3. bölüm · FEVERAN

3.bölüm: ROL

Yazarr ✍🏻

Gözlerimi yattığım yerde kıpırdanarak aralamaya çalıştım yavaşça. Gözlerim sanki üstüne tonlarca demir koyulmuş gibi ağır, içine kum dolmuş gibi cayır cayır yanıyordu. Ağırlaşmış kolumu kımıldatarak ellerimle yanan gözlerimi ovuşturdum.

Ellerimin sıcaklığı yanmayı hafifletir mi diye düşünürken, odanın loş ışığı gözlerime doldu. Başımı yana çevirip etrafa bakmaya çalıştım, ama her şey bulanık ve tuhaftı. Nerede olduğumu, buraya nasıl geldiğimi hatırlamaya çalıştım, ancak zihnim de en az bedenim kadar ağır ve yavaş çalışıyordu.

Bir süre yatakta yattım hareketsizce. Kulağıma gelen tek ses kalp atışlarımın gürültüsüydü. Sonra uzaklardan belli belirsiz bir uğultu duymaya başladım. Belki bir televizyon sesi ya da birilerinin konuşmasıydı; tam emin olamıyordum. İçimde derin bir huzursuzluk vardı. Sanki unuttuğum bir şey ya da bilmem gereken ama bilmediğim bir gerçek beni sıkıştırıyordu.

Kendimi toparlamaya çalışarak yataktan doğruldum. Bunu yapmamla birlikte başımın döndüğünü ve midemin bulandığını hissettim. Gözlerim yavaş yavaş odanın içindeki detaylara alışmaya başladı. Sol tarafta bir masa ve üzerinde bir bardak su duruyordu. Masanın yanındaki aynaya ilişti gözlerim; çerçevesindeki küçük çiçek desenlerini tanır gibi oldum. Derin bir nefes aldım, zihnimde bir anlık bir parıltı belirdi. Evet, burası benim odamdı. O kadar uzun zamandır ilaçların sersemliği içindeydim ki, tanıdık olan her şey yabancılaşmıştı.

Evde tek olmanın göğsüme yaydığı huzursuzlukla başımı geriye atarak tekrar yatağıma yattım. Kolumda hala yapılan iğnelerin sızısı, kafamın içindeki kargaşa ile çakıştığında yanaklarıma istemsizce süzülen yaşların önüne geçemiyordum.

Kaç gün, ya da kaç hafta geçmişti? Bilmiyordum. Ben artık zaman kavramımı bile yitirecek kadar hiç bir şey bilmiyordum.

Derin bir nefes aldım. İşte, acı kaldığı yerden devam ediyordu. Eksik yanım ilk eksikliğini koruyordu. Abimin yokluğunu beni uyuturlarsa atlatırım mı sanıyorlardı? Herkes kafayı yemişti. Haftalardır akıl hastaları gibi bana yaptıkları iğneler, beni tıktıkları bu oda hiç bir şeyin çözümü değildi. Beni rahat bıraksınlar istiyordum. Beni bıraksınlarda acıya alışana kadar içim yansın istiyordum. Böyle her şey zordu. Çok daha zor.

Ağlamak istedim. Göğüs kafesimin altındaki acıyla yoğrulan yüreğim parçalanana kadar hüngür hüngür ağlamak istedim lakin olmadı. Bir kaç damladan fazlası gelmedi gözlerimden. Sakinleştiricilerden olsa gerek, hiç bir duygu hissedemiyordum. Ne öfke, ne üzüntü, ne kırgınlık, ne de neşe... Boşluk vardı. İçimi kaplayarak beni ordan oraya savuran koskoca bir boşluk. Fazlası değil.

Işığa alışan gözlerimi kırpıştırarak doğruldum olduğum yerden. Odanın normal ışıkları kapalı, sadece kırmızı led ışık açıktı. Karanlık rahatsız ediyordu beni. Ne lambayı açacak kadar çok ışıkta uyuyabiliyordum, ne de kapatacak kadar az ışıkta. Bu yüzden çareyi led taktırmakta bulmuştum fakat eskiden çok sevdiğim bu ışık şu an nedensizce beni rahatsız ediyordu. İçinde huzurlu hissettiğim odamdan, raflara özenle dizdiğim kitap ve plaklarımdan, severek aldığım peluş oyuncaklarımdan bile soğumuştum. Her şey gözüme artık renksiz ve cansız geliyordu.

