Esaretin Bedeli kitap kapağı

5. bölüm / 7

Esaretin Bedeli

Cellat

Vaveyla Yazarı: Naiba Dunyamaliyeva

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: Cellat

Bazen en karanlık hikayeler, içimizdeki ışığı bulmamız için yazılır. İyi okumalar.

"...açıldı nefesim,fikrim,canevim. Hayatta ben en çok babamı sevdim!"
Can Yücel

Sığınağa açılan o ağır çelik kapıyı geride bıraktığımda, gecenin adrenalin tortusu üzerime tüy gibi çökmüştü. Siyah Maybach'ı garajın karanlığına terkedip üst kattaki açık alana doğru merdivenleri tırmandım.

İçerisi basık, hafif tütün ve sert alkol kokulu bir sığınaktı ama benim bu hayattaki tek evimdi. Hiç bir yere sığınamayan biri için sokaklarda ev olurdu.

Puslu loş ışıkların altında Aras ve Karem masaya çoktan kurulmuşlardı. Karem elindeki buz kovasından iki büyük küpü bardağına atarken, Aras masanın üzerindeki cips paketini patlatmakla meşguldü. Köşedeki eski deri koltukta oturan Pars ise gözlerini ekrandan ayırmadan şakaklarını ovuyordu.

"Gecenin kraliçesi nihayet damladı," dedi Aras, ağzındaki cipsi çiğnerken yüzünde o her zamanki çocuksu, şapşal tebessüm belirdi. "Kızım var ya... Melih o zehri yeyip yere kapaklandığında salondaki o korumaların yüzünü görecektin! Bir an heriflerin götleri tutuştu."

Gülümsedim. Ama bu, dışarıda Elena Volkov iken yüzüme geçirdiğim o buz gibi maske değildi. Yorgun, hafif kırgın ama öz samimiyetle dolu gerçek bir gülümsemeydi. Ayaklarımdaki o yüksek topuklu stilettoları bir kenara fırlattım. Yalın ayak betonun serinliğine basmak, bedenimdeki o hayali yangını biraz olsun hafifletti.

"Melih artık sadece bir büst," dedim, koltuğun kenarına ilişirken. Karem bana doğru sek viski dolu ağır bir bardak uzattı. Cama vuran buzların tıkırtısı salonda yankılandı. "Kartel'in finans damarı kesildi. Sıradakilerin uykuları kaçmaya başlayabilir." Siktiğimin orospuları

Viskiden büyük bir yudum aldım. Genizimi, boğazımı yakarak mideme inen o keskin sıvı ile gözlerimi kapatıp başımı geriye yasladım.

Alkol kanıma karıştıkça, zihnimdeki o kalın duvarlar yavaş yavaş çatlamaya başladı. İçimdeki acı bir suikastçıya ait değildi. Annesiz, babasız ve yapayalnız kalmış o küçük kız çocuğuna aitti.

Gözlerimin önüne birden babamın çalışma odasındaki o eski, hafif sararmış fotoğraf karesi geldi.

Annem... Yüzünü hiç göremediğim, teninin kokusunu hiç bilmediğim kadın. Beni bu acımasız dünyaya bırakırken son nefesini vermişti. Babam beni her kucağına aldığında gözleri dolar, parmak uçlarıyla saçlarımı okşarken "Annenin gözleri var sende Elin," diye fısıldardı.

Babam beni pamuklara sararak büyütmüştü. Annemin yokluğunu hissettirmemek için gece yarısı kabuslarımda uyanıp başımda masallar okurdu. O masalların hiçbirinde kan yoktu. İntikam yoktu. Sadece mutlu sonlar vardı. Benden çok uzak yabancı mutluluk.

Şimdi ise annemin hayatı pahasına dünyaya getirdiği, babamın gözünden sakındığı o küçük kız; elinde zehirli iğnelerle insan öldüren bir gölgeye dönüşmüştü.

Acaba görseydin benimle gurur duyar mıydın anne? diye geçirdim içimden. Kim iğrenc suikastçıyla gurur duyarki? Boğazıma yerleşen o yakıcı yumru viskiden bile daha fazla yaktı canımı. Yoksa kucağına alamadığın kızının ellerindeki bu kanı görüp ağlar mıydın?

