6. bölüm / 6
EMANETİN KALBİM6.BÖLÜM
Bölümler 6Şu an: 6.BÖLÜM
- 1 1.BÖLÜM803 kelime
- 2 2.BÖLÜM979 kelime
- 3 3.BÖLÜM1.212 kelime
- 4 4.BÖLÜM2.007 kelime
- 5 5.BÖLÜM2.732 kelime
- 6 6.BÖLÜM2.697 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Ben de Kuzey’in nişanlısı, İdil Arslan.”
Kadının dudaklarından dökülen kelimeler zihnimde yankılandı.
Nişanlısı.
Kuzey’in nişanlısı vardı.
Elimde tuttuğum çorba kabı bir anda ağırlaşmış gibi geldi. Ne diyeceğimi bilemedim. Kadının yüzüne bakıyordum ama aklım başka bir yerdeydi.
Dört yıl boyunca kendime ne söylemiştim?
Onu korumak için gitmiştim. Bir gün karşısına çıkarsam belki beni dinlerdi. Belki bir gün beni anlardı. Belki…
Belki ne?
Ben onun hayatından çıkalı dört yıl olmuştu. O da kendi hayatına devam etmişti.
Bunu bilmem gerekiyordu.
Ama insanın aklıyla bildiği şey, kalbinin kabul edebildiği şey olmuyordu.
“İdil, kim geldi?”
Kuzey’in sesi evin içinden duyuldu.
Kalbim, sesini duyar duymaz hızlandı. Dört yıl boyunca o sesi duymadan yaşamıştım. Şimdi birkaç adım ötemdeydi ama aramızda aşamayacağım bir duvar vardı.
“Bir arkadaşın gelmiş,” dedi İdil.
Ayak sesleri yaklaştı.
Sonra Kuzey kapıda belirdi.
Üzerinde siyah bir tişört, altında eşofman vardı. Omzundaki yaralanma yüzünden hareketlerini dikkatli yapıyordu. Beni gördüğü anda yüzündeki ifade değişti.
Önce şaşkınlık.
Sonra gözlerinde beliren o tanıdık bakış.
“Defne?”
Sesindeki şaşkınlığı duyunca boğazım düğümlendi.
Elimdeki kabı ona uzattım.
“Yaralı olduğunu duydum. Çorba getirmiştim.”
Bakışları elimdeki kaba indi.
“Çorba mı?”
“Evet.”
İdil yanımızda duruyordu. Bir Kuzey’e, bir bana bakıyordu. Ben ise onun yüzüne bakmaya cesaret edemiyordum.
“Rahatsız ettim,” dedim. Çorbayı İdil’e doğru uzattım.
“Geçmiş olsun demek istemiştim.”
Arkamı dönmek üzereydim ki Kuzey konuştu.
“Defne, bir dakika.”
Duraksadım ama arkamı dönmedim.
“Ne oldu?”
“İçeri gel.”
Başımı yavaşça çevirdim.
“Gerek yok, Kuzey.”
İlk kez adını söylerken içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim.
Kuzey’in çenesi gerildi.
“Peki.”
Tek kelime.
Beni durdurmadı.
Belki de durdurmasını beklemek benim hatamdı.
İdil kapının yanında sessizce duruyordu. Bakışlarını üzerimde hissediyordum. Kendimi daha fazla orada tutamadım.
“İyi günler.”
Apartmandan çıktım.
Merdivenlerden inerken gözlerim dolmuştu ama ağlamadım. Sokağa çıktığımda derin bir nefes aldım. Elimdeki çorba kabını Kuzey’e bırakmıştım. Buna rağmen ellerim hâlâ titriyordu.
Telefonumu çıkardım.
Rehberimdeki Selin’im ismine bastım.
Telefon birkaç kez çaldıktan sonra açıldı.
“Defne? Ne oldu?”
Sesini duyduğum anda kendimi tutmak zorlaştı.
“Selin…”
“Ne oldu kızım? Neredesin sen?”
“Kuzey’in evine gittim.”
Bir sessizlik oldu.
“Ee?”
“Kapıyı bir kadın açtı.”
“Ne kadını?”
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Kuzey’in nişanlısıymış.”
Telefonun diğer ucunda birkaç saniye boyunca ses çıkmadı.
“Ne?”
