7. bölüm · FEVERAN

7.bölüm: GEÇMİŞ

Yazarr ✍🏻

Sıcak bir yaz günüydü. İstanbul'un nezih bir semtinde bulunan eve kuşların cıvıltıları doluyor, dışarıda neşeyle oynayan çocukların seslerini dördüncü kattan bile duyabiliyordu Karaca. Kendisi de ne kadar onlarla oynamak istese de şuan gidemezdi çünkü annesinin de deyimiyle, 'önemli bir şeyler,' konuşmaları gerekiyordu.

Bir mutfak sandalyesinde sıkkınca otururken elleri annesinin elleri içindeydi. Ona bakmak yerine mutfak dolaplarını izliyordu çünkü ne zaman yüzüne baksa, mutlaka dediği şeyi yaptırmak için kendisini ikna ediyordu annesi.

"Karaca, hadi git." dedi umutla Sevil hanım. "Abin birazdan gelecek, koş da yatağına yat. Seni burda görürse anlar."

Karaca gözlerini annesine çevirerek çaresiz bir bakışla bir deneme daha yaptı. "Anne... istemiyorum."

Sevil hanımın bakışları sertleşti. Kızının tuttuğu ellerini uyarıcı bir şekilde sıkarken, "Ne demek istemiyorum?" diyerek sesini yükseltti. "Abine bir şey olsa, daha mı iyi olacak Karaca?"

Düşündü. Abisine bir şey olsa daha iyi değildi fakat onun hayallerinden de vazgeçmesini istemiyordu. Abisinin tek hayali asker olmaktı ve bugün mülakatlara katılacaktı. Annesinin isteği ise bunu engellemekti. Kendisi dil döküp de oğlunu vazgeçiremediği için Karaca'yı kullanmaya çalışıyordu.

Eğer Karaca hasta numarası yaparsa, Göktuğ onu bırakıp da gidemez ve onunla ilgilenirdi. Ne kadar o mülakatlara katılmayı çok istese de küçük kardeşine kıyamayacağını bu evdeki herkes çok iyi biliyordu.

"Düşün," dedi Sevil hanım sertçe. "Gitti katıldı mülakatlara, asker oldu. Ya bir gün şehit haberini alırsan ne olacak?"

"Ama.." diye fısıldadı Karaca çaresizlikle. "Ama hayali bu."

Annesi umursamazca omuz silkti. "Hayali canından daha önemli değil. Yarın öbür gün unutur gider." Tekrar Karaca'nın ellerini sıkarak kendine bakmasını sağladı. "Ben söyledim ama vazgeçmiyor," dedi hüzünlü bir tonda. "Seni çok seviyor, sana kıyamaz. Hasta görürse gitmez." Nerdeyse ağlayacak kıvamda olan kızını umursamadan ayağa kalkarak, "hadi," dedi baskın bir tonda. "Odana git, gelir şimdi."

Karaca'nın gözleri doldu ama annesinin bakışlarından kaçmadı. İçinde bir yerlerde, bunun yanlış olduğunu biliyor, abisinin hayalini yıkmak istemiyordu. Ama annesi haklıysa? Ya gerçekten asker olursa ve bir gün kötü bir haber alırlarsa?

Yine de... abisinin parlak gözlerini, heyecanla askerlikten bahsedişini hatırladı. Birkaç yıl önce nasıl da sevinçle, "Bir gün sınavları kazanacağım ve üniformayı giyeceğim!" dediğini. Onun hayaliydi bu. Sadece bir heves değil, çocukluğundan beri içinde büyüttüğü bir amaçtı.

Başını eğdi, gözlerini ellerine dikti. Annesi hâlâ yanında bekliyordu. Bir yanda abisi, bir yanda annesi. Bir yanda vicdanı, bir yanda korkusu.

Ne yapmalıydı?

"Tamam," dedi en sonunda. Annesinin bakışları umutla parladı. Gönülsüz bir şekilde ayağa kalkarak mutfaktan çıkarken gözlerinden bir damla yaş aşağı yuvarlandı. Henüz on iki yaşındaydı fakat annesinin omuzlarına bindirdiği yük kaldırabileceğinden fazlasıydı. Bu gibi bir çok şeyde onu zorluyor, Karaca her zaman annesinin gözünde oğlunu korurken yardım aldığı bir yan karakter oluyordu.

Ağır adımlarla yürüdü ve odasına girdi. Kapıyı kapatarak yatağına uzandığında bakışları tavandaydı. Gözlerinden bir damla yaş daha damlayarak aşağı yuvarlandı. Ne yapması gerektiğini bilmiyor, doğru mu yoksa yanlış mı yaptığına karar veremiyordu. Abisinin öldüğünü düşünmesi bile çok korkutucuydu fakat hayalini gerçekleştiremezse, ölüden farkı olur muydu ki? Mutsuz bir adam olarak yaşardı. Bunu istemiyordu.

