10. bölüm · FEVERAN
10.bölüm: KIRGINLIK
Peki şimdi ben, Oğuz'a onun kim olduğunu nasıl açıklayacaktım?
Geçmişimizi nasıl anlatacaktım?
"Kimsin sen birader?" dedi Oğuz ürkütücü, biraz da tehditkar bir ifadeyle. Bana olan tüm sinirini Rüzgar'dan çıkarmak istermiş gibi sertçe konuştuğunda, Rüzgar sarhoşluğunda vermiş olduğu bir cesaretle Oğuz'a alayla baktı. Yoksa değil alayla bakmak, sarhoş olmasa korkudan arkasına bakmadan kaçacağını biliyordum. Çelimsiz herifin tekiydi.
Tam konuşmak için dudaklarını aralamıştı ki yanlış bir şeyler söylemesini önlemek amacıyla korkuyla araya girdim.
"Rüzgar," dedim ılımlı bir tonda. "İçeride konuşalım, olur mu?" Gözlerine ikna edici bir bakışla bakarken beni anlayacağını düşünüyordum. Yani en azından öyle umuyordum.
Fakat, "Hayır.." dediğinde içimdeki umut ışığı yavaşça söndü. "Onun yanında neden konuşamıyoruz?" diye sorduğunda bakışları Oğuzdaydı.
Çünkü zamanında beni aldattığını öğrenmesini istemiyorum. Kendimi küçük düşmüş hissediyorum salak! Diyemediğim için, "Rüzgarcığım," dedim dişlerimin arasından. "İtiraz etme, ne diyorsam onu yap."
Rüzgar ne yapacağını şaşırmış gibi bir kaç saniye duraksarken duyduğum sesle beraber bakışlarımı sağıma çevirdim. "Ne konuşacaksınız burda konuşun." dedi Oğuz tekdüze bir sesle. Yüzü o kadar ifadesizdi ki, ne düşündüğünü anlamak imkansızdı. Yardım dilenir gibi gözlerinin içine baktım.
"Oğuz," dedim çaresiz bir tonda. "Onunla yalnız konuşmam gerekiyor." Ona doğru bir adım atarken tam karşısındaydım artık. "Bize biraz müsaade etsen olmaz mı?"
İkisinden birinin gitmesi gerekiyordu.
Ve ben birazcık olsun Rüzgar'ı tanıyorsam, inat edip asla gitmezdi fakat Oğuz öyle değildi. O Rüzgar gibi arsız biri hiç olmamıştı. Git demekten anlardı, değil mi?
"Karaca," dedi Oğuz ondan bir şeyler saklıyor olmamızın verdiği öfkeyle. "Seni burda sarhoş bir itle yalnız bırakacağımı gerçekten düşünüyor musun? Kafayı mı yedin kızım sen?"
Mavi gözleri alev saçarken bu işin güzellikle çözülemeyeceğini anlamıştım. "Senden rica etmiyorum!" dedim daha asi bir tona bürünerek. "Gitmeni istiyorum. Bu senin inisiyatifine kalmış bir şey değil!"
Oğuz'un bakışları o kadar keskin ve sertti ki neredeyse içimdeki tüm cesaretim kaybolmuştu. Fakat yine de Rüzgar'ın orada olmaması gerektiğini biliyordum. Bunu kendim için istiyordum.
Oğuz bana doğru bir adım atarken hafifçe başını salladı. "Beni hiç mi tanımıyorsun?" diye mırıldandığında artık bana tepeden bakıyordu. "En olmayacak şeyi, seni burda, bu ayyaşla yalnız bırakmamı istiyorsun." Bu noktada durarak şüpheyle gezindi gözlerimde. "Bunu gerçekten istiyor musun Karaca?"
İstemiyordum fakat diğer her şey gibi bunu da söyleyemedim. Kelimeleri içimi bıçak gibi keserken söyledikleri beni fazlasıyla zorluyordu. Gerçekleri açıklamak ne kadar zor olsa da bir şekilde bunu yapmalıydım fakat henüz o adımı atacak cesareti bulamıyordum. Ona karşı dürüst olabilmek için daha fazla vakte ihtiyacım vardı. Ben kendi içimde bile Rüzgar'la aramda geçenleri kabullenememiştim ki, ona nasıl anlatacaktım?
"Bak bunu böyle çözemeyiz," dedim, bu sefer daha kararlı bir tonda. "Ne olur git, ben sana zamanı geldiğinde her şeyi zaten açıklayacağım. Şuan sadece bana güvenmeni istiyorum."