Sanki abim o kara toprağın altında yatarken benim bu rengarenk dünyam, ona haksızlık ediyormuşum hissi uyandırıyordu içimde. Çocukça bir düşünceden fazlası değildi, biliyordum fakat engel de olamıyordum. Her şeyini abisiyle paylaşan çocuk yanım bu renkleri de paylaşmak istiyordu. Onun karanlıkta tek başına yatmasına göz yumamıyordu.

Yavaşça yataktan kalktım. Ayaklarım yere değdiğinde hafif bir üşüme hissettim. Gözlerim hala ağırlığından kurtulamamıştı ama midemdeki boşluk ve başımdaki hafif ağrı beni mutfağa gitmeye zorluyordu. Koridoru geçerken sessizlik bir duvar gibi üzerime çökmüş gibiydi. Adımlarım yankılanıyordu ama bir yandan da sanki bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum.

Mutfağa vardığımda tost makinesi masanın üstünde duruyordu. Çekmeceden ekmek çıkardım, hareketlerim bir makine gibi otomatikti. Kaşarı dilimlerken bıçağın keskinliği bir an elimin ucunu sıyırır gibi oldu, ama hissedemedim. Hissetmek mi? Sanki artık hiçbir şeyi hissedemiyordum. Tostun cızırtısı mutfakta yankılandı. Bir süre tezgaha yaslanıp boş gözlerle tavana baktım.

Tostu elime alıp oturdum, masaya dik dik bakarak küçük ısırıklar aldım. Her lokma boğazımdan taş gibi geçiyor, mideme bir yük oturuyordu. Masadaki çiziği gördüğümde içimde bir şeyler kıpırdandı. Abim yapmıştı onu. Gülerek, "Sana yeni masa aldıracağım!" demişti. Onun bu kayıtsız hali bazen beni sinirlendirir, bazen güldürürdü. Dudaklarım istemsizce kıpırdadı ama gülümseye cesaret edemedim. İçimde bir şeyler sıkışıyordu sanki.

Tostu bitirir bitirmez mutfaktan çıktım ve koridora doğru ilerledim. Gözlerim istemeden de olsa abimi arıyordu hep etrafta. Bir yanım umutsuzca ona ulaşmaya çalışıyor, diğer yanım neredeyse bunun bir faydası olmadığını haykırıyordu. Salona geçtim. Koltukların üzerindeki hafif düzensizlik gözümden kaçmadı. Oğuz genelde burada otururdu. Sessizce kitaplarımı karıştırır, bazen bana birkaç cümle okurdu. Ama şimdi burası da bomboştu. Günler sonra ilk defa evde yalnızdım.

Beni bırakmak istemediği için İstanbul'a dönmeyen Asya bile evde yoktu. Oğuz'la birlikte dışarı çıkmış olabilirler miydi?

Abimin odasına doğru yürüdüm. Kapıyı yavaşça açtım. Oda düzenliydi, her şey yerli yerindeydi. Ama o yoktu. Yatağına bakarken içimde büyüyen boşluk, çaresizlikle birleşip beni sarstı. "Neredesin?" diye mırıldandım. Sesim sessizlikle kaybolup gitti. Cevap alamadım.

Yavaşça geri döndüm ve ağır adımlarla odama yürüdüm. Kalbimde bir ağırlık, zihnimde bir sis vardı. Kapımı itip içeri girdiğimde, odanın soğuk ve kasvetli havası yüzüme çarptı. Masanın kenarındaki aynaya ilişti gözlerim, hemen yanında duran fotoğrafa takıldılar. Başta ne olduğunu anlamadım, sadece bir an durup baktım. Ama sonra... sonra yüzü seçtim.

Onun gözleri... Kahkahası kulağımda çınladı bir an. Abim. Yüreğimde bir bıçak saplanmış gibi oldu. Elim istemsizce fotoğrafa doğru uzandı, ama titrediği için geri çektim. Boğazım düğüm düğüm olmuştu. İlaçlar her şeyi uyuşturmuştu belki ama bu acıya asla dokunamamıştı. Onun yokluğu zihnimde her defasında bir boşluk gibi yankılanıyordu.