"Elin? Yine uzaklara gittin," dedi Pars. Sesindeki o abilik korumacılığı bir anda beni zihnimdeki karanlık kuyudan çekip çıkardı.

Gözlerimi açıp derin bir nefes verdim. Bardağı masaya bıraktım. "Hiç... Sadece annemi düşünüyordum."

Ortam bir anlığına derin bir sessizliğe gömüldü. Masadaki herkes benim hikayemi bilirdi. Aras elindeki paketi kenara bıraktı, yüzündeki o gırgır şamata silindi. Karem müziğin sesini biraz daha kıstı. Burada, bu dört duvar arasında biz sadece bir infaz timi değildik. Birbirimizin yaralarını saran kimsesizlerdik.

"Seni görseydi..." dedi Aras, yanıma oturup kolunu omzuma atarken. "Korkusuzluğuna aşık olurdu kızım. Şuna bak, koskoca Kartel'in masasını tek başına darmadağın ettin."

"Ve o piçin karşısında bir milim bile geri adım atmadın," diye ekledi Pars, gözlerindeki takdirle. "Ama Elin... O adama dikkat et. Melih'in finans ağını elinde tutuyordu ama Atlas o finansın üzerine oturan asıl güç. Adam bir sosyopat. Sen çıkarken balkondan arkandan bakışını gördüm. Seni bir av değil, zihnini söküp almak istediği bir bilmece gibi izliyordu."

"Bırak izlesin," dedim, dudaklarımı hafifçe bükerek. Viski bardağını yeniden elime aldım. "Atlas babasını sakladığı inin yerini söyleyene kadar o gözlerin içine bakmaya devam edeceğim. Ne kadar karanlık olursa olsun."

Karem masaya iki yeni şişe bira bıraktı. "Bu gece iş konuşmak yok. Melih gitti, listeden bir leş daha silindi. Bu gece kafayı dağıtıyoruz."

Gece ilerledikçe, sığınağın içindeki hava o ağır intikam kasvetinden sıyrıldı. Aras'ın patlattığı gereksiz esprilere, Karem'in alkolün etkisiyle anlatmaya başladığı eski saçma anılarına gülüştük. Yıllardır omzumda taşıdığım o ağır zırh, dostlarımın kahkahaları arasında birkaç saatliğine de olsa gevşedi.

Ama saat gecenin üçünü geçtiğinde, herkes koltuklarda sızmaya başladığında ben yine tek başımaydım.

Loftun terasına çıkıp gecenin ayaz rüzgarını yüzümde hissettim. Şehrin ışıkları aşağıda bir deniz gibi uzanıyordu. Gözlerimi kapattığımda, kulağımda babamın o son nefesindeki fısıltısı, zihnimde ise Velvet Kazinosu'ndaki o buz mavisi gözler vardı.

Atlas bir gölge gibi arkamdaydı.

Ama bilmiyordu, ben o gölgenin içinde büyümüş bir yangındım.

Terasa çıktığımda kasım ayazı jilet gibi yüzüme çarptı. İnce elbisemin kumaşını delip geçen o soğuk, içimdeki adrenalini yavaş yavaş sökerken uyuşmaya başlayan zihnimi kendime getirdi.

Şehrin ışıkları aşağıda koca bir ejderhanın nefesi gibi parıldıyordu. Herkes uyuyordu. Bu şehirde binlerce insan sıcak yataklarında yarının telaşıyla rüya görürken, ben elindeki kanı alkolle yıkamaya çalışan yetim bir suikastçıydım.

Dudaklarıma bir sigara koyup çakmağı çaktım. Rüzgarda yalpalayan küçük alev, gözlerimin önünde bir anlığına babamın çalıştığı o odanın yangınını yansıttı sanki. Dumanı ciğerlerime çektiğimde boğazımdaki o sızı içimi kapladı.

Arkamda hafif bir ayak sesi duyuldu. Dönüp bakmadım bile. Adımların ritminden Pars olduğunu biliyordum.