“İdil. Kuzey’in nişanlısı.”
“Defne, sen şimdi neredesin?”
“Eve dönmek istemiyorum.”
“Bana gel. Hemen gel, tamam mı?”
“Geliyorum.”
Telefonu kapattım.
Arabaya bindim ve Selin’in evine doğru yola çıktım.
Selin kapıyı açtığında yüzüme bakması yetti.
“Gel buraya.”
Bana sarıldı. Başımı omzuna yasladığımda gözlerimden yaşlar süzüldü.
“Ben ne yaptım, Selin?” diye fısıldadım. “Ben onu korumak için gittim. Ona bir şey olmasın diye hayatından çıktım. Şimdi başka birinin nişanlısı.”
Selin beni içeri aldı ve koltuğa oturttu.
“Defne, sen o kararı verirken korkuyordun. Bunu biliyorum. Ama Kuzey’in de dört yılda neler yaşadığını bilmiyoruz.”
“Biliyorum.”
“Belki o da istememiştir bu nişanı.”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Peki, ne değişir? Sonuçta o kadın onun evinde. Ben kapısına giden bir yabancıyım, Selin.”
Selin’in yüzü yumuşadı.
“Sen onun için bir yabancı değilsin.”
“Öyle hissettiriyor.”
Başımı ellerimin arasına aldım.
“Dört yıl boyunca bir gün bile onu sevmediğimi düşünmedim. Bir gün bile…”
Sesim kırıldı.
“Ben onu hâlâ seviyorum, Selin.”
Selin yanıma oturup elimi tuttu.
“Biliyorum.”
Bir süre öylece oturduk. Sonra Selin ayağa kalktı.
“Biraz bir şeyler yiyelim mi?Bu gece yalnız kalmayacaksın.”
Başımı salladım.
Akşam için masaya birkaç atıştırmalık koyduk. Selin kendine de bana da birer bardak bira koydu. Ben ilk yudumumu aldığımda yüzümü buruşturdum.
Selin güldü.
“Sevmediysen içmek zorunda değilsin.”
“Bugün sevmediğim çok şey oldu zaten.”
Gülmeye çalıştık ama gülüşüm yarım kaldı.
Bir süre eski günlerden konuştuk. Selin beni güldürmeye çalıştı. Arada bir Kuzey’in adını anmadan konuyu değiştirdi. Fakat ne kadar uğraşsak da aklım dönüp dolaşıp aynı yere geliyordu.
Sonunda telefonumu elime aldım.
Müzik uygulamasını açtım ve arama kısmına Kamuran Akkor — Bir Ateşe Attın Beni yazdım.
Şarkı çalmaya başladığında gözlerimi kapattım.
İlk notalar odaya yayıldı.
Bir an için her şey sustu. Selin’in sesi, dışarıdan gelen araba sesleri, içimde dönüp duran düşünceler…
Hepsi geride kaldı.
Şarkıyı dinlerken gözlerim doldu.
“Bu şarkı var ya…” dedim kısık sesle.
Selin yanıma oturdu.
“Ne olmuş bu şarkıya?”
“Beni anlatıyor.”
Sesim titredi.
“Ben kendimi bir ateşe attım, Selin. Onu kaybetmemek için kendimden vazgeçtim. Ama sonunda yine onu kaybettim.”
Selin beni kendine çekti.
“Sen kendinden vazgeçmek zorunda değildin, Defne.”
“Biliyorum. Şimdi biliyorum.”
Şarkı devam ederken ağlamaya başladım. Bu kez gözyaşlarımı tutmaya çalışmadım.
Bir süre sonra Selin telefonu kapatmak istedi ama elini tuttum.
“Biraz daha kalsın.”
“Tamam.”
Şarkıyı baştan açtı.
O akşam bir süre daha konuştuk. Birkaç yudum daha içtim ama ne kadar içtiğimin farkına varmamıştım. Zaman geçtikçe kelimelerim birbirine karışmaya, gözlerim ağırlaşmaya başladı.
Selin bunu fark ettiğinde önümdeki bardağı kenara aldı.
“Tamam, Defne. Artık yeter. Sana su getireyim.”
“Ben iyiyim.”
“İyi olduğunu biliyorum, ama bu gece daha fazla içmeyeceksin.”
Başımı koltuğun arkasına yasladım.
