11. bölüm · FEVERAN
11.bölüm: GERÇEKLER
Fakat daha rahatsız ettiren şey ise arkadan duyduğum sesti.
"Ben bakardım kapıya.." diyordu arkadan gelen bir kadın sesi. Hafif yabancı aksanı varken su gibi zarif ve ince olan ses gelip aramıza kuruldu.
Yüreğim burkulurken bu sefer hayal kırıklığı içinde bakma sırası bendeydi.
Bir kaç saniye mavi gözlerine bakarak bir yanıt bekledim fakat öylece durmaktan başka hiç bir şey yapmadı. En sonunda konuşan taraf ise ben oldum. "Ben.." diye mırıldanırken kelimeler nasıl ağzımdan dökülüyor hiç bir fikrim yoktu. "Ben rahatsız ettim galiba." Her bir sözcük bir ok gibi kalbime saplanıyordu.
İçimde cayır cayır yanan ateşe rağmen sakince dururken, "Kusura bakma." dedim sadece. Oğuz anlam vermeye çalışır gibi gözlerime bakarken hala oldukça rahattı. Ta ki arkamı dönüp gitmeye yeltendiğimi farkedene kadar.
Ona fazladan bir saniye bile bakmadan hızla arkamı dönerek merdivenlere ilerlerken, "Karaca!" diye seslenişini duydum fakat cevap vermedim. Bunun yerine adımlarımı daha da hızlandırdım ve koşar adım merdivenlerden inmeye başladım. Bana yetişmesini, durdurmasını, hatta adımı ağzına bile almasını istemiyordum artık. Ben üç gündür onu kırdığım için kendi kendimi yiyordum. O ise...
Apartmandan çıkarken artık bana seslenmiyor veya durdurmaya çalışmıyordu. Bu içimdeki şüpheleri daha da körüklerken hızlı adımlarla yürümeye başladım sokakta. Gözlerim öfkeden ve hayal kırıklığından dolu doluydu. Ben ondan özür dilemeye gelmiştim ama onun buna ihtiyacı bile yokmuş! Karşılaşmış olduğum bu manzara tüm dünyamı sarsarken gözlerimden bir damla yaş akarak yanağımdan aşağı yuvarlandı.
Koca sokakta tek başıma olduğumu farkedince adımlarım yavaşladı önce. Sonra ise durdu. Peşimden gelmiyor olması canımı daha da çok yakarken gözümden bir damla yaş daha akarak aşağı yuvarlandı. Buz gibi havanın içinde ellerim zangır zangır titrerken hüngür hüngür ağlamaya başladım. Ama ona değil. Kendi salaklığıma. Nasıl bu kadar saf olup da üç gündür onun da beni düşündüğünü filan sanabilmiştim? Nasıl?
Meğer beyimiz gayet mutluymuş! Tek üzülen benmişim!
"Karaca!" Arkamdan duyduğum sesle bakışlarım binaya dönerken bana doğru gelen Oğuz'u gördüm. Üstünde alelacele geçirilmiş gibi duran bir tişört varken bana doğru hızlı adımlarla ilerliyordu. Yanıma gelmesini istemediğim için önüme dönerek hızlı adımlarla yürümeye başladım.
"Karaca! Bekle!" diye bağırdı arkamdan telaşlı sesi. Bağırışı sokağı inletirken bir anlığına kafamı arkaya çevirerek baktım. Bana yetişmek için koşmaya başlamıştı çünkü ondan bir hayli ilerideydim. Tekrar önüme dönerken, "Gelme peşimden!" diye bağırarak bende koşmaya başladım.
Fakat bu sadece on saniye kadar sürdü çünkü benden çok daha hızlı olduğu için beni kıskıvrak yakaladı. Belimden yakalayarak göğsüne yasladığında soğuk hava soluğumuzu kestiğinden olsa gerek ikimizde nefes nefeseydik. Kollarının arasından çıkmaya çalışırken, "Bırak!" diye bağırdım. Bırakmadı. Hatta çırpınışlarımı umursamadan beni belimdeki eliyle kendine çevirdiğinde içimden yükselen siniri tutamadım. Tutmak da istemedim. Sağ elimi kaldırdığım sırada tokadım sertçe yüzünde patladı.
Başı yana düşerken tokadın etkisiyle kollarımı bırakır sandım, giderim sandım fakat bırakmadı, hatta daha sıkı tuttu. Kurtulmak için debelenmeye devam ettim. Başını kaldırırken bu sefer kollarımı nerdeyse kıracak bir sertlikte tutarken beni tuttuğu gibi arkamızda kalan taş duvara çarptı. Hissettiğim acıyla dudaklarımın arasından bir inilti kaçarken artık değil kaçmak, çırpınamıyordum bile. Öfkeden alev alev olan mavi gözlerini bana diktiğinde sertçe yutkundum.
"Ya kızım bir rahat dur!" diyerek kızdı sabrı taşmışçasına. "Derdin ne senin?!"
Heybetli vücudu üstümdeyken diklenmek bir hayli zordu fakat yine de içimden geçenleri söylemeyi başardım. "Bir derdim yok!" dediğimde sesim sert çıkarmaya çalışıyordum fakat kulağıma dolan ses titriyordu. "Senden özür dilemeye gelmiştim ama sen haketmiyormuşsun!" Yumruk yaptığım elimi omzuna geçirdim mesafemin izin verdiği kadar. "Bırak beni gideceğim!"
