EMANETİN KALBİM kitap kapağı

5. bölüm / 6

EMANETİN KALBİM

5.BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Buğlem İlhan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 5.BÖLÜM

Koridorun sonuna kadar yürüdüm ama attığım hiçbir adımı hissetmiyordum.
Kuzey’in son sözleri hâlâ kulaklarımdaydı.
Keşke seni hiç tanımasaydım.
Gözlerimi kapattım.
Keşke ben de kendime bunu söyleyebilseydim. Keşke dört yıl önce yaşananları değiştirebilseydim. Keşke onun karşısına bir gün böyle çıkmak zorunda kalmasaydım.
Ama geçmiş, ne kadar pişman olursan ol, seni beklemiyordu.
Birliğe yeniden dönmemin üzerinden henüz birkaç dakika geçmişti. Sağlık birimine gidip görev yerimle ilgili evrakları tamamlamam gerekiyordu. Yüzümü sildim, derin bir nefes aldım ve yürümeye devam ettim.
Tam merdivenlerin bulunduğu koridora ulaşmıştım ki uzaktan bir ses duyuldu.
Önce ne olduğunu anlayamadım.
Ardından bir başka ses geldi.
Bu kez çok daha yakından.
Silah sesleri.
Olduğum yerde kaldım.
Bir saniyeliğine bütün koridor sessizleşmiş gibi geldi. Sonra aynı anda bağırışlar, koşuşturmalar ve telsizlerden yükselen anlaşılmaz sesler birbirine karıştı.
“Baskın var!”
Bir asker hızla yanımdan geçerken kolumu tuttu.
“Doktor hanım, hemen içeri geçin!”
“Ne oluyor?”
“Birlik saldırı altında! Güvenli bölgeye geçmeniz gerekiyor!”
Kalbim hızla çarpmaya başladı.
Dışarıdan yeniden silah sesleri yükseldi. Giriş bölümünden gelen gürültü giderek artıyordu. Birkaç asker silahlarıyla mevzi alırken diğerleri personeli güvenli bölümlere yönlendiriyordu.
Bir grup terörist, askerî birliğe silahlı saldırı düzenlemişti.
Nereye gideceğimi düşünürken gözüm koridorun diğer ucuna takıldı.
Tuna koşarak geliyordu.
“Defne!”
Bana ulaştığında nefes nefeseydi.
“İyi misin?”
“İyiyim. Kuzey nerede?”
Soruyu sormamam gerektiğini biliyordum.
Ama kendime engel olamadım.
Tuna’nın yüzü bir an gerildi.
“Komutanım dışarıdaki ekiple bağlantı kurmaya çalışıyor. Senin güvenli bölgeye gitmen gerekiyor.”
“Kuzey nerede, Tuna?”
“Defne, lütfen! Şimdi bunun sırası değil!”
“Ben onu görmeden hiçbir yere gitmiyorum!”
Tuna bir şey söyleyecekti ki telsizinden yükselen ses ikimizi de susturdu.
Ardından koridorun ilerisinde bir patlama sesi duyuldu. Duvarlar hafifçe sarsıldı. Birkaç kişi irkilerek yere çökerken tavandan ince toz parçaları döküldü.
Tuna kolumdan tutup beni duvarın gerisine çekti.
“Başını eğ!”
Bir süre öyle kaldık.
Telsizden peş peşe talimatlar geliyordu. Tuna dinledikçe yüzündeki ifade sertleşiyordu.
Sonunda bana döndü.
“Buradan ayrılma. Ne olursa olsun güvenli bölgeden çıkmayacaksın, anladın mı?”
Başımı salladım.
Ama gözlerim onun omzunun üzerinden koridora kaymıştı.
Çünkü uzakta birini görmüştüm.
Askerî üniforması, dik duruşu, koşarken bile çevresini kontrol eden bakışları…
Kuzey.
Birliğin diğer tarafına ilerliyordu.
Dört yıl sonra yeniden karşıma çıkan, birkaç dakika önce benden gitmemi isteyen adam, şimdi silah seslerinin arasında görevini yerine getirmeye çalışıyordu.
İçimdeki korku bir anda büyüdü.
“Kuzey!”
Sesim gürültünün içinde kayboldu.
Beni duymadı.
Bir askere işaret verip diğer koridora yöneldi.
Ardından gözden kayboldu.