“Selin…”
“Buradayım.”
“Ben onu çok özledim.”
Selin’in yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Biliyorum canım.”
“Bir kere sarılsam yeterdi. Sadece bir kere.”
Gözlerimden yaşlar süzüldü.
“Bana kızsın, bağırsın, ne isterse yapsın… Ama keşke bana öyle bakmasaydı.”
Selin yanıma oturup saçlarımı okşadı.
“Biraz uyu. Sabah daha iyi hissedeceksin.”
Başımı salladım ama gözlerimi kapattığımda bile ağlamam dinmedi.
Saat gece yarısını geçmişti.
Selin mutfaktan su getirdiğinde beni koltuğun köşesine kıvrılmış hâlde buldu. Gözlerim yarı kapalıydı, söylediklerim anlaşılmıyordu.
“Defne, biraz su iç.”
Bardağı dudaklarıma yaklaştırdı. Birkaç yudum içtim ama sonra yüzümü çevirdim.
“İstemiyorum.”
“Peki, tamam. Zorlama kendini.”
Selin ne yapacağını bilemiyordu. Beni bu hâlde bırakmak istemiyordu ama nasıl yardım edeceğini de bilmiyordu.
Telefonunu eline aldı.
Aklına gelen ilk kişi Tuna oldu.
Onu aradı.
Telefon birkaç kez çaldıktan sonra Tuna açtı.
“Selin? Hayırdır, bu saatte?”
“Tuna, senden bir şey isteyeceğim.”
Sesindeki telaşı duyan Tuna ciddileşti.
“Ne oldu?”
“Defne bende. Çok kötü durumda. Bugün Kuzey’in nişanlısı olduğunu öğrenmiş.”
Tuna bir süre sessiz kaldı.
“Ne?”
“Kapısına gitmiş. İdil diye bir kız açmış. Her şeyi yeni öğrenmiş ve buraya geldiğinden beri ağlıyor. Biraz da içti. Ne yapacağımı bilmiyorum.”
Tuna derin bir nefes aldı.
“Defne şu an yanında mı?”
“Evet. Koltukta oturuyor ama doğru düzgün konuşamıyor.”
“Tamam. Sen onu yalnız bırakma. Su içebiliyorsa azar azar içsin. Daha fazla alkol vermeyin. Kendine gelmiyorsa, kusuyorsa ya da nefes almasıyla ilgili bir sorun varsa beklemeden yardım çağır.”
“Tamam. Ama Tuna, ben ne yapacağım?”
Tuna bir an düşündü.
“Kuzey’i arayacağım.”
Selin gözlerini kapattı.
“Gelebilir mi?”
“Bilmiyorum.”
Telefon kapandı.
KUZEY’İN GÖZÜNDEN
Telefonum çaldığında salonda oturmuş, önümdeki soğumuş kahveye bakıyordum.
Ekranda Tuna’nın ismini görünce telefonu hemen açtım.
“Ne oldu?”
Tuna’nın sesi her zamankinden daha ciddiydi.
“Defne, Selin’in evinde.”
Adını duymak bile içimde bir şeyleri harekete geçirmeye yetiyordu.
“Ne olmuş Defne’ye?”
“Bugün olanları kaldıramamış. Nişanlı olduğunu öğrenmiş. Çok ağlamış, biraz da içmiş. Selin ne yapacağını bilemiyor.”
Elimdeki fincanı masaya bıraktım.
Nişanlım olduğunu öğrenmişti.
Demek ki kapıma geldiğinde hiçbir şeyden haberi yoktu. Elinde benim için yaptığı çorbayla karşıma dikilmişti. Ben ise ona yalnızca birkaç kelime söyleyebilmiştim.
İçimde bir şeyler sıkıştı.
“Ne kadar içmiş?”
“Selin tam olarak bilmiyor. Ama Defne iyi değilmiş.”
Ayağa kalktım. Anahtarlarımı almak için masaya uzandım.
“Adresi gönder.”
Tuna birkaç saniye sustu.
“Kuzey, bir dakika.”
“Ne var?”
“İdil yanında, değil mi?”
Bakışlarım karşı koltukta oturan İdil’e kaydı.
“Evet.”
“Şimdi gidersen bu iş daha da karışacak. Defne senin nişanını yeni öğrendi. Sen de ne yapacağını bilmiyorsun.”
