Fırtınanın Kızı kitap kapağı

2. bölüm / 8

1.BÖLÜM | FURTUNA'YA HOŞGELDİN

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: 1.BÖLÜM | FURTUNA'YA HOŞGELDİN

Bölüm şarkısı: Deniz Tekin - Gelir Miyim?

Hafif esen bi havayla yürüyordum. Kulağımda kulaklıklarımda çalan müziğin sesi beni tatmin etmediği için küçük bir hareketle sesi yükselttim.

"Etrafıma kendi etimden bi' duvar ördüm."
"Kimse gelip de yıkmasın diye."

Elimdeki çantayı göğsüme doğru bastırırken adımlarımı hızlandırdım. Bu hızda gidersem daha da geç kalacaktım. Son zamanlarda bu konuda baya sıkıntılarım vardı. Evim adliyeye yakın olmadığı için hep böyle oluyordu!

Bir gün işe erken gitmeye çalışırken İstanbul trafiğine, diğer gün ise kendi tembelliğime yeniliyordum.

Bugün ikisine birden yenilmiştim.

Telefonumun ekranına baktığımda duruşmaya kırk dakika kaldığını gördüm. "Harika." Müzik kulağımı doldurmaya devam ederken derin bir nefes aldım. Kendi kendime söylendikten sonra telefonu tekrar çantama attım.

Avukatlık ruhsatımı alalı henüz birkaç ay olmuştu. Hala cüzdanımda taşıdığım kartın üzerinde ismimi gördüğümde tuhaf bir gurur hissediyordum.

Avukat Duru Karaca.

Yirmi iki yaşında, yeni mezun ve hayatının ne tarafa gideceğini henüz tam olarak bilmeyen bir avukat. En azından ben kendimi böyle tanımlıyordum.

Çünkü hayatımın geri kalanıyla ilgili planlarım vardı. Çalışmak, kendi paramı kazanmak, mümkün olduğunca kimseye muhtaç olmadan yaşamak...

Aslında bakınca basit şeylerdi. Ben zaten hiçbir zaman çok büyük şeyler istememiştim.

Kaldırımın kenarından yürürken önümden geçen taksiye göz ucuyla baktım. Elimi kaldırmakla kaldırmamak arasında birkaç saniye kararsız kaldıktan sonra vazgeçtim.

Yürümek daha kolaydı. Hem birazdan adliyeye vardığımda, bütün gün oturacağım düşünülürse bu kadarcık yürüyüşün kimseye zararı olmazdı.

Telefonum titredi. Bu kez çantamdan çıkarmaya üşenmedim.

Merve: Neredesin? Adliyeye gitmedin mi, bana soruyorlar?

Kaşlarımı çattım ve hızımı yavaşlatarak hızlıca ona bir yanıt gönderdim.

Siz: Gidiyorum.

Cevabımı gönderip telefonu kapattım. Birkaç saniye sonra yeni bir mesaj geldi. Tekrar kaldırıp merakla gelen mesajı okudum.

Merve: Bunu yarım saattir söylüyorsun.

İstemeden güldüm çünkü haklıydı. Tam telefonu çantama koyacakken bu kez ekrana düşen başka bir bildirim dikkatimi çekti. Kulağımda çalan müziği durdurdum.

Bilinmeyen bir numaraydı. Mesajı açtım.

"Seninle konuşmamız gerekiyor."

Bir an duraksadım.Numaraya tekrar baktım.Tanımıyordum. Cevap vermeden ekranı kapattım. Yanlış gelmiş olabilirdi. Ki muhtemelen öyleydi de veya o dikkat çekmeye çalışan saçma bahis siteleri de olabilirdi mesajı sadece yukarıdan okumuştum. Bahis de oynamazdım halbuki nereden buluyorlar ki her seferinde numaramı!

Telefonu çantama koyup adliyeye doğru yürümeye devam ettim. Birkaç adım sonra telefonum yeniden titredi. Bu kez arayan, az önce mesaj atan numaraydı. Nasıl yani?

Kaldırımın ortasında durmuş kalmıştım öylece. Çatık kaşlarım arayan numaranın üzerindeydi. Bir an saçma birilerinin olduğunu düşünüp açıp açmamak arasında kaldım. Sonunda merakıma yenildim. Kulaklığın bağlantısını çıkarıp telefonu kulağıma yerleştirdim.

"Efendim?"

Karşı taraftan birkaç saniye ses gelmedi. Sonra sakin, kendinden emin bir erkek sesi duyuldu. "Duru Karaca?"

Derin bir nefes alarak adım atmaya devam ettim. "Benim ama siz kimsiniz?" Kaşlarım merakla çatıktı. Telefonun ucundan o kalın sesi geldi tekrar. "Az ilerinizdeki siyah arabanın sürücü koltuğundaki adamım. Mesajıma görüldü atmanız hiç hoş değildi." Sesi sonlara doğru alaycı çıkmıştı.

Gözlerim karşıda siyah bir araba aramaya başladı. Bir arabayı fark ettim. "Evet evet, o mercedes benim." Hafif muzip bir sesle bana kendini gösteriyordu.

Adımlarımı atmaya başladım tekrar. "Amacın ne?" Boğazını temizleyişinin sesi geldi. "Konuşmak." Verdiği o hafif dalga geçen his sinirimi bozmuştu.

Tahammülsüz bir şekilde gözlerimi devirdim. "Beyefendi sesinizden bir ergen olmadığınızı bir yetişkin olduğunuzu anlıyorum ama siz ergen gibi davranıyorsunuz. İşim var rica ediyorum yapmayın, bir daha ararsanız engelleyeceğim."