Sessizce yatağında gözyaşı dökerken kapı zilinin sesini duydu. Aceleyle gözyaşlarını silerek örtüsünü çekti üstüne. İyice sarıldı. Abisi gelmiş olmalıydı. Kapının açılışını, annesi ve abisinin uğultulu seslerini duydu kapının ardından. Çok geçmeden adım sesleri onun odasına doğru yöneldi. Bir kaç saniye sonra ise kapı açıldı.

"Karaca?" dedi abisi meraklı bir sesle, odaya girerken. Arkasından kapıyı kapatarak yatağa doğru ilerlediğinde kara gözleri endişeliydi. "Neyin var? Hasta mısın?"

Göktuğ yatağın yanına oturarak küçük kız kardeşinin saçlarını okşadı. "Hastaneye gidelim mi?" dedi yumuşak bir sesle. Karaca ne diyeceğini bilemeyerek cevap veremedi. Aklı ve vicdanı arasında gidip geliyordu kalbi.

Göktuğ'un parmakları saçlarının arasında nazikçe dolaşırken Karaca, içindeki çelişkiyle boğuşuyordu. Abisinin ona olan şefkati, sevgisi, gözlerindeki içten endişe... hepsi bir anda içini daha da daralttı. Bunu yapamazdı. Ona yalan söyleyemezdi.

Derin bir nefes aldı, gözlerini kapadı. Yutkundu. En sonunda kısık bir sesle, "Bilmiyorum..." diyebildi.

Göktuğ başını hafifçe eğerek kardeşine dikkatlice baktı. "Ateşin var mı?" diye sordu ve elini Karaca'nın alnına koydu. "Pek sıcak gelmiyorsun ama solgun görünüyorsun."

Karaca, abisinin ilgisi karşısında kendini daha da suçlu hissetti. Bu bir oyundu. Bir kandırmacaydı. Abisi ise bundan habersiz, gerçekten onun için endişeleniyordu.

"Annem mi bir şey dedi?" diye sordu Göktuğ bir an duraksayarak. "Dün iyiydin, ne oldu birden?"

İşte bu soru Karaca'nın içinde bir şeyleri harekete geçirdi. Abisi ona güveniyordu. Hep güvenmişti. Karaca, onun bu güvenini kırmak istemiyordu. Gözleri doldu ama bu sefer ağlamamaya çalıştı. Bunu yapamazdı.

Hızla doğrulup oturdu. "Abi..." diye başladı ama sesi titredi. "Sen... sen gerçekten asker olmak istiyor musun?"

Göktuğ şaşkınlıkla kaşlarını çattı. "Tabii ki istiyorum. Küçüklüğümden beri hayalim bu biliyorsun." Sonra gözleri biraz daha dikkatli hale geldi. "Karaca, annem sana bir şey mi söyledi?"

Karaca'nın yutkunduğunu fark ettiğinde Göktuğ'un bakışları sertleşti. "Annem seni bir şey yapmaya mı zorladı?"

Karaca, abisinin gözlerinin içine baktığında bir anda her şey çok netleşti. Göktuğ'u durdurmak onun görevi değildi. Onu mutsuz etmek istemiyordu. Annesi onu ne kadar zorlamış olursa olsun, abisini engellemek istemediğine karar verdi.

Başını iki yana salladı. "Hayır... sadece seni merak ettim," diye mırıldandı. Yavaşça abisinin elini tuttu. "Sen mutlu ol istiyorum abi."

Göktuğ ona bir an daha dikkatle baktı, sonra gülümsedi. Küçük kardeşinin elini sıktı. "Ben de senin mutlu olmanı istiyorum, Karaca." Sonra ayağa kalktı. "Ama şimdi gerçekten iyi olduğuna emin miyiz? Hâlâ solgun görünüyorsun."

Karaca başını salladı. "İyiyim abi." Gerçekten de kendini daha hafif hissediyordu. Doğru olanı yapmıştı.

Göktuğ başını onaylar şekilde salladı. "Tamam o zaman, mülakata gidiyorum. Döndüğümde seni daha iyi görmek istiyorum tamam mı?"

Karaca hafifçe gülümsedi. "Tamam."

Göktuğ onun saçlarını tekrar karıştırarak kapıya yöneldi. "Hadi dinlen biraz. Anneme de söylerim, seni rahat bıraksın."

Kapıyı kapattığında Karaca yatağına geri uzandı. Annesi ona kızacaktı, bunu biliyordu. Ama içi rahattı. Abisinin hayallerine engel olmamıştı.

Bazen en doğru şey, en zor olandı.