“Defne iyi değil, Tuna!”
Sesim istemeden yükselmişti.
Karşımdaki duvara baktım, ardından elimi yüzümden geçirdim.
“Onu o hâlde bırakmak istemiyorum.”
“Biliyorum. Ama Selin yanında. Onu yalnız bırakmayacak. Sen de biraz düşünmek zorundasın.”
Telefonun diğer ucunda sustum.
Tuna haklıydı. Bunu kabul etmek hoşuma gitmese de haklıydı.
Dört yıl boyunca Defne’yi yeniden görebileceğim bir günün hayalini kurmuştum. Onu bulduğumda ne söyleyeceğimi, bana ne anlatacağını, yüzüme nasıl bakacağını düşünmüştüm.
Ama onu gerçekten karşıma aldığımda hiçbir şey planladığım gibi olmamıştı.
Şimdi de hayatımda İdil vardı.
İstemediğim bir nişanın içindeydim ama bu, İdil’in duygularının önemsiz olduğu anlamına gelmiyordu.
“Tuna, sen Selin’le konuşmaya devam et. Defne’yi yalnız bırakmasın. Durumu kötüleşirse sağlık yardımı alsın.”
“Peki sen?”
Gözlerimi kapattım.
“Bilmiyorum.”
Bu kelimeyi söylemekten nefret ediyordum. Ben, yıllardır en zor görevlerde bile ne yapacağını bilen adamdım. Ama konu Defne olduğunda kendimi bile tanıyamıyordum.
Telefonu kapattığımda İdil ayağa kalktı.
“Bir şey mi oldu?”
“Defne iyi değil.”
İdil’in yüzündeki ifade değişti.
“Kapımıza gelen kadın mı?”
Başımı salladım.
“Evet.”
“Ne olmuş ona?”
“Selin’in yanındaymış. Çok kötü durumdaymış.”
İdil birkaç saniye boyunca yüzüme baktı.
“Onun yanına mı gideceksin?”
Cevap vermedim.
Zaten cevap vermeme gerek yoktu. Anahtarlar hâlâ elimdeydi.
“Kuzey, ben senin nişanlınım.”
Bu cümle beni olduğum yerde durdurdu.
Arkamı döndüm.
“Biliyorum, İdil.”
“Öyleyse neden başka bir kadın için her şeyi bırakıp gitmeye hazırsın?”
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
Çünkü o kadın, dört yıldır unutamadığım kadındı.
Çünkü onu bir daha göremeyeceğimi düşündüğüm günlerde bile aklımdan çıkaramamıştım.
Çünkü karşıma çıktığı anda, hayatımda değişmeyen tek şeyin ona duyduğum hisler olduğunu anlamıştım.
Ama bunların hiçbirini İdil’e söyleyemezdim.
“Defne benim için sıradan biri değil,” dedim sonunda.
İdil’in gözleri doldu.
“Bunu zaten anladım.”
Başını başka tarafa çevirdi.
“Peki, ben ne olacağım, Kuzey? Ailelerimiz bu nişanı istiyor diye kabul ettim. Ben de kendi hayatım hakkında karar veremedim. Ama her seferinde senin kalbinin başka bir yerde olduğunu görmek zorunda mıyım?”
Söyleyecek söz bulamadım.
İdil kötü biri değildi. Benim zorla sevmemi istememişti. Belki o da benim gibi istemediği bir hayatın içinde sıkışıp kalmıştı.
Fakat onun bu durumdaki varlığı, Defne’ye karşı hissettiklerimi değiştirmiyordu.
Telefonumu yeniden elime aldım ve Tuna’ya mesaj yazdım.
Defne’nin durumunu bana haber ver. Selin onu yalnız bırakmasın.
Mesajı gönderdikten sonra telefonu masaya bıraktım.
İdil hiçbir şey söylemeden odasına geçti.
Ben salonda tek başıma kaldım.
Saatler geçti ama yerimden kalkamadım.
Aklımda yalnızca Defne vardı. Şu an ne yapıyordu? Hâlâ ağlıyor muydu? Başını Selin’in omzuna mı yaslamıştı?
Beni düşünüyor muydu?
Yoksa artık benden vazgeçmeye mi çalışıyordu?
Başımı ellerimin arasına aldım.