Tam telefonu kulağımdan ayıracakken sesini duydum. "İşiniz yok. Geç kaldığınız için davanız ertelendi ve yine geç kaldığınız için bir de sanırım başka sebeplerden dolayı şirketten de atılmışsınız." Dalga mı geçiyordu?

Telefonu suratına kapatarak hızlı hızlı adımlarla o gördüğüm siyah mercedes'e ilerledim. Beni fark etmiş olacak ki iyice yaklaşmamla arabamın sürücü kapısı açıldı. İçinden uzun boylu, buğday tenli, koyu gözlü, siyah saçlı ve iri cüsseli bir adam çıktı. Gördüğüm, karşılaştığım birçok erkekten uzundu. 1.96 boylarında olmalıydı.

1.63 boyumla karşısında kısa kalsam da bunu umursamadan tam karşısına kadar gelip başımı kaldırıp suratına baktım.

Suratına bakınca fark ettim gözleri kahve değil kahve sanılacak bir koyu elaydı. Bakışları dikkatle beni inceliyordu. Fiziksel özelliklerimi. "Suratıma kapatman da hoş değildi."

Çatılan kaşlarımla şaşkınca ona baktım. "Sen kimsin? Nereden biliyorsun? Ben işimden atılmadım öncelikl-" telefonuma gelen bildirimi umursamadım. Ama o parmağıyla telefonumu işaret ederek sözümü kesti. "Bence ona bakmalısın."

Çatık kaşlarım bu sefer telefona döndü.

Merve: Bu adam seni işten atmış! Bildiğin kovmuş! Senin için konuşucam üzülme tamam mı, ne kadar işe yarar bilmem ama...

Şaka mıydı bu, diye düşündüm. Şaşkın gözlerim, halimden oldukça memnun olan adama döndü. Dudaklarını yaladı. "Konuşmak istiyorum." Telefonda dediğini tekrarlamıştı.

Elimdeki telefonu sıkarken kolumu boşa düşürdüm. Aramızda birkaç adımlık mesafe vardı. "Sen kimsin bana önce bunu söyle! Amacın ne? Sabah sabah ne istiyorsun?" Kafam iyice karışmıştı.

Bakışları kahve gözlerimi izledi. "Yakında bir kafe var. Oturalım konuşalım, olur mu?" Soruyordu ama ses tonu emreder gibiydi.

"Amacın ne önce bunu söyle!" Dedim sabırsız bir şekilde. İyice sinirlenmiştim. "Bak zaten erken kalktım, geç kaldım, kahvaltı yapmadım ve üstüne işimden kovulduğumu bir yabancıdan öğrendim... kafam iyice atmadan uzatma."

İnadımı görünce derin bir nefes alarak çevreyi hızlıca kontrol eder gibi bakış atıp tekrar bana döndü. Yavaşça boyuma eğildi. "Çok sabırsız ve inatçı olduğun için sana bir spoiler vereceğim..." Dalga geçen tavrını bu cümleyle bıraktı. "Babanla ilgili."

Beklemediğim cevapla dudaklarım şaşkınca aralandı. "Babam?" Yıllar sonra onunla ilgili bir durumun içinde olmak.

Başını kendinden emin bir ifadeyle salladı. "Bir şey mi oldu?" İstemsiz bir tedirginlik olmuştu içimde. Asla istemeyeceğim, asla hak ettiğini düşünmediğim bir tedirginlik.

Eliyle önüne doğru işaret etti. "Korkma, şu an iyi. Dediğim kafeye oturalım anlatıcam. Yürüyerek gidelim daha güvenirsin." Ona bir bakış attıktan sonra bir şey demeden dönüp gösterdiği kafeye doğru ilerledim.

Deli gibi merak salmıştı içimi. Aynı zamanda gerilmiştim de. Uzun bir zamandır saldığım babam konusunun yeniden kendini hatırlatması sinirime dokunmuştu. Beni asla tamamen rahat bırakmıyordu.

Girdiğimiz kafe aşırı lüks bir yer değildi, zincir kafelerden de değildi. Büyük ama gösterişsiz bir görüntüsü vardı. Tanımadığım o adam bana kapıda öncelik verdi. İçeri girdiğimizde benden önce davranıp ortalarda iki kişilik bir masaya geçti. O oturunca bende karşısına oturdum. "Konuş hadi ne konuşacaksan." Dedim sabırsızca.

Sırtını rahatça arkasındaki sandalyeye yaslarken başını salladı. "Anlatacağım. Siparişlerimizi verelim." Benim aksime gayet rahat bir görüntüsü vardı ama kontrolcü bir şeyler de hissediyordum onda.

Sabırsızca dizimi sallamaya başladığımda bakışları masanın altından dizime indi. Bir şey demeden sadece beni inceliyordu.

Saniyeler sonra bir garson yanımıza yaklaştı. "Ne alırsınız?" Hazır cevap verdi. "Americano." Garson bana döndü. "Siz?" Boğazımı temizleyerek cevap verdim. "Ben sadece çay alayım, açım zaten." Garson hızlıca başını salladı ve geri çekildi.

Bakışlarımı yeniden karşımdaki adama çevirdim.
"Eee?" Adam sandalyesinde rahatça arkasına yaslandı. Sanki beni sabahın köründe yolumdan çevirip buraya getiren kendisi değilmiş gibi fazlasıyla sakindi. "Önce sakin ol."

Kaşlarımı çattım tekrar. "Ben gayet sakinim." Kaşlarından biri havaya kalktı. "Dizin öyle söylemiyor." İstemeden aşağı baktım. Hala hızlı hızlı salladığımı fark edince ayağımı durdurdum. "Sadede gelsene sen! İşimden oldum zaten!"

Dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Çok üzüldün işsiz kaldığına, merak etme altımda çalışırsın. Bende avukatım." O kibirli tavırları ultra sinir bozucuydu. Avukatlık ruhsatımı da yeni aldığımı biliyor gibiydi.

