5. bölüm / 8
Fırtınanın Kızı4.BÖLÜM | ÖZGÜRLÜĞÜN BEDELİ
Bölümler 8Şu an: 4.BÖLÜM | ÖZGÜRLÜĞÜN BEDELİ
- 1 GİRİŞ | MEKTUP498 kelime
- 2 1.BÖLÜM | FURTUNA'YA HOŞGELDİN4.443 kelime
- 3 2.BÖLÜM | SON GÖRÜŞME5.775 kelime
- 4 3.BÖLÜM | HIRÇIN DENİZ5.787 kelime
- 5 4.BÖLÜM | ÖZGÜRLÜĞÜN BEDELİ5.083 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 5.BÖLÜM | SENİNLE BİR ANLAŞMA6.729 kelime
- 7 6.BÖLÜM | MASUM SUÇLULAR6.714 kelime
- 8 7.BÖLÜM | YARIM KALAN ANILARA7.172 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm Şarkısı: Metro - Mevsim Sonbahar
Bedenimde bir yorgunluk vardı. Gözüme hafif hafif ışık vuruyordu. Bu uykumun iyice açılmasına sebep olmuştu. Kısık kısık ulaşan yabacı sesler ise gözlerimi aralamama sebep olmuştu.
Gözlerimi birkaç defa kırptıktan sonra uzandığım yatakta başımı kaldırdım. Dün gece bu evden götürüleceğimi sanmıştım ama başarısız olmuştuk. Hala bu evde hala bu odada hala bu yataktaydım.
Gece yorgun ve sıkılmış bedenimi yatağa atmıştım. Tavanla bakışmalarımın ardından uyuyakalmıştım. Anca uyanmıştım ve saatin kaç olduğunu bile bilmiyordum.
Yataktan ellerimle destek alarak bedenimi kaldırdım. Elimi uzatıp komodindeki telefonumdan saati kontrol ettim. 12.36'ydı. Bu evde normalde daha erken kalkılıyor gibiydi. Muhtemelen beni uyandırmamışlardı.
Ayaklarımı yere indirip terliklerimi giyerek kalktım. Yavaş adımlarla lavaboya ilerledim ve yüzümü yıkayıp kendime gelmeye çalıştım.
Aynadaki yansımama birkaç saniye boyunca baktıktan sonra saçlarımı elimle geriye doğru taradım. Geceden kalma yorgunluk hâlâ üzerimdeydi.
Artık bir duş almam şart gibi hissediyordum. Bir an önce duş alıp kendime gelmek istiyordum. Üzerimdeki kıyafetlerle yatağa girmiş olmak bile beni rahatsız ediyordu. Dolabın önüne geçip giyecek bir şeyler aradım. Dolaptaki kıyafetin arasından rahat bir eşofman takımı ve temiz iç çamaşırları çıkardım. Havlumu da kolumun altına sıkıştırdıktan sonra banyoya girdim.
Kapıyı kilitleyip üzerimdekileri çıkardım ve duşa girdim. Suyun sıcaklığı tenime değdiğinde omuzlarımın biraz olsun gevşediğini hissettim. Başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapattım.
Duşumu bitirdikten sonra havluya sarınıp banyodan çıktım. Saçlarımı kurulayıp üzerimi giyindim. Aynanın karşısında saçlarımı tararken karnımdan gelen sesle duraksadım. Dün gece yediğim yemek dışında doğru düzgün bir şey yememiştim. Açlığım yeniden kendini hissettirmeye başlamıştı.
Saçlarımı gelişigüzel topladıktan sonra telefonumu elime aldım. Ekranda Merve'den bir mesaj vardı. Bakışlarımla telefon kilidini açmadan ekrandaki mesajı okudum.
Merve: Ne atıp sildin?
Tam cevap yazmak için kilidimi açacaktım ki aklıma onun telefonumu izleyebildiği gerçeği geldi. Bu yüzden cevap yazmamaya karar vererek telefonumu eşofmanımın cebine attım.
Adımlarım kapıya ilerledi. Kapıyı açar açmaz koridordan gelen konuşma seslerini duydum. Bu kez evin içi dünden daha hareketliydi. Merdivenlere doğru ilerlerken aşağıdan bir kahkaha yükseldi. Ardından tanıdığım o tok ses işitildi.
"Закончим дела, и сразу возвращаемся."
(İşimiz bitsin, direkt dönüyoruz!)
Cengiz'in cümlesinden sonra daha önce duymadığım başka bir erkek sesi cevap verdi. Konuşmaları Rusçaydı. Kelimeleri tam olarak seçemesem de ses tonundan rahat bir sohbette olduklarını anlayabiliyordum.
İЗабей, брат. Зачем тебе с этой девчонкой возиться? Заберём её с собой, а когда дядя Тимур закончит свои дела, отправим обратно."
(Boş ver abi. Ne uğraşacaksın kızla? Onu da götürelim, Timur amcamın işi bitince geri yollarız.)
Hızlı adımlarla merdivenleri inmeye başladım. Ayak seslerim yüksekti. Bir sessizlik oluşmuştu. Büyük salona girdiğim gibi bakışlarım lüks tekli koltuklarında oturan Cengiz ve yabancı adamı buldu.
Cengiz'in karşısında oturan adamın koyu renk saçları alnına doğru düşüyordu. Koyu kahve gözleri vardı. Yüz hatları belirgindi. Kalın kaşları, hafif bıyığı ve çenesindeki kısa sakalları yüzüne ayrı bir ifade katıyordu. Üzerinde rahat bir buz mavisi gömlek vardı. Bir kolunu koltuğun kenarına yaslamış, konuşurken yüzüne yerleşen umursamaz ifadeyle Cengiz'e bakıyordu.
İlk bakışta ikisi de birbirinden farklı karakterlere sahipmiş gibi görünüyordu. Cengiz her zamanki kendinden emin tavrıyla otururken karşısındaki adamın daha rahat, hatta biraz da umursamaz bir havası vardı.
Merdivenlerden gelişimi fark edince ikisinin de bakışları bana döndü. Cengiz'in yüzünde tanıdık bir sırıtış belirirken yabancı adam beni baştan aşağı süzdü. Bu bakışından hiç hoşlanmamıştım. Çenemi kaldırıp ikisine de baktım. "Ne var?" diye sordum, sessizliği bozarak.
Demin Cengiz ile beraber Rusça konuştuğunu duyduğum yabancı adamın dudaklarının kenarı kıvrıldı. "Demek bahsettiğin kız bu." Cengiz başını hafifçe geriye yasladı. "Evet. Duru Furtuna." Anında, "Duru Karaca." Diye düzelttim.
