6. bölüm · FEVERAN

6.bölüm: BİR TEK SANA.

Yazarr ✍🏻

İnsanoğlu oyunbaz bir varlıktı. Gülümserdin ama gözlerin mutsuz bakardı. Yemek yerdin ama aslında boğazından geçmezdi. Kimse anlamasa bile insanın kendi kendine yaptığı rol bile omuzlarına tonlarca yük bindirmeye yeterdi.

Böyle olmak zorundaydım. Hem kendim için, hem de sevdiklerim için.

Derin bir nefes alarak saçlarımı taradığım tarağı yerine bıraktım. Banyodaki aynadan yansıyan yüzümle bir an daha için bakıştım. Gözlerimin altındaki mor halkalar, uykusuz gecelerin işareti gibiydi. Beyaz tenim solgundu, sanki içimden söküp aldıkları her şeyin boşluğunu cildim bile yansıtıyordu. Oysa daha önce yüzümde hep bir gülümseme olurdu. Şimdi ise, bu aynaya her baktığımda tanımadığım bir kadın bana bakıyordu.

Neşeli bir kızım ben. Herkese kendini sevdiren, o şımarık Karaca'yım. Yani, önceden öyleydim. Kötü olan artık o kız olmadığımı bilmekti. Daha kötü olan ise, o kıza bir daha asla ulaşamayacak olmamdı.

Üzerimde basit bir tişört, altımda ise onun takımı olan gecelik şortu vardı. Neden hâlâ giymeye devam ettiğimi bile bilmiyordum. Belki de geçmişin hatıralarına tutunarak nefes almayı öğrenmeye çalışıyordum kendimce. Siyah saçlarım omuzlarıma kadar uzamıştı. Oysa abim defnedilirken çenemdeydi. Küçük bir detay gibi görünürdü ama benim için büyük bir anlam taşırdı. O günün ağırlığını taşır gibi uzamış ve dağılmıştı saçlarım. Önceden olsa uzadığını fark ettiğim an kısacık keserdim ama artık umurumda değildi. Kessem ne değişecekti ki? Hayatımda kesilmesi gereken o kadar fazla şey vardı ki... Ama hiçbirini kesip atmaya gücüm yoktu.

Son kez baktım kendime aynadan. Bu perişan halimi en yakın arkadaşım Devin görse eminim ki suratıma okkalı bir tokat patlatırdı ama yoktu. Kendimden herkesi ittiğim gibi onu da itmiş ve kabuğuma çekilmiştim. Kabarık saçlarımı elimle şöyle bir dağıtarak çıktım banyodan artık. Daha fazla aynadaki o kadını görmeye tahammülüm yoktu.

Odanın içindeki peluşlarımı inceleyen Asya kapı sesini duymasıyla bana doğru döndü. Gözleri ışıldıyordu. Yüzüme zoraki bir gülümseme yerleştirdim. "Hadi bakalım yatağa, uyumamız gerekiyor artık."

Kafasını sallayarak uslu uslu ilerledi ve yatağa, tam ortaya yattı. Bizimle uyuyacağı için çok heyecanlı olsa gerek, onay aldığından beri hiç bir şeye itiraz etmiyordu. Ben de yatağa ilerlerken odanın kapısı açıldı. İçeri giren Oğuz'du. Üstünde siyah bir tişört, altında ise bir eşofman altı vardı. Anlık bakışlarımız kesişti. Ben onu incelediğim sırada çıplak bacaklarımda gezindi bakışları. Dikkatli ama ilgisizce. Kısa süren bakışmamızın ardından kafamı çevirerek yorganı kaldırdım ve yatağın içine girdim. Asya hemen kollarımın arasına girdi ve Oğuz'a yer açmak için olabildiğince bana doğru kaydı.