“Tuna, Kuzey’e dikkat etmesi gerektiğini söyle!”
Tuna bana döndü.
“Defne, beni dinle. Kuzey ne yaptığını biliyor.”
“Ya ona bir şey olursa?”
Bu kez cevap vermedi.
Sadece omzuma dokundu.
“İkinize de bir şey olmayacak. Şimdi burada kal.”
Telsizinden yeniden ses gelince uzaklaştı.
Ben ise duvarın dibinde kalakaldım.
Dört yıl boyunca onu kaybettiğimi biliyordum ama bir daha karşılaşacağımızı hiç hayal etmemiştim.
Şimdi ise aynı binanın içindeydik.
Ve ben onun başına ne geleceğini bilmiyordum.
Koridorun diğer tarafında silah sesleri yeniden yükseldi.
Güvenli bölgeye yönelmem gerektiğini biliyordum. Fakat bulunduğum yerde beklerken sağlık biriminden gelen iki personelin yaralanan askerler için yardım istediğini duydum.
Mesleğim gereği onlara destek olmak istiyordum.
Birlikte hareket ederek yaralıların getirildiği bölüme geçtik. Oradaki sağlık personeli görevlerini sürdürürken ben de gerekli malzemelerin hazırlanmasına yardım ettim.
Dışarıda çatışma devam ediyordu.
Her silah sesiyle irkiliyor, ardından kendimi yeniden işime odaklamaya çalışıyordum.
Bir süre sonra koridorda bir asker belirdi.
“Doktor hanım! Burada yardıma ihtiyacımız var!”
Sağlık personelinden biri benimle birlikte hareket etmek üzere ayağa kalktı. Ancak yeni getirilen bir yaralı nedeniyle olduğu yerde kalması gerekti.
“Sen güvenli bölgeden ayrılma,” dedi bana. “Dışarı çıkmak yok. Yardım buraya getirilecek.”
Başımı salladım.
Tam yeniden malzemelerin yanına dönecektim ki koridorun öbür ucundan bir asker sendeleyerek geldi.
Kolundan yaralanmıştı.
Hemen yanına koştum.
“İyi misiniz? Oturun, lütfen.”
Onu duvarın dibine oturturken silah sesleri bir kez daha yaklaştı.
Ardından bir bağırış duyuldu.
“İç koridora girdiler!”
Her şey bir anda karıştı.
Bir asker yaralıyı güvenli bölüme çekmeye çalışırken diğerleri koridorun girişine yöneldi. Ben de yaralı askerin kolunu destekleyerek geri çekilmesine yardım ettim.
Tam ayağa kalkmıştım ki koridorun diğer ucunda silahlı birkaç kişinin ilerlediğini gördüm.
Teröristler binanın içine ulaşmıştı.
Nefesim kesildi.
Bir asker kolumdan tutup beni geriye çekti.
“Defne Hanım, buraya!”
Ancak o sırada arkamdan gelen bir ses duydum.
“YERE YATIN!”
Kendimi yere bırakırken silah sesleri koridoru doldurdu.
Duvarın arkasına sığındım. Yanımdaki asker telsizinden yardım isterken ben nefesimi kontrol etmeye çalışıyordum.
Sonra…
Bir anlığına her şey durdu.
Ardından sağ taraftaki kapı sertçe açıldı.
Bir asker içeri girdi.
“Kuzey Komutanım, diğer koridor—”
Cümlesi tamamlanmadan yeniden silah sesleri yükseldi.
Asker kendini korumak için duvarın arkasına çekildi.
Ben başımı kaldırdığımda onu gördüm.
Kuzey.
Birkaç metre ötemdeydi.
Bakışları önce içeridekilere, ardından bana çevrildi.
Beni gördüğü anda yüzündeki ifade değişti.
“DEFNE!”
Sesindeki korkuyu hayatım boyunca unutamayacaktım.
Bana doğru bir adım attı.
Tam o sırada koridorun diğer tarafından yeniden silah sesleri yükseldi.
Bir an için ne olduğunu anlayamadım.
Sadece önümdeki askerin başını eğdiğini, Kuzey’in gözlerinin büyüdüğünü gördüm.
Sonra bana doğru koştu.
“DEFNE, EĞİL!”
Ama geç kalmıştım.
Olduğum yerde donakalmıştım.