Oğuz'un kasvetli bakışları beni bir kez daha doğruca kalbimden vuruyordu. "Sana güvenmemi istiyorsun?" dediğinde her kelimesinde öfke vardı. "Senin için ne ifade eder bilmiyorum ama bil ki Karaca, güvenim her geçen saniye eriyor."
Bir kaç saniye sessiz kaldım. Kelimeler dilimden dökülmeye hazırdı ama hiçbirini söyleyemedim. Oğuz'un her sözünde bir darbe vardı, her cümlesi ruhumda bir iz bırakıyordu. Başımı dik tutarak, "Sadece bizi yalnız bırakmanı istiyorum," dedim, gözlerimdeki kararlılığı hissettirmeye çalışarak. "Sana açıklayacağım. Ama bugün değil."
Oğuz, kafasını hafifçe salladı ve içindeki öfkenin yerini hayal kırıklığına bıraktığını hissettim. "Tek bir sorunun cevabını istiyorum." dediğinde o kadar netti ki, artık aramızdaki mesafe sadece fiziksel değil, duygusal olarak da büyümüştü. "Bu piçle aranda ne var?"
Duraksadım. İşte bu, cevabını benimde bilmediğim bir soruydu. Gözlerinin içine bakmakla yetinirken sessiz kalmam onu daha da öfkelendiriyormuş gibi çenesi kasıldı. "Karaca," dedi dişlerinin arasından. "Sevgilin mi?"
Sevgilim değil demek istedim ama yapamadım çünkü hu işleri daha beter bir hale sokardı. Sevgilim demek istedim ama onu da yapamadım çünkü içimde bunu söylememi engelleyen bir şeyler vardı. Yardım dilenircesine baktım sadece mavi gözlerine. Zihnimde büyük bir duygu seli vardı. Boğuluyordum. Anlaması gerekiyordu. Neden anlamıyordu?
Beni her zaman konuşmasam bile anlayan adam şimdi anlamıyordu. Ya da belki anlamak istemiyor, ağzımdan sevgilim değil cümlesini duymak istiyordu.
Fakat yapamadım. Öylece gözlerine bakarken hiç bir şey söyleyemedim. Bir kaç saniye bakıştık sessizce. Ne o bir şey söyleyebildi, ne de ben.
En sonunda kafasını aşağı yukarı sallarken bir adım geriye çekildi. Öfke yoktu gözlerinde, sadece hayal kırıklığıydı.
"Ben cevabımı aldım." dediğinde fazladan bir saniye bile yüzüme bakmadan arkasını döndü ve ilerlemeye başladı. Onun peşinden gidecek gibi bir adım attım fakat devamını getiremedim. Bunu deli gibi isterken yapamadım. Öylece gidişini izledim sadece.
Ne diyecektim gidip? Şaka yaptım Rüzgar benim sevgilim değil filan mı? Her şey berbat olmuştu.
İçim acıyordu. Ama başka şansım yoktu.
Sıkıntılı bir nefes verirken birden içimde derin bir öfke kaynadı. Bakışlarımı sağa çevirerek Rüzgar'a baktım. Her şey onun yüzünden olmuştu. Hayatımda yokken bile hayatımı mahvediyordu.
Ona doğru öfkeli adımlar atarken, "Niye peşimden geliyorsun?" diye çıkıştım sertçe. Pişkince gülümsedi. Gülümsemesi sinirimi bozarken bir an bile düşünmeyerek elimi kaldırdım ve günün ikinci tokadını, bu sefer daha büyük bir öfkeyle yüzüne patlattım.
Acıyla inlerken sarhoşluğun da verdiği bir etkiyle yalpaladı ve yere düştü. Hıncımı alamayarak botumun sivri kısmıyla karnına sert bir tekme attığımda ikinci kez acıyla bağırarak yerde cenin pozisyonunu aldı. "Bir daha karşıma sakın çıkma!" diye soludum sinirle. Gözlerimdeki öfkeyi gördüğünden olsa gerek ağzını açıp da tek kelime etmiyordu. Ona tiksintiyle bakarken arkamı döndüm ve yeniden mekana girdim. Başına ne gelirse gelsin umrumda bile değildi.
Yüksek ses ve göz alıcı ışıkların arasından sinirle yürürken oturduğum masaya gittim ve çantamı aldım. Hemen sonra ise etrafıma bakındım Devin'i bulmak adına. Bir kaç saniye baktım fakat göremeyince mekanın ön kapısına doğru ilerledim. Nasıl olsa o sonra Uraz ile birlikte gelirdi. Benim şuan eve gitmeye ihtiyacım vardı.