"Gecenin bu saatinde teras soğuk olur Elin," dedi Pars. Yanıma gelip kollarını demir korkuluklara dayadı. Elinde kendi sek bardağı vardı.

"İçimdeki yangının yanında bu soğuk hiç kalır Pars," diye mırıldandım, dumanı geceye üflerken.

Pars derin bir nefes verdi. O bizim sadece operasyon liderimiz değil, Kuzgun gittiğinden beri sırtımızı dayadığımız, o genç yaşına rağmen sarsılmaz duruşuyla ekibi ayakta tutan adamdı.

"Annenden bahsettiğinde..." dedi Pars, sesi gecenin sessizliğinde yumuşacık çıkmıştı. "Gözlerindeki o küçük kızı gördüm Elin. Yıllardır maskelerin arkasına sakladığın, kilitli kapılar ardında tuttuğun o masum Elin'i."

Sigaramdan bir nefes daha çektim. Gözlerimi karanlığa diktim.

"Bazen düşünüyorum Pars... Eğer annem o doğumda ölmeseydi, ben doğarken o son nefesini vermeseydi... Babam beni o gece koruyabilseydi... Nasıl bir kadın olurdum? Belki bir üniversitede resim okuyordum. Belki sıradan bir adamla evliydim, akşamları ne pişireceğimi düşünüyordum. Ellerimde zehir değil, tuval kokusu olurdu."

Dudaklarımdan acı bir tebessüm döküldü.

"Ama kader bana resim tuvalini değil, kanlı bir infaz listesini verdi. Annemin hiç göremediğim yüzü, babamın kalbinden süzülen kan... Hepsi beni bu kadına dönüştürdü. Bazen aynaya baktığımda dönüştüğüm kadını tanıyamıyorum. O ben değilim Pars."

Pars bardağını hafifçe kaldırdı, sonra bana döndü. Gözlerinde ağır bir keder ve o korumacı dostluğu vardı.

"Annen seni dünyaya getirmek için hayatını verdi Elin. Baban ise seni yaşatmak için belkide canından geçti. Sen onların bıraktığı en değerli mirassın. Ellerimizi kirletiyoruz, evet... Ama bunu zevk için yapmıyoruz."

Haklıydı. Biz sadece babamın katillerinin peşinde koşan sıradan kiralık katiller değildik. Biz parasıyla hukuku satın alan, garibanın kanını emen kokuşmuş zenginlerin kâbusuyduk. Masamıza gelen iş ne kadar milyon dolarlık olursa olsun; içinde bir kadına el kaldırmış, bir çocuğun ahını almış tek bir zorba varsa o adamın cezası basit bir kurşun olamazdı. Karem'in felç eden zehirleri, Aras'ın hazırladığı o zifiri karanlık hücreler ve benim soğuk ellerim girerdi devreye. Onlara ölümü bir kurtuluş gibi diletecek o acılı sonu bizzat yaşatırdık.

Melih Tan da sadece babamın katillerinden biri değildi; Kartel'in kız çocukları üzerinden yürüttüğü o iğrenç finans ağının başındaki mahluktu. Bu gece yere yığılırken çektiği o birkaç dakikalık acı, yaktığı canların yanında hiçbir şeydi.

"Kendine bu kadar yüklenme," diye devam etti Pars. "Onların yarım kalan adaletini alıyorsun."

"Yüklenmiyorum," dedim, sigaranın izmaritini demir tabla üzerinde ezerek söndürürken. "Sadece unutmamaya çalışıyorum. Babamın son nefesindeki o bakışı unutursam, annemin hiç bilmediğim o kokusunu zihnimden silersem... İşte o zaman gerçekten ölürüm."

Bir süre ikimiz de konuşmadık. Şehrin uğultusu aramızdaki boşluğu doldurdu.

Aşağıda, sığınağımızın bulunduğu çıkmaz sokağın iki cadde arkasındaki ana arterde bir hareketlilik gözüme çarptı. Gözlerimi kısarak baktım.