Kuzey bir anda bana ulaştı. Kolumdan tutup kendine çekti ve beni arkasına alırken ikimiz de yere doğru savrulduk.
Silah sesleri başımızın üzerinden yankılandı.
Kuzey beni korumak için vücudunu önüme siper etmişti.
Bir kolu omuzlarımın etrafındaydı.
Diğer eliyle kendisini desteklemeye çalışıyordu.
“Kıpırdama!” diye bağırdı.
Ne olduğunu anlamaya çalışırken yüzüne baktım.
“Kuzey…”
“Başını kaldırma, Defne!”
Sesi sertti.
Ama bana sarılan kolu titriyordu.
Bir an sonra yüzündeki ifade değişti.
Kaşları çatıldı. Nefesini tuttu.
Sonra ağırlığını biraz daha üzerime verdi.
“Kuzey?”
Cevap vermedi.
“Kuzey, bana bak!”
Başını hafifçe kaldırdı.
Gözleri gözlerimi buldu.
“İyi misin?”
Bu soruyu gerçekten bana soruyordu.
Silah sesleri devam ederken, kendisi benim üzerimde siper olmuşken bile ilk düşündüğü şey bendim.
“Ben iyiyim. Sen iyi misin?”
Cevap vermek yerine dişlerini sıktı.
Ardından beni daha güvenli bir noktaya çekmeye çalıştı.
Tam o sırada üniformasının omuz kısmında koyu bir leke gördüm.
İlk başta ne olduğunu anlayamadım.
Sonra gözlerim büyüdü.
“Kuzey…”
Bakışlarım omzuna indi.
Vurulmuştu.
“Kuzey, hayır!”
Elimi omzuna götürmeye çalıştım ama yüzünü buruşturarak kolumu tuttu.
“Dur.”
“Vurulmuşsun!”
“Defne, bana bak.”
“Kanıyor!”
“BANA BAK!”
İrkilerek gözlerini buldum.
Nefesi hızlanmıştı ama bilinci açıktı.
“Sen iyi misin?” diye sordu yeniden.
Gözyaşlarım gözlerimi doldurdu.
“Ben iyiyim! Ama sen—”
“Güzel.”
Sanki başka hiçbir şeyin önemi yokmuş gibi başını hafifçe salladı.
Sonra yeniden başını kaldırıp çevresini kontrol etti.
“Buradan çıkmamız gerekiyor.”
“Kuzey, hareket etme!”
“Defne…”
Sesindeki yorgunluğu ilk kez bu kadar yakından duydum.
“Şimdi benimle tartışma.”
Birkaç dakika önce odasında yüzüme bakmak istemeyen adam, şimdi yaralı hâliyle beni korumaya çalışıyordu.
İçimde bir şey parçalandı.
“Beni neden korudun?” diye fısıldadım.
Kuzey gözlerime baktı.
Bir an boyunca hiçbir şey söylemedi.
Sonra yüzündeki ifade sertleşti.
“Bunu şimdi mi soruyorsun?”
Dudaklarım titredi.
“Kuzey…”
“Senin vurulmana izin mi verseydim?”
Sesi yükselmedi.
Ama söylediği şey, silah seslerinden çok daha derin bir yere dokundu.
Ardından yeniden kolumdan tuttu.
“Buradan çıkacağız.”
Başımı salladım.
Tam hareket etmeye hazırlanırken dışarıdan gelen sesleri duyduk.
“Komutanım!”
Tuna’ydı.
“Kuzey!”
Birkaç saniye sonra Tuna yanımıza ulaştı. Önce yerdeki bize, sonra Kuzey’in omzuna baktı.
Yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Komutanım, vurulmuşsunuz!”
Kuzey dişlerini sıktı.
“Önemli değil.”
“Ne demek önemli değil? Sağlık ekibi!”
Tuna telsizine sarılırken Kuzey bana dönmüştü.
“Defne, ayağa kalkabiliyor musun?”
Başımı salladım.
“Evet.”
“Güzel. Tuna’nın yanına geç.”
Elini bırakmak istemiyordum.
Sanki onu bırakırsam gözlerimin önünde kaybolacakmış gibi hissediyordum.
“Sen de geleceksin.”
Kuzey kaşlarını çattı.
“Defne…”
“Sen de geleceksin!” diye tekrarladım. “Beni duyuyor musun? Bir yere gitmene izin vermiyorum.”