Dört yıl boyunca onun beni bırakıp gitmesine kızmıştım. Karşıma çıktığında söylemediğim söz kalmamıştı. Onu affetmeye hazır olmadığımı söylemiştim.
Ama şimdi…
Şimdi onun acı çektiğini bilmek, içimdeki öfkenin önüne geçiyordu.
Telefonumun ekranı aydınlandı.
Tuna’dan mesaj gelmişti.
Selin yanında. Şimdilik dinlenmeye çalışıyor.
Mesajı birkaç kez okudum.
Sonra Defne’nin numarasını açtım.
Arama tuşunun üzerinde parmağımı beklettim.
Onu aramak istiyordum. Sesini duymak, iyi olduğundan emin olmak istiyordum.
Ama ya açmazsa?
Ya sesimi duymak istemezse?
Telefonu kapattım.
Bu kez onu aramaya cesaret edememiştim.
Başımı koltuğun arkasına yasladım ve gözlerimi kapattım.
Keşke kapıyı açtığımda onu içeri alsaydım.
Keşke elindeki çorbayı masaya bırakmasına izin verseydim.
Keşke ona gitmesini söylemek yerine biraz daha kalmasını isteseydim.
Ama geçmişteki hiçbir şeyi değiştiremezdim.
Yapabileceğim tek şey, sabah olduğunda ne söyleyeceğime karar vermekti.
Ve ilk defa, sabahın gelmesinden korkuyordum.
DEFNE
Gözlerimi açtığımda başım zonkluyordu.
Bir süre tavana baktım. Nerede olduğumu anlamaya çalışırken dün gece yaşadıklarım yavaş yavaş aklıma geldi.
Kuzey’in evine gitmiştim.
Elimde onun için yaptığım çorba vardı.
Kapıyı bir kadın açmıştı.
İdil.
Kuzey’in nişanlısı.
Gözlerimi yeniden kapattım. Keşke hatırlamasaydım. Keşke dün geceyi hiç yaşamamış olsaydım.
Ama insan bazı gerçekleri unutmak istese de başaramıyordu.
Yavaşça doğrulmaya çalıştım. Başım dönünce yeniden koltuğa yaslandım.
“Uyandın mı?”
Selin’in sesiyle başımı çevirdim. Elinde bir bardak suyla yanıma geldi.
“Al bakalım. Yavaş yavaş iç.”
Bardağı alıp birkaç yudum içtim.
“Ne kadar kötü durumdayım?”
Selin kaşlarını kaldırdı.
“Fiziksel olarak mı, duygusal olarak mı?”
İstemeden hafifçe güldüm.
“İkisi de.”
“Fiziksel olarak başın ağrıyor. Duygusal olaraksa seni alıp başka bir ülkeye götürmem gerekiyor.”
Gülümsemem kısa sürdü.
“Dün gece ne yaptım?”
“Biraz ağladın. Kuzey’i özlediğini söyledin. Sonra uyuyakaldın.”
Başımı ellerimin arasına aldım.
“Harika.”
Selin karşıma oturdu.
“Defne, sana bir şey söylemem gerekiyor.”
Başımı kaldırdım.
“Ne oldu?”
“Dün gece Tuna’yı aradım.”
Kalbim bir an hızlandı.
“Kuzey’i mi aradı?”
“Evet.”
Bir süre konuşamadım. Sonra sesimi olabildiğince sakin tutarak sordum.
“Ne dedi?”
Selin tereddüt etti.
“Kuzey gelmek istemiş. Ama İdil yanındaymış. Sonra gelemeyeceğini söylemiş.”
İçimde bir şeyin yavaşça kırıldığını hissettim.
Gelmek istemiş.
Ama gelmemişti.
Belki de bunu bilmek, gelmeyeceğini baştan bilmekten daha çok acıtıyordu.
“Anladım,” dedim.
Selin yüzüme dikkatle baktı.
“Defne…”
“Gerçekten, Selin. Anladım.”
“Hiçbir şey anlamış gibi görünmüyorsun.”
Gözlerimi kaçırdım.
“Ne yapmamı istiyorsun? Ağlayayım mı? Bağırayım mı? Gidip nişanlısına hesap mı sorayım?”