Bırakmadı. Daha da yakınlaşırken tamamen kıskacındaydım artık. Yüzünü yüzüme yaklaştırdığında sıcak nefesi dudaklarıma çarpıyordu. "Bırakacağım seni öyle mi?" dediğinde ses tonu bunun olmayacağını iddia eder gibiydi. "Bana geldin." diye fısıldadı çekici bir tonda. Gözlerimi anlam veremediğim hislerle kaçırarak mavilerinden çektim. "Bana geldin ve ben seni bırakacağım, buna gerçekten inanıyor musun Karaca? Eğer inanıyorsan seni hemen, şuan bırakabilirim."
Duraksayarak düşündüm bir kaç saniye. İnanmıyordum. İnanması güç bir ihtimaldi zaten ama başka bir kadının sesini duymuşken de bu şekilde kollarında kalamazdım. "O kadın kimdi?" diye mırıldandım kendimi tutamayarak. Kaçırdığım gözlerimi tekrar mavi harelerine çevirdim. "Sen bana yeterince açık olursan, ben de sana olurum Oğuz."
Kaşları çatıldı bu sözlerim karşısında. Öfkeli bir şekilde, "Senin zaten bana bir açıklama borcun var!" dediğinde bana söz hakkı tanımadığını çok net belli etmişti. Hala kıskacında olduğum için itiraz edemezken sadece gözlerine bakmakla yetindim. Konunun bana dönmesini asla istemezdim fakat ne yazık ki haklıydı. Önce benim ona yapmam gereken bir açıklama vardı.
Ters bakışları sürerken başımı dikleştirdim. Derin bir nefes aldım. "Rüzgar benim eski sevgilim." dedim bir çırpıda. "Aramızda olan şey seneler önce bitti ama benimle barışmak istediğini söylüyor. Peşimden gelmesinin sebebi de oydu."
"Sen?" dedi hemen sorgulayıcı bir bakışla.
Kaşlarım çatıldı. "Ne, ben?"
"Sen barışmak istiyor musun?" Beklentiyle gözlerimin içine bakarken kafamı ağır ağır iki yana salladım. "Hayır, istemiyorum."
Sorgulayıcı bakışları büyürken tekrardan öfkelenmeye başlamış gibiydi. "O halde seni rahatsız ediyor?"
Tehlikeli bir soruydu. Rahatsız ediyor dersem Rüzgar'a bir şey yapar mıydı? Ya da etmiyor dersem ona karşı hislerimin devam ettiğini düşünür müydü? Aldığım nefesler yakınlığımızdan dolayı artık yetersiz gelmeye başlarken derin bir nefes daha aldım. "Şimdilik etmiyor ama böyle devam ederse edecek." dedim en sonunda. Verilebilecek en mantıklı cevap buydu.
Oğuz onaylar gibi kafasını aşağı yukarı sallarken terlemeye başladığımı hissediyordum. Havada yakıcı bir soğuk vardı fakat Oğuz'un vücudundan yayılan sıcaklık ısınmamı sağlıyordu. Üstelik üstünde sadece bir tişört varken nasıl bu kadar sıcak olabiliyordu? Normalde hep sıcak olurdu ama sanki bu sefer farklı gibiydi.
"Duyduğun gibi açıklamamı yaptım." dedim kafamı hafifçe sağa yatırarak. "Şimdi sen soruma cevap ver."
Bıkkınca bir nefes verirken, "yardımcım." dedi üstüne basa basa. "Başka hiç bir şey yok. Sadece yardımcım. Genelde ben yokken evi temizler ve gider ama bu sefer haber vermeden geldiğim için evdeydi." Bana kınayan bakışlarla bakarken aksini düşünmeme gücenmiş gibiydi. İçimdeki bir his güvenmememi söylerken inanmıyordum. Yardımcısı olma fikri pek yakın gelmiyordu.
"Yardımcınsa," diye fısıldarken bir elimi ellerinden kurtararak işaret parmağımı göğsüne bastırdım. Bu sefer zorlamadan bırakmıştı kolumu. "Neden üstün çıplaktı o zaman?" Elimin altında hızla atan kalbini hissederken yüzünde tek bir mimik bile yoktu.
Dünyanın en saçma sorusunu sormuşum gibi kaşlarını çattı. "Uyuyordum çünkü?"
Sorgulayıcı bir şekilde baktım gözlerine. "Üstün çıplak mı uyuyorsun?"
Umursamazca yanıtladı. "Evet."
Verdiği cevapla kaşlarım çatıldı. Uyurken tişörtünü çıkarmazdı ki o. Defalarca beraber uyumuştuk. "Yalan söylüyorsun," dediğimde üstümden itmeye çalıştım fakat yerinden bir santim bile oynamadı. "Benimle uyurken hiç üstünü çıkarmıyordun!"
Gözleri imayla kısılırken yarımca güldü. "Çıkarmamı mı isterdin?"
Konuyu değiştirmesine izin vermeyerek, "kelime oyunu yapma bana!" diye kızdım. "Bariz yalan söylüyorsun işte, bırak beni gideceğim."
Kollarının arasında tekrar debelenmeye başladığımda daha fazla bunu yapmama izin vermedi. Beni kucakladığında kendimi bir anda baş aşağı bir şekilde omzunda buldum. Minik bir çığlıkla devrildim. Görüş açıma kalçası girdiğinde ise bir kaç saniye boş boş göz kırpıştırmakla yetindim.