Cengiz'in bakışları yüzümde ve saçlarımda dolandı. Duş aldığımı anlamıştı. Memnun bir ifadeyle başka yöne dönünce bende yabancıya döndüm.
Tanımadığım adam oturduğu yerden kalkıp karşıma kadar geldi. Elini tanışma amacıyla bana doğru uzattı. "Anton Volkov ben..." bakışları Cengiz'e kaydı. "Şu adamın üvey kuzeni oluyorum." Cengiz, komiğine gitmiş gibi dişlerini göstererek sırıttı. "Üvey ne ya..." diye mırıldanmıştı.
Anlamsızca ikisini izliyordum. Anton'un bakışları bendeydi hala. Uzattığı elini tutmadığımı görünce hızlı bir hareketle kaşlarını indirip kaldırdı ve elini geri çekti. "Timur amcam, babamın üvey kardeşi olunca üvey kuzenim diyorum bende. Daha makara bence." Rahat bir tavrı vardı.
Anton, tekrar koltuğa oturunca ben ayakta kalmıştım. Cengiz, telefonuyla uğraşıyordu. Anton'un bakışları ise hala bendeydi. "Bu sabah geldim bende." Merak etmediğim halde anlatıyordu. Kendi kendine güldü. "Başını belaya sokar şimdi bu dedim. İki aileye birden sataşmış. Bunu birinin koruması lazım." Cengiz, telefonuna odaklıyken kuzenine cevap verdi. "Korumaya ihtiyacım yok."
Anton, başını iki yana salladı. "Zorla kalıyorum birtanem var mı bir diyeceğin?" Rustu ama türkçesi bir türk kadar vardı. Ayakta hafif hafif sallanırken onları izliyordum.
Cengiz, telefonunu bırakıp gözlerini bana kaldırdı. Saniyeler sonra yine gözleriyle salonun diğer ucundaki yemek masasını işaret etti. Başım oraya döndü. Tek kişilik kahvaltı indirilmişti. Yeni indirilmiş gibiydi. "Kahvaltı yap hadi." Ağzımı açıp cevap verecektim ki daha ben konuşmadan lafı ağzıma tıktı. "Afiyet olsun!"
Bu sefer uzatmadan masaya ilerledim. Sandalyeyi çekip oturdum. Güzel bir türk kahvaltısı hazırlatılmıştı. Bakışlarım masada dolandıkça karnım daha da acıkıyordu.
Benim masaya oturmamla Cengiz, yanındaki kuzenine dönmüştü tekrar. "Burada mı kalacaksın cidden?" Anton, kendinden emin bir ifadeyle başını salladı. "Evet canım, seni koruyucam. Sen, bir noktada şiddete girişmiyorsun. Bak mesela o odaya tıktığın adamların kafasına niye sıkmadın?"
Tam yemeğe başlayacaktım ki dediği şeyi duymamla duraksayarak onlara döndüm. Cengiz, derin bir nefes alıp verdi. "Niye sıkıyım mesela?" Sessizce onları izledim. Anton, ona anlamsızca bakıyordu. "Evine girdiler? Misafirini almak istediler? Bahçene girdiler? Yeterli mi?"
Cengiz, kaşlarını indirip kaldırdı. "Değil. Odada bağlı duruyorlar işte işim bitince tekmeyi basıcam ikisine de. Katil miyim ben? Avukatım avukat!" Avukat olduğunu hatırladığı bir yer olması beni şaşırtmıştı (!)
Deminki Rusça muhabbetlerinin aksine şu an Türkçe konuşuyorlardı ediyorlardı.
Gözlerimi tekrar önüme çevirip yemeğe başladım. Ekmeği ağzıma atıp çiğnerken Anton'un cevabını duydum. "Sen katil değilsin ama ben katilim işte. Benim için sıkıntı değil. Gördüğün gibi sıkacaktın işte."
Ekmeğin boğazıma kaçmasıyla öksürmeye başladım. Bakışlarım şaşkınca Anton ve Cengiz'e dönmüştü. Cengiz, çattığı kaşlarıyla kuzenine ters bir bakış attı. Anton, pot kırmış gibi yemek masasındaki bana baktı. "Katil derken öyle hani psikopat gibi değil... yani kansızları öldürmekten çekinmiyorum gibi... böyle deyince çok şey oldu... yani evime böyle biri girse sıkarım kafasına anlamında hani... açıklayamadım ki!"
Öksürmem geçtiği gibi kaşlarımı çattım. "Öylesi böylesi mi var? Katilmişsin işte!" Anton, bir bana bir Cengiz'e baktı. Cengiz, ciddi ifadesiyle onu izliyordu. "Sus... sen konuştukça batarsın. Bence hiç konuşma." Anton, kabullenir gibi başını salladı. "Bencede." Kısa ve net.
Ben nasıl bir yere düşmüştüm böyle? İstanbul'a, küçük evime, küçük odama, küçük hayatıma bir an önce dönmek istiyordum!
Çayımdan bir yudum alıp derin bir nefes aldım. "Senin işin ne?" Diye sordum bakışlarım tekrar Cengiz'in kuzenine kayarken. O da mı avukattı diye merak etmiştim.
Anton, hafifçe sırıttı. Oturduğu yerde geriye yaslanıp bir bacağını diğerinin üzerine attı. "Finans işleriyle uğraşıyorum diyelim." Cengiz, başını kaldırmadan güldü. "Kibarlaştırma şunu, anlamaz sanıyorsun." Anton, ona dönüp gözlerini devirdi. "Ne var oğlum? Yanlış mı söyledim? Borç veriyorum, vaktinde ödeyemeyenlere de kibarca hatırlatıyorum. İnsanların finansal sorunlarına çözüm buluyorum işte." O kibarca nasıl bir kibarlıktı merak etmiştim.
Kaşlarımı kaldırıp ona baktım. "Tefecisin yani?" Anton'un yüzündeki gülümseme bir anlığına dondu. Ardından iki elini havaya kaldırdı. "Bak, böyle söyleyince kulağa çok kötü geliyor. Ben buna özel finansman diyorum." Cengiz, dudağının kıvrılan köşesiyle güldü. "Özel finansmanmış! Dümdüz tefecisin işte!"
Anton, kuzenine ters bir bakış attı. "Kes sesini. Sanki sen sütten çıkmış ak kaşıksın." Cengiz'in gülümsemesi hafifçe silinirken ikisi birkaç saniye boyunca birbirlerine baktılar.