Bir anda odanın tüm sessizliği çığlık gibi üzerime çöktü. Nefesim sıkıştı, sanki tüm hava çekilip alınmıştı. Adımlarım beni istemsizce fotoğrafa doğru sürükledi. Ellerim titreyerek yeniden uzandı, parmak uçlarım çerçevenin kenarına dokundu. Zihnimde anılar çalkalanmaya başlarken verdiğimiz sözler düştü aklıma. Hep birlikte olacağız diye söz vermiştik birbirimize. Peki neden şimdi birlikte değildik? Yanlış yerde olan hangimizdi?

Ellerimdeki titreme arttı. Fotoğrafı alıp baktım, o tanıdık gözlere daldım. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı, bir damla çerçevenin camına, abimin yüzüne düştü. Sanki bana bakıyor, ama asla dokunamıyordu. Boğazım düğümlendi. Hıçkırıklarımı tutmaya çalıştım ama içimdeki acı bedenimi sarsıyordu.

Dizlerim güçsüzce büküldü ve yere çöktüm. Fotoğrafı göğsüme bastırdım, sanki böyle yapınca onu geri getirebilirmişim gibi. Ama soğuk çerçeve, bana onun ne kadar uzak olduğunu hatırlattı. Her nefesimde kalbimdeki boşluk daha da büyüyordu. O'nun adı dilimden döküldü ince ve kırık bir sesle.

"Göktuğ... Abim..."

Odayı yankılayan sesim bir fısıltıya dönüşüp duvarlara çarptı. Abim yoktu. Onun boşluğu, yalnızca evin değil, ruhumun her köşesine yayılmıştı. O boşluğun ağırlığı altında ezilirken, gözyaşlarım yere düşmeye devam etti, her damla içimde yankılanan kaybın bir yankısıydı.

Ona verdiğim söz zihnimin içinde dönüp duruyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlarken, "Tutacağım abi." dedim gözyaşlarımın arasından. "Sana verdiğim sözü tutacağım. Hep birlikte olacağız."

Beni duyamıyor ya da göremiyordu ama olsun, sözümü tuttuğumu bilmeliydi. Elimde sıkı sıkı tuttuğum çerçeveyle ayağa kalkarken minik ama kararlı adımlarla odamdan çıktım ve mutfağa ilerledim.

Mutfağa vardığımda ışığı açmadan dolaba yaslandım. Ellerimde hâlâ abimin fotoğrafı vardı, ama artık o da bir ağırlık gibi geliyordu. Yüreğimdeki boşluk dayanılmaz bir hal almıştı. Zihnimde bir girdap dönüyor, abimin gidişi, sessizliğin boğuculuğu ve içimdeki anlamsızlık her şeyle birleşip beni aşağı çekiyordu. Bir noktada, bu acıyı daha fazla taşımak istemediğimi fark ettim.

"Beni neden yalnız bıraktın?" diye fısıldadım karanlığa, derin bir iç çekerek. "Benim senden başka kimsem yok." Sesim o kadar cılız ve kırılmıştı ki, kendi kulaklarıma bile yabancı geldi. Nefesim daraldı. "Yoruldum artık," dedim, sessizliğin içinde yankılanan bir itiraf gibi.

Gözlerim tezgahta duran küçük ilaç kutularına takıldı. Depresyon için kullandığım ilaçlar... Bir anlık bir düşünce, zihnimde belirdi. Bu acıyı hissetmemenin, tüm bu yükten kurtulmanın bir yolu... Belki de en kesin yol buydu.

Ellerim istemsizce uzandı, kutulardan birini aldım. Oldukça ağır, hatta kırmızı reçeteyle yazılan ilaçlardan biriydi. Parmağım kapağın üzerinde gezindi. İçimde bir ses beni durdurmaya çalışıyordu, ama diğer ses, bu ağırlığı sonlandırabileceğimi fısıldıyordu. Kapak açıldığında şişenin içindeki küçük beyaz haplar gözlerime doldu. Bir an için durdum, derin bir nefes aldım. Fotoğrafı elimden bırakarak titreyen ellerimle haplardan birini ağzıma attım, ardından bir tane daha... ve bir tane daha.