"Yeter bu kadar tantana!" dediğinde artık gerçekten sıkılmış gibi ciddileşmişti. "Gözlerinle görmeden inanmayacaksın belli ki."
Evet. Aynen öyle olacaktı. Omzunda benimle beraber apartmana doğru yürürken hiç bir şey söylemedim. İtiraz etmedim veya çırpınmaya da çalışmadım çünkü gerçekten de dediği gibi gözlerimle görmeden inanmayacaktım. O merdivenleri çıkana kadar uslu uslu durdum omzunda. Onu bırakıp da gitmek istemediğim için böyle bir hamle işime gelmişti.
Merdivenlerin sonuna geldiğimizde beni omzundan indirdi. Baş aşağı durduğum için yüzüme dağılan saçlarımı elimle düzeltmeye çalışırken Oğuz zile bastı. Bir yandan da ayakkabılarını çıkarıyordu. Başıyla bana imayla kapıyı işaret etti. "Gel de kendi gözlerinle gör."
Aynı uslu halimle yavaşça botlarımı çıkarmak için eğilirken kapının açılmasıyla meraklı bakışlarım oraya çevrildi. Alımlı, sarışın bir kızdı kapıyı açan. Yeşil gözleri ve uzun bacaklarıyla barbie bebeklere benzerken oldukça özensizdi. Saçları rastgele bir at kuyruğu yapılmış, üstünde eski bir tişört ve eşofman altı vardı. Bu haliyle bile çok güzelken kaşlarım çatıldı. Yardımcım dediği kişiyi modellik ajansından mı seçmişti?
Ters bakışlarımı Oğuz'a çevirdiğimde o çoktan içeri girmişti. Arkasını dönüp de bana başıyla içeri girmemi işaret ettiğinde paspasa basarak diğer botumu çıkarmaya koyuldum. Gözlerim sık sık kadına kayarken kapının biraz daha açılmasıyla dikkatimi tamamen oraya verdim. Biri kapıyı iterek önüne, yani görüş açıma geçmişti. Şaşkınlıkla bakakaldım. Evde başka birileri de mi vardı?
İri cüsseli bir adamdı karşımdaki. Tıpkı Oğuz gibi mavi gözleri vardı fakat daha canlı bakıyordu gözleri. Gök mavisi gibiydi. Beni farketmemiş, öfkeli bakışları Oğuz'u hedef almıştı.
"Oğlum sen niye hasta hasta dışarı çıkıyorsun?" diyerek kızdığında kalın sesi tüm evi doldurdu. "Biz seni iyileştirmek için götümüzü yırtalım sen başına buyruk iş yap!"
Ne? Hasta mı? Oğuz hasta mıydı? Bedeninin alev alev olmasının sebebi buydu demek. Onu bu şekilde dışarı çıkmak zorunda bıraktığım için pişman olurken sesli bir nefes verdim. Niye anlamadan kaçıyorsam...
"Ya bi'sus sende Gökmen!" diyerek Oğuz da karşısındaki adama kızdığında diğer botumu ancak çıkarabildiğim için içeriye doğru bir adım attım. "Kafa sikme gece gece!"
İçeriye girdiğim için bakışlar bana dönerken adının Gökmen olduğunu öğrendiğim adam bir kaç saniye süzdü beni. Burda olduğumu yeni farketmişti. Yumuşak yüz hatları ve yeni yeni çıkmaya başlamış sakallarıyla yakışıklı biriydi. Bana elini uzattığında, "Hoşgeldin Karaca," dedi içtenlikle. Şaşırdım. Beni tanıyor muydu?
Uzattığı elini bir kaç saniye tutmadan boş boş baktım yüzüne. Şaşkınlığım yüzüme de yansımış olmalı ki açıklama yapma gereği duydu. "Sen beni tanımazsın ama ben seni iyi tanırım," dedi o gür sesiyle. "Abinin arkadaşıyım. Beni de bir abin olarak bilebilirsin."
Durdum. Abimin hayatı hakkında hiç bir şey bilmediğim bir kez daha yüzüme tokat gibi çarparken içimdeki burukluğu göz ardı etmeye çalıştım. Elimi kaldırarak uzattığı elini yavaşça kavradığımda, "Hoşbuldum." dedim ilk söylediğine cevap olarak. Dudaklarında samimi bir tebessüm peyda oldu.
Elimi geri çekerken salon olduğunu tahmin ettiğim odadan bu sefer de başka biri çıktı. Ela gözlü, Oğuz ve Gökmen'e göre daha küçük duran ama bir o kadar da heybetli biriyken şaşkın şaşkın baktım. Bu evde kaç kişi kalıyorlardı?
Karşımdaki adam da bana şaşkınca baktığında tanımadığım iki erkek ile olmaktan gerilmiştim. Bir adım yana, Oğuz'a doğru kaydım yavaşça. Göz ucuyla ona baktığımda bana değil, öfkeyle adama bakıyordu.
"Demirhan," dedi dişlerinin arasından. "Ulan sen hangi ara geldin?!" diye bağırdı. Bunu yaparken sanki ondan hiç haz etmiyormuş gibi yüzü buruşmuştu. Demirhan bozulmuş gibi dudak büzdü. Yüzü o kadar komik bir hal almıştı ki gülmemek için yanaklarımın içini dişledim.
"Yani aşkolsun komutanım," dedi bıkkın bir ifadeyle. "Akif geldi, Gökmen geldi bir şey demediniz. Beni görünce hemen kovasınız mı geldi?"