Ben ise çay bardağımı masaya bırakıp ikisini de süzdüm. Başımı ağır ağır iki yana salladım. "Gerçekten harika..." Cengiz'den bakışlarımı çekmedim. O da çekmedi. Birkaç saniyenin ardından gözleriyle önümdeki kahvaltı tabaklarını işaret etti. Yine o iri, koyu ela gözleriyle yememi işaret ediyordu.
Gözlerimi devirdim ve önüme dönüp yemeğe devam ettim. Ekmeğe reçel sürüp ağzıma tıktım. Onlar ise sohbetlerine kaldıkları yerden devam ettiler.
"Burada kalmayacaksın herhalde?" Cengiz'in düz sorusuna alaycı bir cevap verdi. "Koçaride mi kalayım canım?" Cengiz, umursamazca dudağını büktü. "Sen bilirsin. Orda biraz dağlı var ama sen çok yabancı kalmazsın." Anton, alınmış gibi ters bir bakış attı. "Yok, burayı sevdim. Şu aşağıdaki itlerin kaldığı odayı ayarlayın dinleye dinleye döverim de onları."
Ağzımdaki lokmayı çiğnerken bakışlarımı arada onlara çeviriyordum. "Yukarda bir oda ayarlarlar." Dedi Cengiz yanıt olarak. Anton, eliyle hızlıca saçlarını düzeltti. "Güzel güzel! Şerif'i ne zaman çıkarıyorsun?"
Konunun babama gelmesiyle bütün dikkatim oraya kesilmişti. Cengiz, yemek masasındaki bana bir bakış attıktan sonra kuzenine döndü. "Yarın çıkarırım." Anton, ağır ağır başını salladı. "Önlem almak lazım." Cengiz, başını kaldırdı. "Merak etme. Önlemlerimi aldım zaten. Diyorum ya sana ihtiyaç yoktu. Babamın boş endişeleri hep."
Aklımı tırmalayan sorula yemeğe ara verip başımı ona çevirdim. "Nasıl çıkaracaksın onu?" İkisinin de bakışları bana dönmüştü. Cengiz, derin bir nefes aldı. "Onu içeri atan delili etkisiz hale getirecek bir ses kaydı var elimde. Onu kullanacağım."
Başımı ağır ağır salladım. "Çıkacak yani?" Başını salladı. "Çıkmasın mı?" Duraksadım. Ne diyeceğimi bilememiştim. İkisinin de bakışları üzerimdeydi. Boğazımı temizledim. "Eğer ki suçluysa çıkmasın." Cengiz'in bakışları değişmedi. "Kızı olarak soruyorum, çıkmasın mı?"
Şu anda cidden ne diyeceğimi bilemiyordum. Babamla ilgili hafızamda hatırladığım bütün anılarda hapishanedeydi. Onu gördüğümü hatırladığım yerler hep görüş odalarıydı. Onu dışarıda hiç görmemiştim ben iki yaşımdayken o içeri girmişti çünkü.
Bu sebeple onu dışarıda görme düşüncesi çok farklıydı. Hiç tatmadığım bir şeydi. Görüş odalarında bile nadir gördüğüm insanı dışarıda sürekli görme ihtimali garipti direkt.
"Çıkmasın." Dedim kısık bir sesle. Korkuyordum. Aştığım şeylerle tekrar yüz yüze gelmek istemiyordum. Kuruyan, kapanan yaralarımın tekrar açılmasını istemiyordum.
Cengiz, kaşlarını kaldırdı hafifçe. "Ama çıkacak. Hazır ol o zaman." Anton, olayları anlamamış gibiydi. Muhtemelen babamla aramdaki yabancılık durumunu bilmediği içindi.
Cengiz, tekrar kuzenine dönmüştü. Bakışlarım cebimdeki telefona indi. Cengiz, telefonumu anlık izleyebiliyordu. Şu an birine bir mesaj atsam belki de o fark etmeyebilirdi.
Yavaşça cebimden telefonumu çıkardım. Bir yandan dikkat çekmemek için diğer elimle çayıma uzanıp büyük bir yudum aldım.
Telefonumun kilit ekranını masanın atlından açtığım an onun sesini duydum. "He! Demeyi unuttum..." Telefonu ona göstermeden masanın altında saklayıp başımı çevirdim. "Efendim?"
Cengiz, o koyu elalarını dimdik üzerimde tuttu. Sanki aklımı okur gibi bana baktı. "Telefonunu izlemiyorum, izlemedim de. Mesajlarının bildirimleri düşünce bakıyorum. Bildirimleri kapatmakla hiç uğraşma bana yine de bildirim gelecek. Merve, arkadaşın yazmıştı sabah. Kızı cevapsız bırakma istersen, merak etmesin."
Elim masanın altında tuttuğum telefonu sıkıyordu. Anton, komiğine gitmiş gibi kısıkça gülerken ben derince yutkundum. "Anladım." Cengiz, başını salladı. "O kadar da vicdansız değilim bak. Reels kaydırabilirsin, dizi izleyebilirsin, oyun oynayabilirsin, kitap okuyabilirsin..." Alay edercesine sırıttım. "Çok sağ ol ya, eksik olma."
Anton, elini ağzına örtmüş gülüyordu. "Ben yapmazdım mesela." Dedi gülüşünün arasından.
Beyefendi sanki aklımı okumuştu. Küçük planım da suya düşmüştü maalesef ama vazgeçmeyecektim.
Anton, tekrar bir şeyler anlatmaya başlamıştı. "Adamları arttırırız yine de." Cengiz, sadece tepkisizce onu dinliyordu. Bir anda kaşları çatıldı. "Bu evde kalamazsın. Kendine yakında başka bir ev tut." Hala bu noktada kalmıştı anlaşılan.
Anton, sesli bir of çekti. "Ты серьёзно? Я только приехал." (Ciddi misin? Daha yeni geldim.)
Cengiz, arkasına yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi. "Не делай вид, будто не понимаешь, о чём я говорю." (Neden bahsettiğimi anlamıyormuş gibi davranma.)
Anton, birkaç saniye boyunca ona baktıktan sonra yüzünde çarpık bir sırıtışla başını salladı. "Что мне делать? У меня очень насыщенная жизнь." (Ne yapayım? Hareketli bir hayatım var.)
Rusça bilmediğim için olaya çok uzak kalmıştım. Ama içimde deli gibi bir merak da dolmuştu. Muhtemelen Cengiz'in onu istemeyişiyle ilgiliydi. Bakışlarım onlardaydı. Maalesef yabancı dil olarak bir tek İngilizcem vardı.
Bir süre sonra Anton sırıtarak bana döndü. "Senin fikrin ne? Sence kuzenin beni evden kovmalı mı?" Çay bardağımı masaya bıraktım. "Hiçbirinizi görmek istemiyorum açıkçası gitmen daha iyi."