Kapıyı ve ışığı kapatarak Oğuz da geldi. Işığın kapanmasıyla sadece kırmızı ledler kalınca istemsizce rahatsız hissettim. Oğuz da öyle hissetmiş olmalı ki gergin olduğu yüzünden okunuyordu. Yorganı bile kaldırmayarak gelişi güzel uzandı yatağa. Elinden geldiğince bizden en uzak köşedeydi fakat yatak küçük olduğu için bu pek mümkün değildi. Rahat bir pozisyon ararcasına kollarını kafasının altında yastık gibi birleştiriyordu ki aniden duraksadı. Şaşkın sesi yükseldi odada. "Bu ne lan?"

Bakışlarını takip ederek neye şaşırdığına baktım. Gözleri tavandaki Cem Adrian fotoğrafına takılmıştı. Ah, salak kafam! Onu nasıl da çıkarmayı unutmuştum. Asya ellerini ağzına kapatarak kıkırdadı. İşaret parmağıyla gülümseyerek bize bakan Cem'i işaret etti.

"O kim abla?" diye sordu gülerek. "Eniştem mi yoksa?"

Utandım. Küçücük bir kız tarafından Cem Adrian'la sevgili sanılmaya gerçekten utandım. Yanaklarımı ateş basarken utancımı perdelemek adına kaşlarımı çatarak ona döndüm.

"Eniştem mi, de ne demek?" diye sordum tek kaşım havaya kalkarken. "Sen bu lafları nereden öğreniyorsun?"

Durdu Asya. Cevap vermedi ama kıkırdamaya devam etti. Sinirim bozulurken elimi dertli bir şekilde alnıma yasladım. O sırada Oğuz'un alaycı sesini duydum.

"Niye cevap vermiyorsun kıza?" dediğinde elimi çektim alnımdan. Ters bakışlarım ona döndü. Dudağının kenarı hafifçe yukarı kıvrılmış, imalı bir tebessümle bakıyordu. "Eniştesi mi yoksa?"

Derin bir nefes aldım yavaşça. Sonra ise verdim. Bu konuşmanın yaşanması gerçekten isteyeceğim son şey bile değildi. Yirmi üç senelik ömrümde yaptığım bir şey ilk defa bana bu kadar çocukça geliyordu şuan ve en önemlisi, utanıyordum.

"Asya'cığım," dedim yumuşak bir ses tonuyla. Açıklayayım da hepsi rahatlasın. "Fotoğrafta gördüğün kişi benim sevgilim değil. Sadece hayranlık duyduğum bir ünlü." dediğimde konuya açıklık getirdiğim için Asya meraklı gözlerle beni dinliyordu. "İnsanlar bazen ilham almak için, başarılı ünlülerin fotoğraflarını göz önünde bulundurmak isterler." bakışlarım göz ucuyla Oğuz'a kaydı. "Yani o kişi senin 'enişten' filan değil."

Asya anladığını belirten mırıltılar çıkarırken, kafasına takılan bir şey varmış gibi bana döndü. "Peki eniştem olunca nasıl oluyor?" dedi masum bir edayla. "Karı kocalar birlikte yatarlarmış. Enişteyle de mi birlikte yatılıyor?"

Nasıl bir açıklama yapacağımız bilemezken, "Evet.." gibi bir şeyler geveledim ağzımın içinde. Altı yaşındaki bir çocuğa sevgili ve evli farkını nasıl anlatabilirdim ki? Hem sevgililer de birlikte yatardı. Çok da yanlış bir çıkarım sayılmazdı.

"Anladım." dedi Asya. Bakışları bana döndü. Sonra ise Oğuz'a. Bir kaç saniye düşünüyormuşçasına duraksadı. "O zaman Oğuz abi benim eniştem mi oluyor?"

Şaşırdım. Beklemediğim için kelimenin tam anlamıyla şaşkınca bakarken Oğuz'la bakışlarımız kesişti. O bana göre daha soğukkanlı ve umursamaz biriydi her zaman. Şaşırmadı. Onun yerine, "Hadi bakalım cici kız," dedi Asya'ya. "Senin uyku saatin geçiyor. En iyisi yat sen."