Kollarını iki yana açarak isyan ederken Gökmen girdi araya. "Sen kendinle beni bir mi tutuyorsun?" dedi Demirhan'a aşağılayıcı bir şekilde bakarken. "Tabii ki seni kovacak!"
O kadar komiklerdi ki bu sefer kendimi tutamayarak minik bir gülüş kaçırdım dudaklarımdan. O sırada Oğuz Demirhan'ın ensesinden tutarak kapıya doğru savurdu. "Hepinizi kovuyorum lan!" diye bağırdığında onu ilk defa böyle öfkeli gördüğüm için bir anlığına irkildim fakat onlar alışık olmalı ki hiç bir tepki vermediler.
"Beni de mi?" dedi sadece Gökmen şaşkınlıkla. Oğuz elini alnına atarak la havle der gibi alnını ovuştururken bu ekipten bıktığını çok net bir şekilde belli ediyordu. Bu sırada salona doğru seslenmeyi de ihmal etmedi. "Eva, sen de çıkabilirsin!"
Demek yardımcısının adı Evaydı. Yabancı olduğu bariz belliyken başka bir şey de düşünemezdim zaten. Çok doğal ve değişik bir güzelliği vardı. Öyle ki eğer Oğuz onunla evde yalnız olmuş olsaydı kıskançlıktan delirebilirdim fakat Gökmen ve Demirhan da vardı. Ayrıca kızın sürekli başının önde olmasından, özensiz giyiminden, yanımızda bile durmamasından dikkat çekmek gibi bir amacının olmadığı çok belliydi.
Demirhan ve Gökmen gücenmiş bir şekilde tek tek çıkarak arkalarından da kapıyı kapattıklarında Oğuz'a döndü bakışlarım. Eva hala içerideydi fakat artık ben de burda olduğum için sorun etmiyordum. Sorun ettiğim çok başka bir konu vardı.
"Sen hasta mıydın?" dedim endişe ve biraz da hüzünle. "Neden bana haber vermedin?" Ateşinin olmasından şüphelendiğim için parmak uçlarımda yükseldim ve elimi kaldırarak alnına yasladım. Tahmin ettiğim gibi vücudunun bu kadar sıcak olmasının sebebi buydu. Çok ateşi vardı.
Oğuz her hareketimi dikkatle izlerken elimi indirdim fakat kolunu kavradım bu sefer de. "Hemen soğuk duş almalısın." dediğimde odaların bulunduğu koridora doğru çekiştirmeye çalıştım. Odası bu odalardan birinde olmalıydı. "Hangisi senin odan?"
Oğuz tavrını net bir şekilde belli ederek kolunu elimden kurtardı. "Gerek yok." dediğinde arkasını döndü ve odalardan ilkine doğru ilerlemeye başladı. "Biraz dinlensem geçer."
Hızlı adımlarla peşinden ilerlerken Oğuz kapısını açarak odaya girdi. Hemen arkasında olduğumu bildiği için kapıyı açık bıraktı. Bende girerek arkamdan kapıyı kapattım. Gerçekten de yatağa ilerlediğini gördüğümde, "Oğuz," dedim yalvarır bir tonda. "İnat etme lütfen."
Durdu ve bana doğru döndü. "İnat değil Karaca," dediğinde sesi bu defa yumuşak çıkıyordu. "Sadece gerek yok."
Bir adım attım ona doğru. "Sen benimle ilgilenmiştin hastayken." dedim ısrarla. "Ben seninle ilgilenmezsem kendimi hep kötü hissederim." Dudaklarımı öne doğru büzerek küçük bir çocuk gibi tişörtünün ucunu kavradım. "Hadi, benim için yap bari."
Bir kaç saniye baktıktan sonra derin bir nefes verdi. Pes ederek kafasını aşağı yukarı salladığında tişörtünü uçlarından kavradı ve yukarı doğru çekti. Artık kumral tenindeki kaslarıyla bakışırken yutkunarak gözlerimi kaçırdım. Bakmıyormuş imajı verirken göz ucuyla süzmeye çalıştım bedenini. Kaç tane baklava vardı orda? Üçten sonrasını sayamamıştım gözlerimi tekrar kaçırdığım için. Bakarak anlayamazdım ki zaten, her katında tek tek elimi gezdirmem lazımdı.
Oğuz'un bana muzip bakışlarla baktığını fark ettiğimde yalandan hafif bir öksürükle boğazımı temizledim. Az önce hiç bir yere bakmıyordum ki havasıyla rahat bir duruşa geçtim. "Ben suyu ayarlayayım." dedim ortamdan kaçmak için. Sevimlice gülümserken adımlarımı geri geri atıyordum. "Sen hastasın ya, anlayamazsın şimdi."
Güldü Oğuz. "İyi olur." derken muzip bakışları sürüyordu. Elleri çıkarmak için eşofmanını bulduğunda bu sefer gerçekten utandım. Alelacele arkamı dönerek odanın içinde olan bir başka kapıya yöneldim. Yanaklarımı ateş basmıştı. Kapıyı açarak içeri girdiğimde lüks bir banyoyla karşıladı beni. Islanmasınlar diye kabanımı ve çantamı çıkararak kıyafetler için olan yere astım. Hemen sonra ise duruma biraz normallik katmak adına gerçekten de geniş duşakabine girdim suyu ayarlamak için.
