4. bölüm / 6
EMANETİN KALBİM4.BÖLÜM
Bölümler 6Şu an: 4.BÖLÜM
- 1 1.BÖLÜM803 kelime
- 2 2.BÖLÜM979 kelime
- 3 3.BÖLÜM1.212 kelime
- 4 4.BÖLÜM2.007 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 5.BÖLÜM2.732 kelime
- 6 6.BÖLÜM2.697 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Birliğin koridorunda yürürken elimdeki dosyaya bakıyordum. Yeni görev yerime alışmak için önce sağlık birimini bulmam, ardından sorumlu personelle görüşmem gerekiyordu.
Her şey yolundaydı.
Ta ki köşeyi dönerken biriyle çarpışana kadar.
Elimdeki dosyalar yere saçıldı. Birkaç kâğıt ayaklarımızın altına kadar sürüklendi.
“Ah! Biraz dikkatli olur musunuz?”
Eğilip dosyalarımı toplamaya başladım. Karşımdaki adamdan bir ses çıkmayınca kaşlarımı çattım.
“Size söylüyorum. İnsan yürürken biraz önüne bakar, değil mi?”
Son kâğıdı da alıp doğruldum.
Ve başımı kaldırdım.
Elimdeki dosyalar parmaklarımın arasından kaydı.
Karşımda duran adamın yüzünü gördüğüm anda nefesim kesildi.
Hayır.
Olmazdı.
Bu bir tesadüf olamazdı.
Dört yıl boyunca rüyalarımda gördüğüm, sesini unutmaya çalıştığım, adını içimde sakladığım adam birkaç adım ötemde duruyordu.
Kuzey Karahan.
Üzerinde askerî üniforması vardı. Omuzları her zamanki gibi dikti ama yüzünde daha önce görmediğim bir yorgunluk vardı.
Gözleri gözlerime değdi.
Önce kaşları hafifçe çatıldı.
Sonra yüzündeki ifade değişti.
Sanki bir şey hatırlamış gibi başını çok az yana eğdi.
Dudakları aralandı.
“De…”
Sesini duydum.
Kalbim göğsüme sığmadı.
“Kuzey…”
Adını nasıl söylediğimi bile bilmiyordum. Yalnızca dudaklarımdan döküldüğünü hatırlıyorum.
O ise hiç kıpırdamadı.
Bir saniye.
İki saniye.
Üç saniye…
Gözlerini yüzümden ayıramıyordu.
Sanki karşısında gördüğü şeyin gerçek olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Bakışları gözlerimde, yüzümde, saçlarımda gezindi. Sonra yeniden gözlerime döndü.
“Defne?”
Sesindeki titremeyi duyunca boğazım düğümlendi.
“Ben…”
Bir adım geri çekildim.
O da bir adım attı.
Sonra durdu.
Yüzündeki şaşkınlık yerini öyle bir ifadeye bıraktı ki ne yapacağımı bilemedim.
Dudakları kıpırdadı.
“Hayır…”
Başını iki yana salladı.
“Hayır, olamaz.”
Bir eliyle alnını tuttu. Nefesi hızlanmaya başlamıştı.
“Kuzey?”
Bana cevap vermedi.
Gözlerini kapattı, sonra yeniden açtı. Hâlâ orada olup olmadığımı kontrol ediyormuş gibiydi.
“Sen…”
Sesi boğuk çıktı.
“Sen öldün.”
İçim parçalandı.
“Kuzey, lütfen…”
“Hayır!”
Bir anda geriye çekildi.
“Sen öldün!”
Sesi koridorda yankılandı.
Etrafımızdaki birkaç asker durup bize baktı. Kuzey onları görmüyordu bile. Bakışları yeniden bana döndü ama artık gözlerinde yalnızca şaşkınlık yoktu.
Acı vardı.
İnanamamanın, kaybettiğini sandığı bir şeyi karşısında bulmanın ve ne yapacağını bilememenin acısı…
“Ben seni…”
Cümlesi yarım kaldı.
Bir eliyle göğsünü tuttu, nefes almaya çalıştı. Ardından dizleri büküldü.
Kuzey Karahan, tam önümde dizlerinin üzerine çöktü.
“Kuzey!”
Elimdeki dosyaları bırakarak ona doğru eğildim.
Ama bana bakmadı.
Başını öne eğmiş, ellerini saçlarının arasına geçirmişti.
“Yok…”
Sesi güçlükle çıkıyordu.
“Yok, bu gerçek değil…”
Başını kaldırıp yeniden bana baktı.
Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
Dört yıldır görmediğim adamın gözyaşlarını ilk kez görüyordum.