Mekandan dışarı çıktığımda biraz ileride konuşan Devin ve Uraz'ı gördüm. İkisinin de yüzü ciddiyken gergin gibilerdi. Bu yüzden yanlarına kadar gitmeyerek seslendim.
"Devin!"
Bakışları bana döndüğünde Devin Uraz'a bir kaç şey daha söyleyerek onun yanından ayrıldı ve hızlı adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Yanıma geldiğinde farkettim ki beti benzi atmış, yüzü bembeyaz olmuştu.
"Devin, ne oldu?" diye sordum telaşla. Ellerini kaldırarak konuşamadığını belli ettiğinde yüzünü buruşturdu midesi bulanır gibi. O an tekrar farkettim ki, bedeni de bir kuş misali titriyordu. "İyi misin? Hastaneye gidelim mi?" dediğimde kafasını hızla iki yana salladı. Anlamsızca yüzüne baktım.
"Hastanelik bir şey yok," dedi yanımıza gelen Uraz. Bakışlarım ona döndü. "İçkiyi biraz fazla kaçırmış, o kadar." Devin'e sinirli olduğu yüzünden okunurken gözlerinde onaylamaz bir ifade vardı. İçime su serpildiğini hissederken bende kınayan bakışlarla baktım Devin'e. İçkiyi kaldıramadığını bildiği halde neden böyle bir şey yapmıştı ki? Kendine zarar veriyordu.
"Size çağırdığım taksi geldi," dedi Uraz. Bir elini Devin'in beline yerleştirerek onun yürümesine yardımcı olurken kafasıyla bana gelmemi işaret etti. Ağır adımlarla arkalarından ilerledim. Taksi gerçekten de gelmişti. Uraz Devin'in arka koltuğa oturmasına yardımcı olurken ben de ön kapıyı açtım fakat oturmadım. Bekledim.
Uraz Devin'e bir şeyler söyledikten sonra kapısını kapattığında bana ne bekliyorsun der gibi bir bakış attı. Fazla uzatmadan konuya girdim. "Mekanında bir adam beni taciz etmeye çalıştı. Sizin güvenliğiniz yok mu?"
Özür dilerim Rüzgar ama iyi bir dayağı hakediyorsun.
Bunu söylememle birlikte resmen beti benzi attı. Şaşkınlıkla yüzüme bakarken, "Nasıl olur?" diye sordu. Mekanı onun hassas noktasıydı ve hiç bir hata olmasına izin vermezdi. "Kameralar 7/24 izleniyor. Böyle bir şey olsa mutlaka haber alırdım."
Gözleri şüpheyle kısıldığında, "Sana yalan söyleyecek halim yok." diyerek tersledim. "Ben bir arkadaşımla arkaya çıktığım sırada peşimden gelmiş. Çok sarhoştu, yanımda arkadaşım olmasına rağmen ileri geri konuştu. Peşimden geldiğini ve orda olduğum süre boyunca gözlerini benden ayırmadığını kameralardan görebilirsin." Mekanın dışında olanları bilemezdi çünkü arkayı gören kamera yoktu.
Uzun soluklu açıklamamın her bir kelimesini dikkatle dinlerken gitgide yüzü daha gergin bir hal almaya başladı. "Merak etmeyin.." dedi ellerini öfkeyle sıkarken, "Ben onunla gereken konuşmayı yapacağım." Hemen ardından ise başıyla taksiyi işaret etti. "Şoförü daha fazla bekletmeyelim. Siz sadece Devin'le ilgilenin, bana yeter. Can sıkıcı konuları düşünmeyin."
Kafamı aşağı yukarı sallayarak onayladığımda, "Teşekkür ederim." dedim sadece. Hemen sonra ise taksiye bindim ve kapımı kapattım. Taksiciye yolu tarif ettim. Adam anında gaza yüklenerek ilerlerken bakışlarım arkada gözleri yarı kapalı halde yatan Devin'e kaydı. Hiç iyi görünmüyordu. Arkamı dönerek bir elimi uzattım ve elini tuttum. Bu hareketimle güç almak ister gibi elimi sıktı.
"Devin," dedim yüzüne bakarken endişeyle. Git gide güzel yüzü daha da soluyordu sanki. "Gerçekten iyi misin?"
Bana baktı bir kaç saniye boyunca. Dudakları hafifçe aralandı konuşacak gibi fakat konuşmadı. Yarı kapalı gözleri aniden irice açılırken elini ağzına kapattı. Yerinde doğrulmaya çalıştı. "Karaca.." dedi zorlukla. "Kusacağım."