Göktuğ odadan çıktıktan sonra Karaca derin bir nefes aldı. İçindeki huzurla karışık korku, annesinin tepkisini düşününce daha da büyüdü. Onun istediğini yapmamıştı. Yatağında doğrulup ellerini kucağında birleştirdi. Birkaç dakika boyunca sessizlik oldu, sonra mutfağa giden adım seslerini duydu.

Annesiyle abisi konuşuyordu ama ne söylediklerini tam duyamıyordu. Göktuğ'un sesi sakindi, annesinin sesi ise her geçen saniye daha da gerginleşiyordu. Sonra abisinin kapıyı açıp dışarı çıktığını duydu. Kapının kapanışı, ardından gelen sessizlik Karaca'nın içine korku saldı.

Ayak sesleri ağır ağır ona yaklaşıyordu. Derin bir nefes aldı ama yetmedi, göğsü sıkışıyordu. Kapı birden açıldığında irkildi. Annesi eşiğe dikilmiş, gözlerinde öfkeyle ona bakıyordu. Karaca, Sevil Hanım'ın gözlerindeki hayal kırıklığını ve hiddeti görebiliyordu.

"Sana ne dedim ben?" diye sordu annesi, sesi kısık ama tehlikeliydi. Karaca cevap veremedi. Boğazına bir şey düğümlenmiş gibiydi.

Sevil Hanım içeri birkaç adım attı. "Sana bir şey sordum, Karaca!?"

Karaca yutkundu. Başını eğdi. Annesi onun cevapsızlığını yanlış bir meydan okuma olarak algıladı. Bir anda eli havaya kalktı ve Karaca ne olduğunu anlayamadan yanaklarında sert bir yanma hissetti. Başını yana çevirdi, gözleri kocaman açıldı. Tokadın etkisiyle yanağında acı yayılırken kalbi hızla çarpmaya başladı.

"Abini bizden almak mı istiyorsun?" diye sertçe sordu Sevil hanım. Sesi o kadar keskin ve soğuktu ki Karaca'nın içi ürperdi. "Bir gün onun bu eve tabutla mı gelmesini istiyorsun?"

Karaca hızla başını iki yana salladı. "Hayır, ben öyle bir şey istemedim!" diye fısıldadı ama sesi titriyordu. "Hayaliydi.."

"Hayaliydi, öyle mi?" Sevil Hanım acı bir kahkaha attı. "Öldüğünde mezar taşında 'hayaliydi' mi yazacak Karaca?" diye sordu suçlayıcı bir tonla. "Ben seni ona emanet ettim! Sen ise onu, ölüme gönderdin! Sence ölüler hayal kurabilir mi?"

Bu sözler Karaca'nın içine bıçak gibi saplandı. Gözleri doldu ama ağlamadı. Annesinin bakışları ağırdı, sözcükleri daha da ağırdı. Küçücük bedeninin altında ezildiğini hissetti.

"Ben... ben istemedim," dedi yeniden ama sesi duyulmayacak kadar kısıktı.

"İstemedin mi?" Annesi hızla eğilip çenesinden tutarak yüzünü kendine çevirdi. Karaca'nın gözleri korkuyla büyüdü. Sevil Hanım gözlerini onun gözlerine kilitlemişti. "Bundan sonra ne olursa olsun, senin yüzünden olacak. Bunu sakın unutma!"

Sonra aniden elini çekti ve hızla odadan çıktı. Kapıyı öyle sert kapattı ki duvarlar titredi.

Karaca yatağında donmuş gibi kaldı. Göğsü sıkışıyor, içi daralıyordu. Yanağındaki acıdan daha fazlasını annesinin sözleri bırakmıştı içinde. Bir yük binmişti omuzlarına, küçücük yaşında taşıyamayacağı kadar büyük bir yük.

Sessizce dizlerini kendine çekip başını bacaklarının arasına gömdü. Annesi onu suçluyordu. Ama ya gerçekten haklıysa? Ya gerçekten abisini kaybederlerse? O zaman bu, onun suçu mu olacaktı?

Elini yavaşça kaldırarak annesinin vurduğu yanağına yerleştirdi. Yanağı zonkluyordu ama asıl acıyı hissettiği yer orası değildi. Göğsünün ortasında bir ağırlık vardı, içinde bir boşluk...

Ne yaparsa yapsın, annesi için hep bir hayal kırıklığı olacaktı.

.
.
.

Göz kapaklarım ağır ağır aralanırken, odanın loş ışığı yavaşça içeri süzülüyor, kafamın içinde resmen gürültülü bir senfoni çalıyordu. Uğuldayan kulaklarım bazı sesleri seçebiliyordu ama bilincim hâlâ uykunun ağır örtüsünün altındaydı. Yumuşak yastığın sıcaklığına sığınmış, yüzümü daha da içine gömerken nefesime karışan hafif, tanıdık bir koku beni sarıyordu. Uyku ve uyanıklık arasında gidip gelirken, bedenimi saran bu rahatlığı bırakmak istemiyordum.