Çayım önüme geldi. Fincanı elime alıp bir yudum içtim.

"Babamla ilgili ne söyleyeceksin?" Adam birkaç saniye sustu. "Şerif Furtuna tekrar içeri girdi haberin yoktur. Bende onun avukatıyım." O muzip ifadesi kaybolmuştu tekrar. Tekrar mı?

Tahminime göre zaten yeni çıkmış olması gerekiyordu tekrar girecek ne yapmış olabilirdi ki, diye düşündüm. İçim bir garip olmuştu yine.

"Üzüldün mü?" Sesi meraksızdı. Cevap verme gereği duymadan sordum. "Benimle ne alakası var peki?" Sırtını yasladığı sandalyesinden ayırdı ve masanın karşısından bana doğru yaklaştı. "Öğreneceksin alakayı şimdi. Koçarileri tanıyor musun?"

Koçariler ve Furtunalar sadece ismen az az bildiğim şeylerdi.

Bakışlarımdaki anlamsızlıktan sonra konuşmaya devam etti. "Koçariler ve Furtunalar senelerdir düşman..." Bu detayı biliyordum. Devam etti. "Sadede geleyim çünkü gerçekten vaktimiz yok." Onu onaylar gibi başımı salladım. Çünkü bende artık öğrenmek istiyordum. "Koçariler Şerif'in bir kızı olduğunu ve bu kızın sen olduğunu öğrendi. İstanbul'u karış karış edip seni arıyorla-" Şaşkınca sözünü kestim. "Ne? Nasıl?"

Şaşkınlığımı yenmemi beklemeden hızlıca anlatmaya devam etti. "Koçariler intikam için seni istiyorlar ve emin ol seni bulsalar hiç iyi olmaz. Bulmaları da hiç zor değil." İrileşen gözlerimle masanın karşısından bende ona yaklaştım. "Neyin intikamı bu? Ben ne alaka?!"

Başı hızlıca kontrol eder gibi çevrede dolanıp tekrar bana döndü. "Neler oldu bilmiyorsun işte vaktimiz de yok! Baban Koçarinin kızına yaptıklarının intik-"

Sesini kesen şey araya giren yüksek mermi sesiydi. Önce tek ses ardından çoğalan bir sürü mermi sesi. İnsanların çığlıkları ve anında dışarı kaçmaları...

Sesler çok yüksekti ve hiç alışık olmadığım bir sesti. Çığlığı basmamla kendimi yerde bulmam bir oldu. Kolumu sıkıca saran bir el vardı. Karşımdaki adam daha tecrübeli gibi ikimizi de yere çekmiş ve masayı önümüze kalkan gibi devirmişti.

Elim kulaklarımı kapatırken dehşetle ve müthiş bir korkuyla yere bakıyordum. Bir kolu sıkıca beni sarmış kendine yaslamıştı. Koruyordu beni.

Kulaklarımı kapatmıştım ama dışarıdaki sesleri susturamıyordum. İnsanların bağırışları birbirine karışıyor, sandalyelerin devrilme sesleri duyuluyordu.

Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum ama düşünemiyordum bile. Kalbim göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu.

Neredeyse 20-25 dakika önce tanıştığım yabancı adamın kolu hala etrafımdaydı. Beni masanın arkasında mümkün olduğunca aşağıda tutuyordu.

"Başını kaldırma." Sesi fazla ciddiydi. Kıpırdamadan başımı salladım. "Ne oluyor?" Sesim fısıltıyla çıkmasına rağmen duymuştu. "Tahminimden daha hızlı buldular." kendi kendine mırıldanır gibiydi.

"Kim?" Bahsettiği Koçarilerden mi bahsediyordu?

Bunu neden düşündüğümü bilmiyordum ama sesindeki sakinlik beni daha da huzursuz etmişti. Sanki böyle bir durumda ne yapacağını biliyordu.

Bir süre sonra dışarıdaki sesler azalmaya başladı. Az önceki kaos yavaş yavaş dağılıyordu. Kolunu üzerimden çekmeden önce birkaç saniye daha bekledi. "İyi misin?"

Cevap veremedim. Ellerim hâlâ titriyordu. Bakışları önce ellerimde sonra yüzümde gezindi. "Duru!" İsmimi ağzından ilk defa duymuştum.

Başımı ona çevirdim. Gözleri dikkatle gözlerimi izliyordu. "İyi misin?" Bu kez güçlükle konuştum. "Bilmiyorum." Dudaklarım istemsizce titredi.

Kısa bir nefes verdi. Ardından masayı dikkatlice eski yerine çekti ve ayağa kalktı. Çevreyi kontrol ettikten sonra tekrar bana döndü. "Buradan çıkıyoruz."

Ayağa kalkmaya çalıştım ama bacaklarımın titrediğini fark edince tekrar sandalyeye tutundum. Etrafı tekrar kontrol ettikten sonra sormadan elimi tutup ikimizi tahminle kafenin mutfağına sokup arka kapıdan çıkardı. "Çabuk!"

Koşar adımlarla ilerliyorduk. Bu gün gerçekten her şey o kadar hızlı gelişmişti ki kafam kaldırmıyordu. Resmen bulunduğum mekan kurşunlanmıştı. Çevrede sebebi, nedeni olmadığım halde beni arayan adamlar olabilirdi.

Arabasına yaklaştığımızda sıkıca tuttuğu elimi elinden çektim. "Ben seninle gelmiyorum." Duraksadı ve dönüp şaşkınca bana baktı. "Az önce üzerimize ateş açıldı. Ve sen benimle gelmeyeceğini mi söylüyorsun?"