Bir an yüzüme baktı.
Sonra, bütün bu gürültünün ortasında, dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı.
Bir gülümseme değildi.
Daha çok acıyla karışık, yorgun bir ifadeydi.
“Dört yıl sonra hâlâ bana emir veriyorsun.”
Gözyaşlarımın arasından ona baktım.
“Sus artık.”
Tuna, ikimizin arasındaki o kısa ana bakıp başını iki yana salladı.
“İkiniz de sonra tartışırsınız. Şimdi buradan çıkıyoruz.”
Kuzey itiraz etmeye hazırlanırken Tuna koluna girdi. Ben de diğer yanında durdum.
Birlikte güvenli bölüme doğru ilerlemeye başladık.
Dışarıdaki çatışma henüz sona ermemişti. Askerler koridorların güvenliğini sağlamaya çalışıyor, sağlık ekipleri yaralılarla ilgileniyordu.
Kuzey’in adımları yavaşlamıştı.
Bir kez sendelediğinde koluna daha sıkı tutundum.
“Kuzey?”
“İyiyim.”
“Bana yalan söyleme.”
Başını çevirip bana baktı.
“Şimdi de bana kızacak mısın?”
“Evet!”
“Tamam,” dedi güçlükle. “Sonra kızarsın.”
Birkaç adım daha attık.
Ardından sağlık personeli yanımıza ulaştı. Kuzey’i hemen değerlendirmeye aldılar. Yaralanmasının omuz bölgesinde olduğu anlaşılıyordu ve kanama nedeniyle vakit kaybetmeden müdahale edilmesi gerekiyordu.
Onu sedyeye yönlendirirken elimi bırakmadı.
Sağlık görevlilerinden biri elini bırakmasını istediğinde parmakları benimkilerin etrafında biraz daha sıkılaştı.
“Kuzey,” dedim usulca. “Buradayım.”
Gözleri yüzümde durdu.
“Gitme.”
Bu kez sesinde emir yoktu.
Öfke de yoktu.
Sadece korku vardı.
Dört yıl boyunca içinde taşıdığı, beni yeniden kaybetme korkusu.
Gözyaşlarım yanağımdan süzüldü.
“Gitmiyorum.”
Sağlık görevlileri onu sedyeye alırken elimi yavaşça bıraktı. Ardından sedyeyle sağlık birimine götürüldü.
Ben de peşlerinden gitmek istedim ama bir görevli beni durdurdu.
“Doktor hanım, önce sizin de iyi olduğunuzdan emin olalım.”
“Ben iyiyim. Lütfen, onun yanına gitmem gerekiyor.”
“Kontrolünüz yapılacak. Ardından haber alabilirsiniz.”
İtiraz etmek istedim.
Fakat Kuzey’in sedyesi gözden kaybolurken dizlerimin bağı çözüldü.
Duvara tutunarak ayakta kaldım.
Tuna yanıma geldi.
“Defne…”
Yüzüne baktım.
“Kuzey iyi olacak mı?”
Tuna birkaç saniye sustu.
“Sağlık ekibi onunla ilgileniyor. Yaralanmasının durumunu onlar değerlendirecek.”
Başımı eğdim.
“Beni kurtardı.”
“Biliyorum.”
“Beni korumak için…”
Cümlemi tamamlayamadım.
Tuna derin bir nefes aldı.
“Defne, Kuzey’in sana kızgın olması başka bir şey. Seni tehlikede gördüğünde ne yapacağı başka bir şey.”
Gözlerimi kapattım.
Bunu biliyordum.
Kuzey’in beni sevdiğini de biliyordum.
Ama sevginin her şeyi düzeltebileceğine artık inanmıyordum.
Çünkü bazen bir insanı sevmek, ona yaşattığın acıyı ortadan kaldırmaya yetmiyordu.
Ve Kuzey Karahan, beni korumak için yaralanmıştı.
Bir süre sonra saldırının kontrol altına alındığı haberi geldi.
Birlikteki sağlık personeli yaralılarla ilgilenmeye devam ederken ben de gerekli kontrollerden geçtim. Fiziksel olarak ciddi bir yaralanmam yoktu.
Ama aklım hâlâ Kuzey’deydi.
Koridorun başında bekliyordum.
Tuna yanımda durmuş, arada bir telsizinden gelen haberleri dinliyordu.