Ama bir şey... bir şey farklıydı sanki.

Üzerimde, alışık olmadığım bir ağırlık vardı. Sadece halsizlikten ibaret olmayan, gerçek bir ağırlık. Vücuduma yayılan tanıdık sıcaklık, yanımda birinin olduğunu fısıldıyordu. Kaşlarımı hafifçe çattım, yastığın içine daha fazla gömülerek mırıldandım.

"Asya..." Sesim uykulu, neredeyse fısıltı gibiydi. "Biraz yana kay ablacığım."

Cevap gelmedi.

Küçük kardeşim genelde uyurgezer gibi kıpırdanır, sabah olduğunda ise mutlaka sarılacak bir şeyler bulurdu. Ama şimdi bana sıkıca sarıldığını hissetmiyordum. Garipti.

Aldırmayarak yorganın altına biraz daha çekildim. Üşüyordum. Üstümdeki kalın yorgan ve kombilerin açık olmasına rağmen içimde derin bir soğukluk vardı. Cenin pozisyonunda kıvrılmış halde yatarken bir bacağım başka bir bedenin üstündeydi. Hafifçe hareket ettirdiğimde baldırımı kavrayan bir elin varlığını ancak farkedebilmiştim.

Bütün uykum bir anda kaçtı.

Gözlerim ani bir şaşkınlıkla açıldı, kalbim tek bir güçlü vuruşla göğsümde yankılandı. Bu el... bu el Asya'nın olamayacak kadar kuvvetliydi. Sersemlemiş bir halde doğrulmaya çalıştığımda, üzerimdeki ağırlığın aslında Oğuz'un kolu olduğunu fark ettim.

Birkaç saniye durdum hareketsizce. Gözlerim yavaşça açılıp kapanırken zihnimde parçalar bir araya gelmeye çalışıyordu. Oğuz'un kolu belime dolanmıştı ve ben de onun göğsüne yaslanmıştım. Yastık sandığım şey aslında onun gövdesiydi.

Nasıl oldu da bu pozisyona geldik?

Kafamda tek bir mantıklı açıklama bile yoktu.

Şaşkın bir şekilde başımı kaldırdım. Oğuz'un yüzü bana yakın bir mesafedeydi. Saçları biraz dağılmışken nefesi düzenliydi. Göz kapakları hafifçe kıpırdanıyordu. Uyanacağını anladığımda yavaşça kolunun altından çıkmak istedim fakat beni öyle sıkı tutuyordu ki, geriye çekilmek istediğimde aniden sendeledim. Eş zamanlı olarak o da hafifçe kıpırdandı.

Önce kaşları hafifçe çatıldı.

Sonra gözleri açıldı.

Tepesinde beni gördüğü anda gözlerinde beliren ilk duygu ise bariz bir şaşkınlıktı.

"Karaca?" dedi kısık ve uykulu bir sesle.

Yutkundum.

Ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. Hâlâ tam anlamıyla kendime gelememiştim ve beynim mantıklı bir açıklama üretmekte zorlanıyordu. Kısık gözlerle bana bakarken neden bu kadar yakınımdasın? der gibiydi. Ben sorgulayıcı bakışlarıyla gerilirken Oğuz gözlerini birkaç kez kırpıştırdı ayılmak istercesine. Bir kaç saniye sonra ise kollarının belimde olduğunu farketti.

Kaşları çatıldığında kendimi geriye çektim fakat yorganın kenarına sıkıştım. Bacağım hala onun elindeyken bu oldukça zordu. Bir anlığına göz göze geldik.

Eli bacağıma sürtünerek geriye çekildiğinde hemen bacağımı üstünden indirdim. "Siktir.." diye mırıldandı Oğuz. Yeni uyandığı için sesi kalın ve toktu. "Ne ara bu pozisyona geldik?" Ondan ayrıldığım için bedenimi esir alan soğuk daha da artarken ifademi sabit tutmaya çalışıyordum. Çok fazla üşüyordum.

"Ben..." diye başladım söylediklerine cevap olarak ama ne diyeceğimi bilemedim. "..Bilmiyorum. Sanırım çok üşüdüğüm için sana sarılmışım."

Oğuz'un gözleri kısa bir an bana odaklandı. Uyanmanın verdiği sersemlik yüzünden mi, yoksa gerçekten umursamadığından mı bilmiyorum ama ifadesinde belirgin bir şaşkınlık dışında bir şey yoktu. Başını hafifçe eğdi. "Fark ettim."

Derin bir nefes aldım. Kendimi daha fazla saçmalamadan kalkmaya zorladım. Kolunun altından sıyrılacağım sırada bırakmayarak daha sıkı tuttu. Afallamış bir halde ona baktım. Oğuz'un gözleri üzerimde gezinirken içimde tarifi zor bir sıcaklık vardı.