"Sağa çeker misiniz?" dedim hemen önüme dönerek taksiciye. Tüm konuşmayı duyan adam bir şey sormadan sağa çektiğinde Devin hızla arabadan indi ve koşar adım ilerledi. Taksiciyi bekletmek istemediğim için ücreti ödedim ve arabadan eşyalarımızı alarak onu gönderdim. Arkamı döndüğümde Devin'i kaldırıma çökmüş bir halde buldum. Hızlı adımlarla yanına ilerledim.
"Devin!" dediğimde içimdeki endişe sesime de yansımıştı. Ben de yanına çökerek oturduğumda yüzüne yapışan turuncu saçlarını geriye iteledim. O an farkettim ki sessizce ama içli bir şekilde ağlıyordu. Daha da telaşlandım.
"Devin ne olur bir şey söyle," dedim yalvarırcasına. "Sen içkiyle bu hale gelmezsin. Bilmediğim bir şey mi var?" Arkadaşımı iyi tanıyordum. Tamam, içki içince kötüleşirdi ama bu kadar değil. Kaldırıma oturarak hüngür hüngür ağlayacak kadar değil. Etrafıma bakındım bir yere kusmuş mu diye fakat hayır, hiç bir yere kusmamıştı. Öylece kaldırımda ağlıyordu.
"Karaca.." dediğinde bir hıçkırık koptu boğazından. Gözyaşları daha da hızlandı. "Çok kötü bir şey oldu.."
Söyledikleriyle kalbim deli gibi çarparken onu kendime çekerek sımsıkı sarıldım. Başını hemen omzuma yaslayarak ağlamaya devam etti. Çok güçsüzdü. Her ne söyleyecekse zorlanıyordu, görebiliyordum.
"Söyle canım," diye fısıldadım güven verici bir tonda. "Seni asla yargılamam, biliyorsun."
Kollarını bana daha sıkı dolarken gözyaşları omzumu ıslatıyordu. Destek olmak amacıyla sırtını sıvazladım. Onu ilk defa bu kadar kötü görüyordum. "Biliyorum.." diye mırıldandı burnunu çekerken. Bir hıçkırık daha koptu boğazından. "O yüzden artık senden saklamayacağım."
Korkuyla yutkundum. Söyleyeceği şey her neyse beni şimdiden telaşlandırmaya yetmişti.
Üç kelime. On beş harf.
"Ben... Ben hamileyim."
.
.
.
.
Sıkkınca önümdeki duvarı izlerken kafamı sağa eğdim. Sonra ise sola. Sonra yukarı ve aşağı. Yok. Olmuyordu. Derin bir nefes verirken aklımdaki düşünceleri kovmaya çalıştım fakat nafileydi. Oğuz'un bana hayal kırıklığıyla olan o bakışı üç gündür aklımdan çıkmıyordu.
Üç gün geçmişti üstünden. Tam koca üç gün fakat ondan hiç bir ses yoktu. Normalde ne zaman uyansam onu salonda görmeye alıştığım için içimde kocaman bir boşluk oluşmuştu. Bu boşluk göreve gittiği zamanlarda da oluyordu fakat bu kadar değil. Bana kırgın olduğu için görmezden gelmesi canımı yakıyordu.
Aramıştım, açmamıştı. Mesaj atmıştım, dönmemişti. Ona ulaşabileceğim başka hiç bir yol yokken daha ne yapabilirdim ki? Onun da bana ulaşması gerekiyordu. Tek başıma çabalayamazdım.
"Eveeettt, kahveler de geldi."
Devin'in sesiyle daldığım düşünce selinden çıktığımda önüme bıraktığı dumanı üstünde kahveye baktım. Kendisi de karşımdaki mutfak sandalyesini çekerek oturduğunda, her zamanki gibi oldukça neşeliydi. Bebeğini aldırmaya karar verdiğinden beri eski neşesine geri dönmüştü. Bu konuda onu onaylamasam da şimdilik düşünme aşamasında olduğu için bir şey söylemiyordum. Üstelik bebiş daha iki haftalıktı. Uraz'ın bile haberi yoktu.
"Ne düşünüyordun öyle?" dediğinde merakla bana baktığını farkettim. Az önceki dalgın halimi kastettiğini bildiğim için dürüstçe cevapladım.
"Oğuz'u.."
Elinde tuttuğu kupadaki yeşil çayından büyük bir yudum aldığında, bana bıkkın bir bakış attı.