Sonunda sağlık biriminin kapısı açıldı.
İçeriden çıkan görevliye hemen yaklaştım.
“Kuzey Karahan nasıl?”
Görevli bana kısa bir bakış attı.
“Bilinci açık. Yaralanmasıyla ilgili gerekli müdahale yapılıyor. Şimdilik dinlenmesi gerekiyor.”
Derin bir nefes aldım.
“Onu görebilir miyim?”
“Birazdan.”
Başımı salladım.
Tuna omzuma dokundu.
“Biraz otur.”
“Oturarak bekleyemem.”
“Defne…”
“Ya gözlerini açtığında yanında kimse olmazsa?”
Tuna’nın yüzündeki ifade yumuşadı.
“Ben buradayım. Merak etme.”
O sırada kapı yeniden açıldı.
Bu kez sağlık personeli dışarı çıkarak Kuzey’in kendinde olduğunu ve kısa süreliğine bir ziyaretçinin içeri alınabileceğini söyledi.
Hiç düşünmeden ayağa kalktım.
Tuna arkamdan seslendi.
“Defne.”
Döndüm.
“Kendini de unutma, olur mu?”
Cevap veremedim.
Sadece başımı salladım ve kapıdan içeri girdim.
Kuzey yatağında yatıyordu.
Omzundaki yaralanmaya müdahale edilmişti. Yüzü solgundu ama gözleri açıktı.
Kapının sesini duyunca başını çevirdi.
Beni görünce birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
Ben de söyleyemedim.
Sonunda yatağının yanına kadar yürüdüm.
“Kuzey…”
Bakışlarını yüzümde gezdirdi.
“İyi misin?”
Gözlerim doldu.
“Bunu hâlâ bana mı soruyorsun?”
Kaşları hafifçe çatıldı.
“Sorduğuma göre…”
Sesi yorgundu.
“Cevap versen iyi olur.”
Dudaklarım titredi.
“İyiyim.”
Başını hafifçe salladı.
“Güzel.”
Ardından gözlerini tavana çevirdi.
O kadar.
Bana söyleyeceği başka bir şey yokmuş gibi sustu.
Yatağın yanındaki sandalyeye oturdum.
Bir süre yalnızca birbirimizin nefesini duyduk.
Sonunda dayanamadım.
“Beni neden kurtardın?”
Kuzey gözlerini kapattı.
“Yine mi aynı soru?”
“Cevabını vermedin.”
“Defne, lütfen…”
İlk kez benden bir şey isterken sesinde öfke yoktu.
Yorgunluk vardı.
“Şimdi tartışacak hâlim yok.”
Başımı eğdim.
“Özür dilerim.”
Gözlerini yeniden açtı.
“Benden özür dileme.”
“Peki, ne yapayım?”
Bu kez bana döndü.
Yüzündeki ifade öyle yorgundu ki gözlerimi kaçırmak zorunda kaldım.
“Bilmiyorum, Defne.”
Sesi kısıktı.
“Gerçekten bilmiyorum.”
Gözyaşlarım yeniden süzüldü.
“Ben seni kaybetmekten korktum.”
Kuzey’in çenesi gerildi.
“Ben de senin öldüğünü sandım.”
Başımı kaldırdım.
“Biliyorum.”
“Hayır, bilmiyorsun.”
Sesi sertleşmedi. Bağırmadı da.
Ama bu kez söyledikleri çok daha ağırdı.
“Beni karşında gördüğünde korktun. Şaşırdın. Ağladın. Ama biraz sonra buradan çıkıp hayatına devam edebileceksin.”
Yutkundu.
“Ben dört yıl boyunca senin öldüğüne inanarak yaşadım, Defne.”
Gözlerimi kapattım.
“Biliyorum, Kuzey.”
“Bunu bilmekle yaşamak aynı şey değil.”
Cevap veremedim.
Haklıydı.
Bunu kabul etmek canımı acıtsa da haklıydı.
Kuzey bir süre sessiz kaldı. Sonra başını hafifçe bana çevirdi.
“Bugün sana bir şey oldu sandım.”
Kalbim sıkıştı.
“Ben…”
“Bir saniyeliğine seni yine kaybettiğimi düşündüm.”
Gözlerindeki yorgunluğu gördüm.
“Ve bunu bir daha yaşayamayacağımı anladım.”