Böyle bir cevap beklemiyor gibiydi ama yine de güldü. "Ne kadar da sevgi dolu!" Cengiz'e yandan bir bakış attı. "O seni nasıl buraya getirdi ya?" Ciddileşen bakışlarım dimdik Cengiz'e döndü. "Kandırdı. Bende kandım." Hatırlamak tekrar sinirlerimi bozmuştu.
Ama şu an buna sinirlenmenin bana bir faydası yoktu. Anton, hızlıca ayağa kalktı. "Ben kaçar. Birkaç saate dönerim." İkimize bir el sallama hareketi yaptıktan sonra hızlı adımlarla büyük salondan çıktı.
Oturduğum sandalyeden yavaşça kalktım. "Sen niye onu istemiyorsun?" Bakışları bana döndü. "Her gece eve kadın getiriyordu. Hareketli bir hayatı var. Burada o kadar çapkın olamaz. Orası ona daha uygun aslında ama... neyse."
Kaşlarım çatıktı ama çok umursamadan salonun çıkışına ilerledim. "Karnın doydu mu?" Cevap vermeden adımlarımı hızlandırıp merdivenleri çıkmaya başladım.
Odaya girdiğim gibi kapıyı arkamdan kapattım. Cebimden telefonumu çıkarıp ekranına bir süre baktım. Bildirim geldiğini söylemişti. Bildirim vermeyen bir şeyle kendimden bir haber verebilir miydim, diye uzun uzun düşünmeye başladım.
Her uygulamanın bildirimi vardı neredeyse. Haber vermeye çalıştığımı öğrenirse daha sinir olabilirdi ve ne yapacağını da bilmiyordum. Derin bir of çekerek telefonu yatağa fırlattım.
Aklıma babamın adamlarının gelmesiyle olduğum yerde durdum. Kapıya dönüp hızlı adımlarla ilerledim. Yavaşça kapı kulpunu indirip tekrar odadan çıktım. Dikkat çekmemek için sessiz adımlarla indim merdivenleri bu sefer.
En aşağı indiğimde adımlarım o dün gece girdiğim odaya doğru ilerledi. Yaklaştığımda elimi uzatıp açmaya çalıştım ama kapı kitliydi. Kulağımı kapıya dayadım ve ses var mı diye kontrol ettim. Birinin sesi geliyordu. Ağzı bağlı gibi bağırıyordu. Muhtemelen kapıyı birinin açmaya çalıştığı görüp kendini belli etmeye çalışıyordu.
Anahtar bulabilir miyim diye çevreye bakınmak için ardımı döndüğüm an dimdik karşımda yine onu görmek ödümü koparmıştı. Uzunca boyuyla hemen ardımda dikilmiş ciddi ifadesiyle beni izliyordu.
Aralıklı dudaklarımla elimi kalbimin üzerine yerleştirdim. Bakışları elimin konumuna indi. Birkaç saniye orayı izledikten sonra bakışlarını tekrar yüzüme çıkardı. "Hiç durmayacaksın değil mi? Biraz dinlenmeyi mi denesen?"
Omuzlarımı indirip kaldırdım. "Beni kandırdın birde utanmadan konuşuyor musun?" Aramızda adım olarak neredeyse hiç mesafe yoktu sadece boy farkımızın oluşturduğu mesafe vardı. Başını eğerek onu da azalttı. "Dur be kadın. Ben yoruldum."
Gözlerimi inat eder gibi dimdik koyu ela gözlerine diktim. "Bence hiç yorulmuyorsun." Yorulmuyor gibiydi hala benimle uğraşabildiğine göre. Dudağının kenarı kıvrılırken başını salladı. "Genelde bütün girişimlerin başarısız olduğu için, evet."
Yüzümde oluşan alaycı ifadeyle dudaklarımı büktüm. Bakışları yavaşça dudaklarıma indi. "Maalesef... Senin kadar şeytani olamıyorum haklısın." Laf sokmaya çalışmıştım ama alınmamış gibiydi. Dudaklarımdan tekrar gözlerime çıktı bakışları. "Alışırsın merak etme. Ayak da uydurursun."
Yüzünde hiçbir şey olmamış gibi duran o ifade vardı. "Onlar babamın adamları," dedim dişlerimin arasından. "Onları bu şekilde tutamazsın." Cengiz'in yüzündeki hafif gülümseme silindi. Bir anlığına kapıya baktı, ardından yeniden bana döndü. "Evime gizlice girdiler. Üstelik seni buradan çıkarmaya çalışıyorlardı. Sence onları karşılayıp çay kahve mi ikram etmeliydim?"
Bilmiş bir ifadeyle kaşlarımı kaldırdım. "Belki de buraya gelmelerinin sebebi senin beni zorla tutman olabilir mi?"
"Olabilir." Hiç beklemediğim kadar rahat cevap vermişti. "Ama bu, evime izinsiz girmelerini haklı çıkarmıyor." Dudaklarımı birbirine bastırdım. Her konuşmamızda kendine haklı çıkacak bir yer bulmayı başarıyordu. En kötüsü de bazen söylediklerinde mantık payı olmasıydı. Bu, ona hak vermemi gerektirmiyordu elbette.
Onu göğsünden itmeye çalıştım. "Yer aç! Odama gidicem!" Bir adım geri çıkarak bana yer açtı. "Evimi çabuk sahiplenmişsin bakıyorum. Odama falan..." Yine ona bir cevap vermeden açtığı küçük aralıktan ona çarparak geçip merdivene ilerledim. "Bu sürekli duyup görmezden gelme olayın da hiç hoşuma gitmedi."
Neyim hoşuna gidiyordu ki sanki? Her şeyimden şikayetçiydi.
Bir telefon arama sesi geldi onun tarafından. Ona hiç bakmadan usul usul merdivenleri çıktım. Merdivenleri çıktığım gibi odama giriyordum ki onun sesini duydum. "Alo? Fatih Bey siz arar mıydınız?" Sözünün hemen ardından gülüş sesi geldi.
Olduğum yerde kalakaldım. İsim bana çok tanıdıktı. Gözlerim odamın kapısına dikiliyken bu Fatih, Furtuna olan olabilir miydi diye düşündüm.
Adımlarım geri doğru yaklaştı. Merdivenlerden inmedim ama odaya da girmemiştim. Koridorda onu dinlemeyi bekliyordum. "Sorma ya! Trabzondayım cidden. Anton da gelmiş bu sabah bir de."
Bir süre sustu. Bu o mu diye anlamaya çalışıyordum ama net ayırt edici bir şey söylemeden anlayamazdım.