Bir süre öylece kalakaldım. O karşımda aceleciydi. "Seni tanımıyorum." Derin bir nefes aldı. "Biraz daha beklersek paket olucaz veya sen kafana esip hayatına devam edersen muhtemelen daha gideceğin yere varamadan paket olacaksın."

Elim hala titriyor hala yaşadığım şokun üzerindeyken bu sözleri duymak beni daha da geriyordu. "Seni tanımıyorum!" Uzunca ofladı. "Babanın avukatıyım dedim ya! Cengiz ben! Seni koruyup trabzona götürmek için gönderilen Cengiz Volkov!"

"Kim gönderdi?" Soruyu düşünmeden sormuştum. Adını demin öğrendiğim Cengiz'in yüzündeki ifade bir anlığına değişti. "Bunun sırası değil."

Etrafıma baktım. Birkaç dakika önce içinde oturduğum kafenin önünden insanlar hâlâ hızlı adımlarla uzaklaşıyordu. Siren sesleri uzaktan duyulmaya başlamıştı.

Arabanın önünden ilerledi ve önyolcu koltuğunun kapısını oturmam için açtı. "Biner misin?" Rica ediyordu ama emreder gibiydi yine. Uzatmadım ve açtığı kapıdan arabasına bindim. Kapıyı üzerime kapattığı gibi önden dolaşıp sürücü koltuğuna yerleşti.

Arabayı çalıştırıp ilerletmeye başladı. Arabası üzerime kapandığında duyduğum o odunsu parfümden kokuyordu. Hızlı ve dikkatli kullanıyordu.

Bana çok kısa bakış atıp önüne döndü. "Burada kalamazsın. Çok tehlikeli." Bakışlarım ona döndü. "Babam mı seni gönderdi." Hızlıca başını salladı. "Havaalanına gidiyoruz Trabzon'a geçiçez."

Gözlerim irileşti. "Ne?" Hızlıca başını salladı. "Seni en iyi orada koruruz. Ayrıca... durumun ciddiyetine var artık ölümle burun burunasın. Seni bulsalar basitçe öldürüp bırakmayacaklar emin ol. Hepsi kin dolu."

Boğazım düğümlendi. Ellerimi kucağımda birbirine kenetledim. Hâlâ titriyordum. Sessizdim ne diyeceğimi bile bilmiyordum.

Yandan tekrar bana bakış attı. "Şerif sana söylemedi mi hiç? Seni bundan dolayı gizlemiyor mu?" Hayır, beni düşündüğünden değil sevgili karısı ondan uzlaşamasın diye gizledi, demek istedim ama diyemedim.

"Hiçbir şey demedi." Diye mırıldandım. Bakışları yoldayken kaşları çatıldı. "Anladım. O kısım pek beni ilgilendirmiyor ben seni sağ salim Trabzon'a götürmeliyim."

Bakışları üzerimde dolandı. "Trabzon'a vardığımızda her şeyi konuşuruz. Detaylı."

Altı yaşımda terk etmek zorunda kaldığım memleketim trabzona dönmek. O kadar garip hissettirmişti ki anlatamazdım. Kendimi oraya ait hissetmiyordum. Kendimi hiçbir yere ait hissetmiyordum.

Camdan dışarı baktım. İstanbul'un binaları arkamızda kalıyordu. Birkaç saat önce bütün derdim adliyeye geç kalmaktı. Şimdi ise tanımadığım bir adamın arabasında, nereye gittiğimi bile tam olarak anlamadan havaalanına gidiyordum. Üstelik birkaç dakika önce bulunduğum kafe kurşunlanmıştı. Daha kötüsü, bütün bunların benimle bağlantılı olduğuna inanmaya başlamıştım.

"Ne kadar kalacağım Trabzon'da?" diye sordum. Cengiz direksiyonu çevirirken sakin bir şekilde cevap verdi. "Tehlike geçene kadar." Bakışlarım hala camdan dışarısını izliyordu. "Hiç gitmek istemiyorum." Diye mırıldandım kendi kendime söyler gibi.

Ona baktım. Birkaç saniye yüzünü inceledim. Kemerli burnu ona karakteristik ve çekici bir hava katıyordu. Hafiften çatık kaşlarıyla önündeki yola odaklıydı. "Ben hala sana güvenmiyorum." Gözlerini yoldan ayırmadan cevap verdi. "Güvenmeni beklemiyorum."

İç çektim ve başımı yeniden cama çevirdim. Trabzon kelimesi bile içimde garip bir ağırlık bırakıyordu. Yıllardır hayatımın dışında tuttuğum bir şehir, birkaç saat içinde hayatımın tam ortasına yerleşmişti. Üstelik beni oraya götüren adamın kim olduğunu bile doğru düzgün bilmiyordum.

Bir süre sonra telefonumu çıkardım. Ekranda Merve'nin cevapsız aramalarını görünce kaşlarım çatıldı. Ona ne diyeceğimi bile bilmiyordum. İşten kovulduğumu söylemem gerekiyordu, ama şimdi bunun yanında kafenin kurşunlandığını ve bir adamın beni Trabzon'a götürdüğünü anlatmam gerekiyordu. Bunu yapmaya üşenip telefonu tekrar kapattım.

Cengiz, denen adam göz ucuyla avcumdaki telefona bir bakış attı. "Kimseye bir şey anlatma şimdilik." Bir şey demedim sözüne karşılık.

Kafama dolan düşünceyle tekrar ona döndüm. "Babam ne yaptı ki bu kadar kinlendirecek?" Diye sordum merakla. Yine geçiştiren bir yanıt verdi. "Trabzonda konuşacağız demiştim."