Elimi yatağın kenarına koydum.
“Kuzey…”
“Bu, seni affettiğim anlamına gelmiyor.”
Başımı salladım.
“Biliyorum.”
“Ya da her şeyi unutacağım anlamına.”
“Biliyorum.”
Uzun süre yüzüme baktı.
Sonra gözlerini kapattı.
“Ama bugün seni korumak zorundaydım.”
İçimdeki bütün duvarlar yıkıldı.
Ağlamamak için dudaklarımı birbirine bastırdım ama başaramadım.
Kuzey elini yatağın üzerinde hareket ettirdi.
Parmakları elime değdi.
İkimiz de durduk.
O, elini geri çekmedi.
Ben de elimi kaçırmadım.
Birkaç saniye sonra parmakları elimi hafifçe kavradı.
Dört yıl önce olduğu gibi değildi.
Bu kez elimizi tutuşumuzda mutluluk yoktu.
Güven de yoktu.
Yalnızca birbirini kaybetmekten korkan iki insanın sessizliği vardı.
Kuzey gözlerini açmadan konuştu.
“Şimdi git, Defne.”
Kalbim sıkıştı.
Ama bu kez sesinde öfke yoktu.
“Dinlenmem gerekiyor.”
Başımı salladım.
“Elbette.”
Elimi yavaşça çekmek istedim.
Tam o sırada parmakları yeniden elime kapandı.
Gözlerimi ona çevirdim.
Kuzey hâlâ gözlerini kapatmıştı.
“Biraz bekle.”
Nefesimi tuttum.
“Ne kadar?”
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonra çok alçak bir sesle cevap verdi.
“Bilmiyorum.”
Elini biraz daha sıkı tuttu.
“Yalnızca… biraz bekle.”
Sandalyeye yeniden oturdum.
“Tamam.”
Başını yastığa bıraktı.
Ben de elini tutarak yanında kaldım.
O an bana bakmadı.
Beni affettiğini söylemedi.
Beni sevdiğini de.
Ama dört yıl sonra ilk kez, gitmemi istemeyen taraf Kuzey’di.
Ve ben bunun bir başlangıç mı, yoksa yalnızca o günün korkusundan geriye kalan bir an mı olduğunu bilmiyordum.
Bildiğim tek şey vardı.
Kuzey Karahan hâlâ canımdan bir parçaydı.
Ve onun yaralı elini avucumda tutarken, dört yıl önce yarım kalan hikâyemizin henüz bitmediğini hissettim.

Kuzey’in elini son kez bırakıp revirden çıktığımda içimde tarif edemediğim bir ağırlık vardı.
Bana kalmamı söylemişti.
Yıllar önce olsa, o iki kelimeyi duymak bile dünyalara bedeldi benim için. Şimdiyse aynı adamın yanında dururken bile kendimi yabancı gibi hissediyordum.
Çünkü Kuzey hâlâ buradaydı.
Ama ben, onun hayatında dört yıl boyunca yoktum.
Onun öldüğünü hiçbir zaman düşünmemiştim. Hayatta olduğunu biliyordum. Fakat hayatta olması, onu görebileceğim anlamına gelmiyordu. O gün aldığım kararın arkasında korkularım vardı. Ona bir daha zarar gelmesinden korkmuştum. Benim yüzümden yeniden hedef olmasından korkmuştum.
Onu korumak için uzaklaşmıştım.
Ama şimdi gözlerinin içine baktığımda, onu koruduğumu söylemeye dilim varmıyordu.
Çünkü Kuzey’in gözlerinde gördüğüm acının bir kısmında benim de payım vardı.

Ertesi sabah birliğe geldiğimde ilk öğrendiğim şey, Kuzey’in hastaneden taburcu edildiği oldu. Yaralanması ciddi değildi ama birkaç gün dinlenmesi gerekiyordu.
Onu merak ediyordum.
Bunu kendime itiraf etmekten kaçamıyordum artık.
Öğleye doğru telefonumu elime alıp Tuna’nın numarasını buldum. Bir süre arama tuşuna basamadım. Sonunda derin bir nefes alıp aradım.
Telefon ikinci çalışta açıldı.
“Defne?”
“Merhaba Tuna. Müsait misin?”
“Senin için her zaman. Bir şey mi oldu?”
“Hayır, Kuzey’i soracaktım. Nasıl?”