Ve ne yapacağımı bilmiyordum.
“Sen öldün, Defne,” diye tekrarladı. “Bana öldüğünü söylediler.”
Gözlerim doldu.
“Biliyorum…”
“BİLİYOR MUSUN?”
Başını kaldırdı. Sesindeki çaresizlik içimi paramparça etti.
“Ben senin öldüğüne inandım!”
Bir eliyle yüzünü kapattı.
“Ben seni kaybettim sandım…”
Cümlesinin sonunu getiremedi.
Omuzları sarsılmaya başladı.
Kuzey ağlıyordu.
Benden uzakta, soğuk ve güçlü görünmeye alışmış o adam, şimdi birliğin ortasında yere çökmüş, dört yıl boyunca içinde biriktirdiği acıyla mücadele ediyordu.
Ben de onun karşısında diz çöktüm.
“Kuzey…”
Elimi omzuna uzattım.
Bana baktığı anda içimde bir şey koptu.
Çünkü gözlerinde gördüğüm şey öfkesinden daha ağırdı.
Beni gerçekten kaybettiğine inanmıştı.
Benim geri dönmeyeceğime inanmıştı.
Ve ben şimdi karşısında duruyordum.
Yaşıyordum.
Ama ona yaşadığımı söylemek için dört yıl beklemiştim.
“Özür dilerim,” diye fısıldadım.
Başını hızla iki yana salladı.
“Hayır… Hayır, yapma…”
Nefesi giderek düzensizleşiyordu. Ellerini yumruk yapmış, gözlerini kapatmıştı.
“Ben seni gömdüm, Defne!”
Sesi kırıldı.
“Her gece seni düşündüm. Her sabah uyandığımda olmadığını hatırladım. Seninle konuşamadım, sana sarılamadım…”
Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu.
“Ben sana bir daha dokunamayacağımı düşündüm!”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Ağlamamak için kendimi zorladım ama başaramadım.
“Kuzey, buradayım…”
Elimi yanağına götürmek istedim ama başını ellerinin arasına gömdü.
“Bana bunu yapma…”
O cümleyi öyle bir sesle söyledi ki kalbim sızladı.
“Ne olur…”
“Kuzey!”
Koridorun diğer ucundan gelen sesi duydum.
Tuna hızla yanımıza geldi. Önce yerdeki Kuzey’e, ardından bana baktı.
“Kardeşim, ne oldu sana?”
Kuzey cevap vermedi.
Tuna dizlerinin üzerine çökerek omzundan tuttu.
“Kuzey, bana bak.”
Kuzey başını kaldırmadı.
“Komutanım, etrafınızda insanlar var. Hadi, kalkalım.”
“GİT!”
Kuzey’in sesi öyle sert çıktı ki Tuna bir an durdu.
Ama geri çekilmedi.
“Tamam, bağır. Bana bağır, sorun değil. Ama bir bak yüzüme.”
Kuzey başını kaldırdı.
Tuna’nın bakışları önce onun gözyaşlarına, sonra bana kaydı. Yüzündeki ifade değişti.
Beni tanımıştı.
Dört yıl önce Kuzey’in hayatından çıktığımı, onun ardından nasıl dağıldığını bilen insanlardan biriydi.
Dudakları aralandı.
“Defne…?”
Gözlerimi kaçırdım.
Tuna yeniden Kuzey’e döndü.
“Kardeşim…”
Kuzey birden onun koluna tutundu.
“Sen de görüyor musun?”
Tuna’nın yüzü buruştu.
“Evet.”
“Gerçek mi?”
Tuna’nın gözleri doldu.
“Gerçek, Kuzey.”
Kuzey başını iki yana salladı.
“Hayır. Ben… Ben aklımı kaybediyorum.”
“Hayır, kardeşim. Buradayız. Ben yanındayım.”
“Dört yıl…”
Kuzey’in sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
“Dört yıl boyunca öldüğünü düşündüm, Tuna.”
Tuna onu kendine doğru çekti. Kuzey bir an direnmeye çalıştı ama ardından başını arkadaşının omzuna yasladı.
Ve yeniden ağlamaya başladı.
Tuna’nın da gözleri dolmuştu. Bir eliyle Kuzey’in sırtını tutarken diğer eliyle başını korur gibi kavradı.
Ben birkaç adım ötelerinde diz çökmüş, ikisini izliyordum.
Kuzey’in acısını görebiliyordum.
Ama o acının ne kadarının benim yüzümden olduğunu bilmiyordum.
Belki de bilmek istemiyordum.
