Esaretin Bedeli kitap kapağı

1. bölüm / 7

Esaretin Bedeli

Kül Olmuş Çocukluklar Mezarlığı

Vaveyla Yazarı: Naiba Dunyamaliyeva

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: Kül Olmuş Çocukluklar Mezarlığı

Sessizliğimin en derin anından selam, ailemize hoş geldiniz! 🖤

(Ufak bir hatırlatma: Okuyacağınız tüm isimler, olaylar ve mekanlar tamamen hayal ürünüdür. İçiniz rahat bir şekilde bu kurgunun tadını çıkarabilir, karakterlere istediğinizi söyleye bilirsiniz. Burası bizim rahat olun)

Bu hikayeyi, ne yaşarsa yaşasın pes etmeyen, kendi felaketinin ortasında bile dimdik durmayı başaran ve her defasında kendi ayakları üzerinde yükselen tüm güçlü kadınlara ithaf ediyorum... 👑✨

Ben bu satırları yazarken her detayda ayrı heyecanlandım, dilerim siz de okurken aynı tutkuyu hissedersiniz. Satır aralarına bırakacağınız her yorum benim için çok kıymetli.

Bu hikayeye adım attığınız tarihi ve saati buraya bırakın: ⏳

Keyifli okumalar! 🥀✨

Giriş

"Karanlıkta büyüyen bir çocuk, büyüdüğünde celladın ta kendisi olur. Ve cellatlar, cellatları vurmak için önce onların tahtını yakar."

Geceyi yaran şey fırtına değil, ahşap kapının kırılma sesiydi. Her şeyden habersiz, son kez "bahar saçlım" diyerek okşuyordu saçlarımı.

Sessizlik bir an içinde paramparça olurken, koridorun sonundaki odama kaçıp saklandım. Kalbim sanki boğazımda atıyordu. Dolabın aralığından dışarı bakarken nefes bile almaya korkuyordum. Bir çocuğun neden böyle bir korku yaşaması gerektiğini anlayamıyordum.

Ve sonra... O ses duyuldu.

"Bunu yapmamalıydın. Bu sondu artık." dedi karanlık, pürüzsüz bir ses.

Babamın çaresizce yalvarışı, hayatımda duyduğum en ağır şeydi. Kahramanlar yalvarmazdı ki... Ama o adam acımadı. Tetiğin çekilme sesi, kulakları sağır eden bir patlama ve ardından gelen o ağır sessizlik... Babamın dizlerinin üzerine çöküşünü, halıya yayılan o koyu kırmızılığı izledim. O koku, barut ve demir kokusu zihnime bir daha çıkmamak üzere kazındı. Bütün benliğimi, tüm hayatımı ele geçirdi.

Katil, silahını cebine koyarken bana doğru dönmedi bile. Babamın cansız bedeninin yanından geçerken attığı o soğukkanlı adımlar, benim çocukluğumun sonu oldu. O gece ben de öldüm, sadece toprağa gömülmemiştim. Zaten her nefes alan yaşamıyordu ya, ben de yaşamıyordum.

Sarsılan gövdesi yere yığılmadan hemen önce, son bir gayretle titreyen parmağını kendi kanına buladı. Ahşap parkenin üzerine, tam gözlerimin hizasına denk gelecek şekilde bir figür çizdi. Kanla çizilmiş, yaprakları yana devrilmiş yarım bir zambak... Son nefesini verirken bakışları dolabın aralığına, tam benim gözlerime kilitlendi. O an ne anlama geldiğini bilmediğim o kanlı hayatımı ele geçiren sembol, babamın bana bıraktığı tek ve son mirastı.

"Baba?" diye fısıldadım önce.

Sonra çıldırmış gibi koşup yanına kapandım. "Neden kanıyor kalbin? Kalbini mi kırdılar baba? Öldün mü?" diye haykırdım delicesine...

İçeri doluşan sayısız insan, küçücük bedenimi kahramanımın cansız bedeninden koparamadı. Çocuklar ölümü bilmezdiki. Bilmemeliydi.

"Benim ondan başka kimsem yok ki..." diye sayıkladım gözyaşlarımın arasında. "Yemin ederim onaracağım kalbini baba. Yemin ederim..."

Günümüz

Mermer taşın soğukluğu, parmak uçlarımdan başlayıp bütün bedenime yayılan o tanıdık uyuşukluğu yeniden uyandırdı. Yıllar geçmişti ama zaman benim için o gecede, o ahşap kapının kırıldığı andaki patlamayla donup kalmıştı.