"Ne duydun?" Yine karşıyı dinledi. Trabzanlara tutunarak başımı uzatıp aşağı baktım. Telefon kulağında olduğu yerde yavaş yavaş dolanmaya başlamıştı.
"Evet, benim evimde ama maalesef burada olmaya devam edecek kusura bakma kuzenini sana vermeyeceğim." Sesindeki alaycılığın yanında bir agresiflik de vardı.
Artık emindim Fatih abimle konuşuyordu. Fatih abi beni bilen birkaç kişidendi. Babamın aksine beni sadece bir sorumluluk olarak görmeyip kardeş gibi de görmüştü. Ama ne kadar kardeş orası tartışılırdı. Onun için bir İso veya bir Oruç olmadığım kesindi. Ama varlığını belli ettirmeye çalışıyordu beni bildiğinden beri.
Bana devamlı, zorla bile olsa para göndermeye çalışıyor. Senede bir kere iki kere yanıma geliyor, doğum günlerimde bana pahalı hediyeler yolluyor iki üç haftada bir arıyordu.
Abim olduğunu söylüyordu. Benimde bir Furtuna olduğumu söylüyordu. Ama ne derse desin o gerçek hissi asla alamıyordum. Babam bana soyadını bile vermemişken ben nasıl ona sizdenim diyebilirdim ki?
Düşüncelerimden Cengiz'in sesiyle uzaklaştım. Hâlâ telefon kulağındaydı. "Yok Fatih, aynen öyle vermiyorum." Net ve kararlıydı. Bi süre yine karşı tarafı dinledi. Gerildiğini hissediyordum. "İlk ihanet senden geldi. Beni Koçari'ye sattığın o güne
sayarsın bunu, Fatih Furtuna."
Telefonu kulağından çekip kapattı. Görünmemek için geri çıktım. Kapının hemen dibine yaklaşırken onun salonuna tekrar girişini izledim. Ardından bende hemen odama girdim.
Demek Fatih abim beni arıyordu. Babam haber vermiş olabilirdi ona da. Derin bir nefes alarak başımı geriye atıp kafamı toparlamaya çalıştım.
Yatağın kenarına oturup ellerimi dizlerimin üzerine bıraktım. Aklımda birbirine karışan o kadar çok şey vardı ki hangisini önce düşünmem gerektiğini bile bilmiyordum.
Fatih abiyle Cengiz'in arasında da bilmediğim bir mesele vardı. İlk ihanet senden geldi. Bu cümle zihnimde tekrar yankılandı. Fatih abi, Cengiz'e ne yapmıştı? Onu gerçekten Koçari'ye mi satmıştı?
Yatağa uzanıp gözlerimi tavana diktim. Birkaç dakika boyunca hiçbir şey yapmadan öylece kaldım. Sonra aklıma gelen düşünceyle doğruldum. Fatih abi benim burada olduğumu biliyorsa belki de beni almaya gelecekti. Belki de hiç gelmeyecekti.
Başımın arkasını yastığa vurup durmaya başladım. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu resmen.
Birkaç saat odada boş boş bekledikten sonra yine aşağı inmiştim. Cengiz ortalıklarda yoktu ve bu çok güzeldi. Huzurdur resmen huzur!
Mutfağa girdiğimde o Zarife'nin köylüsü olan çalışanla karşılaştım. Bulaşık yıkıyordu. Beni görünce gülümsedi. "Kahve yapayım mı size?" Dilimi damağıma vurarak cık sesi çıkardım. "İstemiyorum."
Bakışlarım inceler gibi kadının üzerinde ardından çevrede gezindi. Dikkat çekecek kimse yoktu. Kadına dönerek ona yaklaştım. Fısıltıyla, "Bana telefonunu verir misin?" Dedim.
Kadın bir iki saniye duraksadı. Ona yalvarır gibi baktım. Birkaç saniye durup düşündü ardından hafifçe başını sallayarak o da bana yaklaştı. "Normalde herkes tembih edildi kimse telefon veya başka bir yere ulaşabileceğin herhangi bir şey vermeyecek diye..." başımı hızlıca sallayarak devam etmesi için onay verdim. "Sen Şerif Bey'i mi arayacaksın?" Reddetmemesi için hızlıca başımı salladım. "Evet! Babamı araman lazım."
Kadın gözleriyle hızlıca çevreyi kontrol etti. Ardından cebinden telefonu çıkarıp alttan bana uzattı. Aldığım telefonu direkt cebime attım. Bakışlarıyla koridordaki merdiven altı kapısını gösterdi. "Orda konuş ama sessiz ol sesin dışarı gelmesin. Cengiz Bey evde değil şu an. Çabuk ol."
Teşekkür eder gibi kocaman gülümsedim. "Bu iyiliğinizi unutmayacağım teşekkür ederim!" Hızlı ama sessiz adımlarla gösterdiği merdiven altına ilerledim.
Kapıyı açıp ardımdan sessizce kapattım. Burası küçücük bir depo gibiydi. Çömelip telefonun ekranını açtım. Burayı aydınlatan tek şey o olmuştu. Numara tuşlama yerini açtım ama öylece kalakaldım. Böyle durumlarda düşünmeden direkt arayıp yardım isteyebileceğim hiç kimsem yoktu.
Yutkunarak ekrana bakmaya devam ettim. Kimi aramak en mantıklı olandı. Babamı aramak isteniyordum ki içerdeyken yapabileceği bir şey de yoktu. Cengiz'in evi güvenlikle doluydu adamların gelmesi zordu. Başka kim vardı? Merve. Merve ne yapabilirdi, diye düşündüm.
Merve, bana yardım edebilirdi. Gözlerim irileşti hemen onun ezberimdeki numarasını tuşladım. Telefon çalarken kulağıma yerleştirdim. Çalma sesi geldi... tekrar geldi... ve açıldı.
"Alo?"
Numara bilinmeyen olduğu için sesi bir yabancıya seslenir gibiydi. Fısıldayarak hızlı hızlı konuşmaya başladım.
"Ben Duru! Bak Trabzon'dayım ama burada kaldım telefonumu biri çaldı kullanamıyorum yazma oraya..." Gerçeği pat diye söylemek zor olurdu diye burada tıkanmıştım. Derin bir nefes aldığımda Merve'den tepki gelmişti.
"Ne? Ciddi misin ya! Çok kötü olmuş, taksitle almıştın o telefonu. Haram zıkkım olsun!" Evet, bu kesinlikle telefonuma kıyamama sebeplerimdendi.
"Merve, çabuk olucam çünkü daha haber veremeyebilirim. Senin üniversitede Trabzonlu bir arkadaşın vardı veterinerlik okuyordu hatta. İsmini hatırlamıyorum hala konuşuyor musunuz onunla?"