Kaşlarım çatılırken sorgular gibi onu inceledim. "Bu insanlar trabzonda yaşamıyor mu? Onların yaşadığı yere gitmek daha tehlikeli değil mi?" Bakışlarını önündeki yoldan ayırıp bana kısa bir bakış attı ve tekrar önüne döndü. "Baban da o orada. Gücü de aynı şekilde. En iyi orada korur seni."

Uzunca onu süzdüm, inceledim. Bunu hissetmiş gibiydi ama bakmadı. "Beni almaya neden avukatını gönderdi ki?" Hazır cevap verdi. "En çok bana güvenmiştir."

Oflayarak tekrar cama döndüm. "Gidelim bi' babanı da içeriden çıkarıcam merak etme." Beni rahatlatmak ister gibiydi sesi.

Aklımda bir sürü soru vardı hangi soruların cevapsız olduğunu bilmekten çok hangi soruların cevapları olduğunu biliyordum. O derece çoktu.

İçimde de bir sıkıntı oluşmuştu. Aynı zamanda o değişik heyecan vardı. Hayatımda hep bir boşluk gibi kalmıştı geçmişim, ailem. Bu biraz onlarla tekrar karşılaşmak gibi olacaktı.

Babamın beni korumak için birini yanıma göndermesi değişikti. Ona karşı kırgın, kızgın bir sürü duygum vardı ama içimdeki o küçük çocuk yine de yüzsüz gibi heyecanlanıyordu.

Sadece para göndermekle, başına büyütecek bir bakıcı tutmakla baba olunmazdı. Nasıl baba olunurdu bilmiyorum ama bildiğim bir şey varda o da böyle olmayacağıydı.

⋆˚꩜。

Arabadan inmiş yan yana yürüyorduk. "Jet geldi çabuk olalım." Başkasına anlatsam inanmazdı herhalde. Babam ondan intikam alanlardan beni korumak için yakışıklı, uzun boylu bir avukatla üstelik özel bir jetle beni aldırıyordu. Filmsi senaryosu gibiydi.

Jeti görünce şaşkınlığımı bastırmaya çalıştım. Jetin dışında ne büyük ne de küçük bir yazı boyutuyla "VOLKOV" yazıyordu. Onlara ait olmalıydı bu jet.

Jete binmiştik. Cengiz, söylenmelerimi hatırlamış ve içerdeki çalışana benim için kahvaltı hazırlatmıştı. Ben ses etmeden kahvaltımı yaparken telefonuna odaklanmıştı. Soracağım, sormamak için kendimi zor tuttuğum çok soru vardı.

Yol boyunca neredeyse hiç konuşmamıştık. Ben, beni idare edecek kadar yedikten sonra yemeği bırakıp camdan bulutları izlemeye başlamıştım. O ise telefon da oyalanmış arada da boş boş beklemişti.

Jet inişe geçince içimde garip bir şeyler hissetmiştim. Camdan dışarı baktığımda aşağıda uzanan yeşillikler, birbirine yakın evler ve uzakta belli belirsiz görünen deniz dikkatimi çekmişti. Trabzon'u en son ne zaman gördüğümü hatırlamaya çalıştım ama zihnimde birbirinden kopuk birkaç görüntüden fazlası yoktu.

Cengiz telefonunu cebine koyup camdan dışarı baktı. "Heyecanlandın mı?" diye sorduğunda gözlerimi ondan ayırmadan başımı iki yana salladım. "Hayır." Birkaç saniye yüzüme baktı. "Yalan söylüyorsun bence."

Düşünceli bakışlarım camdan dışarıda dolandı. "Çocukken burada yaşamışım. İnsan ister istemez garip hissediyor." Ciddileşti ifadesi. "Hatırlıyor musun?" Omuzlarımı hafifçe kaldırdım. "Bazı şeyleri. Çok az."

Jet piste dokunduğunda hafif bir sarsıntı oldu. Parmaklarımı koltuğun kenarına geçirdiğimi fark ettim. Birkaç saniye sonra tamamen durduk. Cengiz kemerini çözüp ayağa kalkarken bana baktı. "Hadi!"

Çantamı kucağıma alıp ona uydum. "Ne yapacağız şimdi? Nereye gideceğiz?" Yine geçiştirici bir cevap gelmişti. "Çok soru soruyorsun." Hafif alaylı kurmuştu cümleyi.

Jetten indiğimizde yüzüme çarpan serin hava İstanbul'dan farklıydı. Derin bir nefes aldım. Birkaç saniye olduğum yerde durup etrafa baktım. Havaalanının çevresine göz gezdirirken içimde tuhaf bir tanıdıklık oluştu. Nereden geldiğini anlamadığım bir his. Sanki burayı daha önce görmüş gibiydim ama aynı zamanda hiçbir şey bana ait değilmiş gibi yabancıydı.

Bu çok sürmeyen Trabzon'un beni karşılama anından Cengiz'in bakışlarını hissetmemle uzaklaşmıştım.

Yanına ilerlerken gözlerim çevredeki araçlara takıldı. Birkaç kişi bizi bekliyordu. Cengiz onlara doğru ilerleyince istemsizce yavaşladım. "Bunlar kim?" diye sordum. "Bizi almaya geldiler."

İyice gerilmiş hissediyordum. Arabalardan birine ilerletti bizi. Siyah takım elbiseli şoför hemen arka kapıyı binmesi için açtı. Cengiz, önce bana yer verdi. Tereddüt ederek yavaşça eğilip arabanın arka koltuğuna bindim. Yanıma da o yerleşti.

"Eve değil mi Cengiz bey?" Diye sordu dikiz aynasından yanımdaki adama bakan şöför. Cengiz başını sallayarak şöförü onaylayınca şaşkınca ona döndüm. "Nasıl yani?" Koyu ela gözleri üzerime döndü. Sorularımdan bıkmış gibi bir hali vardı. "Volkovların evine gidiyoruz. Şu anlık orada kalacaksın."