Gülümsedi Asya. Yetmedi kırıttı hafifçe. Benim kollarımdan hafifçe kayarken tam ortamıza yerleşti ve başını Oğuz'un gövdesine yasladı. Sağ kolunu uzatarak ise benim elimi tuttu. Saol Asya yani beni de unutmadığın için. Elini tutarken kafamı yastığa bıraktım sesli bir nefes vererek. Bu kız büyüyünce çok fena bir şey olacaktı.

"Yatmadan önce bana bir masal okur musun Oğuz abi?" dedi tatlı bir sesle. Evet, kesinlikle Oğuz abisi okumalıydı çünkü benim masal okuyacak kadar hayattan aldığım bir keyif yoktu. Neyse ki Oğuz itiraz etmedi ve başını aşağı yukarı salladı onaylarcasına. Asya'yı rahatsız etmemek için kollarını başının altında tutuyor, ona asla değdirmiyordu.

"Sen gözlerini kapat, ben anlatacağım." dedi. Asya gözlerini kapatırken ben de ona doğru döndürdüm kafamı. Ne anlatacaktı merak ediyordum açıkçası.

"Bir varmış bir yokmuş," dediğinde tavanı izliyordu ifadesizce. "Uzak bir köyde dünyanın en yaşlı adamı yaşarmış. Bu adam o kadar yaşlıymış ki dünya rekoru kırmış." Gözlerim yan profilinde dolaştı dikkatlice. "Bir gün bir gazeteci bu adamla röportaj yapmak istemiş. Amca, sen bu kadar yaşadın. Neler gördün neler geçirdin merak ediyoruz, bize en mutlu anını anlatır mısın? Demiş." Keskin yüz hatları, biçimli burnu, orantılı dudakları, belirgin bir çene hattı vardı. Ve o an farkettim ki, belli belirsiz de olsa hafif bir iz vardı kaşından şakağına uzanan.

"Tamam demiş adam. Başlamış en mutlu anısını anlatmaya." İster istemez o izin nasıl olduğunu merak etmeye başlamıştım. "Bir gün ben daha gençken, başka bir köyden bir adam geldi. Koyunu kaybolmuş, hep beraber aramaya çıktık. Dağ, taş, ova derken bulduk koyunu. Ama dönerken, koyun pek bir güzel göründü gözümüze." Gözlerim yara izine takılı kalmışken, aynı saniyelerde kaşlarım çatıldı. Ne tuhaf hikayeydi bu böyle. Gözlerimi Oğuz'a çevirdim. Umarım koyun gözümüze güzel gözüktü derken yemekten bahsediyorlardır. Hala ifadesizce tavanı izlerken hikayeye devam etti.

"Gazeteci telaşla adamın sözünü kesmiş. Aman amca, bunu yayınlayamayız. Başka bir mutlu anını anlat demiş. Adam kabul ederek başka bir anısını anlatmaya başlamış." Oh, şükürler olsun ki hikayenin akışı değişmişti. Göz ucuyla Asya'ya baktım. Gözleri kapalıydı ama uyuyup uyumadığını kestirmek zordu. Elimdeki eli, hafifçe gevşekti.

"Yine ben gençken, bu sefer başka bir köyden bir adam geldi. Eşeği kaybolmuş, hep beraber aramaya çıktık. Dağ, taş, ova derken bulduk eşeği. Ama dönerken, eşek pek bir güzel göründü gözümüze. Diye devam ediyormuş ki gazeteci müdahale etmiş. Amca biz bunları yayınlayamayız, en iyisi sen bize en hüzünlü anını anlat. Demiş."