Çünkü bunu düşünürsem bir daha ayağa kalkamayacağımdan korkuyordum.
“Kuzey, beni dinle.”
Tuna’nın sesi bu kez daha sakindi.
“Birlikte nefes alacağız. Tamam mı? Acele etme.”
Kuzey cevap vermedi. Hâlâ çok zorlanıyordu.
Tuna çevredeki askerlere dönüp kısa bir talimat verdi. İnsanlar yavaşça uzaklaşırken ben Kuzey’in yanına biraz daha yaklaştım.
“Ben doktorum,” dedim usulca. “Kuzey, beni duyuyor musun?”
Gözlerini bana çevirdi.
Bakışları bir an yüzümde durdu.
Sonra başını iki yana salladı.
“Bana bakma…”
Dondum.
“Ne?”
“Bana öyle bakma, Defne.”
Sesi çatlamıştı.
“Dayanamıyorum.”
Gözlerimden yaşlar süzüldü.
Bir zamanlar gözlerime bakmaktan hiç vazgeçmeyen adam, şimdi bakışlarıma bile dayanamıyordu.
Yine de oradan ayrılmadım.
“Kuzey, şu an hiçbir şeyi çözmek zorunda değilsin. Bana cevap vermek zorunda değilsin. Sadece benimle kal, olur mu?”
Tuna bana kısa bir bakış attı. Sonra yeniden Kuzey’e döndü.
“Duydun mu? Acele yok, kardeşim.”
Kuzey’in nefesi hâlâ düzensizdi. Birkaç kez gözlerini kapattı, ellerini dizlerinin üzerine koydu ama yeniden titremeye başladı.
Durumunun kendi başına geçmesini beklemek istemedim.
“Tuna, sağlık biriminden birini çağırabilir misin?” dedim. “Şu an profesyonel değerlendirme yapılması gerekiyor.”
Tuna hemen başını salladı ve yakındaki bir askere seslendi.
Ben Kuzey’in karşısında kaldım.
“Kuzey, bana bakmak zorunda değilsin. Sesimi duy yeter.”
Yavaşça elimi ona doğru uzattım.
“Buradayım.”
Kuzey gözlerini açtı.
Bir süre elime baktı.
Sonra titreyen parmaklarıyla elimi tuttu.
Öyle sıkı tutuyordu ki sanki bıraktığı anda yeniden kaybolacakmışım gibi hissediyordu.
“Gitme…”
Dudaklarımdan bir hıçkırık kaçtı.
“Gitmiyorum.”
“Yalan söyleme…”
Gözlerimi kapattım.
Bu kez ona ne diyeceğimi bilmiyordum.
Çünkü bir zamanlar ona verdiğim en büyük sözleri tutamamıştım.
Yine de elini bırakmadım.
“Kuzey, şu an buradayım. Tamam mı? Bir yere gitmiyorum.”
Başını eğdi.
Gözyaşları ellerimizin üzerine düştü.
Ben de yanına oturdum ve onunla birlikte sessizce ağladım.
Sağlık personeli geldiğinde Kuzey hâlâ yerdeydi.
Önce onunla konuşup durumunu değerlendirdiler. Ben yanlarında kaldım; gerektiğinde sorularına cevap verdim. Kuzey’in yaşadığı yoğun sıkıntı nedeniyle bir sağlık görevlisi onu daha sakin ve güvenli bir yere götürmeyi önerdi.
Kuzey ayağa kalkmakta zorlanıyordu.
Tuna bir koluna girdi. Ben de diğer yanında durdum.
Tam doğrulurken Kuzey bana baktı.
“Sen…”
Sesi kısıktı.
“Gerçekten Defne misin?”
Kalbim parçalandı.
Başımı salladım.
“Evet, Kuzey. Benim.”
Gözlerini kapattı.
Bir damla yaş daha yanağından süzüldü.
“Allah’ım…”
Fısıltısı neredeyse duyulmuyordu.
“Sen yaşıyorsun.”
O an yeniden dizlerinin üzerine çökecekmiş gibi oldu. Tuna hemen onu tuttu. Sağlık personeli de yanına gelerek destek verdi.
Ben gözlerimi ondan ayıramıyordum.
Kuzey’in sakinleşmesi için tıbbi yardım gerekiyorsa bu konuda sağlık personelinin karar vermesini bekleyecektim. Benim yapabileceğim şey, onun yanında kalmak ve kendisini güvende hissetmesine yardımcı olmaktı.
Odaya girdiğimizde Tuna, Kuzey’in biraz sakinleştiğinden emin olmak istercesine yanında duruyordu.
Kuzey ise tek kelime etmiyordu.