Siyah, camları zifiri karanlık bir SUV, caddenin köşesinde far takımlarını kapatmış ağır ağır devriye atıyordu. Bora'nın kazinodan çıktığımdan beri peşime taktığı adamlardı. Sığınağın yerini elbette bulamamışlardı; Maybach'ı üç sokak ötedeki yeraltı otoparkında bırakıp izimi ara sokaklarda kaybettirerek buraya sızmıştım. Ama Velvet'ten çıkan 'Elena Volkov'un bu bölgede kaybolduğunu bildikleri için alanı ablukaya almaya çalışıyorlardı.

"Peşini bırakmıyorlar," dedi Pars, bardağını sıkarak. "Seni bu semtte kaybetti adamlar. Hepsi Bora piçinin işi."

"Bora değil," dedim, sesimdeki o duygusal ton bir anda yok olup yerini buz gibi bir soğukkanlılığa bırakırken. "O, sadece bir emir kulu. O arabaları bu bölgeye yığan, arkamdaki o izleri hırsla sürdüren kişi Atlas."

Balkonun köşesindeki gölgenin içinde durarak aşağıyı izlemeye devam ettim.

Atlas Karan...

Velvet'in VIP balkonunda elindeki viski bardağıyla duruşu, o devasa cüssesinin üzerimde yarattığı o ezici baskı ve donuk buz mavisi gözleri zihnimin karanlığında yeniden canlandı. Adam ucuz hamleler yapmıyordu. Karşımdaki şey bir insan değil, duygulardan arınmış, zihinsel bir satranç ustasıydı. Beni çözmek, kalkanlarımı tek tek indirmek istiyordu.

"Adam seni mercek altına aldı Elin," dedi Pars, sesi ciddileşerek. "Kartel'in para akışını tutan Melih öldü. Yarın sabah Divan çalkalanacak. Atlas bunun arkasında senin olduğunu kanıtlayamazsa bile hissedecek."

"Hissetmesi işime gelir," dedim, bakışlarımı o siyah SUV'nin gölgesinden ayırmadan. "Bırak etrafta dolansınlar. Bırak beni Elena Volkov adıyla bir Rus gölgesi sansın. O benim zihnimi çözmeye çalışırken, ben babasının gizlendiği o ine giden yolu onun arkasından kazacağım."

Pars derin bir nefes alıp omzuma hafifçe dokundu. "İçeri gir artık. Soğuk ciğerlerine işleyecek. Yarın zor bir gün olacak."

"Tamam, geliyorum," dedim.

Pars içeri geçtiğinde terasta tek başıma kaldım. Caddenin sonundan geçen o araca son kez baktım. Dudaklarımda soğuk, zoraki bir tebessüm belirdi.

Atlas Karan... diye geçirdim içimden. Beni bir bilmece sanıyorsun. Ama o bilmeceyi çözmeye çalıştıkça zihnini kendi karanlığımla zehirleyeceğim.

İçeri girdiğimde salondaki hava yumuşamıştı. Aras koltukta kucağında cips paketiyle sızmış, hafifçe horluyordu. Karem ise bilgisayar ekranının başında, gözleri yarı kapalı kod taraması yapıyordu.

Topuksuz, yalın ayaklarımla sessizce kendi odama geçtim.

Kapağı açık kalan kasama baktım. İçinde babamın intikam listesi ve bizim o siyah kaplı adalet defterimiz duruyordu. Kapağını parmak uçlarımla okşayıp yavaşça kapattım.

Aynanın karşısına geçip durdum. Zümrüt yeşili elbisemi yavaşça aşağı sıyırdım. Aynadaki yansımama baktım. Omuzlarımdaki ince kemikler, şakaklarımdan süzülen yorgunluk ve gözlerimin derinindeki o dinmeyen intikam açlığı...

Banyoya girip sıcak suyu açtım. Buhar camları kaplarken suyun altına girdim. Tenime çarpan her su damlası, Melih Tan'ın o son irkilişini, zambak iğnesinin soğukluğunu ve Atlas'ın delici bakışlarını üzerimden silmek ister gibi yakıyordu.