Şaşkınlıkla ağzım bir parça açıldı. Hikayenin devamında ne gelecek diye merakla beklerken bir yandan da tetikteydim. Küçük bir kıza uygun olmayan şeyler gelebilirdi. Özellikle de o eşek olayından sonra. Allah'ım affet ama şu an o eşeğin kesilmiş olmasını her şeyden çok istiyorum yoksa eşeğin akıbeti ne olur, düşünmek bile istemiyorum.

"Amca yine tamam demiş ve başlamış en hüzünlü anısını anlatmaya. Bir gün de şansa bak ki, o hayvanlar yerine ben kayboldum. Onlar dağ, taş, ova beni aradıktan sonra en sonunda buldular. Buldular ve-"

Gözlerim irice açıldı. Bu noktada kendimi tutamayarak araya girme zorunluluğu hissettim. "Oğuz!" diye hafifçe yükselirken bakışlarını tavandan alarak bana döndü. "Ne biçim hikaye anlatıyorsun sen küçücük çocuğa?" diye çıkıştım. Hikayenin devamında ne geleceğini anladığımdan hem şaşırmış, hem kızmıştım.

"Hikaye işte." dedi umursamazca. "Nesini beğenmedin?"

Nesini beğenmedin mi? Bu adam deli olmalıydı. Sinirle gözlerimi devirirken, "Sorun şu ki beğenilecek bir tarafı yok!" diye çıkışmaya devam ettim. Umursamazca bakan mavi gözleri kısılırken uyarıcı bir bakış attı.

"O sesini biraz kıs, Karaca. Çocuk uyuyor."

Asya'ya bir göz attım. Yorulduğu için olsa gerek gerçekten de uyumuştu. "Yanımızda bir çocuk olduğunun farkında olman güzel." dedim fısıltıyla ama iğneleyici bir sesle. Ben yanında değil küfür, argo bile kullanmazken Oğuz'un yaptığı akıl alır gibi değildi. Kim bilir ben yokken neler anlatıyordu çocuğa.

"Karaca." dediğinde bakışlarımı Asya'dan çekerek ona yönelttim. O da fısıltıyla konuşurken umursamaz ifadesi gitmiş, ciddi bir ifade gelmişti yerine. "Ona benim yaptığım değil, senin yaptığın daha çok zarar veriyor." dedi keskin bir tonda. Bir an ne dediğini anlamasam da kavrayınca yüreğime bir bıçak saplandı sanki. "Abisini sorup duruyor, ona gerçeği ne zaman söyleyeceksin?"

Güzel soruydu. Sahi, ben Asya'ya abisinin öldüğünü nasıl söyleyecektim? Daha sevgili kavramını bilmeyen altı yaşındaki bir kıza şehiti nasıl öğretecektim? Ben kabullenememiştim ki daha. Asya'ya nasıl kabul ettirecektim?

"Bilmiyorum." diye fısıldadım çaresizlikle. Özlem ve acıyla burnumun direği sızlarken kelimeler ağzımdan zorlukla dökülüyordu. "Belki de annem söylemelidir. Ben..." gözlerim mavi gözlerinde gezinirken dikkatle beni izliyordu. "Ben yapabileceğimi sanmıyorum."

Oğuz da söyleyebilirdi. Bu konularda idmanlı olduğunu biliyordum az çok.

"Elbette." dedi. Gözlerimin içine anlayışla bakıyordu. "Karar senin ama sen söylersen daha iyi olur. Ailenizle aranız pek iyi değilmiş öyle söyledi. Seni daha çok seviyor, senden duyması daha az acıtır."

Evet, benden duyması daha az acıtırdı. Zaten annem olacak o kadının çocuk dilinden anlayacağını da hiç zannetmiyordum. Ben bir süre sonra, bu acıyı biraz daha sindirdikten sonra söyleyebilirdim fakat ailemizle aramızın iyi olmamasını, Oğuz'un öğrenmesini de istemezdim. Asya umarım evde bahsi geçen olayları ona anlatmamıştır. Bunun için ona kızamazdım da çünkü daha çocuktu.