Kaşlarım derince çatıldı. "Daha bugün tanıdığım adamın evinde kalamam ben!" Gözlerini üzerine dikti. Kaşları hafifçe çatıldı. "Planın ne? Seni otele bırakacağımı sanmıyordun herhalde! Böyle bir durumda onlara seni trabzona götürmekle iyilik yapmış olurduk!" Kendinden emindi.

Omuzlarımı silktim. "Yoo, ben internetten baktım Furtuna'da konaklama yerleri var onlar güvenli olabilir." Alay eder gibi sırıttı. "O konaklama yerleri kimin biliyor musun? Adil'in karısı Esme Koçari'nin! Bu seni direkt düşmana vermekle aynı!"

Araba hareket etmeye devam ederken öylece kalakaldım. Demek babamdan boşanıp Koçari'yle evlenmişti. Düşmanlık olaylarına çok hakim olmadığım halde babamın en büyük korkusunun Esme'yi kaybetmek olduğunu biliyordum uğruna kendi kızını bile harcamıştı. Esme'yi kaybettiyse delirip hapse tekrar girecek duruma düşmesi normal gelmişti.

"Bizim evimiz de Furtunada merak etme. Furtuna'ya gidiyoruz." Ağzımı araladım konuşacaktım ki ne diyeceğimi tahmin ederek benden önce davrandı. "Hayır, benim evimde kalacaksın. Başka türlüsü yok." Dedi ve önüne döndü.

Kibirli herif! Çok bilmiş! Hoyor bonom ovomdo kolocokson boşko torloso yok!

İçimden ona sövmelerim bitince kabullenerek önüme döndüm bende.

Bir yarım saat sonra araba bir bahçeye girmişti. Cama yasladığım başımı o zaman tekrar kaldırdım. Önümüzdeki ev, uzaktan tahmin ettiğimden çok daha büyük görünüyordu. Üç katlıydı. Bahçenin girişinden eve kadar uzanan yolun iki yanında sıralanmış ağaçlar ve özenle düzenlenmiş yeşil alan vardı. İstanbul'da alıştığım apartmanların arasında böyle bir ev görmek bile başlı başına garip gelmişti.

Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden dışarıyı izledim. "Burası mı?" diye sordum, gözlerimi evden ayırmadan. Cengiz başını çevirip bana baktı. "Evet ve Furtuna'ya hoşgeldin."
Furtuna'ya hoşgeldin.

Şoför aracı evin önünde durdurduğunda Cengiz hemen kemerini çözüp kapıyı açtı. Ben de çantamı alıp onun ardından indim. Ayaklarım yere bastığı anda istemsizce etrafa baktım. Hava İstanbul'dakinden daha serin, çevre ise beklediğimden daha sessizdi. Evden birkaç metre uzakta duran insanlara gözüm takıldı. Hepsi bizi bekliyor gibiydi.

Elimdeki çantanın askısını düzelterek eve doğru baktım. Kapının önünde bizi bekleyen kadınlardan biri Cengiz'e doğru birkaç adım attı. Cengiz başıyla selam verip yanından geçerken ben olduğum yerde kaldım. Kadının bakışları bana dönmüştü. Beni baştan aşağı süzüyor değildi ama yüzündeki merak fazlasıyla belliydi. Kadının önünden geçerken istemsizce başımı eğerek selam verdim. O da hafifçe gülümsedi ama hiçbir şey söylemedi.

Evin kapısından içeri girdiğimde ilk dikkatimi çeken şey sessizlik oldu. Dışarıdan büyük görünen evin içi de en az dışı kadar gösterişliydi ama beklediğim gibi soğuk ve kullanışsız bir yer değildi. Geniş salonun bir tarafında büyük pencereler vardı ve bahçe neredeyse tamamen görünüyordu. Duvarlarda eski fotoğraflar ve birkaç tablo asılıydı. Gözlerim istemsizce onlara kaydı. Birkaç fotoğrafta tanımadığım insanlar vardı.

"Duru." Cengiz'in sesiyle irkildim. Ona döndüm. İki elini cebine atmış, beni bekliyordu. "Ne oldu?" diye sordum. "Odayı göstereceğim." Başımı salladım ve çantamı biraz daha sıkı tutup Cengiz'in peşinden ilerledim.

Merdivenlerden çıkarken dayanamayarak sordum. "Burada kaç kişi yaşıyor?" Elleri hala cebinde bir şekilde merdivenleri çıkarken cevapladı. "Sadece ben."

Kaşlarım şaşkınca havalandı. "Nasıl? Bu en az beş kişilik." Umursamazca omuz silkti. "Büyük ev seviyorum ben. Arada babam da gelip kalıyor daha çok Rusya'da ama."

Merdivenleri çıkınca ikinci kata ulaşmıştık. İlerledi ve koridorun sonundaki kapının önünde durdu. Kapıyı açıp kenara çekildi. "Burada sen kal." İçeri girdim. Oda tahmin ettiğimden daha sade hazırlanmıştı. Büyük bir yatak, pencerenin önünde küçük bir koltuk, geniş bir dolap ve makyaj masası vardı. Masanın üzerinde birkaç tane kıyafet ve ihtiyaç duyabileceğim şeyler bırakılmıştı. Önceden hazırlatıldığı belliydi bu odanın.

Cengiz, elini kapının koluna attı. "Ben çıkıyorum, istediğini yap. Uyuyabilirsin, duş alabilirsin..." Başımı salladım ama açıkçası hiçbirini yapasım yoktu.

Kapı kapanınca birkaç saniye olduğum yerde kaldım. Sonra yatağın kenarına oturup derin bir nefes aldım.