Gözleri kızarmıştı. Az önce yaşadığı sarsıntının izleri hâlâ yüzündeydi. Birkaç dakika önce yerde dizlerinin üzerine çökmüş, benim yaşadığımı anlamaya çalışmıştı.
Şimdi ise karşımdaki koltukta oturuyor, sanki burada değilmiş gibi boşluğa bakıyordu.
Tuna bana dönüp sessizce konuştu.
“Biraz dinlenmesi gerekiyor.”
Başımı salladım.
“Biliyorum.”
Tuna, Kuzey’in omzuna hafifçe dokundu.
“Kardeşim, ben dışarıdayım. Bir şeye ihtiyacın olursa seslen.”
Kuzey cevap vermedi.
Tuna kapıya yöneldiğinde bana kısa bir bakış attı. Bakışlarında hem endişe hem de söyleyemediği bir sürü şey vardı.
Kapı kapandı.
Ve odada yalnız kaldık.
Dört yıl sonra ilk kez onunla baş başaydım.
Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Ona yaklaşmak istiyordum ama biraz önce bana bakmaya bile dayanamadığını söylemişti.
Bu yüzden olduğum yerde kaldım.
“Kuzey…”
Başını kaldırmadı.
“Bir şey söylemek istiyorum.”
“İstemiyorum.”
Tek kelime.
Soğuk, keskin ve aramızdaki bütün mesafeyi yeniden kurmaya yetecek kadar ağırdı.
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Lütfen, beni dinle.”
Bu kez başını kaldırdı.
“Dört yıl önce de seni dinlemek isterdim, Defne.”
Boğazım düğümlendi.
“Ama sen yoktun.”
Gözlerini benden kaçırdı.
“Şimdi de ne söyleyeceğini bilmiyorum.”
Bir süre sessiz kaldım. Sonra gözlerim masasına takıldı.
Masasının üzerinde bir fotoğraf vardı.
Çerçevesi koyu renkti. Camı ışığı yansıtıyordu ama içindeki yüzü seçebiliyordum.
Benim yüzümü.
Fotoğrafta gülümsüyordum. Saçlarım omuzlarıma dökülmüş, başımı hafifçe yana eğmiştim. O gün Kuzey’in yanındaydım. Dünyada başıma gelebilecek hiçbir şeyden korkmadığım günlerden birinde çekilmişti.
Fotoğrafın burada ne işi vardı?
Kuzey’in odasında.
Masasının üzerinde.
Dört yıl sonra bile…
Bakışlarımı fotoğraftan ayıramadım.
Kuzey benim nereye baktığımı fark etmişti.
Yavaşça ayağa kalktı.
Ben bir şey söyleyemeden masasına yürüdü ve çerçeveyi eline aldı.
Parmakları fotoğrafın kenarlarında gezindi.
Uzun süre konuşmadı.
Sonra acı bir gülümsemeyle bana baktı.
“Görüyor musun bunu?”
Cevap veremedim.
Fotoğrafı biraz kaldırdı.
“Ben her sabah bu fotoğrafa bakıyorum, Defne.”
Sesim çıkmadı.
“Her sabah.”
Gözleri yeniden fotoğrafa döndü.
“Bazen işe gelmeden önce bakıyorum. Bazen gece odamda tek başıma kaldığımda…”
Yutkundu.
“Bazen de seni rüyamda gördükten sonra uyanıyorum ve ilk işim buna bakmak oluyor.”
Gözlerim doldu.
Kuzey’in sesi titremeye başladı.
“Çünkü başka hiçbir şeyim kalmamıştı.”
Fotoğrafı elinde tutarken başını eğdi.
“Senin sesin yoktu. Gülüşün yoktu. Bana kızışın, benimle tartışman, saçma sapan şeylere gülmen…”
Dudakları titredi.
“Hiçbir şeyin yoktu.”
Bir adım atmak istedim.
“Kuzey…”
“Sus!”
Olduğum yerde kaldım.
Fotoğrafı bana doğru çevirdi.
“Ben bu fotoğrafa bakıp seninle konuşuyordum, Defne.”
Gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Bazen sana günümün nasıl geçtiğini anlatıyordum. Bazen sana kızıyordum. Bazen de…”
Sesi tamamen kırıldı.
“Bazen de keşke yanımda olsaydın diyordum.”
Elindeki çerçeve titriyordu.
“Ben seni kaybettim sandım.”
Başını kaldırdı. Gözleri gözlerime kilitlendi.
“Senin öldüğüne inandım!”
Bir anda fotoğrafı yere fırlattı.