Saçlarımdan süzülen suları sıkıp bornozumu giydim. Yatağa uzandığımda saat gecenin dördü vuruyordu.

Gözlerimi kapattığımda karanlığın içinden iki şey belirdi:

Biri, annemin hiç görmediğim ama ruhumda hissettiğim o şefkatli silueti... Diğeri ise beni karanlığın içinden izleyen, o buz mavisi donuk gözler.

O gece uykuya dalarken kulağımda Kuzgun'un fısıltısı vardı: "Korkma kızım... Düşmanın seni izliyorsa, tuzağına yaklaşmış demektir."

Günün ilk ışıkları sığınağın betona gömülü dar pencerelerinden içeri sızarken zihnim çoktan uyanmıştı. Gece gördüğüm o karanlık rüyalar, babamın kanlı elleri ve Atlas Karan'ın buz mavisi gözleri zihnimin köşelerinde silikleşirken yataktan fırladım.

Üzerime siyah, vücudumu ikinci bir deri gibi saran elastik idman taytımı ve spor büstiyerimi geçirdim. Saçlarımı tepeden sıkı bir atkuyruğu yapıp doğruca sığınağın alt katındaki antrenman salonuna indim.

Burası benim için bir terapi odasıydı. Kaslarımdaki stresi, içimdeki o dinmeyen öfkeyi ve geçmişin hesabını sadece kan ve terle dışarı atabiliyordum.

Büyük kum torbasının karşısına geçtim. Bandajladığım ellerimi boks pozisyonuna getirip sert bir sol kroşeyle başladım.

Bam! Bam! Bam!

Her yumrukta Melih Tan'ın o iğrenç yüzü, babamın katillerinin sırıtışları geldi gözümün önüne. Sol direkt, sağ aparkat. Kum torbası her geriye savrulduğunda nefesimi ritmik bir şekilde dışarı verdim. Ter şakaklarımdan süzülüp göğsüme doğru akarken ritmi daha da artırdım. Döner tekmeyle torbayı ortadan sabitledim. Bacaklarımdaki ve kollarımdaki kaslar yanıyordu ama bu acı bana yaşadığımı hissettiriyordu. İçimdeki o soğukkanlı suikastçıyı her sabah yeniden uyandıran ritim buydu.

Bir saatlik aralıksız kardiyo ve ağır boks antrenmanından sonra havluyu boynuma atıp yukarı çıktım.

Salon hafiften hareketlenmişti. Aras mutfakta filtre kahve makinesinin başında esniyor, Karem çoktan bilgisayar ekranlarının karşısına kurulmuş tıkır tıkır kod yazıyordu. Mira ise masanın üzerindeki haritaları ve ekipman listesini düzenliyordu.

"Oho, kraliçe yine sabahın köründe ter atmış," dedi Aras, elindeki kupa kahveyi bana uzatırken. "Şu kaslara bak ya, valla bir gün yanlışlıkla bana vursan komalık olurum."

"Sessiz ol Aras, kaşınma, her an kaşıya bilirim" dedikten sonra göz kırpıp kahveden bir yudum aldım. O sıcak, acı sıvı genzimi yaktı.

Mira masanın üzerindeki kalın siyah dosyayı önüme doğru itti. Yüzünde her zamanki gibi buz gibi, iş odaklı bir ifade vardı. "Duşunu al da gel Elin. Yeni leşimiz masada. Parası çok iyi ama herifin yaptığı pislikleri okudukça miden bulanacak."

"Kim bu şerefsiz?" diye sordum, elime havluyu alıp terimi silerken.

"Vedat Saygın," dedi Pars, arkadan yanımıza yaklaşarak. Genç ama sarsılmaz duruşuyla dosyanın üzerindeki fotoğrafı işaret etti. "Şehrin en büyük gayrimenkul zenginlerinden biri. Dışarıdan bakınca hayırsever bir iş adamı gibi duruyor ama arkada kurduğu o özel villada reşit olmayan kız çocuklarını ve genç kadınları alıkoyup zengin arkadaşlarına pazarlıyor. İtiraz edeni de döverek komalık ediyor, üzerini parayla kapatıyor."