Kendimi tutamayarak sordum Oğuz'a. "Asya sana başka neler söyledi?"

Duraksadı bir an. Gözlerini kısarak düşündüğünde merakla ne diyecek diye bekliyordum. Hatırlamak ister gibi tavanda gezdirdi bakışlarını. Bir kaç saniye sonra ise bana çevirdiğinde, dudakları yavaşça iki yana kıvrıldı. Muzip bir gülüş peydahlandı yüzünde.

"Söyleyeceğim ama kızmak yok." diye fısıldadı. Kaşlarım çatılırken sabırsızca baktım mavi gözlerine.

"Söyle?"

Kırmızı led ışık sayesinde görebildiğim yüzü alaycı bir hal aldı. "On üç yaşına kadar yatağa işiyormuşsun." dedi. Güldü kısık bir sesle. "Evdeki herkes sana sidikli diyormuş." Bu noktada durarak bana döndü. "Ama asıl komik olan lise çağına gelmiş bir kızın yatağa işemesi değil, Asya'nın bunu herkesin içinde anlatmasıydı."

Bir saniyeliğine duraksadım. Algılayamadım. Hemen sonra ise başımdan aşağı kaynar sular döküldüğünde gözlerim irice açıldı. Gerçekten, o çaresizlik tüm vücudumu yakıp geçti. Afallayarak yüzüne bakarken, "Herkes mi?" diyebildim zorlukla. "Herkes dediğin kimler?"

Asya sen beni yaktın.

"Tim işte." dedi umursamazca. "Akif, Demirhan, Gökmen filan. Çok gülmediler ama merak etme. Sadece sidikli lafını biraz klişe bulmuşlar, iletmemi istediler. Bizimkiler daha alternatif lakaplar buldu sana."

Durdum. Ne diyeceğimi bilemeyerek öylece kalırken rezil olmuşluğun o iğrenç hissi tüm bedenimi sardı. Nasıl yani, tüm asilliğimle girip çıktığım o askeriyedeki herkes, altıma işediğimi öğrendi mi? Hem de on üç yaşına kadar? Aslında isteyerek olmamıştı bu, abim beni çok fazla korkuttuğu için geceleri korkudan altıma kaçırıyordum fakat kimse işin bu yüzünü bilmeyecekti.

Asya'ya yandan, kınarcasına bir bakış attım. "Bir daha yabancılara her şeyi anlatmamasını ona öğreteceğim." Bunu Oğuz'un ve askeriyeden başkalarının da bilmesini hiç istemezdim. Utanç ve kaçma hissi harmanlanmıştı içimde.

"Yabancı?" diye sordu Oğuz. Bakışlarımı Asya'dan çekerek ona baktım. Kaşlarının kavisi çatılmışken sorgular bir ifadeyle bana bakıyordu. "Hala bir yabancı olduğumu düşünüyor musun?"

Duraksarken içimde bir yerlerde bu sorunun cevabını arıyordum. Cevap çok geçmeden zihnimde belirdi. "Evet," dedim nerdeyse hiç düşünmeden. "Uzun sayılabilecek bir zamandan beri beraberiz ama hakkında hiç bir şey bilmiyorum."

Bu doğruydu. Günleri saymayı bırakalı çok olmuştu fakat geçen sürenin de farkındaydım. Son bir aydır ne zaman gözümü açsam ilk gördüğüm kişi oydu. Hatta belki de daha uzun bir süredir. Bilmiyordum.

Mavi gözleri kısılırken meraklı gözlerini yüzümde dolaştırdı. "Ne bilmek istiyorsun?"

Fazla düşünmeden aklıma gelen, en basit soruyu sordum. "Kaç yaşındasın?"

"Haziranda 30."