Merve, bir süre düşündü. Ardından sesi telefona ulaştı. "Evet, eskisi kadar sık olmasa da konuşuyo-" Aceleyle sözünü kestim. "Beni alabilir mi? Çok zor durumdayım."
Sesimdeki telaş onu da korkutmuş gibiydi. "Duru sen iyisin değil mi? Bak korkuyorum ben şu an." Gözlerimin dolmasına izin vermeden hemen konuşamaya devam ettim. "Şuan iyiyim ama ne olduğunu anlatacak kadar vaktim yok. Sana mesajdan çevreden yol üstü bir konum atacağım oraya gelir." Direkt buraya gelse yakalanırlardı ve yakalanırlarsa vicdan azabı beni mahvederdi.
"Tamam tamam! Söylerim ben durumun öneminden de bahsederim merak etme." Sesindeki korku bariz belliydi. Burnumu çektim. "Buraya daha ulaşma sakın. Yarın öğlen saatleri gibi evden çıkıyor anladığım kadarıyla bende o saatlerde çıkmaya çalışırım." Hemen cevap verdi. "Tamam söylerim. Nerdesin sen bir evde mi kalıyorsun?"
Şu an ona bütün her şeyi anlatacak vaktim yoktu. "Sana sonra anlatıcam." Gelen seslerle hemen telefonu kapattım. Hızlıca mesajlardan buranın çevresinde bir konumu ayarlayıp ona attım.
Telefonu kapatıp tekrar evime attığımda kapı çalındı. Korkudan titremeye başladığımda seslenmeyi duydum. "Benim Duru Hanım... konuştunuz mu?" Fısıltıydı. Derin bir nefesi verdim. Rahatlamıştım.
Kapıyı sessizce aralayarak çıktım. Telefonu ona geri uzattım. "Çok teşekkür ederim." Etrafı kontrol ederken gülümsedi. "Ne demek!"
Telefonu kadının eline bıraktıktan sonra bir kez daha etrafı kontrol ettim. Koridor sessizdi. Cengiz'in nerede olduğunu bilmiyordum ama mümkün olduğunca çabuk odama dönmem gerekiyordu.
"Gerçekten tekrar çok teşekkür ederim. Sizin başınızı belaya sokmak istemiyorum, o yüzden kimseye bir şey söylemeyin olur mu?" Diye uyardım sakince. Kadın başını salladı. Yüzündeki gülümseme biraz silinmişti. "Bunu söyleyemem zaten."
Sessizce merdivenlere yöneldim. Basamakları çıkarken telefonumu yeniden düşünmeye başladım. Yarın öğle saatlerinde evden çıkmayı başarabilirsem, onun üniversiteden arkadaşının beni alması mümkün olabilirdi. Elbette bunun için önce Cengiz'in dikkatini başka bir yere çekmem gerekiyordu.
Odaya girdiğimde kapıyı kapatıp sırtımı ona yasladım. İlk defa elimde gerçekten bir ihtimal vardı. Küçük, belirsiz ve bir sürü şeye bağlı bir ihtimaldi ama yine de vardı. Biraz önce yatağımda çaresizce debelenirken en azından şimdi bir şey yapmıştım.
Bedenimi yine yatağa attım. Yarın öğlene kadar sabretmem gerekiyordu. Tek yapmam gereken buydu. Ne kadar zor olabilirdi ki?
Cengiz, bir iki saate duyduğum seslerden anladığım üzere Anton ile dönmüştü. Yemek saati geldiğinde aşağı inmemiştim hatta direkt odadan çıkmamıştım. Cengiz yine inat ettiğimi anlayınca kapımın önüne tepsiyle yemek bırakmıştı.
Tepside bir kitap da vardı. Geceleri bölük uyuyordum gündüzden akşama kadar odada oturuyordum. Telefonu da elime almıyordum. Sanki bunu biliyor gibi yine kitap bıraktırmıştı.
Kitap olarak bu sefer Şeker Portakalı bırakmıştı ama ben onu lisede zaten okuduğum için okumak istemedim veya belki de Zeze'nin çocuk aklıyla anlam veremediği şeylere, kendisine yapılan haksızlıklara ve büyümek zorunda kaldığı o yaşlara çok da yabancı olmadığım için tekrar okumak istemedim.
Bazı hikayeler, insanın karşısına yeniden çıktığında eskisinden daha ağır geliyordu.
Kitabı komodinin üzerine bıraktım. Cengiz'in beni ne kadar tanıdığını düşünmek istemiyordum.
Tepsideki yemekleri kaçmaya enerjim olsun diye bitirdim. Sonra üzerimdeki kıyafetlerle yatağa girdim. Bu gece tek istediğim, düşünmeden uyuyabilmekti. Yarın öğlene kadar sabretmem gerekiyordu. Sonrasında bu evden çıkacak, Cengiz'in benim adıma verdiği kararların hiçbirine mecbur kalmayacaktım.
⋆˚꩜。ּ
Sabah gözlerimi açtığımda odanın perdelerinin arasından süzülen ışık, gecenin geride kaldığını haber veriyordu. Gözlerimi birkaç defa kırpıp uykumu açmaya çalıştım. Başımı yastıktan kaldırıp komodinin üzerindeki telefona uzandım. Saat henüz dokuzu biraz geçmişti.
Derin bir nefes vererek kollarımı gererek bir esneme hareketi yaptım. Dün gece, uzun zamandır ilk kez doğru düzgün uyumuştum. Buna rağmen içimdeki huzursuzluk geçmemişti. Bugün bu evden çıkma ihtimalim vardı ama planın tek bir aksaklıkla bozulabileceğini biliyordum.
Merve'nin arkadaşının gerçekten gelip gelmeyeceğinden, buluşma noktasına zamanında ulaşabileceğimden emin değildim. Yine de elimdeki tek fırsat buydu.
Yataktan kalkıp pencereye yürüdüm. Perdeyi araladığımda bahçeyi ve giriş kapısına kadar uzanan yolu görebiliyordum. Etrafta olağan dışı bir hareketlilik yoktu. Birkaç dakika dışarıyı izledikten sonra perdeyi yeniden kapattım.
Önce hazırlanmalıydım. Sadece buraya ilk geldiğimde yanımda olan çantama cüzdanımı telefonumu koysam yeterliydi. Çantamı yatağın üzerine koyup içine yalnızca gerekli birkaç şeyi yerleştirdim.
Çantanın fermuarını kapatıp yatağın kenarına oturdum. Önümde birkaç saat vardı ve bu süreyi mümkün olduğunca sakin geçirmek zorundaydım.