İstanbul'dan birkaç saat önce ayrılmıştım. Şimdi ise hiç tanımadığım insanların evinde, hiç tanımadığım bir şehirdeydim. Ve en kötüsü, buraya neden getirildiğimi hala tam olarak bilmiyordum.

Merve'nin attığı mesajlara dönmek için telefonumu elime aldım.

Merve: kabul etmedi ya! Sanırım sana başka bir iş bakacağız artık!
Merve: Moralin mi bozuk cevap vermiyorsun? Sana uğrayayım mı iş çıkışı?
Merve: adliyenin oradaki kafeyi kurşunlamışlar oha! Gördün mü haberi?

Derince bir nefes alıp ona yazmaya koyuldum. Şimdilik kimseye deme demişti ama Merve'den bir şey olacağını hiç zannetmiyordum.

Siz: Trabzondayım.
Siz: ve daha da kötüsü ne zaman dönerim bilmiyorum!

Mesajım bir iki dakika içinde görüldü. Merve gördüğü gibi yazmaya başlamıştı.

Merve: NE! ne alaka?

Siz: Sorma henüz anlatamam. Çünkü bende net bir şey bilmiyorum. Böyle olması gerekiyormuş.

Merve: neyle ilgili ve neden öyle olması gerek ki?

Endişelenir diye söylemek istemedim. Olduğum yer kurşunlanmıştı aslında endişelenecek şey vardı ama ben yinede endişelendirmek istemedim.

Siz: sonra anlatırım uyuyucam olur mu?

Merve: tamam hadi iyi geceler! Gitmişken bi' karadeniz turu falan yap da öyle dön işten atıldın zaten :D

Mesajına kısık sesle gülmüştüm. Bir random yollayıp telefonu kapatmıştım. Peki şimdi ne yapacaktım bu yabancı evde?

Şerif Furtuna

Kapıdan girdiğimde üzerimdeki ceketi koltuğa bıraktım. Masanın önündeki siyah deri koltuğa oturup rahatça beklemeye başladım. Saniyeler sonra kapı açıldı başımı çevirip gelene baktım. Zarife yengem gelmişti. "Oo, yenge! Hoşgeldun."

Zarife yengem dalgın gibiydi. Başını hafifçe salladı ve bana doğru yaklaştı. "Hoşbulduk şerifim hoşbulduk." Onu izlerken başımı hafifçe yana eğdim. "Hayırdur? Ne bu dalgunluk? Olmayan gemilerimiz mi battu?"

Benim halimin aksine o çok daha başkaydı. "Ben bi' diyeyim sen göreceksun o olmayan gemileri..." Kısık sesi beni germişti. "Ne diyeceksun?" Diye sordum ciddileşen sesimle.

Zarife yengem yanıma kadar geldi. Oturduğum koltuğa eğildi. Önce kısaca etrafı gözetledi ardından odağını bana kitledi. "Kızın... Furtunada."

Bir anda sanki başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. İfadem sertleşti. Yutkunamaz oldum. Başım anında Zarife yengeme döndü. "O ne demek yenge? Ne saçmalaysun?"

Zarife yengemin yüzünde zor durumda olduğumuzu belli eden bir ifade oluştu. Ne zaman çıkmaza girsek, çaresiz kalsak öyle bakardı. "Şerif... Duru, Volkovların yanında. Ha bana da orada çalışan kız dedi. O çalışan kız benim köylümdü. Duru Karaca diye misafirleri var, dedi." Gözlerimi yengeme dikmiştim. Kendimi dizginlemek ister gibi koltuğun başını sıkıyordum. "Bir yanlışun olmasun yenge... ula benim kızım İstanbulda avukatluk yapıyor!"

Daima olmasa da genelde neler yaptığından haberim oluyordu. Ufak ufak fark etmeyeceği yerlerde yardım etmeye çalışıyordum ona. Bu onu İstanbul'a gönderdiğimden beri böyleydi.

Kafam her an atacak gibiydi. Burnumdan derince nefes aldım. "Nasıl olur yenge... kimse bilmiyor ki..." Ben, Zarife yengem ve Fatih dışında bunu bilen yoktu.

Zarife yengem konuşmaya çekiniyor gibiydi. "Bence sen bi' Timur'u ara istersen he?"

Zarife yengemin bu sözleriyle birkaç saniye öylece kaldım. Volkovların Duru'nun yanında olduğunu düşünmek bile başlı başına yeterince kötüydü, bir de işin ucunda Timur varsa daha ne kadar kötüleşebileceğini kestiremiyordum.

Koltuğun başını sıkan parmaklarımı yavaşça gevşettim. "Sen emin misun yenge?" Sesim istemeden kısılmıştı. "Kızımın furtunada olduğuna emin misun?"

Bir an gözlerimi kapattım. "Duru Karaca..." İsmini kendi ağzımdan duymak bile yıllardır sakladığım sırrı yüzüme vuruyordu. Duru Furtuna daha doğruydu. İsminin yanına çakmadan başka bir soyad koyunca bağlarımız kopmamıştı. Öyle olur diye umdum ama umduğum gibi olmamıştı.

"Timur bunu biliyor mi?" diye sordum. Zarife dudaklarını birbirine bastırdı. "Bilmeyrum. O yüzden seni aramanı söylüyorum ya." Ayağa kalktım. Zarife yengemin masaya bıraktığı telefonu alırken ellerimin titrediğini fark ettim.

Yıllardır kimsenin bilmediği bir şeyi şimdi Volkovların öğrenmiş olma ihtimali aklımı kemiriyordu. Koçari tehlikesi ve Esme de aklıma gelince kaygım iyice tavan yapmıştı.

Telefon yere düşünce sinirle bağırdım. Zarife Yengem olduğu yerde panik bir şekilde beni izliyordu sadece. Telefonu yerden alıp ekranı açtım.