Kahve kupasını masaya koyarken ellerim öfkeden titriyordu. Bunun gibi kaç oruspu evladının kanını akıtmıştım. Görünen o ki devam edecektim.

"O siktiğimin pürüzünü bana bırakın," dedim, sesimdeki nefret ve tiksinti salondaki havayı bir anda dondururken. "Bu gece o villaya giriyorum."

Hızlı bir duşun ardından siyah infaz tulumumu giydim. Uzunca mekanı araştırmıştım. Bacak kılıflarıma Karem'in hazırladığı o özel felç edici zehirli iğneleri ve susturuculu tabancamı yerleştirdim. Belimdeki kılıfa ise babamdan yadigar kalan o siyah çelik bıçağı taktım.

Gece yarısı saat ikiydi. Vedat Saygın'ın şehrin dışındaki devasa malikânesine yaklaştığımızda zifiri karanlık tek müttefikimizdi.

"Mira, durum ne?" diye fısıldadım kulaklığıma.

"Kameraları ve lazer ağını kör ettim Elin," dedi Mira'nın soğukkanlı sesi. "Sinyal bozucular aktif. Tam 12 dakikan var. Ama dikkatli ol, bahçede ve koridorlarda devriye gezen ağır silahlı korumalar var."

"Sıkıntı yok," dedim, dudaklarımın kenarıyla karanlığa soğuk, vahşi bir tebessüm bırakarak. "Kan görmeyeli birkaç gün olmuştu zaten." Bir bağımlılığım vardı galiba.

Üç metre yüksekliğindeki taş duvarı tek bir çevik hamleyle tırmanıp bahçenin içindeki sık çam ağaçlarının gölgesine doğru düştüm. Çimlerin üzerindeki çiğ damlaları botlarımın altında ezilirken bir gölge kadar sessizdim. Ben alışmıştım zaten görülmemeye...

Bahçe yolunda elinde MP5 makineli tüfekle turlayan ilk koruma görüş alanıma girdi. Adam sigarasını yakmak için çakmağını çaktığı an, alevin yarattığı körlükten faydalandım. Bir fırtına gibi arkasından yaklaşıp sol elimle çenesini geriye büktüm, sağ elimdeki siyah çelik bıçağı tam ense kökünden omuriliğine sapladım.

Bıçak etini yarıp kemiğe saplanırken içimde yükselen o karanlık haz damarlarıma yayıldı. İşte böyle, diye geçirdim içimden. Geberin siktiğimin piyonları. Adamın ciğerlerinden yükselmeye çalışan o son hırıltı avcumun içinde boğulurken bedenini zevkle çalıların arasına sürükledim.

İkinci kata çıkan dış merdivenlerin dibinde iki koruma kısık sesle konuşuyordu. Biri diğerine, "İçerideki kızların çığlıkları yine başladı, patron iyice zıvanadan çıktı," dedi sırıtarak.

O cümle kanımdaki ateşi patlattı. Susturuculu tabancamı çıkardım.

Puff... Puff...

İkisi de tam şakaklarından vurdum. Beyin dokuları duvara sıçrarken ikisini de düşmeden yakalayıp merdiven altına çöp gibi attım. Sıcak kan ellerime bulaştığında yüzümde neredeyse çarpık bir gülümseme belirdi. Bu adamların hayatını sikmek bana acı değil, saf bir zevk veriyordu.

İkinci katın balkonuna sarmaşıklara tutunarak tırmandım. Cam kapıyı özel maymuncukla açıp içeri sızdığımda odadaki ağır puro ve iğrenç parfüm kokusu genzimi tıkadı.

Vedat Saygın, deri koltuğunda oturmuş kadehini sallayarak ekranındaki o iğrenç görüntülere bakıp sırıtıyordu.

Topuksuz botlarımla arkasından yaklaştım. Susturuculu tabancamın buz gibi namlusunu doğrudan şakak kemiğine dayadım.

"Kımıldarsan," dedim, sesimdeki o yakıcı, zevk dolu fısıltıyla, "beynini o çok sevdiğin deri koltuğa sıvarım."