Barut ve demir kokusunun yerini nemli toprak ve kurumuş zambaklar almıştı belki... Ama ruhuma sinen o koku hiç değişmedi. İntikam kokusu. Kan kokusu... Hiç yaşamadığım çocukluğumun kokusu...

"Geldim baba," dedim. Sesim fırtına öncesi sessizlik kadar pürüzsüz, bir o kadar da çelik gibi sertti. Yüzüme çarpan sert rüzgar, bir zamanlar onun okşamaya kıyamadığı saçlarımı savururken dizlerimin üzerine çökmedim bu kez. Dik durdum. Çünkü çocukluğumun gömüldüğü bu mezarın başında eğilmek, o adama bir kez daha yenilmek demekti.

"Sana bir söz vermiştim..."

Elimi mermer taşın üzerindeki isminin üzerinde gezdirdim. O gece kanlar içindeki göğsüne sarılırken fısıldadığım kelimeler, geçen her günle birlikte bir çocuk saflığından çıkıp acımasız bir yemine dönüştü. 10 yaşındaki Elinin yeminleri 22 yaşlı Elinin hayatına bedel olmuştu.

"'Kalbini onaracağım demiştim. Daha onaramadım baba... Çünkü senin kalbini kıranların kalbini söküp almadan bana nefes almak haram."

Ben o gece sadece seni kaybetmedim, gülüşlerimi, geleceğimi, bir kadının hissetmesi gereken her türlü sıcaklığı o kanlı halının üzerinde bıraktım. Yaşamayı seçmedim ben. Sadece nefes alan, tek bir gayesi olan bir gölgeye dönüştüm. Bütün hayatımı, gençliğimi, bedenimi ve ruhumu tek bir şeye adadım: Senin intikamına.

Seni benden alan o adam, arkasında ağlayan çaresiz bir kız çocuğu bıraktığını sanıyordu. Ama bilmediği bir şey vardı, o gece o odadan çıkan tek şey onun soğukkanlı adımları değildi. O gecenin karanlığından, sadece onun sonunu getirmek için yaşayacak bir cellat doğmuştu.

Derin bir nefes çektim içime. Benim dünyam sadece bu mezar taşı ve içimde büyüttüğüm o devasa nefretten ibaretti.

Artık o korkuyla tir tir titreyen küçük kız değildim. Büyümüştüm... onun ateşiyle pişmiş, onun karanlığıyla bilenmiştim. Onu bulacaktım. İmparatorluğunu, gücünü, sığındığı o dokunulmazlık zırhını tek tek başını yıkacaktım. Çok az kalmıştı hissediyordum. Ve Elin Köksal hiçbir zaman yanılmamıştı.

Gözlerim mezar taşındaki yazıda takılı kalırken dudaklarımdan soğuk, geri dönüşü olmayan bir ant döküldü:

"Yemin ederim baba... Seni benden çalan o adama ve onun soyundan gelen herkese bu hayatı cehennem edeceğim. Kanın durduğu yere kadar durmayacağım."

Telefonumun çalmasıyla gözlerimi "Adnan Köksal" isminden çektim.

"Söyle Pars"

"Elin saat gece 3 te" derin bir nefes alıp "Son 10" diye devam etti.

"Son 10" Gülümsedim...

Gözlerimi mezar taşına çevirip "son 10" diyerek tekrar ettim.

Yolum artık kulubeye yaklaşıyordu. Ah hayatımın geçtiği o kulube. Yetim öksüz kalıp istenilmeyen sokaklarda açlıktan ölümün eşiğıne geldiğim zaman Yeraltı dünyasının adını fısıltıyla söylediği, illegal örgütlerin ve suikastçıların eğitiminde bir efsane gibi anlatılan o otoriter adam... "Kuzgun".

Beni alıp kendi karanlık mabedine götürdüğünde yüzüme bakıp tek bir şey söylemişti: "Ağlamak seni yaşatmaz kızım. Sadece öldürmeyi öğrenenler hayatta kalır."

O günden sonra Taha beni bir evlat gibi şefkatle büyütmedi. Her defasında neden beni seçtiğini, bana sahip çıktığını sorguluyordum. Cevabındaysa

"Ben kalbinin derinliğindeki karanlığı gördüm küçük Gölge. Bundan sonra Elin yok Gölge var. Seni görmeyenleri bir gölge misali izleyeceksin küçük."