Bugün buradan çıkacaktım. Kendime bunu tekrar tekrar söylerken bile içimdeki endişeyi susturamıyordum ama en azından bu kez ne yapacağıma ben karar vermiştim.
Lavaboya girip güzelce elimi yüzümü yıkadım. Havluyla kurulandıktan sonra aynadan halime baktım. İstanbul'daki o parlaklığım sönmüş gibiydi. Tenim daha sokmuş, gözlerim halsiz, saçlarım dünki duştan sonra doğal dalgalarını bulmuştu. Çillerim ise burnumda yanaklarımda aynı yerlerinde aynı şekilde duruyorlardı.
Saçlarımı elimle hafifçe düzelttikten sonra lavabodan çıktım. Adımlarımı oda çıkışına doğru attım ama kapıya geldiğimde durdum. O adamı dün öğlenden beri suratını görmemiştim ve görmek de istemiyordum açıkcası.
Kapıyı açıp yavaş adımlarla aşağıya indim. Yine o çalışanla göz göze geldim. Kadın gülümsedi ve eliyle salonu işaret etti. "Kahvaltınız hazır. Salonda masada."
Ona baş salladıktan sonra bir şey demeden salona girdim. Masada Anton oturmuş kahvaltı yapıyordu. Beni görünce hafifçe sırıttı. "Günaydın Volkov esiri." Karşısına oturmak için ilerlerken kaşlarım çatıldı. "Bana öyle hitap etme!" Karşısına oturdum dünki ile aynı hazırlanmış olan kahvaltıya baktım. "Ne diyeyim?" Diye sordu Anton eğlenerek.
Gözlerim devirdim. "Adım var mesela. Duru. Duru Karaca." Ağzındaki ekmeği çiğnerken başını salladı. Ekmeği bitirince gözleri bana döndü. "Tamam, Şerif'in kızı." Özellikle en uyuz hitapları seçmesi sinirini bozmuştu. Komik olduğunu sanıyordu birde.
Cengiz'den daha az komik şakalar yapan biri daha varmış hayret!
Çayımdan bir yudum alırken bakışlarım çevreyi taradı. "O nerde?" Bakışları benim gibi çevrede dolandı. "Kim? Cengo mu?" Gözlerim ona dönerken başımı salladı. "Hı Hı! O çakma hukukçu." Taktığım lakaba güldü. "O çakma hukukçu babanı çıkarmaya gitti."
Bakışlarım sofrada durdu. Anton'un meraklı gözlerini üzerimde hissediyordum. "Çıkıyor yani." Başını salladığını görmedim ama hareketlenmeden anladım. Derince yutkundum. "Hadi kahvaltına başla."
Çatalımı salatalığa batırıp ağzıma attım. Kafam babama kaymıştı. Şu an dışarıda mıydı mesela?
"Sen Cengo'yu merak mı ettin?" Bakışları bana kaymıştı. İfadem anında ciddileşti. "Hayır! Başımda zebani gibi dikilmediği için sordum." Gülerek başını salladı ama hala o eğlenen havayı hissediyordum. "E normal tabi kaç gündür aynı evde yaşıyorsunuz? Karı-koca gibi..."
Ciddi ifademle ona baktıkça eğlencesi artıyor gibiydi. "Şaka yapıyorum sakin ol." Güler gibi bir mimik yaptım. "Çok komiksin gerçekten." Daha çok güldü ve başını bu salladı. "Biliyorum."
Bir süre konuşmadan sadece kahvaltı yaptık. Sandalyeyi masaya doğru itip çantamı almak için merdivenlere yönelmiştim ki Anton'un sesi arkamdan yetişti. "Bir yere mi gidiyorsun?"
Adımlarımı yavaşlattım ama dönmedim. "Odama."
Sesi tekrar yükseldi. "Anladım. Ben de ben kaçırdım sandım."
Olduğum yerde durup başımı ona çevirdim. Anton, elindeki çay bardağını masaya bırakırken yüzündeki sırıtışı saklama gereği bile duymuyordu.
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. "Senin bütün gün işin gücün insanın sinirini bozmak mı?" Kaşlarını hızlıca indirip kaldırdı ve kollarını bağladı. "Yok, bazen uyuyorum da." Başımı hafifçe yana eğdim. "Bazen de tefecilik yapıyorsun."
Cengiz'in yanında geçirdiğim birkaç günde, onunla uğraşmanın insanı ne kadar yorabileceğini öğrenmiştim. Anton ise belli ki aynı işi daha az çabayla yapabiliyordu. "Allah sabır versin etrafındakilere," diye mırıldanıp yeniden merdivenlere yöneldim.
"Sağ ol, Furtunalı!"
Sesindeki neşeye cevap vermedim. Merdivenleri çıkarken aklım hâlâ Anton'un söylediği cümledeydi. Cengiz, babamı çıkarmaya gitmişti. Bunun ne kadar süreceğini bilmiyordum ama onun dönmesini beklemek istemiyordum. Evden ayrılmak için en uygun zaman, herkesin kendi işiyle meşgul olduğu şu saatlerdi.
Odama girer girmez kapıyı kapattım. Çantamı yatağın üzerinden alıp omzuma astım, sonra bir kez daha içini kontrol ettim. Cüzdanım, telefonum ve gerekli birkaç şey... Başka hiçbir şeye ihtiyacım yoktu.
Pencerenin yanına gidip bahçeyi yeniden gözden geçirdim. Kapının önünde duran araçlardan biri yoktu ama bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum. Evde kimlerin kaldığını, çalışanların ne zaman dışarı çıktığını da tam olarak kestiremiyordum.
Yatağın kenarına oturup beklemeye başladım. Saatin ilerlemesiyle birlikte sabrım da azalıyordu. Her ayak sesi duyduğumda kapıya bakıyor, koridor yeniden sessizleştiğinde kendi kendime kızıyordum.
Arkadaşı gelecek miydi gelmeyecek miydi onu bile bilmiyordum. Ama yine de şansımı deneyecek oraya çıkacaktım.
Bir süre sonra arabalar bahçeye girmişti. Cengiz gelmiş olmalıydı. Çantamı aldım ve kapıya ilerledim kontrol etmem lazımdı. Kapıyı aralıkla açıp merdivenlerden aşağı baktım. Büyük salonun kapısı kapalıydı. Ama içeride bir grup kişi olduğunu görüyordum.
Merdivenden usul usul aşağı indim. Etrafta hiç çalışan yoktu. Sessizce parmak uçlarımda merdivenden indiğimde aşağıdaydım. Adımlarımı hızlandıdım ve babamın adamlarının olduğu odayı kontrol etmek için kapıyı açmayı denedim.