Vedat'ın sırıtışı yüzünde donup kaldı. Kadehi elinden düşüp döküldü. "Ne... Kimsin sen?! Ne kadar para istiyorsan veririm, dur!"

"Paran senin gibi bir pisliği kurtarmaz piç kurulu," diye fısıldadım kulağına.

Sol bacağını kavrayıp Karem'in hazırladığı felç edici zehirli iğneyi uyluk kemiğine kadar gömdüm. Vedat avazı çıktığı kadar çığlık atmak istedi ama boğazını sıkıp adamı koltuğa çiviledim.

Zehir kanına karıştıkça damarları siyah bir harita gibi cildinde kabarmaya başladı. Kasları sırayla kilitlenirken gözlerinden yaşlar ve kan süzülüyor, boğuk boğuk hırıldıyordu. Adamın gözlerindeki o çaresiz dehşeti izlemek zihnime uyuşturucu gibi bir tatmin pompalıyordu.

"O küçücük kızlara çektirdiğin her saniye için..." dedim. Belimdeki bıçağı çıkarıp göğsüne yavaşça, acısını hissettire hissettire bastırdım. "Bu dünyada cehennemi yaşayacaksın siktiğimin mahluku. Bak bana... Nasıl geberdiğini izle."

Odayı adamın boğuk, ciğer yırtan acı dolu inlemeleri ve havada ağırlaşan taze kan kokusu kapladı.

Gözlerindeki o kibir, yerini saf bir dehşete ve çaresizliğe bırakıp tamamen kırıldığında, bıçağı göğsünden yavaşça geri çektim. Metalin etten ayrılırken çıkardığı o ince, ıslak ses odada yankılandı. Adam tam rahat bir nefes alacağını sanıp gözlerini yumdu an, bıçağın sivri ucunu karnına dayadım.

Siyah çelik bıçağı milim milim, etini ve kaslarını hissederek aşağıya doğru yavaşça bastırdım.

"Çok hızlı ölmek yok Saygın," diye fısıldadım tam kulağının dibinde. Sıklaştığı nefesimin sıcaklığı yüzüne çarpıyordu. "Bütün o masum kızların yaşadığı çaresizliği iliklerine kadar hissedeceksin."

Bıçak karnını yarıp içeri girdikçe Vedat'ın gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Ağzından köpüklü, kanlı bir hırıltı yükseldi; elleri boşluğu kavramak ister gibi titredi ama felç edici zehir yüzünden tek bir parmağını bile oynatamıyordu. Sadece gözleriyle, o yalvaran, gebermek için can atan bakışlarıyla yüzüme bakıyordu.

Onun gözlerindeki o son ışığın, o yaşama tutunma çabasının sönüşünü izlemek zihnime uyuşturucu gibi bir zevk pompaladı.

Bıçağı karnında son bir kez çevirip tek hamlede boğazına sapladım ve yanlamasına çekerek işini tamamen bitirdim.

Sıcak, koyu kırmızı kan deri koltuğa ve halıya tazyikle fışkırırken geriye doğru bir adım atıp derin, tatmin dolu bir nefes aldım. Ciğerlerime dolan kan ve korku kokusu içimdeki o vahşi suikastçıyı doyurmuştu.

Hah... İşte böyle.

Sıcak kan parmaklarımdan bileğime doğru süzülüyordu. Parmağımı adamın boynundaki taze kana bulayıp arkasındaki bembeyaz duvara döndüm. Yavaş, kendinden emin ve zarif hareketlerle ekibimizin o ölümcül imzasını çizdim: Kanlı bir Zambak.

Bıçağımı Vedat'ın pahalı takım elbisesine silip kılıfına soktum. Villadan dışarı adım attığımda gece rüzgarı terli ve kanlı yüzüme çarptı. Bir pislik daha bu dünyadan silinmişti.

"Gökyüzüne baktım. Sesi kısılana kadar bağıran, adalet bulamayan o kadınların çığlığı rüzgara karışıyordu. Artık korkması gereken kadınlar değildi; adam kılığına girmiş o yaratıkların eceliydi."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

20okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.