3. bölüm · Ege’nin Rüzgarı

24.bölüm

Dilara Dinç

(Kumsalın bakış açısıyla)

Sabaha kadar uyumamıştım. Üzerimdeki yorgunluğa, gözlerimin ağırlaşmasına rağmen başımı yastığa koyup da huzurla uyuyamamıştım bir türlü. Gözlerim tavana dikilmiş, aklımda dönüp duran düşüncelerle sabahı ettim. Her şeyi, davayı, bulduğum o delili, mahkeme salonunda olacakları defalarca kafamda canlandırdım. O an gelmeden içim rahat etmeyecekti biliyordum.

Göz kapaklarım ağır, kalbim yorgun ama kararlıydım. Boyumun ancak yettiği dar yatağımdan kalktım. Henüz üzerimden o ağırlığı atamamışken kapı ansızın açıldı. Halam. Kapıyı çalmaya bile gerek duymadan içeriye daldı. Yüzündeki o tanıdık ifadeyi görür görmez anladım: Sert bir sesle,“Gene mi uyumadın sen?” dedi.Kızdığını belli ediyordu ama içimdeki sıcaklığı bastıramadım. Yanağına bir öpücük kondurdum, her zamanki gibi hemen yumuşadı benim tontişim. Gülümsedi istemsizce, gözlerinde endişeyle karışık bir şefkat vardı.

Halamla birkaç dakikalık o minik sabah sohbetinden sonra vakit kaybetmeden hazırlanmak için odaya çekildim. Aynanın karşısında kendime bakarken göz altımdaki morlukları fark ettim ama umursamadım. Bugün yorgunluğun değil, inancın günüydü.
Sonunda motorumun anahtarını elime alıp halamı da motoruma binmeye zor zahmet ikna ettim. Rüzgarın yüzüme çarpmasıyla, ofise doğru ilerlerken içimdeki endişeler, yerini bir nebze olsun cesarete bıraktı. Bugün o adamın maskesi düşecekti. Ve ben, geceyi uykusuz eden her şeyi ardımda bırakıp, adalet için savaşacaktım.O sabah ofisin penceresinden kasabanın durgun denizine baktım. Sanki deniz bile bugünün önemini biliyor, sessizce bana cesaret veriyordu. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki ellerimdeki dosyalar titriyordu. Ama içimde bir yer, ilk defa bu kadar kararlıydı. Bugün adalet yerini bulacaktı ve ben bu davayı değil, bir kadının haykıramadığı çığlığını savunacaktım.
Davaya hazırlanırken gecelerce gözüme uyku girmemişti. O eski telefon, kadının bana çekinerek uzattığı o eski cihaz… “Belki bir işe yarar” demişti utangaç bir sesle. Kimse bilmezdi ama o telefonda bir hazine saklıydı: Gerçekler. O eski cihazın köşesine sıkışmış bir ses kaydı vardı. Belki de yıllar önce, korkudan silmeye cesaret edemediği bir anın kanıtıydı.
Mahkeme salonuna girdiğimde, adamın soğuk bakışlarıyla karşılaştım. Kendinden emin bir edayla oturuyordu. Belli ki her şeyin kontrol altında olduğunu sanıyordu. Oysa bilmiyordu, birazdan maskesi düşecekti.
Söz sırası bana geldiğinde, ayağa kalktım. Sesim titremedi, ellerim artık dosyaya sıkıca tutunmuyordu. Çünkü elimdeki, yalnızca bir dosya değil; bir hayatın sesi, bir kadının susturulmuş isyanıydı.
“Sayın hakim,” dedim, “müvekkilimin evliliği boyunca maruz kaldığı şiddet ve tehditlerin somut kanıtı olarak dosyamıza bir ses kaydı sunuyoruz. Bu kayıt, davalının kendisine ait sözlerini ve tehdit içerikli ifadelerini içermektedir.”
O an salondaki sessizlik kulaklarımı çınlattı. Adamın yüzünde ilk kez o kibirli ifade kırıldı. Gözleri büyüdü, eli istemsizce masaya vurdu. O güçlü görünmeye çalışan adam, bir anda korkunun ne olduğunu hatırladı.
Ses kaydı çalındığında, onun sesi yankılandı salonda:“Beni dinle! Eğer bir daha bu konuyu açarsan, olacaklardan ben sorumlu olmam!”
Ve işte o an, kadının gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Utanarak değil, ilk defa huzurla ağladı. Çünkü bu defa, sesi duyulmuştu.
Ayaz bana dönüp bir anlık bakış attı. Gözlerinde hem hayranlık hem minnet vardı. Belki de ilk defa gerçekten birlikte bir zafer kazandığımızı hissettik.