Kimliğini, geçmişini, Furtuna soyadını ondan uzak tutarsam hiçbir şeyin ona ulaşamayacağını düşünmüştüm.

Numarayı bulup arama tuşuna bastım. Telefon birkaç kez çaldıktan sonra açıldı. "Şerif?" Timur'un keyifli sesini duyar duymaz çenem sıkıldı. "Nabaysun diğer kankam?" Sesime sahteden bir neşe yerleştirmiştim.

Timur'un kahkaha atan sesini işittim. "Sandığumdan daha çabuk öğreneysun bazı şeyleri he!" Timur'un rahat tavrı sinirlerimi daha da bozmuştu. Telefonu kulağıma biraz daha bastırdım. "Ne öğrenmişsun ula?" Neşeli sesim anında sertleşmişti.

Karşı taraftaki kahkaha kesildi. Birkaç saniyelik sessizlik oldu. "Şu kara gözlü, siyah saçlı, çilli kızını öğrenmiş olabilirim. İyi saklamuşsun ha! Kimse ötmemiş bunca sene!"

Bu cümleyle gözlerimi kapattım. Ağzımdan tek cümle çıktı. "Seni gebertirim!" Timur'un gülüşünü duydum. "Neden korkaysun şu an, kızın için mi yoksa hala Esme için mi?"

Sözleriyle çenem daha da sıkıldı. Timur'un Esme'nin adını bilmesi bile yeterince can sıkıcıydı. Üstelik bunu özellikle üzerime gelmek için kullanıyor gibiydi. "Esme'yi bu işe karıştırma." Sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalıştım. "Ben sana kızımı soruyorum."

Zarife yengem aynı yerinde durmuş konuşmalarımızı dinliyordu. Çok vaktim kalmamıştı koğuşa dönmem lazımdı.

Timur tekrar konuştu. "Vereyim istediğin cevabi. Oğlum Cengiz kızını İstanbul'dan Trabzona getirdi. Şimdi Kızun, oğlumun evinde ve senle yarın ki görüşmemizde şartlarda anlaşamazsak Adil Koçari bir kızun olduğunu öğrenecek. Sonrasına artık Koçariler bakar ha, ne dersun?"

Bir süre cevap veremedim. Timur'un söyledikleri kafamın içinde dönüp duruyordu. Demek mesele sadece Duru'nun Volkovların evinde olması değildi. Timur, kızımın kim olduğunu bir koz olarak karşıma koyuyordu.

"Sen beni tehdit mi edeysun ula!?" Sesimdeki öfkeyi gizlemiyordum. "Tehdit değil, önüne koyduğum gerçek." Timur'un kibirli sesi.

Parmaklarımı sakallarımda gezdirdim. Çaresizliğim, sinirim hepsi birbirine girmişti.
"Ula bunun neresi gerçek? Kızumun kim olduğunu Adil'e söylemekle beni köşeye sıkıştıraysun."

Timur güldü. "Kusura bakma Şerif. Kendimi garantiye almam lazımdı. Başka türlü kabul etmezdin." Sinirle güldüm. "Beni tanımaysun bile."

Timur'un verdiği nefesi duydu. "Yeter bu kadar ya!Yarın görüşürüz artuk! Selametle kanka!"

"Onu geri göndereceksun, timur!" Bağırmıştım ama Timur kapattığı için beni duymamıştı.

Elimde kapanan telefonu avucumda sıktım. Birkaç saniye boyunca öylece durdum. İçimde yükselen öfkeyi bastırmaya çalışsam da mümkün değildi."Ula..." dedim dişlerimin arasından. "Önce seni... sonra da oğlunu bu Furtuna'ya gömmezsem bana da Şerif demesinler!"

Zarife yengem tedirgin bir şekilde bana yaklaştı. "Şerif..." Başımı ona çevirdim. "Ne yapacaksun?" Diye sordu kısık sesiyle.

Bir an cevap veremedim. Gözlerimi yere indirip derin bir nefes aldım. Yıllardır kimsenin bilmediği sırrım artık Trabzon'un ortasındaydı. Üstelik Duru, benim yıllardır uzak tuttuğum herkesin arasında, benim haberim bile olmadan buraya getirilmişti.

"Ne yapacağum belli yenge." Ceketimi koltuğun üzerinden alıp üzerime geçirdim. "Kızımı alacağım sonra da onların hesabını göreceğim."

Zarife yengem birkaç saniye yüzüme baktı. Söylemek istediği bir şey vardı ama vazgeçti. Beni bu halde durduramayacağını o da biliyordu.

Kapıya doğru yürüdüm. Elim kapının koluna uzandığında bir an duraksadım.

Koçari kızımı öğrenmeyecek. Volkovlar kızımı bırakacaktı. Esme de duymayacaktı. Daha fazla kimse öğrenmemeden bu işi halletmeliydim.

Bu gece koğuşta sadece bunları düşünmüştüm.

⋆˚꩜。

Selamlar, bölümü burada bitirmek istedim.

Aslında wattpadde yayımlıyordum da vpn ile giremeyen fazla olunca burayı da açmaya karar verdim🌸

Bölüm hakkındaki düşünceleriniz neler ilk bölümle hikayeye girişi yaptık bölümü beğendiniz mi?? Aklınızda bir soru varsa sorabilirsiniz ✨

Bu arada vereceğiniz oylar, yorumlar bana destek ve motivasyon sağlayacak lütfen oy yorum bırakmadan geçmezseniz çok sevinirim çok mutlu olurum şimdiden de teşekkür ederim. 💌✨

Tiktok: pskdeli
Twitter: pskdeli
Insta: pskdelii

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

69okunma 7beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…