“Hayır. Sadece içinde ne varsa söylemeni istiyorum.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Ben onun hayatından kendim çıktım, Selin. Bunu inkâr etmiyorum. Onu korumak istediğimi düşündüm. Korktum. Onun başına bir şey gelmesinden korktum. Ama şimdi karşısına çıktığımda hayatında başka birinin olduğunu gördüm.”
Sesim titremeye başladı.
“Ben dört yıl boyunca onu unutmadım. Bir gün bile. Ama onun hayatında artık benim yerim yoksa ne yapabilirim?”
Selin elimi tuttu.
“Belki hâlâ bir yerin vardır.”
Başımı iki yana salladım.
“Birinin kalbinde yerin olmasıyla hayatında yerin olması aynı şey değil.”
Selin sustu.
Ben de sustum.
Çünkü ilk defa, Kuzey’i sevmenin tek başına hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini bu kadar açık hissediyordum.
KUZEY
Sabah olduğunda gözlerimi doğru düzgün kapatmamıştım.
Gece boyunca Defne’yi düşündüm. Tuna’dan gelecek bir mesajı bekledim. Telefonum her titrediğinde hemen ekrana baktım.
Sonunda dayanamadım ve Tuna’yı aradım.
“Defne nasıl?”
“Selin’in yanında. Şimdi daha iyi olduğunu söylüyor.”
Omuzlarımdaki gerginlik biraz olsun azaldı.
“Tamam.”
“Kuzey, sen de iyi değilsin. Belli oluyor.”
“Ben iyiyim.”
“Bana yalan söyleme.”
Cevap vermedim.
Tuna derin bir nefes aldı.
“Bak, Defne dün gece senin yanına gitmiş. Senin için çorba yapmış. Belki de senden beklediği tek şey kapıyı açıp onunla konuşmandı.”
“Biliyorum.”
“Peki, neden gitmedin?”
Gözlerimi kapattım.
Çünkü İdil vardı.
Çünkü ailelerimizin kararıyla kabul ettiğim bir nişanın içindeydim.
Çünkü Defne’nin karşısına çıkıp ona ne söyleyeceğimi bilmiyordum.
Ama bunların hiçbirini söylemek, onun yanında olmadığım gerçeğini değiştirmiyordu.
“Bilmiyorum, Tuna.”
“Bence artık ne istediğine karar vermelisin. Hem kendine hem de İdil’e karşı dürüst olmalısın.”
Telefonu kulağımdan uzaklaştırıp birkaç saniye ekrana baktım.
“Sonra konuşuruz.”
Telefonu kapattım.
Bir süre odada oturdum. Ardından kalkıp hazırlandım. Omzum hâlâ ağrıyordu ama kontrol için birliğe uğramam gerekiyordu.
Aslında kendime itiraf etmek istemediğim başka bir neden daha vardı.
Defne’yi görmek istiyordum.
Dün kapımın önünden ayrılırken yüzündeki ifadeyi unutamıyordum. Bana bakmadan gitmişti. Sanki orada bulunmamın hiçbir önemi yokmuş gibi.
Oysa benim için o kapının önünde durması bile her şey demekti.
Birliğe vardığımda koridorda yürürken onu gördüm.
Elinde dosyalar vardı. Beyaz önlüğü üzerindeydi. Selin’le konuşuyordu.
Bir an durdum.
Sanki etrafımdaki bütün sesler kesilmişti.
Defne başını kaldırdı.
Göz göze geldik.
Eskiden bana baktığında gözlerinde gördüğüm sıcaklığı aradım. Bir gülümseme, küçücük bir işaret, bana hâlâ kızgın olsa bile beni gördüğüne sevindiğini anlatacak herhangi bir şey…
Hiçbiri yoktu.
Yüzünde yalnızca mesafeli bir ifade vardı.
Başını hafifçe eğdi.
“Günaydın, komutanım.”
İki kelime.
Bir zamanlar bana sarılıp günaydın diyen kadın şimdi karşımda bir asker gibi duruyordu.
“Günaydın, Doktor Hanım.”
Sesim düşündüğümden daha soğuk çıkmıştı.
Defne başını yeniden dosyalarına çevirdi.
Yanımdan geçip gideceği sırada ona seslenmek istedim.
Defne.
Adını söylemek istedim.
Dün gece neden gelmediğimi açıklamak, onu merak ettiğimi anlatmak istedim.