Nerdeyse benim boyum kadar olan bir direğe asılan duş başlığının baktım. Yönü benim çaprazıma doğruydu. Suyu biraz açarak akmasını sağladığımda tahmin ettiğim gibi bana değmeden yanıma akmaya başladı. Elimi altına koyarak sıcaklığına baktım. Ilıktan biraz daha sıcaktı. Olmazdı ki bu. Musluğun başını kavrayarak sola, en soğuğa çevirdim.
Buz gibi su akmasını beklerken nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde su birden bire inanılmaz bir tazyik ile çıktı. Duş başlığı suyun kuvvetiyle yön değiştirirken artık bana bakıyordu. Soğuk ayarladığım halde akan kaynar su boynumu yakarken acılı bir çığlıkla kaçtım suyun önünden. Aynı anda ise bir el uzanarak suyu soğuğa çevirdi.
"Karaca," dedi Oğuz telaşla. "İyi misin?" Bedeni görüş açıma girdiğinde artık ikimizin de üstüne soğuk su akıyordu. Elimle istemsizce yanan boynuma dokundum. Yanardağdan filan mı geliyordu bu su? Bu nasıl sıcaklıktı?
Oğuz beni elimden tutup tamamen soğuk suyun altına çekerken soğuk su yanmasını biraz olsun hafifletmişti. "Acıyor mu?" dedi yumuşak bir tonda. Onu ilk defa böyle ılımlı ve endişeli görürken kafamı aşağı yukarı salladım. Bunun üzerine beni iyice kendine çekti ve saçlarımı geriye ittirdi bir eliyle. Boynumu iyice açığa çıkardı.
Kafasını eğerek yanan yere hafif hafif üflemeye başladığında şaşkınlık ve heyecan iç içe geçti. Kalbim son hızla göğüs kafesime çarparken nefesi rahatlatıyordu. Boynumu biraz yana yatırarak ona daha fazla alan açtım. O arkasındaki fayansa yaslanmışken ben tam önünde, iki bacağının arasında duruyordum. Bir elim hala avucunun içindeydi. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki içimdeki heyecanı bastırmak imkânsızdı.
Birkaç kez daha üfledi. Sonra ise hiç beklemediğim bir şey yaparak dudaklarını boynuma bastırdı. İçimde bir yer sanki bir anda alev almış gibi ürperdi. Sıcaklığı tenime değdiği an tüm vücuduma yayıldı. Nefesim düzensizleşirken parmak uçlarım bile heyecandan hafifçe titriyordu. Minik bir öpücük kondurdu acıyan yere. Sonra biraz daha yukarısına. Sonra biraz daha... Çeneme. Her dokunuşunda içimde kabaran o his büyüdü, nefesim düğümlendi. Ve sonunda dudaklarının son durağı dudaklarımın kenarı olurken göz göze geldik.
Titrek bir nefes verdim. Kalbim, göğüs kafesime sığmayacakmış gibi atıyordu. Heyecandan bayılabilsem tam şu an bayılırdım.
Bakışlarımız birbirine kilitlenirken mavi hareleri bana yoğun duygularla bakıyordu. Sıcak nefesi dudaklarıma çarpacak kadar yakınımdayken aklım çalışamayacak kadar karışıktı. O anın içinde sıkışıp kalmış gibiydim. Ne geri adım atabiliyordum ne de olduğum yerde durmaya devam edebiliyordum. Oğuz avucundaki parmaklarımı elinin içinde hafifçe sıktı. Sonra başını bana doğru biraz daha eğdi.
Nefesini dudaklarımın hemen kenarında hissediyordum. Bu kadar yakınken bile hâlâ tereddüt ediyor gibi duruyordu. Ya da belki de bana bir şans veriyordu? Bu sınırı geçmek isteyip istemediğimi anlamaya çalışıyordu.
İstiyordum. Hem de hiç bir şeyi istemediğim kadar istiyordum. Beni tam şuan öpmeliydi.
Gözlerimi bir anlığına kapatıp yutkundum. Heyecandan nefesim düzensizleşmişti. İçimdeki o kıpırtı yerini giderek büyüyen bir baskıya bırakıyordu. Kalbim hızla atarken titrek bir cesaretle konuştum.
"Arkadaşlar.." diye fısıldadım. Gözlerimi aralayıp tekrar ona bakarken eskisinden daha yoğundu bakışları. "Arkadaşlar bunu da yapar mı?"
Bana ne zaman yanlış hissettiren bir şey yapsa arkadaşlar bunu hep yapar. Korkma, sadece arkadaşız. Dediği için neyden bahsettiğimi çok çabuk anladı. Dudağının kenarı yarımca yukarı doğru kıvrılırken kafasını iki yana salladı.
"Yapmaz." dedi net bir sesle. Bir elini belime yerleştirerek beni aniden sertçe kendisine çektiğinde, ellerimi refleksle göğsüne yerleştirdim. Diğer eli rahat durmayarak belimden yukarı doğru süzüldü yavaşça. Bedenimi es geçerek çenemi kavradı parmak uçlarıyla. Kafamı hafifçe kaldırdığında dudaklarım dudaklarına denk düşmüştü. İçime titrek bir nefes daha çektim.
"Sikeyim," diye mırıldandı çekici bir sesle. Neyin geleceğini bilen gözlerim istemsizce kapandı. Bu yakınlıkta daha fazlası da mümkün değildi zaten. "Seni hiç bir zaman arkadaşım olarak görmedim Karaca."