"Ay baydın yani Karaca!" dediğinde kupasını sertçe masaya bıraktı. "Hoşlanıyorsan ara, yaz, bir şey yap. Özür dile çocuktan. Sızlanıp durma da bir şeyleri düzelt."
"Hoşlanmıyorum!" diye çıkıştım hemen. Kupadaki kahvemden bir yudum aldığımda sesim istemsizce daha düşük bir tona büründü. "Ayrıca yazmadığımı mı sanıyorsun?" dedim çaresizce. "Çok kez yazdım ama hiç birine cevap vermedi. Telefonlarımı da açmıyor."
"Evine git." diye bir fikir sundu Devin. Bir an için mantıklı gelse de hemen sonra aklıma gelen şeyle omuzlarım düştü.
"Yüzüm yok."
Devin cevap vermezken bir kaç saniye ikimizde sessiz kaldık. Ne yapacağımı bilmiyordum. Nasıl bir erkeğin gönlü alınır, onu bile bilmiyordum ki..
"Sen şimdi gerçekten Oğuz'dan hoşlanmıyor musun?" diyerek sessizliği bozan Devin oldu. Bakışlarım ona dönerken, "Hayır." dedim net bir sesle. Kahvemden büyük bir yudum daha aldım.
"Emin misin?" diyerek direttiğinde bakışlarımı ondan kopararak ahşap masaya çevirdim. Hoşlanmak aşk kadar büyük değil, daha basit bir duyguydu. Yani ondan hoşlanabilirdim çünkü bu normal bir şeydi. Onca zamanımızı beraber geçirmiştik.
Peki neden hoşlanmak gibi basit bir duyguyu bile kabul edemiyordum?
Artık eskisi kadar kendimden emin olamazken, "Bilmiyorum.." diye mırıldandım. Kafamı kaldırarak Devin'in gözlerinin içine baktım çaresizce. "Hoşlansam bile bunu nasıl anlayacağım ki? Onunla ilgili her şey bana çok olağan geliyor."
Bu doğruydu. Oğuz'la beraber yemek yemeye, oturmaya, uyumaya, benimle konuşmasına, yaptığı arsız şakalara o kadar aşinaydım ki, hiç bir şey farklı hissettirmiyordu. Bana bunları iki arkadaşın da yapabileceğini inandırdığı için başka türlüsü kafamda canlanmıyordu. Biz hep iki arkadaştık.
Üstelik bana abiciğim demişti. Çocuksun demişti. Bu sözleri düşündükçe ona karşı olan cesaretim biraz daha kırılıyordu.
"Hmm.." dedi Devin düşünür gibi. Bir çözüm yolu ararken ciddi ciddi bir kaç saniye düşündükten sonra, "O zaman şöyle sorayım," dedi. Kahvemi dudaklarıma götürürken muzip bir bakış attı bana. "Seni öpse iter ya da rahatsız olur musun?"
İçtiğim bir yudum kahve boğazımda kalırken öksürmeye başladım. Art arda bir kaç kere öksürürken hızla masadaki suya uzandım ve bir kaç yudum aldım. Devin'e ters bir bakış atarken onun gözlerindeki ima görülmeyecek gibi değildi.
"Cevap versene," dedi eğlenen bir sesle. Cevap vermeyerek kafamı masaya eğdim tekrar ama cevap çoktan içimde belirmişti. Ne kadar istemesem de bu sorunun yanıtının ne olduğunu biliyordum.
İtmezdim. Rahatsız da olmazdım. Karşılık verirdim hatta. Böyle bir şey olmayacağı için düşünmeye gerek bile yoktu zaten fakat olursa benden ters bir tepki almazdı. Bunu düşünmek daha da canımı sıkarken sıkıntıyla derin bir nefes aldım.
Allah'ım bu ayran gönüllü kalbi benden al çünkü ben artık baş edemiyorum.
Devin, "Cevabın ne olduğunu sanırım ikimizde biliyoruz." dediğinde kafamı bu defa onu onaylarcasına salladım. İtiraz etmeyecek ya da çıkışmayacaktım zira ortada inkar edilecek bir durumda kalmamıştı.
Bir anda, "Ama bana abiciğim dedi." sözcükleri ağzımdan çıkarken oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi hüzünle baktım Devin'in gözlerine. "Beni çocuk gibi görüyor."
Devin omuz silkti. "Anlatsın külahımaaa," derken keyifliydi. "Bir insan çocuk gibi gördüğü kızın göğüslerini eller mi sence Karaca?"