Tuna kısa bir sessizliğin ardından cevap verdi.
“Evinde dinleniyor. Doktor birkaç gün kendini zorlamamasını söyledi ama bizim komutanı bilirsin. Yerinde durmayı pek sevmez.”
İstemeden gülümsedim.
“Evet, bilirim.”
Bir an duraksadım. Sonra asıl söylemek istediğim şeyi dile getirdim.
“Tuna, senden bir şey isteyebilir miyim?”
“Söyle.”
“Kuzey’in adresini verir misin?”
Telefonun diğer ucunda sessizlik oldu.
“Neden?” diye sordu sonunda.
“Çorba yapmak istiyorum. Yaralı, evde tek başına dinleniyor. En azından bir şeyler yemesini sağlarım.”
“Defne…” Tuna’nın sesi bu kez daha ciddiydi. “Bunu yapmanın aranızdaki hiçbir şeyi bir anda düzeltmeyeceğini biliyorsun, değil mi?”
“Biliyorum.”
“Belki seni görmek bile istemeyecek.”
“Bunu da biliyorum.”
“Peki, neden gidiyorsun?”
Gözlerimi kapattım.
“Çünkü dört yıl boyunca onun yanında olamadım. Şimdi en azından bir tas çorba götürebilirim. Benden özür dilemesini ya da beni affetmesini beklemiyorum. Sadece iyi olduğundan emin olmak istiyorum.”
Tuna derin bir nefes verdi.
“Tamam. Adresi mesaj atıyorum. Ama Defne, Kuzey’in ne hissedeceğine sen karar veremezsin. Kapıyı açarsa da açmazsa da kararına saygı duyacaksın.”
“Duyacağım.”
Telefonu kapattıktan birkaç dakika sonra adres mesajı geldi.
Ekrana uzun süre baktım.
Hemen eve gelip üstümü değiştirdim.
Sonra mutfağa geçtim.
Kuzey’in sevdiği çorbayı yapmaya karar verdim. Malzemeleri hazırlarken ellerim titriyordu. Tencereden yükselen buhar yüzüme vururken yıllar öncesine gittim.
Bir keresinde hastalandığında ona çorba yapmıştım. Başucunda oturup içmesi için ısrar ederken bana gülerek,
“Bir gün evlenirsek hastalandığımda da böyle başımın etini yiyecek misin?” diye sormuştu.
Ben de kaşığı ona uzatıp gülmüştüm.
“Sen hastalanma, ben de başının etini yemeyeyim.”
O zamanlar geleceğimizden bu kadar emindim.
Şimdi aynı çorbayı yaparken aramızdaki dört yılın ne kadar uzun olduğunu hissediyordum.
Çorbayı bir kaba doldurup çantama yerleştirdim. Üzerime bir ceket aldım ve Tuna’nın gönderdiği adrese doğru yola çıktım.
Kuzey’in yaşadığı apartmanın önüne geldiğimde birkaç dakika arabadan inemedim.
Ya kapıyı yüzüme kapatırsa?
Ya beni görmek istemediğini söylerse?
Bunların hepsini göze almıştım. Çünkü onun bana kızmaya hakkı vardı. Ben de bunun farkındaydım.
Arabadan indim, apartmana girdim ve dairesinin önünde durdum.
Elimdeki çorba kabını biraz daha sıkı tuttum.
Sonra zile bastım.
İçeriden ayak sesleri geldi.
Kapının açılmasıyla karşımda genç bir kadın belirdi. Üzerinde ev kıyafetleri vardı, saçlarını gelişigüzel toplamıştı. Beni baştan aşağı süzdü.
“Buyurun?” dedi.
Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim.
“Kuzey evde mi?”
Kadının yüzünde belli belirsiz bir şaşkınlık oluştu.
“Evet, evde. Siz kimsiniz?”
Boğazımdaki düğümü yutkundum.
“Kuzey’in bir arkadaşıyım.”
Kadın birkaç saniye yüzüme baktı. Ardından kapının kenarına yaslandı.
Ben de cesaretimi toplayıp sordum.
“Siz kimsiniz?”

Evettt bir bölümün sonuna daha geldikkk.
Sizce o kız kim tahminleri alayııımm🫣
Beğenmeyi ve kaydetmeyi unutmayın 💓💓

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

23okunma 2beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18