına hızlı adımlarla ilerledim ve koşarcasına çıktım. Peşimden biri geliyor muydu yoksa gelmiyor muydu bir bilgim yoktu ama ardıma düşen bakışları hissetmiştim.
Babama karşı hala içimde çok soru vardı ama şu an bunu soramayacak kadar boğulmuştum. Her şey üst üste gelmişti.
Gözlerim doluyordu tekrar. Bahçeye çıkmamla hava yüzüme vurduğu gibi derin bir nefes aldım. Hızlı adımlarla ilerleyip köşedeki banka oturdum. Bahçe dışında Volkov'un adamları vardı uzaklaşmama izin vermezlerdi bu yüzden çıkmayı denememiştim. Zaten hepsinin gözleri dimdik üzerimdeydi.
Dolu gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Sırf bir anlaşma, pazarlık uğruna düzenimden edilmiştim. Bana babalık yapmamış adamın evladı olarak onun işlerinin cezasını bana kesmek istiyorlardı.
Kendimi sakinleştirmek ister gibi derin bir nefes aldım. "Neden... neden böyle..." Sesim fısıltıyla çıkıyordu. Yaşlar yanağımdan akıyor boymuma iniyordu.
Yıllarca, gizli gizli hayal etmiştim. Babamın bana babalık yapmak istediğini, karşıma çıktığını, yüzümü güldürmek istediğini, beni her şeyden korumak istediğini...
Ama o hayal asla böyle değildi. Bu kadar değersiz hissettirecek şekilde değildi.
Dudaklarımı birbirine bastırarak yutkunmaya çalıştım. Tam bu sırada bulanık görüş açıma bir şey girdi. Beyaz bir peçete.
Islak kirpiklerimi kırpıştırarak başımı kaldırıp peçeteyi uzatan kişiye baktım. "Niye ağlaysun da?"
Mavi gözlü sarı saçlı uzun boylu bir erkekti.
Bakışlarım arkasındaki kişiye kaydı. O da sarı saçlıydı ama gözleri onun aksine kahverengiydi. Bana peçete uzatan kişiyi izliyordu. "Hadi İso! Napaysun orada?"
Başımı bir kere sallayıp peçeteyi aldım. Volkov'un adamları yan yana dizilmiş hazır olda gibilerdi. Dimdik buraya bakıyordu hepsi. Her an bir hamlede bulunacak gibilerdi.
"İyi misun?" Bakışları yüzümü inceliyordu. Başımı iki yana salladım ama bir açıklama da yapmadım. Arkadaki adam da yanımıza doğru gelmişti. "Ula hadi İso! Volkov'un adamları gelmiş. Amcamun görüşü için sanırum." Amcam?
O zaman anlamıştım. İso ve Oruç. Trabzon'da geçirdiğim anlarda arada sırada gördüğüm kuzenlerim. Beni bilmezlerdi ama ben onları bilirdim.
Oyun parklarında İso'yla denk gelirdik bazen. Onun hep çok arkadaşları vardı. Parklarda herkesle oynardı. Haliyle bazen benimle de oynadığı olurdu. Sırf benimle de oynasın diye onun evinin yakınında gittiğim parkı hatırladım.
Oruç, benden büyüktü ama onunla da hatırladığım ufak tefek şeyler vardı.
Çok nadirdi bu anlar ama benim içimde sanki çok önemli anlarmış gibi şu an bile bir burukluk oluşturmuştu.
Zarife, aileye karışmaya çalıştığımı fark edince babama söylemiş olmalıydı. Sonra da çok geçmeden beni İstanbul'a göndermişlerdi zaten.
Üzerine düşen başka bir gölgeyle odağım diğer tarafa da kaydı. Cengiz dimdik durmuş son derece ciddi ifadesiyle gözlerini tek tek üzerimizde gezdiriyordu. Az önce bana karşı sergilediği o umursamaz tavırdan eser yoktu. Bir şey söylemeden yanımıza yaklaştı, ardından gözleri benim elimde tuttuğum peçeteye takıldı.
Çevremdeki üç kişi de birbirine sorar gibi bakıyordu.
O an, buraya gelen herkesin birbirini tanıdığını ama benim kimsenin hayatında nereye ait olduğumu bile bilmediğimi düşündüm. Belki de en acısı buydu. Ailem şimdi birkaç adım ötemdeydi ama ben hâlâ onların arasında bir yabancıydım.
Selamlar, bölümü burada bitirelim!
Bölümü beğendiniz mii düşünceleriniz neler çok merak ediyorum 🤍
Aklınızda bir soru varsa sorabilirsiniz. Benimde size bazı sorularım var aşağı yazdım.
Benim size bir sorum var onu sorayım trabzon ağzıyla yazmaya çalışıyorum eğer ki rahatsız ediyorsa düzgün Türkçe ile de yazabilirim buna cevap verirseniz sevinirim.
Karakterler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu arada vereceğiniz oylar, yorumlar bana destek ve motivasyon sağlayacak lütfen oy yorum bırakmadan geçmezseniz çok sevinirim çok mutlu olurum şimdiden de teşekkür ederim. 💌✨
Tiktok: pskdeli
Twitter: pskdeli
Insta: pskdelii
Bölüm etkileşimi