Kilitli değildi. Beklemediğim bir şeydi bu. Odada kimse yoktu. Adamlar odadan yeni çıkarılınca kapıyı kilitleneyi unutmuşlardı muhtemelen.
Fırsat bu fırsattı. Hemen kapıyı ardımdan kapatıp Korumasız pencereyi açtım. Dışarıyı kontrol ettim. Bütün adamlar önde toplanmıştı. İlk defa şansıma şükrettim. Bundan daha iyi bir fırsat olamazdı.
Hemen bacaklarımı tek tek çıkarıp aşağı atladığımda yere düştük. Çok yüksek değildi ama ayaklarımın yetişeceği kadar alçak da değildi. Küçük bir inlemeden sonra el avuçlarımı yere bastırarak ayağa kalktım.
Dizlerimdeki tozu silkelemeye bile vakit ayırmadan ayağa kalktım. Avuçlarım hafifçe yanıyordu ama umurumda değildi.
Evin duvarına yakın yürüyerek bahçenin sonuna ulaştım. Karşıma çıkan demir çitin ardından dışarıdaki yolu görebiliyordum. Çit sandığımdan yüksekti ama geri dönmeye niyetim yoktu. Çantamı önce diğer tarafa attım, sonra ellerimle demirlerin üst kısmına tutunup kendimi yukarı çektim. Bacağımı öbür tarafa geçirmeye çalışırken pantolonum çite takıldı.
"Allah kahretsin!" Sesimi alçak tutarak kumaşı kurtardım ve kendimi aşağı bıraktım. Bu kez ayaklarım yere sağlam bastı. Çantamı alıp hiç arkama bakmadan yürümeye başladım.
Evin bulunduğu sokaktan uzaklaşmam gerekiyordu. Buluşma noktası biraz ötedeydi. Yürüyerek ulaşabilirdim ama yol boyunca birinin peşime düşüp düşmeyeceğini bilmiyordum. Sürekli arkamı kontrol etmek de dikkat çekmekten başka bir işe yaramazdı.
Adımlarımı hızlandırdım. Sokaklar, İstanbul'da alışık olduğum kalabalıktan uzaktı. Arada bir geçen araçların sesleri dışında pek bir şey duyulmuyordu. Çantam kolumda sallanırken nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Daha evden yeni çıkmıştım ama sanki kilometrelerce yürümüştüm.
Bir an için içime rahatlama yayıldı. Gerçekten başarabilirdim. Biraz daha yürürsem Volkovların evinden uzaklaşacak, belki de İstanbul'a dönmenin bir yolunu bulacaktım.
Tam köşeyi dönerken arkamdan bir araba sesi geldi. Refleksle kenara çekildim. Siyah bir araç yavaşlayarak yanımdan geçti. Camları koyu renkli olduğu için içindekileri göremiyordum. Araç birkaç metre ileride durunca kalbim hızla çarpmaya başladı.
Olduğum yerde kaldım.
Belki yalnızca birini bekliyordu. Belki de benimle hiçbir ilgisi yoktu. Camlar açıldı. Sürücü koltuğunda kıvırcık saçlı kahverengi gözlü esmer bir adam, yanındaki koltukta kısa saçlı buğday tenli ela gözlü bir kadın oturuyordu. "Duru Karaca sen misun?" Diye sordu kadın.
Mutluluktan ağlayabilirdim. Yüzümde hızlı bir gülümseme oluştu. Hızlıca başımı salladım. "Benim!" Sürücü koltuğundaki adam kaşlarını çattı. "Bir saattir seni bekleyruz da! Bin hayde!"
Hemen arka kapıyı açıp koltuğa oturdum. Araba ilerlemeye devam etti. "Kusura bakmayın ben Merve'yi de bir anda aradım öyle..." Sesim mahçup çıkmıştı.
Koltuktaki kısa saçlı kız bana döndü. "Yok, sorun değil de sen böyle yol ortası nereden?" Merak etmiş gibiydi. Sürücü koltuğundaki çocuk da dikiz aynasından bakıp duruyordu. "Anlatmasam daha iyi. Hiç halim yok..." Dudağını büktü sakince. "Sen bilirsun."
Ellerimi koltuklara bastırarak öne doğru yaklaştım. Buralı olmadığımı anlamışlardı. Daha doğrusu burada büyümediğimi. "Siz beni direkt taksi bulacağım bir yere bıraksanız da olur."
Kız başını iki yana salladı. "Olmaz da! İçim rahat etmez benum. Nereye gideceksun bırakalum? Söz verdum kıza." Yüzümde tekrar gülümseme oluştu. "Çok teşekkür ederim... havaalanına bıraksanız çok iyi olur aslında."
Başını salladı sürücü koltuğundaki çocuk. Kız derin bir nefes aldı ve tekrar bana döndü. "Ben tek gelecektum aslında. Bırakmadu bu." Gözleriyle yanındaki çocuğu işaret etti.
Hafifçe güldüm. "Niye ki?" Kız küçümser gibi ona baktı ve tekrar bana döndü. "Burası Furtuna ya! E bizde Koçariliyiz, düşmanuz malum."
Kızın cümlesi kulağımda yankılandı.
Koçariliyiz.
Kalakalmıştım. Yüzümde gülümseme öylece asılı kalmıştı. Kız anlamasızca ifademi süzdü. Çocuğun da dikkatini çekmiştim dikiz ayansından gözlerini bana dikmişti.
Zor konuştum. "Sen... veteriner kız mısın?" Kaşları anlamsızca çatılıyken başını salladı. "He! Fadime Koçari! Söylemedu mu sana?" Kız gülümsedi hafifçe. "Tanışmaduk biz tabi. Eyüphan bu..." eliyle çocuğu gösterdi. "Bende Fadime."
Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştum resmen.
⋆˚꩜。ּ
Selamlar, bölümü burada bitirelim!
Bölümü beğendiniz mii düşünceleriniz neler çok merak ediyorummm. En sevdiğiniz yer neresi?
Bölüm öyle bir yerde bitti ki devamını ben bile hemen yazmak istedim 😭
Şunu da söyleyeyim Anton Volkov için Atakan Hoşgören'i düşündüm sizde de öyle canlanabilirrr
Bu arada vereceğiniz oylar, yorumlar bana destek ve motivasyon sağlayacak lütfen oy yorum bırakmadan geçmezseniz çok sevinirim çok mutlu olurum şimdiden de teşekkür ederim. 💌✨
Tiktok: pskdeli
Twitter: pskdeli
Insta: pskdelii
Bölüm etkileşimi