30 mu? Şaşırdım ama belli etmemeye çalıştım. Daha genç gösteriyordu fakat nerdeyse abimle aynı yaştaydı. Bu konunun üzerinde durmayarak aklımı kurcalayan bir başka soruyu sordum.

"Nerelisin?"

"Gaziantep." dediğinde ikinci bir şok dalgası tüm bedenime yayıldı. Anlaşılan hakkındaki her tahminimde yanılmışım. Oysa ki daha çok İstanbul ya da Ankara gibi duruyordu.

Kendimi tutamayarak, "Hiç Anteplilere benzemiyorsun," dedim. Kaşları sorgular bir ifadeyle havalanırken mantıklı bir soru yöneltti.

"Antepliler nasıl oluyormuş?"

Aslında aklımda belli bir Antepli profili yoktu, bu yüzden bu soruya cevap veremezdim ama ondan aldığım enerjiyi söylemek istedim.

"Senden Antepli vibe'ı almadım."

Bu cümleyi kurmamla bakışları düz bir hal aldı. İfadesizleşti. Salak mısın dercesine bir bakış attığında, "Neyse," diyerek geçiştirdim konuyu. "En sevdiğin renk ne?"

Dudakları alaylı bir ifadeyle yukarı kıvrıldı. "Birbirimize en sevdiğimiz renkleri mi soracağız? Gerçekten mi Karaca?"

Gözlerimi devirdim. Sormamı isteyen oydu, ama cevaplamayan yine oydu. "İstemiyorsan cevap verme."

Mavi bakışları bir kaç saniye kara gözlerimde gezindi. Dikkatle bana bakarken, "Siyah." dedi. "En sevdiğim renk, artık siyah."

Siyah mı? Tabii ki de siyahtı! Her erkek en sevdiği renk olarak hep siyah derdi fakat Oğuz'un artık demesi dikkatimi çekmişti. "Önceden neydi?" diye sordum.

"Mavi."

"Tıpkı gözlerin gibi.." diye mırıldandım. "Peki normal mavi mi, yoksa buz mavisi mi?"

İfadesizce bakarken aradaki farkın ne olduğunu çözmeye çalışıyor gibiydi. "Ne farkeder?" dedi umursamazca. "İkisi de aynı şey."

"Hayır, değil." diyerek itiraz ettim. "Buz mavisi çok daha açık bir renk."

Umursamaz bakışını sürdürdü. "Sonuçta o da mavi."

"Değil diyorum sana!" diyerek çıkıştım. Bu çıkışım dudaklarının iki yana kıvrılmasına neden olurken kendi dediğimi kabullendirmek adına açıklamaya başladım.

"Mesela senin gözlerin normal mavi değil, buz mavisi." Gözlerim dikkatle gözlerinde dolaşmaya başladı. "O kadar açık bir renk ki, karanlık bile rengini koyultamıyor. Sanki içinde mavinin binbir tonunu barındırıyormuş gibi." Bakışlarımı ondan bir türlü ayıramazken o da aynı ilgiyle bana bakıyordu. "Baktığım zaman istemsizce üşüdüğümü hissediyorum." diye devam ettim. Bu doğruydu. "Soğuk, ruhsuz, cansız bir mavi. Sanki o gözlerin ardında bir hayat yokmuş gibi."

Dudaklarımın arasından çıkan her cümleyle bakışları biraz daha ifadesizleşti. Meraklı bakışlarım yüzünde gezinirken, "söylesene," diye fısıldadım. "Gözlerin neden bu kadar donuk bakıyor?" Bakıştık kısa bir süre.

Belirsizlik.

Yüzünde okuduğum tek duygu belirsizlikti. Cevap vermek yerine bir kaç saniye duraksayarak düşündü. Sıkıntıyla alt dudağımı çekiştirdim dişlerimle. Bir anda, düşünmeden söylediğim sözler onun kendisiyle çelişmesine hatta kırılmasına sebep olmuş gibiydi. Sanki bu soru onu bir şeyleri düşünmeye itmişti.