Bir silah gibi işledi, acımasız bir infazcı gibi biledi. Bedenimi acıya karşı duyarsızlaştırmayı, bir adamın canını saniyeler içinde sessizce almayı ve iz bırakmamayı zihnime kazıdı. Bana yasadışı dünyanın tüm kirli kurallarını, zehirlerin dozajlarını, yakın dövüş sanatlarını ve bir avın zihnine girip onu kendi tuzağına çekmeyi öğretti.

İçimdeki o çaresiz kız çocuğunu kendi elleriyle katletti, yerine soğukkanlı, her hamlesi ölümcül bir seri katil koydu. Pes etmemeyi öğretdi bana. Canım, kanım pahasına yetiştirdi beni.

Yıllar sonra Kuzgun öldüğünde, arkasında bu şehirde iz bırakmadan adam öldürebilen tek celladı, kendi en mükemmel eserini bıraktı: Beni.

Şimdi Kuzgun'un bana öğrettiği her bir kanlı dersi, babamın katilinin oğlunda test etme zamanıydı. Yıllar süren bekleyişim son buluyordu. Bir zamanlar babamın katili tarafından kurulan o karanlık imparatorlukta, "Kartel Divanı"nda benim için de bir masa ayrılmıştı. Ama ben o masaya bir konuk ya da sıradan bir üye olarak oturmaya gitmeyi planlamıyordum.

O masanın başındaki sandalyeyi, babamın kanını dökenlerin elinden çekip almaya gidiyordum.

Şimdi divanın başında Atlas Karan vardı. Babasının kanlı mirasını devralmış, o masadaki her bir kararı tek bir kelimesiyle yönlendiren acımasız bir lider... Ama bilmediği bir şey vardı. Babasının kurduğu o Kartel Divanı, benim zafer tahtım olacaktı. Atlas o masada krallığını ilan ederken, ben o krallığı ve o masayı onun başına yıkacaktım.

Atlas Karan.

Babasından devraldığı o kanlı krallığı büyütmüş, yeraltı dünyasının en dokunulmaz, en acımasız adamına dönüşmüştü. Herkes onun adından korkuyordu ama benim için o sadece babamın göğsüne sıkılan o tek kurşunun hesabıydı.

Aramızdaki bu savaş başladığında ne onun gücü ne de sahip olduğu adamlar onu benden koruyabilecekti. İki katil aynı şehirde nefesteydi ve ben Atlas Karan'ın imparatorluğunu tuğla tuğla yakmaya hazırdım.

Kulübenin paslı demir kapısına yaklaşırken ayaklarımın altındaki ıslak yaprakların hışırtısı, gecenin sessizliğini bıçak gibi kesiyordu. Burası, şehir ışıklarının ulaşamadığı, haritada bile görünmeyen bir karanlığın ortasındaydı. Dışarıdan bakıldığında terk edilmiş, yıkılmaya yüz tutmuş sıradan bir dağ kulübesiydi. Ama ahşap duvarların arkasında Türkiye'nin en tehlikeli yeraltı ağlarına hükmeden bir zihin, Taha "Kuzgun" bir zamanlar beni dünyadan saklamıştı.

Kapının koluna dokunduğumda metalin soğukluğu avucuma işledi. Parola basılı dijital kilide parmaklarımı ardı ardına bastım: 1-0-0-4. Babamı kaybettiğim tarih. Kulübe, geçmişimin bir kopyası gibiydi. Ne zaman içeri girsem barut, deri ve Taha'nın yıllar önce içtiği sert tütünün kokusu genzimi yakardı.

Ağır kapı gıcırdayarak açıldığında, içerideki loş ışık gözlerimi aldı. Ahşap masanın üzerinde dizili haritalar, duvara çivilenmiş fotoğraflar ve kırmızı sicimlerle birbirine bağlanmış yüzler karanlığın içinde belirginleşti.

Masanın başında, elindeki viski bardağını hafifçe sallayan Pars duruyordu. Deri ceketinin yakaları kaldırılmış, gözleri duvardaki devasa panoya kilitlenmişti. Beni gördüğünde yüzünde en ufak bir şaşırma belirtisi olmadı. Pars, Taha'nın yeraltı dünyasından çıkardığı bir diğer gölgeydi. Benim tek sırdaşım, bu cehennemde arkamı dönebildiğim tek insandı.