İçime çektiğim nefes boğazımda takılı kaldı. Geri veremedim çünkü dudaklarımın üstüne bastırdığı sıcak ve ıslak dudakları nefesimi kesmişti. Sert öpüşüyle başım bir saniyeliğine geriye çekildi hafifçe ama temasımız kesilmedi. Minik bir öpücük değildi bu, çok daha fazlasıydı. Dudaklarını oynatarak sakin değil, hoyratça öpmeye başladı beni. Kalbim göğüs kafesimi delip her an çıkabilecek kadar hızlı atarken umursamadan ben de dudaklarımı oynattım ve karşılık vermeye başladım. Yetmedi, heyecanla göğsündeki bir elimi ensesine yerleştirerek daha çok kendime çektim. Memnuniyetle kabul ettim.
Oğuz'un dudakları dudaklarımın üzerinde hareket ederken içimdeki heyecan dalga dalga yayılıyordu. Hissettiğim şeyin tarifi yoktu; hem nefes kesici hem de baş döndürücüydü. Ellerimin titremesine engel olamıyordum ama geri çekilmeyi de düşünmüyordum.
Oğuz'un eli bluzumun altına yavaşça süzülürken çıplak belimde daha sıkı bir tutuşa dönüştü. Parmakları tenime hafifçe gömülürken, aramızdaki mesafeyi iyice kapattı. Bel oyuntumda gezindi yavaşça parmakları. Daha da harlandı içimdeki ateş. Öpüşü ne sakindi ne de nazik. Hoyrattı, aceleciydi, sanki içindeki tüm bastırılmış hisleri benim üzerimde çözmeye çalışıyordu.
Göğsüme bastıran kalp atışlarıma aldırmadan, parmaklarımı saçlarının arasına geçirdim. Her hareketiyle nefesim daha da kesiliyor, her dokunuşunda içimdeki ateş biraz daha harlanıyordu. Oğuz başını yana eğip beni daha derin öptüğünde parmak uçlarıma kalktım ona yetişmek adına fakat bunu yaptığım an alt gövdesine temas ettim. Altında sadece ıslak bir baksır varken bu hareket kasıklarımın sızlamasına sebep oldu. Bir inilti kaçtı dudaklarımdan ama onun dudaklarının arasında eriyip gitti.
Öylece öpüştük. Bilmiyorum ne kadar sürdü. Saniyeler mi, dakikalar mı? Tek bildiğim ayrıldığımızda nefesimin darmadağın olduğu, kalbimin göğüs kafesime sığmadığıydı. Oğuz'un alnı benimkine yaslanırken, nefesleri hala dudaklarımın üzerinde dans ediyordu.
Tutku vardı öpüşünde fakat herhangi bir art niyet yoktu. Hiç bir yerime temas etmemişti eli belim dışında. Cinsel amaçlı değil, yoğun bir sevgi selinin öpücüğüydü. Masum sayılabilecek bir öpüşmeydi.
Gözlerimi açmaya cesaret edemedim. İkimizde dinlendik nefes nefese. Ne o bir şey söyledi, ne de ben. Bir şey söylersem, bir adım geri atarsam o anın büyüsü bozulacakmış gibi geliyordu.
En sonunda yavaşça aralandı gözlerim. Karşımda duran adam az önce beni hoyratça öpen adamla aynıydı ama bakışları değişmişti. Sanki bir yanıyla hâlâ beni istiyor, diğer yanıyla bunu sindirmeye çalışıyordu.
Elimi usulca kaldırarak göğsüne koydum. Altında ritmi bozuk atan kalbini hissettiğimde kendimi daha da kaybolmuş hissettim. Boşlukta savruluyordum sanki derin mavi gözlerine bakarken.
Hala nefesimi toparlayamamışken Oğuz nefesini benden daha çabuk toparlamış olacak ki hafifçe geri çekti kendini. Temasımızı tamamen kesmemiş sadece dudaklarımızı ayırmıştı. Mavi harelerinde hala tutkuyu görebiliyorken muzip bir hal aldı bakışları.
"Karaca," diye fısıldadı derin bir iç çekişle. Sadece ismimi söylemişti ama bu bile içimde fırtınalar koparmaya yetti. Nefesim hâlâ düzensizdi, kalbim hâlâ delicesine atıyordu. Ama Oğuz'un sesi... Sanki içinde onlarca duygu barındırıyordu.
"Sen benim ateşimi düşürmeye mi geldin, yoksa ateşimi yükseltmeye mi?" diye sordu gözlerini gözlerimden ayırmadan. Eğlenen sesi güldürdü beni. Dudaklarımdan cilveli bir kıkırtı döküldüğünde gülüşümü izledi sessizce.
“Hangisini istersen onu.” dedim sözlerine cevap olarak. Kaşları kalktı havaya bak sen dercesine. Tam bir şey söylemek için dudaklarını aralıyordu ki durdu. Bakışları boynuma takıldı aniden. Elini kaldırarak yanan yere dokunduğunda ciddileşti yüzü.
“Kızarmış.” dedi boynuma bakarken. Hemen sonra bana döndü bakışları. Tüm tutku yok olmuştu. Sadece endişe vardı. “Acıyor mu güzelim?”
Biraz acıyordu ama önemsenecek kadar değildi. Kafamı iki yana sallarken aklıma gelen şeyle bende durdum. Elimi alnına yerleştirerek ateşini kontrol ettiğimde gerçekten de daha da yükselmişti fakat bu sefer güldürmek yerine sadece telaşlandırdı bu beni.