"İyi görünmüyorsun." diye sordu, sesi bu sefer ciddiydi. "Üşüyor musun hâlâ?"

İçimdeki tuhaf çekingenlikle başımı iki yana salladım. "Yok, iyiyim."

Fakat yüzündeki ifade söylediğim şeye inanmadığını açıkça belli ediyordu. Gözleri kısa bir an daha üzerimde gezindikten sonra kafasını sen bilirsin dercesine hafifçe yana eğdi. Eş zamanlı olarak kolu gevşediğinde zaman kaybetmeden ondan uzaklaştım. Yakın olmamız beni çok fazla germişti.

Eğer üşüyorum dersem, bana tekrar mı sarılacaktı?

Hızlıca toparlanarak yataktan kalktım. Gözlerine bakamazken üzerimdeki mahcubiyeti gizleme çabasıyla, "Ben bir Asya'ya bakayım." diyerek ona arkamı döndüm ve kapıya ilerledim. Yanından kalkar kalkmaz bedenim sanki buz dolu bir havuza düşmüşçesine üşümüş, o sıcaklığı, az önce yanımda olan o hissi çoktan aramaya başlamıştım.

Ama bunu düşünmeye fırsatım bile olmamıştı çünkü kapıyı açtığım anda tüm dünyam bir anlığına durdu.

Hayır, bu sefer üşümedim. Gerçek anlamda donup kaldım.

Elim kapı kulpuna yapışıp kaldı. Parmaklarımın arasında metalin soğuk hissi vardı ama beynim onu bile algılamıyordu. Gözlerimi kırpıştırdım bir kaç kez. Gördüğüm şeyin gerçek olup olmadığını anlamaya çalışırken göğsümde bir ağırlık oluştu. Günün ikinci, belki de en sarsıcı şaşkınlığı vücudumu ele geçirirken içimde bir yer, o an sonsuza kadar buz tuttu.

"Abla!"

Asya'nın tiz sesi kulaklarıma dolarken tepki vermekte zorlanıyordum. Küçük bedeni bacaklarıma sarıldığında ancak onu fark edebildim. Olduğum yerde öylece kalakalırken Asya sessizce ama içli bir şekilde ağlıyordu. Farketmemek mümkün değildi.

Ben ise sadece ileriye bakıyordum. Gözlerimi salondaki kadından ayıramıyordum.

"Anne?"

Kendi sesimi zar zor tanıdım. Kulağa öyle yabancı, öyle boğuk geliyordu ki... Kollarımı istemsizce korumacı bir tutumla Asya'nın etrafına doladım. Kaşlarım farkında olmadan çatılmıştı, içimde hem şaşkınlık hem de uyanmaya başlayan bir öfke vardı.

"Senin burada ne işin var?"

Bu sorunun cevabı ondan değil, Asya'dan geldi.

"Artık okuluma gitmem gerekiyormuş," dedi çaresizce gözyaşlarının arasından. "Beni almaya gelmiş."

Kalbim bir an durdu, sonra ise hızla çarpmaya başladı. Onu almaya mı gelmiş?

Asya'nın bana korkuyla bakan gözlerine çevirdim başımı. Sesi titriyordu, elleri sımsıkı kollarımı kavramıştı. Ne diyeceğimi bilemeyerek yüzüne bakarken tepkisizliğim umudunu söndürüyor gibiydi.

"Gitmeyeceğim değil mi, abla?" diye sordu. Sesi öyle ince, öyle kırılgandı ki içim parçalandı. "Seni bırakmak istemiyorum."

Onun minik bedeni, bana sarılan o kollar, titreyen sesi...

Ve annemin yüzündeki o nefret dolu bakış.

Boğazım düğümlendi. Asya'nın korkulu sesi zihnimde dönüp dururken içimde bir yerin yavaşça çatladığını hissettim. Öfkem, şaşkınlığımın önüne geçmeye başlamıştı. Yutkunarak anneme baktım.

Oturduğu yerde dimdikti. Ne bir pişmanlık ne de bir sıcaklık vardı gözlerinde. Sadece o soğuk, sert bakış... Sanki yıllardır görüşmemişiz, birbirimizin kanından değilmişiz gibi yabancıydık. Aslında, yıllardır böyle değil miydik?

Dudaklarım zorlukla da olsa aralandı. "Kendi başına kararlar veremeyeceğini sanıyordum," dediğimde sesimin nasıl bu kadar sakin çıktığını ben bile bilmiyordum.

Kaşları hafifçe kalktı, dudakları alaycı bir kıvrımla gerildi. "O benim kızım, Karaca," dedi, adımdan zehir damlatarak. "Onun için en doğru kararları elbetteki ben veririm."