"Geciktin, Elin," dedi sesi kulübenin ahşap duvarlarında yankılanırken. Viski bardağını masaya bıraktı. "Gözlerindeki o ifadeyi biliyorum. Yine oradaydın."

"Oradaydım," dedim düz bir sesle. Deri eldivenlerimi çıkarıp masanın üzerine bıraktım. "Ait olduğum tek yerde."

Pars derin bir nefes alıp masadaki siyah dosyayı bana doğru itti. Dosyanın üzerinde büyük, siyah harflerle tek bir isim yazıyordu: ATLAS KARAN.

"Telefonu kapattıktan sonra sevkiyat rotası kesinleşti," dedi Pars, parmağıyla haritanın üzerindeki kırmızı bir noktayı işaret ederek. "Gece saat tam 03:00'te, limandaki 4 numaralı hangara bir sevkiyat inecek. Silahlar, kaçak fonlar ve Karan ailesinin tüm kirli geçmişi o hangarda olacak."

Adımlarımı masaya doğru attım. Masanın üzerindeki fotoğraflara baktım. Atlas Karan... Babasının soğukkanlı duruşunu, acımasız bakışlarını birebir almıştı. Fotoğraftaki keskin çene hattı, dikkatsiz bir adamın bile gerilmesine yetecek kadar tehlikeli bir güç barındırıyordu.

"Atlas orada olacak mı?" diye sordum. Sesimdeki soğukkanlılık Pars'ın kaşlarının çatılmasına neden oldu.

"Hayır. Atlas bu tür saha işlerine bizzat gitmez. O, krallığını yukarıdan izler. Hangarda sadece en güvendiği adamı, Karan ailesinin hangardaki sağ kolu olan Tevfik ve korumaları olacak." Pars bana doğru yaklaştı, gözlerimin içine baktı. "Bu sıradan bir baskın değil Elin. Taha bize ne öğrettiyse onu yapacağız. Ama bu kez polislerin "Seri Katil " dediği o gölgeyi doğrudan Atlas Karan'ın kalbine salacağız."

Gülümsedim. Dudaklarımda beliren o tebessüm bir tebessümden çok, ölüme yazılmış bir davetiye gibiydi.

"Sayıyı biliyorsun Pars," dedim parmaklarımı masadaki bıçağın kabzasına dolarken. "Atlas'a ulaşana kadar önüme çıkan her engeli tek tek devireceğim. Tevfik ilk adım. Atlas Karan'ın krallığındaki 10 kilit taştan birincisi."

"Yani..." dedi Pars, bakışlarını duvardaki 10 fotoğrafa çevirerek.

"Yani bu gece Son 10 başlıyor," dedim. Bıçağı masadaki Tevfik'in fotoğrafının tam ortasına sapladım. Ahşabın çatırdama sesi kulübeyi doldurdu. "Gece saat üçte liman, bir mezarlığa dönüşecek."

Kulübenin arka odasındaki cephaneliğe yürüdüm. Taha'nın bana bıraktığı özel yapım siyah çelik bıçakları kınlarına yerleştirdim. Yüzüme siyah maskemi çekerken aynadaki yansımama baktım. 22 yaşındaki Elin Köksal artık yoktu. Orada duran şey, sadece intikamla beslenen bir cellattı.

Saat 02:30.

Limanın soğuk, tuzlu rüzgârı yüzüme vururken, 4 numaralı hangarın çatısındaki karanlığa saklanmış durumdaydım. Aşağıda siyah takım elbiseli, elleri tetikte onlarca adam devriye geziyordu. Ve ortalarında, elindeki puroyu tüttürerek sevkiyatı yöneten Tevfik duruyordu.

Telefonum titreşti. Pars'tan kısa bir mesaj: "Sistemleri devredışı bırakıldı. Kameralar kör. Bütün hangar senin, Elin."

Telefonu cebime koydum. Derin bir nefes aldım. Barut ve demir kokusunu şimdiden burnumda hissedebiliyordum. Geceyi yaran şey fırtına değil, benim atacağım ilk kanlı adım olacaktı.

Sessizce çatıdan aşağı süzüldüm. Gölge harekete geçmişti.

Zeminle buluştuğumda, botlarım tek bir ses dahi çıkarmadı. Taha'nın bana öğrettiği o karanlık danstı bu. Önce, hangar kapısında nöbet tutan iki adam... Yaklaşmamı hissetmediler bile. Ellerim o kadar hızlıydı ki, bıçağımın soğuk çeliği boğazlarını kestiğinde, yere düşen bedenlerinin sesini rüzgarın uğultusu örttü.