“Oğuz ben çıkayım artık,” dedim hemen kollarının arasından geriye çekilirken. İstemeye istemeye de olsa bıraktı fakat sorgularcasına bakıyordu. “Sen cidden soğuk bir duş al. Ateşin hiç düşmemiş.”
“Düşmesine izin vermedin ki..” diye mırıldanırken sesli bir nefes verdi ama kararlı bakışlarımı görünce itiraz da etmedi. Ben ona arkamı dönerek çıkmaya yeltenirken, “Benim dolabımdan bir şeyler giy,” dedi sadece. “Islak üstünle durma sakın.”
Cevap vermeden banyodan çıktım ve kapattım kapısını. Aceleyle çıkmıştım çünkü biraz daha kalırsam fena şeyler olacaktı. Aklıma öpüştüğümüz anlar gelince kalbim hızla atmaya başladı tekrardan. Gerçekten yaşanmıştı değil mi bu?
İçim içime sığmazken odanın ortasına doğru ilerledim. İlk defa odasını inceleme fırsatını bulurken etrafa bakındım. Genelde beyaz ve kahverengi renkleriyle döşenmiş sade ama şık bir odaydı. Odanın tam ortasında kocaman bir yatak, hemen sağında ise ahşap bir gardrop vardı. Oraya doğru ilerleyerek dolabın kapaklarını açtım. Anında sıra sıra tişörtler önüme dizilirken siyah bir tişörtü çıkardım askısından. Buram buram Oğuz gibi kokuyordu.
Üstümdeki bluzu çıkararak yandaki kirli sepetine attım. Ve maalesef sırılsıklam olmuş sütyeni de. Yer yer ıslanmış pantolonumu da çıkarttığımda neyse ki kalın bir kot olduğu için iç çamaşırım ıslanmamıştı. Siyah tişörtü öylece üstüme geçirirken nerdeyse dizlerime kadar gelmiş ve bir hayli bol olduğu için bir omzumu hafifçe açıkta bırakmıştı. Umursamadım. Sevmiştim bu tişörtü. Ama en çok da nefes aldıkça burnuma dolan kokuyu. Dolabın kapaklarını kapatırken tebessüm ettim kendi kendime.
Banyodan su sesleri gelirken ben odadan çıktım. Hasta olduğunu öğrendiğim andan beri aklımda dönüp duran şeyi yapmak için mutfağa yöneldim. Eva da çoktan gitmiş olduğu için ev tamamen boştu. Bu yüzden rahatça gezerek odalara girdim tek tek. Her yeri inceledim. Yerlerini ezberledim. En sonunda salonda amerikan mutfağı bulduğumda hızlıca ilerleyerek tezgaha yaklaştım ve dolapları karıştırmaya başladım. Bana bir tencere lazımdı.
Evet, Oğuz’a çorba yapacaktım. Nasıl olur hiç bir fikrim yoktu çünkü tarife yüz kez bakmama rağmen ölçüleri hep unutuyordum. Öyle ki yakında Nefis Yemek Tarifleri sitesi bana plaket gönderecekti bu kadar çok tıklanma için.
Aradığım tencereyi alt dolapta bulduğumda ocağın üzerine koydum onu. Bu sefer de mercimek aramaya koyulurken onu da kısa sürede buldum ve hatırladığım kadar bilgiyle çorbayı yapmaya başladım. Biraz mercimek, biraz su, biraz da tuz koyayım derken kısa süre içinde yaptım. Güzel de görünüyordu çorbam ama ilk Oğuz tadına baksın istiyordum. Kaç dakikadır ortalıkta yoktu. Hala duşta olamazdı, değil mi?”
Ona bakmaya karar verirken kaynayan çorbanın altını kapattım. Tam arkamı dönmüştüm ki salondan içeri giren Oğuz’u gördüm. Saçları hala nemliyken üzerinde beyaz bir tişört ve siyah eşofman altı vardı. Beni mutfağında görünce şaşkın bakışlar eşliğinde yanıma ilerledi. Ocaktaki tencereyi ve içindeki çorbayı görünce ise şaşkın bakışları büyüdü.
“Sen mi yaptın bunu?” diyerek anlamsız bir soru sorduğunda e herhalde der gibi tatlı bir tebessüm ettim. Yeniden tezgaha dönerek üst dolaptan bir tabak çıkardım onun için.
Tabağı tezgaha koyduğumda kepçeyle dikkatlice çorbayı alarak tabağa dökmeye başladım. “Umarım güzel olmuştur.” dedim bir yandan da kötü olmuş olma ihtimalinin de olduğunu belirterek. “Hatırladığım kadarıyla yaptım.”
Yandan Oğuz’a bir bakış attığımda resmen gözlerinin içi parıldıyordu. “Sen yaptıysan kesin güzel olmuştur.” dedi keyifli bir sesle. Gülümsedim bu sözlerine karşılık. Çorbayı doldurmam bittiğinde çekmeceden bir kaşık çıkararak tabağa bıraktım. Hemen sonra ise limon sosu ve pul biber ekledim biraz. Oğuz dikkatle beni izlerken işim bittiğinde aniden belimde ellerini hissettim. Beni nazikçe kaldırarak tezgaha oturttuğunda artık aynı boydaydık. Çorba kasesini eline alarak kaşığı kavradı diğer eliyle. “Bakalım nasıl olmuş?” diye mırıldandırken sıcak olmasına aldırmadan bir kaşık içti. Beklentiyle baktım gözlerinin içine.