Söyledikleri bir anlığına duraksamama sebep oldu fakat çabuk toparlandım. "Yanlışlıkla oldu o, bilerek yapmadı yani."
Devin yeşil çayından bir yudum alırken aptallığıma kızıyormuş gibi yüzünü buruşturdu. "Kızım sen salak mısın? Bu adam asker! Sence reflekslerinin yanlış olma ihtimali var mı? Onlara nasıl eğitim veriyorlar biliyor musun sen?"
Haklı olabilirdi ama bilerek yaptıysa bile ortada göz ardı edemeyeceğimiz bir gerçek daha vardı. "Tamam ellemiş olabilir ama küçükler de dedi." diyerek başka bir teori attım ortaya. "Yani hala beni çocuk gibi görüyor olabilir."
Güldü Devin bu sözlerime. "Şaka yapmış kızım anlasana," askılı atletimden gözüken göğüslerime bir bakış attı. "Yoksa küçük deme ihtimali yok."
Tavırları ve sözleri beni güldürürken sandalyemi geri ittirerek ayağa kalktım. "Alemsin Devin." diye söylenirken mutfağın çıkışına doğru ilerledim. Bir şeyler yapmazsam artık içim içimi yiyecekti.
"Nereye?" diye seslendi Devin arkamdan. Cevap vermeyerek onu ardımda bıraktım ve kendi odama ilerledim. Kapıyı bile kapatmadan çalışma masama oturarak bilgisayarımın kapağını kaldırdığımda tuşuna basarak açılmasını bekledim. Aklımı kurcalayan fikri denemezsem çatlayacaktım.
Bilgisayar açıldığında hızlıca Instagram hesabıma girdim. Gelen istek ve mesajların hiç birini kontrol etmeden direkt olarak arama motorunu açtım. Parmaklarım hızla klavyenin üstünde gezinirken tek bir isim arattım.
Oğuz Vuralkan.
Ekranda arama sonucu bulunamadı yazısıyla karşılaştığımda ise hayal kırıklığıyla bakakaldım ekrana. İsim soyismiyle bir tane bile hesap açılmamıştı. Yoktu. Umudumu kaybetmeyerek Instagramdan çıktım ve Facebooka girdim. Oraya da aynı ismi yazdım.
Fakat ne arama, ne de sonuç değişmedi. Dertli bir şekilde sandalyemde geriye yaslandım. En azından denemiştim.
Ona ulaşabileceğim bir platform lazımdı. Bir açık kapı bulmam gerekiyordu. Artık evine gitmek bile mantıklı gelmeye başlamıştı fakat evini nasıl bulacağım hakkında hiç bir fikrim yoktu. Bir evi var mı onu bile bilmiyordum, belki de askeriyede kalıyordu.
Kara kara düşünürken aniden zihnimde bir şimşek çaktı. Bana kendisine ulaşamadığım zamanlar zorda kalırsam diye Akif'in numarasını verdiğini hatırlıyordum. Ayağa kalkarak hızla komodinin üstündeki telefonumu elime alırken kalbim heyecanla atmaya başladı. Titreyen ellerimle rehbere girerek Akif'in numarasını buldum ve arayarak kulağıma yerleştirdim.
Telefon bir kaç defa çaldıktan sonra açılırken Akif'in sesini duymamla içimdeki umut ışığı büyüdü. "Karaca hanım?" dedi sorgulayıcı bir sesle. "Buyrun?"
Onu ilk defa aradığım için şaşırması normaldi. Bu yüzden aldırmayarak, "Merhaba," dedim heyecanıma rağmen sakin bir sesle. "Nasılsın Akif?"
"İyiyim." dediğinde hala sorgulayıcıydı. "Bir sıkıntı mı vardı?"
"Hayır, yok.." diye mırıldandım. İşin en zor kısmı gelip çatmışken derin bir nefes çektim içime. "Oğuz'a ulaşamıyorum kaç gündür. Merak ettim de, o yüzden aramıştım."
Yalan değildi. Gerçekten de ulaşamıyordum. "Bir sorun yok. Gördüğümde sizi aramasını söylerim." dedi Akif. Mantıklı bir öneri olsa da istediğim bu değildi.
"Hayır!" dedim hemen. Telaşla söylediğim için kendime kızarken elimi derli bir şekilde alnıma attım. "Yani, söylersin tabii ki ama ben onun iyi olduğunu görmek istiyorum." diyerek durumu toparlamaya çalıştım. "Bana evinin konumunu atar mısın?"