İçeriye, devasa hangarın kalbine doğru ilerledim. Sandıklar, silah kasaları ve yasadışı her türlü malzemenin arasında süzülen bir hayalet gibiydim.

Tevfik, deponun ortasındaki masada, adamlarına emirler yağdırıyordu.

"Malları hemen tırlara yükleyin! Karan bey, bu sevkiyatta tek bir pürüz dahi istemiyor, anladınız mı? O adamın hataya tahammülü yoktur!"

Haklıydı. Atlas Karan hataya tahammül etmezdi. Ama bu gece, en büyük hatası benim varlığımdan habersiz olmaktı.

Işıkları kontrol eden ana şalter panosuna yaklaştım. Bir hamlede kabloları kopardım. Devasa hangar, bir saniye içinde zifiri karanlığa gömüldü.

"Ne oluyor lan?!" diye bağırdı Tevfik. Sesi panikle doluydu. "Jeneratörleri çalıştırın! Işık verin çabuk!"

Karanlık onların sonuydu ama benim evimdi. Karanlıkta büyüyen biri nasıl korkardıki karanlıktan.

Silahların emniyetleri açılırken, fener ışıkları rastgele etrafı taramaya başladı. Adamları panik içindeyken, ben gölgelerin arasında bir ölüm makinesi gibi ilerledim. Ateş etmiyordum, mermi sesi avı ürkütürdü. Benim silahım karanlık ve bıçaklarımdı.

Bir fener ışığı yüzüme vurmadan saniyeler önce, adamın arkasından yaklaşıp diz kapağına tekme attım ve aynı anda bıçağımı kalbine sapladım. Ses yok. Sadece yere yığılan bedenler, düşen el fenerleri ve havaya karışan o tanıdık kan kokusu...

Beş dakika. Taha'nın bana öğrettiği "Mükemmel İnfaz Süresi". Beş dakikanın sonunda, hangarda nefes alan sadece iki kişi kalmıştı: Ben ve bacakları korkudan titreyen, elindeki silahı etrafa doğrultan Tevfik.

Jeneratörler nihayet devreye girdiğinde, titrek sarı ışıklar hangarı aydınlattı. Tevfik, etrafındaki manzarayı gördüğünde donup kaldı. Korumalarının tamamı cansız yatıyordu ve hiçbiri silahını ateşlemeye bile fırsat bulamamıştı.

Tevfik titreyerek arkasına döndüğünde, tam karşısında duruyordum. Siyahlar içindeki bedenim, yüzümü gizleyen maskem ve kan damlayan bıçağımla bir cehennem zebanisi gibi bakıyordum ona.

"Kimsin sen?" diye fısıldadı. Sesi boğazına takılmıştı. Silahını bana doğrulttu ama elleri o kadar titriyordu ki tetiği çekemedi bile.

Atlas kendine biraz akıllı korumalar seçmeliydi.

"Atlas Karan'a benden bir mesaj götürmeni istiyorum," dedim, sesim o karanlık ve boş mekanda bir ölüm çanı gibi yankılanırken. "Ama ölü adamlar mesaj taşıyamaz. O yüzden mesaj, sen olacaksın."

Bileğimdeki ani ve ustaca hareketle bıçağımı fırlattım. Çelik, havayı yararak doğrudan Tevfik'in silah tutan eline, tam bileğine saplandı. Acıyla çığlık atarak dizlerinin üzerine çöktü. Yanına yürüdüm, kanayan elinin üzerine ayağımla basarak silahını uzağa tekmeledim.

Cebimden, masadaki kan gölünün ortasına atacağım o küçük, siyah, deri kılıflı defter yaprağını çıkardım. Üzerinde sadece tek bir sayı yazıyordu: 10.

Tevfik'in yakasına eğildim. "Atlas Karan'a söyle," diye fısıldadım kulağına doğru. "Gölgelerden bir cellat doğdu. Tacını, tahtını ve kanla kurduğu o imparatorluğu başına yıkmaya geliyor. Bu gece sayı 10'du. Ve geriye doğru saymaya devam edeceğim."

Son bir darbeyle onu bayıltıp, gölgelerin arasına, gecenin karanlığına geri döndüm.

Saat 04:15 - Liman

Siyah, kurşungeçirmez camlı Range Rover, limanın ıssız asfaltını jilet gibi keserek 4 numaralı hangarın önünde durdu. Şoför kapıyı açmaya yeltendiğinde, Atlas Karan tek bir el işaretiyle onu durdurdu ve kapısını kendisi açarak dışarı adımını attı.