İçimde bir şeyin koptuğunu hissettim. Asya'dan bahsederken içtenlikle kızım demesi, gözlerindeki o sahiplenici tavır canımı yakmıştı.

Madem sevebiliyordun, beni niye sevmedin anne?

Güldüm. Acı bir kahkaha... Boğazımı yakan, midemi bulandıran bir gülüş...

Boğazımdaki düğüm çözülmüyor, ciğerlerime çektiğim hava mideme oturuyordu. Anneme bakıyordum ama hâlâ gördüğüme inanamıyordum. İçimde öfke, şaşkınlık ve koca bir ikilem vardı.

"Asya senin için ne zaman önemli oldu?" diye sordum, sesim titrememesi için kendimi zorlayarak. O hâlâ bacaklarıma sarılmışken sırtını sıvazladım. Nefesi düzensiz bir şekilde hıçkırıklarını bastırmaya çalışıyordu. "Bir insan, hayatının hiçbir yerinde olmadığı bir çocuğu ne hakla almaya gelir?"

Annem gözlerini kıstı. "Asya'nın okula gitmesi gerekiyor. Onun için en iyisi bu." Yavaşça ayağa kalktığında gözleri bir anlığına arkamdaki bir noktaya odaklandı fakat çok hızlı bir şekilde yeniden bana çevrildi. Kendinden emin bir adım attığında, "Okula gitmemesini söyleyebilir misin?" diye sordu.

Bu cümle mideme yumruk yemişim gibi hissettirdi. Çünkü ne kadar öfkeli olursam olayım, ne kadar ona güvenmesem de, biliyordum. Annem haklıydı.

Asya'nın okula gitmesi gerekiyordu. Normal bir hayatı olması gerekiyordu. Ve ben... bunu ona sağlayamazdım.

Yutkundum.

"Asya burada kalıyor," demek istedim. Ama kelimeler dilime yapışmıştı. Annemin gözlerindeki sertlik karşısında öfkelenmek istedim, onun o soğuk ve umursamaz tavrına karşı çıkmak istedim ama...

"Gitmeyeceğim, değil mi abla?" diye fısıldadı Asya. Sesi o kadar inceydi ki içimi bıçak gibi kesti.

Başımı eğerek onun yaşlarla dolu gözlerine baktım. Küçük elleri avuçlarımı sıkıyor, gitmek istemediğini her hâlinden belli ediyordu.

Ve işte o an, en zor olanı yapmak zorunda olduğumu anladım.

"Asya..." dediğimde sesimi nasıl çıkardığımı bile bilmiyordum. "Okula gitmen gerekiyor."

Asya'nın gözleri büyüdü. Küçük dudakları titredi, bir anda bana daha da sıkı sarıldı. Dolan gözlerimi kırpıştırırken gözyaşlarıma zorla hakim oluyordum.

"Hayır!" diye fısıldadı ağlayarak. "Senden ayrılmak istemiyorum!"

Gözlerimi sımsıkı kapattım. Boğazımdaki düğüm artık nefes almamı bile zorlaştırıyordu. Onu kendime çekerek başını okşadım.

"Senin için en iyisi bu.." diye mırıldandım. Sözlerim onu değil, kendimi ikna etmeye çalışıyordu sanki.

Asya başını iki yana salladı, ağlaması şiddetlendi. "Ama sen olmadan-"

Sözünü kestiğimde "Eğer gitmezsen, ben gerçekten olmam," dedim, sesimi yumuşatarak ama kararlı bir şekilde. "Benim yüzümden okula gitmemezlik yaparsan sana küserim ve bir daha görüşemeyiz. Bunu istiyor musun?"

Asya gözyaşları içinde bana baktı. Küçük elleri titriyordu. Bir kaç saniye düşünür gibi duraksadıktan sonra çok geçmeden çaresizce başını salladı. Ne kadar istemesem de bunu yapmak zorundaydım.

Anneme döndüm.

"İstediğin oldu." dedim, zorlanarak. Gözlerimi onun gözlerinden ayırmadan devam ettim. "Sandığının aksine kardeşime kötü örnek olan bir abla değilim."

Bu sözlerimde bir mesaj vardı. Gizli bir haykırış. Bak anne, ben kötü biri değilim senin kızınım diyordum ama anlamıyordu. Ya da anlamak istemiyordu. Yüzündeki o soğuk gülümsemesi silinirken kibirli bir bakışla bakıyordu sadece. Dayanamayarak gözlerini kaçıran taraf ben oldum.

Asya'ya çevirdim bakışlarımı. Islak gözlerle bana bakıyordu. Yanına eğilerek son kez sıkıca sarıldım. "Görüşürüz ablacığım. İstediğin zaman beni arayabilirsin." diye fısıldadım. "Seni çok seviyorum."