"Belki de gerçekten ardında bir hayat yoktur, Karaca." dedi en sonunda. Dudaklarımı serbest bıraktım. "Tek başına kalanların bir hayatı olmaz."

Tek başına kalanların bir hayatı olmaz. Tam da bizim hayatımızı anlatan bir cümleydi sanki. Benim abim soğuk bir mezarın altında yatıyordu, onun ise babası. Toprak ikimizden de sevdiğimiz kişileri almıştı. Annesi ya da kardeşleri var mıydı bilmiyordum ama olsa aramazlar mıydı? Hiç duymamıştım konuştuğunu. Ailesi hakkında tek bildiğim babasının şehit olduğuydu. Bunu bir çok kez laf arasında söylemişti.

"Biraz patavatsız olacak ama, bir şey daha sorabilir miyim?" diye fısıldadım çekingenlikle.

"Sor."

"Annen.." diye mırıldandım. "Ya da kardeşin, var mı? Varsalar da nerde?" Sorunun yeri ve zamanı olmadığının farkındaydım ama ne bilmek istiyorsun demişti ve benim hakkında en çok bilmek istediğim şey buydu.

Umursamazca omuz silkti Oğuz. "Annem yok." dediğinde bir an donup kaldım, o da mı ölmüştü yoksa? Hem annesini hem babasını mı kaybetmişti?Yüzümdeki şaşkın ifadeyi gördüğünden olsa gerek, "Var ama benim için yok." diyerek kısa bir açıklama yaptı. Rahatlayarak verdim nefesimi. "Evlendiği heriften ise bir kız kardeşim var. On beş yaşında ama beni tanımıyor. Hoş, bende onu sadece fotoğraflarından tanıyorum."

Düşünerek parçaları kafamda oturtmaya çalıştım. Annesi onun için yoksa küs olmalılardı. Ayrıca annesinin şimdiki kocasından da o herif diye bahsetmişti. Demek ki annesinin evlenmesini istemiyordu ve o adamı sevmiyordu. Belki de bu yüzden küsmüştü ona. Ya da Oğuz annesine küstüğü için annesi yalnız kalmak istemeyerek evlenmişti. Bilemiyordum. Her şey karışıktı. Daha fazlasını sorup da irdelemek istemediğim için merak ettiklerimi de sonra sormaya karar verdim.

"Saol," dedim konuyu değiştirmek adına. "Her sorumu cevapladın."

Bakışları yeniden tavandayken gözlerini kapattı ağır ağır. Bana sorun yok der gibi kafasını yana eğdi hafifçe fakat gözlerini açmadı. Uyuyacak mıydı?

"Oğuz, uyuyor musun?" diye fısıldadım. Uyumasındı. Benim hiç uykum yoktu ki. Yataktan da kalkamazdım çünkü Asya'nın uykusu en ufak harekete uyanacak kadar hafifti. Ne yapacaktım sabaha kadar yatakta tek başıma? Canım sıkılırdı.

"Uyuyacağım." dedi Oğuz. "Sen de uyu Karaca."

Bunu o kadar keskin bir sesle söylemişti ki, uyuma diyememiştim. Çaresiz gözlerle yüzüne bakarken kalakaldım öylece. Gözlerini belki açar diye bekledim ama gerçekten de uyuyordu.

"İyi geceler o zaman?" diye mırıldandım mecburen, memnuniyetsiz bir sesle. Buna da cevap vermedi. Cevap vermiyordu ama bu kadar kısa süre içinde kimse de uyuyamazdı. Belki de konuşmak istemiyordu. Daha fazla zorlamayarak önüme döndüm bende. Bakışlarımı tavana çevirerek Cem'le göz göze geldim. Sesli bir nefes kaçtı dudaklarımın arasından.

Anlaşılan sabaha kadar bu yatakta dönüp duracaktım.