Tepkilerini kaçırmamak için dikkatle yüzüne bakarken beklediğim tepkiyi vermedi. Önce yüzünü buruşturdu hafifçe. Sonra çorba kasesine geri tezgaha bıraktığında telaşla sordum. “Kötü mü olmuş?”
Cevap vermedi fakat ee yani der gibi hafifçe sağa eğdi başını. Bu tepkisi karşısında sinirlendiğimi hissettim. İnsan nezaketen bile olsa biraz içerdi. O kadar uğraşmıştım ben burda, onun için çorba yapmıştım. Beyefendinin verdiği tepki sadece yüzünü ekşitmek olmuştu.
“Zıkkım iç o zaman!” diye yükseldim öfkeyle. Oğuz kocaman bir kahkaha attı. Yaptığım şeyin beğenilmemesi beni kırarken tezgahtan inmek istedim fakat bu sefer de ellerini belime sabitleyerek bu girişimimi engelledi.
“Şaka yapıyorum,” dedi hemen. Ters bakışlarımı ona çevirdiğimde keyifli bir şekilde güldü bir kez daha. “Çatma öyle kaşlarını, gerçekten hayatımda içtiğim en güzel çorba.”
Ters bakışlarımı sürdürdüm. Beni ikna edemeyeceğini anlayınca çorbaya kaşığı daldırarak bir kaşık daha içti. “Mükemmel!” dedi abartılı bir ifadeyle. Asık suratımın düzelmediğini fark ettiğinde resmen gülmemek için kendisiyle büyük bir savaş veriyordu. “Kızım bakmasana öyle, yemin ederim muazzam olmuş.” Kaşığı çorbaya tekrar daldırdı fakat bu sefer içmek yerine bir kaç kez üfledi. Ardından kaşığı bana uzattı. “Al kendin tat şaheserini.”
Uzattığı kaşıktaki çorbayı içerken ağzıma yayılan tatla bu sefer asık suratım düzeldi. Gülümsedim. Gerçekten de çok güzel olmuştu ve kötü deme ihtimali imkansızdı. Artık şaka yaptığına inandığım için, “Ben yaptım, tabii ki güzel olacak.” diye övündüm kendimle. Canım kendim. Üstelik tarife ihtiyaç bile duymamıştım.
“Eline sağlık.” dedi Oğuz. Bir kaşık daha içti. “Hep isterim ama bundan, haberin olsun.” Bir kaşık daha ve ardından bir kaşık daha. Onun için çorba yapmam onu çok mutlu etmiş gibi gözlerinin içi parlıyordu.
Tatlı tatlı tebessüm etmekle yetindim. “Bende hep yaparım sana o zaman.”
Saniyeler içinde çorbayı bitirirken boş tabağını lavabonun içine bıraktı. Ardından ise annesinin tezgaha oturttuğu bir çocukmuşum gibi beni kucaklayarak kaldırdı. Tek kolunda oturur vaziyetteyken kollarımı boynuna sardım.
Oğuz salonun çıkışına doğru ilerlediğinde kıkırdadım halimize. “Bana masal da okuyacak mısın?” dedim çocuk muamelesi yapmasına dem vurarak. Onun odasına girdiğimizde beni yatağın üstüne bıraktı ve ışığı kapatarak o da geldi. “İstiyorsan neden olmasın?”
Tekrar hafif bir kıkırtı kaçtı dudaklarımdan. Odayı aydınlatan tek şey loş bir gece lambasıyken yatakta gerileyerek uzandım rahat yatağa. Oğuz’un bakışları yanıma gelene kadar beni süzdü. Üstümdeki tişörtte, çıplak bacaklarımda oyalandı bir kaç saniye. Hemen sonra yanıma uzandığında bedenimin tamamı görüş açısından çıktı fakat gördüklerinden memnun gibiydi.
“Tişört çok yakışmış.” dedi sessiz bir mırıldanmayla. Beni kolunun altına alarak kendine çekti. Göğsüne sokulurken günün hem fiziksel hem de zihinsel yorgunluğu anında mayışmama sebep olmuştu. Gözlerimi kapatırken biliyordum ki uykuya dalmam saniyeler bile sürmeyecekti. Yorgun olduğum zamanlar çok çabuk uykuya dalardım.
Henüz on saniye bile geçmemişti ki Oğuz’un sesini duydum. “Karaca,” diye fısıldadı yavaşça. Uyku mahmuru bir şekilde mırıltıyla onayladım.
“Gece altına kaçırmazsın değil mi?” diye sorduğunda bunu sorarken bile sesi oldukça endişeli gibiydi. “Çişin geldiği zaman söyle, ben seni tuvalete kaldırırım. Sakın yatağı ıslatma”
Bu söylediği beni normalde belki kızdırabilirdi fakat uyumama ramak kala olduğu için sadece güldürdü. Hafifçe tebessüm ederken cevap vermedim. Göğsünden yayılan kokunun içine girmek ister gibi başımı bir kedi misali gövdesine sürttüm. Beni memnuniyetle kabul ederek iyice sarmaladı. Üstümüzde yorgan olmamasına rağmen onun sıcaklığı da beni ısıtmaya yetti.
Ne kadar süre sonra uyudum ya da uyurken ne pozisyondaydık bilmiyordum ama tek bir bildiğim şey varsa, o da son aylardaki en huzurlu uykum olduğuydu.