Her bir hapı yutarken, içimde bir tür huzur hissettiğimi sandım. Belki de bu sondu, belki de abimin yanına gideceğim bir yoldu. Ama midemde yükselen bulantı ve zihnimde kararan boşluk, beni gerçekliğe biraz daha yaklaştırdı. Bir süre mutfak sandalyesine tutunarak nefes almaya çalıştım, ama vücudum giderek ağırlaşıyordu fakat bu his fazla uzun sürmedi. Midemde bir yangın gibi büyüyen bir acı hissetmeye başladım. Boğazım kurumuş, nefesim düzensizleşmişti. Göğsüm sıkışırken içimde yükselen bulantıyı daha fazla bastıramadım.

Ani bir refleksle yerimden fırladım ve sendeleyerek banyoya koştum. Klozetin başına eğildiğimde içimdeki her şey dışarı çıkacakmış gibi hissettim. Midem bir düğüm olmuştu. Titreyen ellerimle klozete tutunurken, içimdeki ilaçların acı tadını yeniden hissettim. Kusarken boğazım yanıyor, gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Tüm bedenim titriyordu, sanki içimdeki her şeyle birlikte ruhum da boşalıyordu.

Klozetin başında kustuğum halde midemdeki o yakıcı his geçmiyordu. Tüm bedenim titriyor, nefes almakta zorlanıyordum. Ellerim klozetin kenarına sıkıca tutunmuştu, ama gücüm giderek tükeniyordu. Soğuk terler alnımdan aşağı süzülüyordu. Başımda uğuldayan bir boşluk, gözlerimin önünde giderek koyulaşan bir karanlığa dönüşüyordu.

Son bir kez doğrulmaya çalıştım, ama bacaklarım beni taşımıyordu. Ellerim kontrolsüzce kaydı, dizlerim sert bir şekilde yere çarptı. Yüzüm soğuk seramiğe yaslandı, nefesim hızla düzensizleşti. Gözlerim, abimin gülümseyen yüzünü bir kez daha hayal etti. İçimde buruk bir sıcaklık hissettim. "Sözümü tuttum..." diye fısıldadım, sesim bir mırıltıya dönüştü. "Asla ayrılmayacağız."

O an, karanlık beni tamamen sardı. Gözlerim kapandı ve bedenim yere yığıldı. Her şey sessizliğe bürünmüştü.

...

Hafif bir uğultuyla gözlerimi aralamaya çalıştım, ama göz kapaklarım kurşun kadar ağırdı. Başım zonkluyor, bedenimdeki her bir hücre yorgunlukla sızlıyordu. Bir süre nerede olduğumu anlayamadım. Burnuma gelen hafif antiseptik kokusu, etrafımdaki loş ışık ve yavaş bir bip sesini duymak hastanede olduğumu anlamama yetmişti.

Gözlerim biraz daha açıldığında tavandaki beyaz lambayı fark ettim. Başımı çevirdiğimde, sağ koluma bağlı serum hattını ve monitörlerdeki yeşil çizgilerin düzenli ritmini gördüm. Her şey bulanık ve yabancıydı. Birkaç saniye boyunca neler olduğunu hatırlamaya çalıştım, ama zihnim ağır bir sisin içinde gibiydi.

Derin bir nefes alıp tekrar başımı çevirdim. Yanımdaki küçük bir sehpa üzerinde plastik bir bardak ve birkaç ilaç şişesi duruyordu. Hastanedeydim. Ama nasıl? Birkaç görüntü, zihnime parçalar halinde geri dönmeye başladı. Mutfak... ilaçlar... kusma hissi... Banyoya koştuğumu ve sonra...

Boğazım kurumuştu. İçimde bir boşluk hissettim, ama bu boşlukla birlikte derin bir utanç ve pişmanlık da vardı. Gözlerimden istemsizce yaşlar süzüldü. Hayatta kalmıştım. Ama neden?

Kapının hafifçe aralanıp sessizce açıldığını fark ettim. İçeri bir hemşire girdi, elindeki dosyayı kontrol ediyordu. Beni uyanık görünce duraksadı ve yumuşak bir sesle konuştu. "Merhaba, uyanmışsınız. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?"