Ama o çoktan uzaklaşmaya başlamıştı.
Arkasından baktım.
Tuna yanıma geldiğinde hâlâ aynı noktadaydım.
“Konuşacak mısın onunla?”
Gözlerimi Defne’den ayırmadım.
“Konuşacağım.”
“Ne zaman?”
“Bilmiyorum.”
Tuna başını iki yana salladı.
“Senin bu hâlinle ikiniz de birbirinizi daha çok yaralayacaksınız.”
Belki de haklıydı.
Ama artık susarak da hiçbir şeyi düzeltemeyeceğimi biliyordum.
DEFNE’NİN GÖZÜNDEN
Gün boyunca kendimi işime verdim.
Dosyaları düzenledim, muayeneleri yaptım, gerekli notları aldım. Ne zaman aklım Kuzey’e gitse başka bir işle ilgilenmeye çalıştım.
Onu koridorda gördüğümde içimden bir şeyler kopmuştu.
Ama bunu ona belli etmeyecektim.
Öğleden sonra son dosyayı da yerine bıraktım ve odadan çıktım. Koridorun sonunda Kuzey’i gördüm.
Duvara yaslanmış, beni bekliyordu.
Kalbim hızlandı ama adımlarımı yavaşlatmadım.
“Defne.”
Durmak istemedim.
“Bir dakika konuşabilir miyiz?”
İçimdeki bütün duyguları bastırarak ona döndüm.
“Buyurun, komutanım.”
Yüzündeki ifade değişti.
“Bana böyle hitap etmek zorunda değilsin.”
“Burada görevdeyiz. Size nasıl hitap etmem gerektiğini biliyorum.”
Çenesi gerildi.
“Dün gece iyi miydin?”
Soru karşısında birkaç saniye sessiz kaldım.
Dün gece beni merak etmişti demek.
Ama o merakın beni nasıl hissettirdiğini anlatmak istemiyordum.
“İyiyim.”
“Defne…”
“Başka bir şey var mı, komutanım? Yapmam gereken işlerim var.”
Gözlerini gözlerime dikti.
“Dün gece yanına gelmediğim için mi böyle davranıyorsun?”
İçimden acı bir gülümseme geçti.
“Size nasıl davranmam gerektiğini söyleyemezsiniz.”
“Ben sadece—”
“Bana ne açıklayacaksın, Kuzey?”
İlk defa adını söylerken sesim titremedi.
“Nişanlı olduğunuzu mu? Yoksa dün gece benim için gelmek isteyip gelemediğinizi mi?”
Bir şey söylemek için ağzını açtı ama sustu.
“Beni dinlemeni istiyorum,” dedi sonunda.
Başımı iki yana salladım.
“Dört yıl boyunca beni dinleyebileceğiniz bir günün hayalini kurdum. Şimdi karşınızdayım. Ama hayatınızda başka biri var.”
“Bu nişan—”
“Elbette benim yüzümden açıklama yapmak zorunda değilsiniz. Ben sizin hayatınızdan çıkmış biriyim.”
Bu cümleyi söylerken boğazım düğümlendi.
Yine de devam ettim.
“Dün kapınıza geldiğimde bunu bilmiyordum. Sizin için endişelendim. Hepsi bu.”
“Defne, ben sana—”
“Lütfen.”
Sesim bu kez yumuşadı.
“Bunu daha fazla zorlaştırmayın.”
Bir adım geri çekildim.
“Ben zaten dört yıl önce gitmeyi seçtim. Bunun sonuçlarını da kabul ediyorum.”
Kuzey’in yüzündeki acıyı gördüm. Bir an ona sarılmak, bütün kırgınlıkları unutup başımı göğsüne yaslamak istedim.
Ama bunu yapamazdım.
Çünkü onu hâlâ seviyor olmam, kendimi yeniden aynı acının içine bırakmam gerektiği anlamına gelmiyordu.
“Merak etmeyin,” dedim son kez.
“Bir daha kapınızı çalmam.”
Arkamı döndüm.
Bu kez beni durdurup durdurmayacağını görmek için beklemedim.
Yürümeye devam ettim.
Çünkü arkamdan seslenirse duracağımı biliyordum.
Ve ben, ilk defa, kendi kalbimi korumak zorundaydım.
Bölüm etkileşimi