O da bana sarıldı, küçük kolları boynuma dolanırken "Ben de seni." dedi. Fakat hemen ardından kulağıma eğilerek aceleyle fısıldadı. "Oğuz abiyi de çok seviyorum."

Kendimi ağlamamak için zor tutarken bile güldüm bu sözlerine. Asya geri çekilirken bende ayağa kalktım fakat bir anda başım dönünce sendeledim. Elim başıma giderken belimde hissettiğim iri el beni kavrayarak düşmemi engelledi. Kısa sürede dengemi sağlayarak olduğum yerde durdum. Anlık bir baş dönmesiydi. Ellerimi başımdan çektiğimde soğuktan uyuştuklarını farkettim. Çok üşüyordum ama bu durumda umrumda değildi.

"Hadi.." dedi annem Asya'ya. "Baban aşağıda seni bekliyor." Onunla konuşurken bana gösterdiği o otoriter ve sert tavır yok olmuş, yerine gerçekten ilgili ve şefkatli bir anne gelmişti. İçim burkuldu fakat sessizce izlemeye devam ettim. Asya son kez arkasını dönerek bize el salladı. Kendimde bulduğum son güçle elimi kaldırarak bende ona el salladım. O arkasını dönerek gitmeye yeltendiğinde ise derin bir sızı daha vurdu şakaklarıma. Yüzümü acıyla buruşturarak elimi tekrar başıma götürdüm ve gözlerimi kapatarak hafifçe ovaladım. Aniden saplanan bu ağrılar beter bir hal almaya başlamıştı.

"Siz.." Annemin sesiyle gözlerimi araladığımda bana doğru bir adım attığını gördüm. Asya çoktan gitmişken gözleri Oğuz ve benim aramda gidip geliyordu. Hiç arkamı dönmemiş olsam da Oğuz'un arkamdaki varlığını hissetmemek mümkün değildi. "Beraber mi kalıyorsunuz?" diyerek tamamladı sözlerini annem. Gözleri nefret saçarken boş bir bakışla baktım ona. Bu da ne demekti? Niye soruyordu ki?

"Seni neden ilgilendiriyor?" dedim kendimden bile beklediğim bir sakinlikle. Bana bir adım daha attığında öfkeliydi.

"Sevgili misiniz?" dedi bu sefer de. Neden bunları sorduğunu anlamaya çalışırken annemin gözleri dolu doluydu. Bana doğru yaklaştığında artık yüz yüze bakıyorduk. Yıllar sonra onun kahve gözleriyle bu kadar yakından karşı karşıya gelmek beni afallatmıştı çünkü senelerdir aynı nefreti taşıyordu.

"Siz.." dedi hınçla. "Benim oğlumu öldürdünüz ve hayatın keyfini mi çıkarıyorsunuz?" Parmağını tehditkar bir ifadeyle yüzüme salladığında adeta olduğum yerde taş kesildim. Abimin ölümünden ben sorumlu değildim. Hayır, beni bununla suçlayamazdı. Canımdan çok severdim ben onu.

O an, bu hesaplaşmayı yapmak için buraya kadar geldiğini anladım. Asya sadece bahaneydi. O, beni karalayarak kendi vicdanını aklamaya gelmişti.

Kızmak istedim; öfkelenmek, kovmak istedim ama hiç birini yapamadım. "Benim suçum değil.." derken yıllar önceki o savunmasız çocuğa dönüştüm sanki. Damarlarımdaki tüm kan çekilmişti. Annemin karşısında hiç bir zaman güçlü olamıyordum.

Annem bu sevgisine muhtaç halimi görmedi. İçimde hala küçük bir kız çocuğu yattığını anlamadı. Yine ve yine beni suçlamaya devam ederken dolu gözlerinden bir damla yaş aşağı yuvarlandı. O gözyaşı benim için değildi. Beni hafifçe ittirdiğinde bile öylesine tepkisizdim ki hatamı kabullendiğimi sandı ve daha da öfkelendi. Oysa benim gücüm yoktu. Sözlerinin ağırlığı altında eziliyordum.

Bir bana, bir Oğuz'a döndü bakışları. İkimize de salt bir kinle bakarken, "İkiniz benim yavrumu toprağa vermeme sebep oldunuz.." dedi. Anlaşılan bu suçun tek ortağı artık ben değildim. Sesi az öncekine nazaran daha güçlü ve yüksek çıkıyorken bakışlarını tamamen bana çevirdi. Sağ elinin nefretle havalandığını gördüğümde bunu durdurmaya bile çalışmadım. Gözlerimi kapatarak gelecek olanı bekledim sadece.

Bir kaç saniye gözlerim kapalı kaldım fakat beklenen olmadı. Yanağıma bir tokat patlamadı. Hiç bir sızı hissetmedim. Oysa ki onun hırsla attığı tokatların ne kadar can yaktığını en iyi ben bilirdim. Gözlerimi yavaşça yeniden araladığımda gördüğüm manzaraya şaşırmadan edemedim.