Bir şey söylemek istedim, ama boğazımdan sadece kısık bir mırıltı çıktı. Hemşire yüzündeki şefkatli ifadeyle yanıma yaklaştı. "Her şey yolunda, iyisiniz. Bir süre dinlenmeniz gerekiyor. Doktorunuz birazdan gelip sizi kontrol edecek."

Başımla hafifçe onayladım ama gözlerimden dökülen yaşları durduramadım. Hemşirenin odadan çıktığını duyana kadar ağlamayı istemiyordum fakat o çıktıktan sonra kapı tekrar açılınca, bakışlarım oraya çevrildi. Kapıdan içeri giren Oğuz'du. Kızgın bakışlarının hedefinde ise ben vardım.

Bir kaç adımda yanıma gelerek hastane yatağımın başında bana üstten üstten baktı. Öfkeli bakışlarından kaçmak için tavanı izlesem de sesinden kaçamadım.

"Sen ne halt ettiğini sanıyorsun, Karaca?" dedi ürkütücü bir sakinlikle. "Acıyla baş etme yöntemin bu mu? Ölmek mi istiyorsun?!"

Gözlerimi buz mavisi gözlerine çıkarırken başımdaki ağrıyı göz ardı etmeye çalışıyordum. "Evet." diye mırıldandım. Boğazım öyle kuruydu ki, kelimeler ağzımdan güçlükle dökülüyordu. "Ölmek istiyorum çünkü.." gözlerimden istemsizce bir damla yaş aşağı yuvarlandı. "Ben bu acıyı taşımaktan yoruldum artık Oğuz.."

Evet, gerçeği en yansıtan cümle buydu. Ben gerçekten çok yorulmuştum.

Oğuz'un gözleri bir an için kısıldı, sonra kaşları öfkeyle çatıldı. Birkaç saniye sessiz kaldı, ama bu sessizlik odadaki havayı daha da ağırlaştırdı. Derin bir nefes aldı, fakat bu onun öfkesini yatıştırmaktan çok uzaktı. Başını hafifçe yana eğip bana bir kez daha üstten baktı.

"Yoruldun, öyle mi?" dedi, sesi alaycı bir sakinlik taşıyordu. "Peki ya biz, Karaca? Biz taşımaktan yorulmuyor muyuz sanıyorsun? Göktuğ'un ardından kalan boşlukla yaşamaya çalışmaktan yorulmuyor muyuz?"

Gözlerimden süzülen yaşlar durdurulamaz bir şekilde artıyordu. "Ben vatan uğruna babamı, can dostumu, silah arkadaşlarımı kendi ellerimle toprağa teslim ederken yorulmuyor muyum sanıyorsun?" Her kelimesi, zaten kırılmış olan ruhumu daha da derinlere saplıyor ve kanatıyordu.

"Ben... sadece dayanabileceğimi sanmıyorum artık," dedim, sesim neredeyse bir fısıltıya dönmüştü.

Bencil olma Karaca. Diye haykırdı zihnim. Acı çeken sadece sen değilsin, artık kendine gel ve bencilliği bir kenara bırak!

Bencilliği kenara bırakmak mı? Belki de başından beri yapmam gereken sadece buydu.

Herkesin benimle aynı acıyı çektiğini fark etmek, acımı hafifletir miydi?

Oğuz bir adım daha yaklaşıp başucumdaki sandalyeyi çekti ve oturdu. Bana doğru eğildi, yüzü şimdi daha yakındı. Gözlerindeki öfke yerini derin bir hayal kırıklığına bırakmıştı. Bana böyle baktıkça yoğun bir şekilde suçluluk duygusu hissediyordum. O da hissediyor olmalı ki bana öfkeyle bakıyordu.

"Göktuğ seni bu halde görseydi ne yapardı, Karaca?" dedi, sesi bu kez yumuşamış ama hâlâ sitem doluydu. "Ben sana söyleyeyim mi ne yapacağını? İlk önce gelip benim yüzüme tükürürdü!"

Sözler boğazımda düğümlendi. Onun ismini duymak, içimdeki yarayı yeniden deşiyordu sanki. "Özür dilerim.." dedim çaresizlikle ağlarken. "Senin de sözünü çiğnemene sebep oluyorum, benim yüzümden suçluluk hissediyorsun.." kelimeler ağzımdan dökülürken titriyordum. "Ben... ben sadece ne yapacağımı bilmiyorum, her şeyimi kaybettim.."