Çerçevenin zemine çarpan sesi odada yankılandı.
İrkilerek geriye çekildim.
Kuzey’in göğsü hızla inip kalkıyordu. Birkaç saniye boyunca yerdeki fotoğrafa baktı. Ardından yüzünü bana çevirdi.
“Şimdi benden ne söylememi bekliyorsun?”
Gözyaşlarım yanağımdan süzüldü.
“Hiçbir şey…”
“Hiçbir şey mi?”
Acı bir kahkaha attı.
“Dört yıl boyunca her gece kendime seni bir daha göremeyeceğimi söyledim. Her sabah senin olmadığın bir hayata uyandım.”
Bir adım attı.
“Şimdi karşıma çıkıyorsun ve ben ne yapayım, Defne? Sana sarılıp her şeyi unutayım mı?”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır. Ben senden bunu istemiyorum.”
“Öyleyse benden ne istiyorsun?”
Sesi yükselmişti.
“Beni affetmeni istemiyorum, Kuzey. Sadece…”
“SADECE NE?”
Geriye çekildim.
Kuzey ellerini saçlarının arasından geçirdi. Bir an gözlerini kapattı, ardından yeniden bana baktı.
“Senden nefret etmemi mi istiyorsun?”
Dudaklarım aralandı.
“Hayır…”
“Çünkü başarıyorsun, Defne.”
Bu cümle içime saplandı.
“Her şeyinle kendinden nefret ettiriyorsun.”
Başımı eğdim.
Kuzey’in gözleri doluydu ama yüzündeki ifade sertleşmişti.
“Ben seni sevmekten vazgeçemedim. Bunu biliyor musun?”
Nefesim kesildi.
“Dört yıl boyunca seni unutmaya çalıştım. Kendime hayatıma devam etmem gerektiğini söyledim. Ama senin fotoğrafını bile masamdan kaldıramadım!”
Yerdeki çerçeveyi işaret etti.
“Şu hâlime bak!”
Sesi titredi.
“Bir fotoğrafı bile bırakamadım ben!”
Gözyaşlarımı silmeye çalıştım.
“Kuzey, ben…”
“ÇIK!”
Olduğum yerde donakaldım.
Bana bakıyordu.
“Çık odamdan, Defne.”
Sesindeki öfkenin altında öyle derin bir acı vardı ki bir an onun karşısında nasıl duracağımı bilemedim.
“Kuzey, lütfen…”
“BANA BİR DAHA LÜTFEN DEME!”
Sesi duvarlara çarptı.
“Dört yıl boyunca sana bir kez daha seslenebilmek için her şeyimi verirdim. Şimdi karşımda duruyorsun ama ben sana ne söyleyeceğimi bile bilmiyorum!”
Gözlerini kapattı.
“Git.”
Bu kez sesi çok daha alçaktı.
“Ne olur, Defne… Git.”
Bir süre hareket edemedim.
Sonra gözlerimi yere indirdim.
Ayağımın yanında kırılmış çerçevenin parçaları vardı. Fotoğrafın kendisi zarar görmemişti. Yalnızca camı çatlamış, çerçevesi açılmıştı.
Eğilip almak istedim.
“Dokunma!”
Elimi geri çektim.
Kuzey arkasını dönmüştü.
Omuzları titriyordu.
Bana bakmıyordu ama ağladığını biliyordum.
Bir zamanlar ağladığımda beni kendine çeken adam, şimdi benim yüzümden ağlıyordu.
Ve ben onun acısını hafifletmek için hiçbir şey yapamıyordum.
Kapıya yürüdüm.
Elimi kapı koluna koyduğumda arkamdan sesini duydum.
“Defne…”
Hemen döndüm.
Belki beni durduracaktı.
Belki bana bir şey soracaktı.
Belki de dört yıl önceki gibi adımı söyleyip elimi tutacaktı.
Ama Kuzey yalnızca yerdeki fotoğrafa bakıyordu.
“Keşke seni hiç tanımasaydım,” dedi.
Gözlerimden yaşlar süzüldü.
Başımı eğdim.
“Ben de keşke sana bu kadar acı vermeseydim,” diye fısıldadım.
Beni duyup duymadığını bilmiyordum.
Kapıyı açtım ve dışarı çıktım.
Kapı arkamdan kapandığında sırtımı duvara yasladım.
Elimi ağzıma götürüp sessizce ağladım.
Çünkü Kuzey Karahan’a hâlâ âşıktım.
Ama artık onun kalbinde yalnızca sevdiği kadın değildim.
Aynı zamanda en büyük acısıydım.
Bölüm etkileşimi