Annemin bileği Oğuz'un elinin içindeyken ikisinin tam ortasındaydım. Biri bana zarar vermek, diğeri ise korumak istiyordu ve işin komik kısmı zarar vermek isteyen tarafta olan öz annemdi.

"Ona.." diye fısıldadı Oğuz dişlerinin arasından öfkeyle. "Bir daha dokunmaya kalkma," annemin elini tükürürcesine ittirerek bırakırken annem bir kaç adım sendeledi. "Çünkü bu sefer elini sadece tutmakla kalmam."

Oğuz'a baktım. Bana bakmıyordu ama buz mavisi gözleri delici bir bakışla anneme sabitlenmişti. Açıkçası beni bu denli korumasını beklemediğim için bir nebze şaşırmıştım.

"İkinizden de nefret ediyorum!" diye haykırdı annem. Bir elini acıyan bileğine sarmışken ruh hastası kadın küçük bir çocuk gibi davranıyordu. Onun bu tavırları karşısında yüzümü buruşturmamak için kendimi zor durdururken bir adım geriye gitti. Bakışları son kez ikimiz arasında gidip geldi ve en sonunda Oğuz'da durdu.

"Keşke.." dedi içtenlikle. "Keşke o gün oğlum yerine sen ölseydin."

Annem bu sözlerin ardından arkasını tamamen döndü ve kapıyı gürültüyle çarparak evden çıkıp gitti. Bir kaç saniye boyunca duraksadım ve olayları, en çok da son söylediği şeyi sindirmeye çalıştım. Benim bile zoruma gitmişken ne tepki vermem gerektiğini bilemiyordum. Oğuz o lafı hakedecek son insan bile değildi. Yüreğim acıyla burkulurken ona döndüm. Ağır bir adımla yaklaştım. Tepkisizce beni izliyordu.

Oysa ki gözlerinde basit de olsa bir kırgınlık görmeyi beklemiştim fakat yoktu. Hiç bir duygu yoktu.

"Oğuz.." dedim derin bir hüzünle ve pişmanlıkla. Annemin söylediği sözün tüm ağırlığı benim üstüme binmişti sanki. "Onun adına ben özür dilerim.."

Tereddüt dahi etmeden, "sorun yok." diyerek kestirip attı anında. Bunu yapması canımı sıkmıştı çünkü bu herkes için sorun olurdu, biliyordum. Arkasını dönmeye yeltendiğinde elimi koluna yerleştirerek durmasını sağladım. Kaşlarını çatarak bana döndü ve bir şey söylememe fırsat vermeden elinin tersini alnıma yapıştırdı. Bu hareketiyle aralanan dudaklarım geri kapandı. Afallayarak kaldım olduğum yerde.

"Yanıyorsun.." diye mırıldandı elini alnımdan çekerken. Öylece ona baktığımı görünce, "Karaca, ateşin var." diyerek açıklama yaptı.

Ne? Ateşim mi var? Şaşkınlıkla elimi alnıma atarak bir sıcaklık hissetmeye çalıştım fakat hayır, buzdan farksızdı. Kaşlarım çatılı bir halde Oğuz'a baktım. Tüm vücudum buz kovasına düşmüş gibi tir tir titrerken bana nasıl ateşin var diyebilirdi? Kafayı yemiş olmalıydı.

"Ben.. hissetmedim." dedim gözlerinin içine bakarken. "Sadece çok üşüyorum."

Sabırla açıklamaya devam etti. "Ateşin olduğu için üşüyorsun." Kolumdan nazikçe kavrarken beni odamın girişine yönlendirdi. "Duş almalısın."

İtiraz etmedim. Etmek de istemedim. Duş fikri cazip gelmişti. Başımı aşağı yukarı onaylarcasına sallarken odama girdim ve kapıyı kapattım. Zaten kendimi hiç iyi hissetmiyordum. Sebebi buydu demek...

Tam odanın içine doğru bir adım atacaktım ki başıma aniden bir sızı tekrar girdi. Gözlerimin önü anlık kararırken arkamdaki kapıya son anda tutundum. Şakaklarımı matkapla deliyorlardı sanki. Yüzümü buruşturarak düzenli bir şekilde nefes alıp vermeye, acıyı atlatmaya çalıştım fakat gitgide daha fazla kararıyordu sanki gözlerimin önü.

Sırtımı kapıya yaslayarak derin derin nefesler çektim içime. Gözlerimi sımsıkı kapattım. Beşe kadar sayacağım ve gözlerimi açtığımda geçmiş olacak... Beşe kadar say Karaca, daha iyi hissedene kadar sadece beşe kadar say.

1,2, 3..

4 ve 5.