Akif bir kaç saniye duraksadı. Hemen sonra ise, "mesaj sayfanızı kontrol edin." dediğinde çaktırmadan derin bir nefes verdim. Neşeyle gülümserken telefonu kulağımdan çekerek bildirimlerden mesaj gelmiş mi diye kontrol ettim, gerçekten de gelmişti. Bir konum yollamıştı.
"Çok teşekkür ederim." dedim içtenlikle. Akif minik bir gülüşle karşılık verdi bu sevincime. "Rica ederim, kendinize iyi bakın."
Hemen ardından cevap vermemi bile beklemeden telefonu yüzüme kapattığında umursamadan sevinçle bir çığlık attım. Koşarak dolabımın karşısına geçerken içim içime sığmıyordu.
"Devin! Çabuk buraya gel!" diye seslendim dolabıma bir göz atarken. Ne giymeliydim hiç bir fikrim yoktu. Oğuz beni ev halim dışında ilk defa doğru düzgün görecekken kötü görünmek istemiyordum.
"Ne oldu?" diye sordu Devin odaya girdiğinde fakat sevinçli halimi görür görmez zaten ne olduğunu anladı. Ben dolabımı kurcalarken, "Oğuz'un evine gidiyorsun?" diye bir çıkarımda bulundu.
Neşeyle gülümsedim. "Evet," sonra ise genelde mini eteklerden oluşan dolabımı görünce yüz ifadem soldu. "Ama ne giyeceğim? Tüm kıyafetlerim çok açık!"
Ne tuhaf, oysaki önceden en çok da bu eteklerimi severdim. Şimdi hepsi yüzümü buruşturmama sebep oluyordu.
Devin yanıma gelirken bıkkın bir nefes verdi. "Bir pantolon, bir kazak giyeceksin tabii ki Karaca!" dediğinde dolabın önünde boş boş dikilen beni bir kenara ittirdi ve kendisi bakmaya başladı. Bir yandan da, "Bu adam harbi senin ayarlarınla oynuyor!" diye söyleniyordu. Sözlerine aldırmadan küçük bir çocuk gibi bana vereceği kıyafetleri bekledim.
Devin bir kaç dakika bakındıktan sonra koyu mavi bir pantolon ve siyah bir bluz verdiğinde itiraz etmeden aldım. Devin seçtiyse gerçekten bana yakışan bir şeydir. Aksini düşünemezdim bile.
Hızlıca üstümdekileri çıkartarak pantolon ve bluzu giyindiğimde boy aynamın karşısına geçtim. Gördüğüm görüntüden memnun olurken bluzu giyerken kabaran saçlarımı elimle şöyle bir düzelttim. Masanın üstündeki çantamı aldığımda Devin şaşkın gözlerle beni izliyordu. "Hemen mi gidiyorsun?"
Telefonumu, anahtarlarımı ve cüzdanımı çantama atarken kafamı aşağı yukarı salladım. "Saat zaten dokuzu geçiyor, gece yarısını mı bekleyeceğim?"
Cevap vermediğinde beni onayladığını anlamış oldum. Kabanımı üstüme geçirdikten sonra tam taksi çağırmak için telefonumu çıkarmıştım ki, "Gerek yok." dedi Devin. "Benim arabamla gidelim."
"Tamam." dedim hemen. İşime gelirdi. Abim gittiğinden beri onun arabasına binememiştim hiç. Değil dokunmaya, bakmaya bile yüreğim dayanmıyordu. Bu yüzden içimdeki bu acı biraz olsun durulana kadar hiç bir eşyasına dokunmuyor, olası bir krizi önlemeye çalışıyordum. Bu sürede de her yere taksiyle gidip geliyordum.
Devin çoktan montunu giymiş, kapıyı açmışken son kez kendime aynadan bakarak bende kapıya ilerledim. Antreden aldığım botlarımı giyerken Devin de ayakkabılarını giyiyordu. Bir kaç saniye içinde işimizi bitirerek merdivenlerden aşağı indik ve dışarı çıktık.
Apartmandan dışarı çıkar çıkmaz yüzüme vuran soğukla irkilirken hızla Devin'in arkasından yürümeye başladım. Dışarıda dondurucu bir soğuk varken hafif hafif kar yağıyordu. Öyle ki arabaya gidene kadar siyah kabanım beyaz kar taneleriyle kaplanmıştı. Arabaya biner binmez Devin hemen çalıştırarak klimayı açtı. Bende o sırada çantamdan telefonumu çıkararak konumu açtım. On dakika gösteriyordu. İçim içime sığmazken araba çalıştı ve ilerlemeye başladık.