Uzun boyu, üzerine tam oturan simsiyah deri ceketinin altına giydiği boğazlı kazak ve gece kadar karanlık, ama bir okyanus kadar derin mavi gözleriyle etrafa yayılan otoritesi, ortamdaki tüm havayı emiyordu adeta. Hangarın önüne dizilmiş onlarca adam, başlarını öne eğmiş, korkuyla onun adım seslerini dinliyordu.

Atlas, cebinden çıkardıgı özel yapım, üzerinde şah figürü olan zipposunu çıkarıp hiç acele etmeden bir sigara yaktı. Dumanı geceye doğru üflerken içeri adım attı.

Manzara bir savaş alanını andırıyordu. Her yerde yığılmış bedenler, kurumaya yüz tutmuş kan gölleri... Atlas'ın yüzünde ne bir öfke kırıntısı vardı ne de şaşkınlık. Gözleri, tam bir sosyopatın soğukkanlılığıyla etrafı, cesetlerin düşüş açısını, kesiklerin yerini analiz ediyordu.

"Karan..." Sağ kolu olan ve eli sargılar içinde, yüzü bembeyaz kesilmiş halde bir sandalyede titreyen Tevfik ayağa kalkmaya çalıştı. "Ben... göremedim. Nasıl olduğunu anlayamadık bile. Sadece saniyeler sürdü. O... o bir insan değildi!"

Atlas yavaş adımlarla Tevfik'e doğru yürüdü. Sigarasından bir nefes daha çekerken gözlerini Tevfik'in titreyen gözlerine dikti. Bakışlarında öyle ağır, öyle manipülatif bir sakinlik vardı ki, Tevfik korkudan yutkunamadı.

"20 adam," dedi Atlas, sesi alçak, pürüzsüz ama bir o kadar da zehirliydi. "20 adamlık silahlı korumalarımı, benim hangarımda, benim mallarımın ortasında tek bir kişi indiriyor. Üstelik bir kurşun bile harcamadan."

"Mesaj... mesaj bıraktı!" Tevfik, titreyen sağlam eliyle masanın üzerindeki o küçük kağıt parçasını Atlas'a uzattı. Üzerinde kanla yazılmış "10" rakamı vardı. "Bunu size vermemi istedi. Geriye doğru sayacağını söyledi Karan. Tahtını başına yıkmaya geliyorum dedi!"

Atlas kağıdı parmaklarının arasına aldı. Başparmağıyla kanlı rakamın üzerinden geçti. Yüzünde ilk defa, dudaklarının kenarında çok ince, tehlikeli bir gülümseme belirdi. Bu öfkenin değil, ilgisini çeken bir oyunun gülümsemesiydi.

"Zeki..." diye mırıldandı kendi kendine. "İz bırakmıyor. Adamlarımı değil, benim egomu hedef alıyor. Tam bir satranç oyuncusu."

Atlas kağıdı ceketinin iç cebine yerleştirdi. Sonra yavaşça Tevfik'e döndü. Elini onun omzuna koydu. Tevfik rahatlamış gibi derin bir nefes aldı.

"Bana mesajı getirdin, Tevfik. Sadakatin için teşekkür ederim," dedi Atlas, sesi adeta bir dostun fısıltısı kadar yumuşaktı.

"Canım feda Karan bey, ben her zaman"

Cümlesi yarım kaldı. Atlas'ın eli bir anda, Tevfik'in ceketinin yakasından kayıp belindeki silaha uzandı. Saniyenin onda biri kadar bir hızla silahı çekti ve Tevfik'in alnının tam ortasına sıktı.

Patlama sesi hangarda yankılanırken Tevfik'in cansız bedeni yere yığıldı. Etraftaki onlarca adam nefesini tuttu, kimse kılını bile kıpırdatamadı.

Atlas, silahı Tevfik'in cesedinin üzerine fırlattı. Yüzündeki o soğuk, ürkütücü tebessümle karanlık hangarın çıkışına doğru döndü.

"Geriye doğru sayımı hızlandıralım," dedi, sesindeki o manipülatif, zehirli sakinlikle. "Şimdi sayı 9."

Geceye karışırken fısıldadı: "Seni bulacağım, küçük gölge. Ve bu oyunu oynamaya başladığın için seni çok pişman edeceğim."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

65okunma 19beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18