Oğuz başını iki yana sallayarak derin bir nefes aldı. Ellerini dizlerine koydu, parmaklarını sıkıca kenetlerken hafifçe bana doğru eğildi. "Hayır, Karaca," dedi, sesi bu kez daha kararlıydı. "Her şeyini kaybetmedin. Ben buradayım. Ama sen kendine bunu yapmaya devam edersen, seni gerçekten kaybederim ve inan bana, bunun olmasındansa kafama sıkarım daha iyi."

Buz mavisi gözler üstümden ayrılmazken ben onun dışında her yere bakıyordum. "Abinin istediği bu olmazdı. Onun için değil, benim için değil... en önemlisi, kendin için toparlanmalısın. Çünkü yaşamak zorundasın, Karaca. Hem onun hatırasını yaşatmak için, hem de kendine bir şans vermek için."

Sözleri, yüreğime bir ağırlık gibi oturdu. Gözlerimi yeniden kaçırmak istedim, ama artık ondan saklanacak bir yerim kalmamıştı. Oğuz'un her bir kelimesinde yaşamaktan başka çarem olmadığını daha iyi anlıyordum. Yaşayacak ve bu acıyı ömrümün sonuna kadar çekecektim. Bu da benim cezamdı.

"Çıkış işlemlerini hallettim." dedi Oğuz. Islak bakışlarım tekrar onu buldu. "Daha fazla burda kalamayız. Asya evde yalnız."

O kadar bitkin hissediyordum ki, biraz daha dinlenmeye ihtiyacım vardı. "Sen git onun yanına, şuan kendimi iyi hissetmiyorum." dedim dürüstçe. Oğuz sanki dünyanın en saçma şeyini söylemişim gibi bir yüz ifadesi yaptı.

"Ablası olan sensin, ben değil. Seni görmek istiyor."

Oflayarak yatakta doğrulmaya çalıştım zorlukla. Asya neden İstanbul'a gitmemişti ki? Kardeşimi her şeyden çok seviyordum fakat şu durumda yanımda olması ikimiz açısından da kötüydü. Bazen istemeden kalbini bile kırdığım oluyordu.

"İyi, peki." dedim biraz sinirli, biraz yorgun bir şekilde. Ne görmek istiyorlarsa herkese onu gösterecektim. Belki iyi olduğumu düşünüp beni yalnız bırakırlardı!

Hastane yatağı yüzünden tutulan belimi doğrultarak acıyla inlerken ayağa kalktım. Allah'ım bana hastanede bile rahat yok muydu? Ne acımı yaşamama izin veriyorlardı, ne de ölmeme.

Gel Karaca, git Karaca, sus Karaca, ağlama Karaca, ölme Karaca! Yapmak zorunda bıraktırdıkları her şeyden sıkılmıştım artık. Ayaklarımın üstünde bile zoraki bir şekilde dururken dik durmaya çalışarak odanın içindeki tuvalete yöneldim. İçeri girerek kapıyı kapattığımda aynanın önünde buldum kendimi.

Soluk beyaz ten, kabarık siyah saçlar, kurumuş dudaklar, göz altlarında halka halka oluşmuş morluklar, en küçük beden kazağın bile bol olduğu bir vücut ve cansız bakan bir çift kara göz... ben buydum işte. Bu kadardım. Benden geriye kalan sadece bunlardı. Suyu açarak lavaboya eğildim ve yüzüme bir kaç defa soğuk su çarptım. Yüzümü peçeteyle kuruladıktan sonra ise elimde kalan ıslaklığı saçlarıma sürdüm kabarıklığını almak adına. Tekrar aynaya döndüğümde eskisine nazaran daha iyi görünüyordum.

Bir kaç yalancı gülümseme denedim isteksizce. Asya'yı inandıracak kadar başarılıydı. Kaç gündür beni çok kötü hallerde gördüğü için benden korkmasını istemiyordum. Hiç olmazsa eve geldiğimde bana neşeyle sarılacak olan o küçük kıza tebessüm etmeliydim.

En azından, altı yaşındaki bir kıza bu kadarını borçlu olduğumu düşünüyordum. Bir kaç saat rol yapmaktan kimseye zarar gelmezdi.