Bir kaç dakika boyunca ikimizde konuşmadık. Sessizce beyaz karların arasında ilerlerken en sonunda dayanamayıp yine konuşan ben oldum.
"Gidince ona ne diyeceğim?" dedim kararsız bir sesle. Zihnimde o kadar çok düşünce vardı ki korkuyordum. Ya beni terslerse? Kovarsa? Artık güveni kırıldıysa ve görmek istemiyorsa? Rüzgar'ın yanında öyle davranmam çok zoruna gitmişse? Bilemiyordum. Kafam çok karışıktı. Beni kırmasından çok korkuyordum. Biliyorum, bencil bir düşünceydi çünkü ben de onu kırmıştım ama yine de korkuyordum. Onun tarafından kırılmaktan.
"Özür dileyeceksin," dedi Devin rahat bir sesle. "Sonra da her şeyi tek tek açıklayacaksın. Öyle davranmak zorunda kaldım diyeceksin." Kulağa çok basit geliyordu fakat uygulamada bu kadar basit olur muydu emin değildim. Derin bir iç çekmekle yetindim. Öylece akıp giden yolu izlerken arabanın giderek yavaşlaması ve en sonunda durmasıyla kalbim yeniden hızla atmaya başladı.
"Hadi.." dedi Devin bana başıyla evi işaret ederken. Gözleri hiç bir şey kötü gitmeyecek der gibi bakarken güven veriyordu. Bakışlarına tutunarak arabanın kapısını açtım ve anlık bir cesaretle aşağı indim. Dört katlı lüks bir bina duruyordu karşımda. Yakıcı soğuk yüzümü yalayıp geçerken tereddüt edecek gibi oldum fakat kendimi çabuk toparladım. Özür dilemekten nefret eden bir insan olarak bunu yapmak benim için oldukça zor olacaktı.
Arkamı döndüm Devin'le vedalaşmak adına fakat o an gaza bastığını gördüğümde şaşkınlıkla bakakaldım. Vazgeçeceğimi düşünmüş olmalı ki hemen gitmişti. Kendi kendime gülerken önüme döndüm ve apartmana ilerlemeye başladım. Her adımımda kalbim daha bir hızlı atmaya başlıyordu.
Apartmanın ağır kapısını ittirerek içeri girdiğimde sağda kalan merdivenlerden yukarı tırmanmaya başladım. Bir elimi göğüs kafesime çarpan kalbime bastırarak sakin ol diye fısıldadım kendi kendime. Sen korkak bir kız değilsin, hiç bir zaman da olmadın. Sakin ol. Evet, hiç bir zaman korkak olmamıştım. Bunu düşünmek bana güç verirken başımı dikleştirdim. Omuzlarımı kaldırdım. Merdivenin bitiminde olan kapıya ilerleyerek tam önünde durdum. Bir kaç saniye boyunca bakıştık kapıyla.
Hemen sonra ise derin bir nefes alarak elimi kaldırdım ve zile bastım. Zilin kapının ardından yankılanma sesi kulaklarıma ulaşırken beklemeye başladım fakat kapı açılmadı. Kaşlarım çatılırken uzanıp tekrar bastım. Evdedir değil mi? Buraya kadar boşuna gelmiş olamazdım.
İkinci zil de sonuna kadar çaldı fakat kapıyı açan yine olmadı. Umutsuzca oflarken içimden Akif'e okkalı bir küfür savurdum. Oğuz evde yoksa bunu bana söylemesi gerekiyordu!
Ben kendi içimde derin bir muhasebeyle duygularımla cebelleşirken aniden kapının açılmasıyla içimden Akif'e ettiğim küfürler yarıda kaldı. Heyecanla ama irkilerek baktım kapıyı açan kişiye.
"Merhaba," diye mırıldandım ne diyeceğimi bilemeyerek. Oğuz kısık mavi gözleriyle beni izlerken dağılmış saçları ve üstünde olmayan tişörtü uyuduğunu gösteriyordu. Şaşkınlıkla baktı bir kaç saniye. "Karaca?" dediğinde o kadar sorgularcasına bir ses tonu vardı ki, ister istemez kendimi rahatsız ettim.
Fakat daha rahatsız ettiren şey ise arkadan duyduğum sesti.
"Ben bakardım kapıya.." diyordu arkadan gelen bir kadın sesi. Hafif yabancı aksanı varken su gibi zarif ve ince olan ses gelip aramıza kuruldu.
Yüreğim burkulurken bu sefer hayal kırıklığı içinde bakma sırası bendeydi.
