6. bölüm · Düşmüş Dünya: Kıyamet ve Kıvılcım

05

Serenity Sm

Caius beni kolumdan sertçe çekti. "Ne yapıyorsun?!" diye fısıldadı.

Lyra kapıya doğru koştu. Elindeki ilaçları Caius'a fırlattı. "Hemen gidin!" dedi. "Unutma!"

Caius bir şey diyecek gibi oldu ama Lyra'nın çaresiz gözleri onu durdurdu. "Artık çok geç," diye tekrarladı Lyra, sesi acı doluydu. "Gidin!"

Maelis, arkamızdan bize baktı. Gözleri, her şeyi gören bir bilgenin bilgeliğini taşıyordu. "Tavşanı koru," dedi, sesi fısıltı gibiydi ama kulağımda gürledi. "Sadece o kurtuluşu getirebilir."

Hızla uzaklaşırken arkamızdan, kulağımıza kırılma sesi geldi. Kapı kırılmıştı. Ağaçların arkasına saklanıp nefeslerimizi tuttuk. Kieran'ın sesi, soğuk bir emir gibi yankılandı. "Bulun onları! Bir yerlere saklanmış olmalılar!"

Gözlerim, ağaçların arasından gördüğüm manzaraya takıldı. Kieran'ın adamları Lyra ve Maelis'i zorla götürüyorlardı. O sırada Kieran'ın elindeki şeye odaklandım. Benim tişörtümdü. Tavşanlı tişörtüm. Onu bir kanıt gibi tutuyordu. Bıraktığım tek şey, aynı zamanda onların beni bulacağı tek şeydi. Yaptığım aptallıkla kendimden nefret ettim.

Caius'un yanımda gerildiğini hissettim. "Benim yüzümden," diye mırıldandı. "Hepsi benim yüzümden."Ağaçların arkasından çıkacak gibi oldu.

Hızla kolundan tuttum. "Yapma!" dedim, sesim yalvarır gibiydi.

Gözleri öfke doluydu. "Onları öldürecek! Benim yüzümden!"

"Şu an öldürmüyor!" diye fısıldadım. "O seni istiyor. Onu biliyorsun, değil mi? Öldürmeyecek!"

İkimiz de çaresizce olanları izledik. Kieran, etrafını gözleriyle tarıyor, öfkesi karanlık bir sis gibi havayı sarıyordu. Ona son kez baktım. O bakışlarda hem saf bir öfke hem de... başka bir şey vardı. Daha önce hiçbir insanda görmediğim bir şey. Bir tür kayıp ve yalnızlık. Onu sadece bir canavar değil, aynı zamanda bu dünyanın esiri olan bir adam olarak görmüştüm.

Gece, ormanın derinliklerinde küçük bir ateş yakmıştık. Alevler, yüzlerimizi aydınlatıyor, karanlığı bir süreliğine uzak tutuyordu. Yanıma oturan Caius'un yüzü, alevlerin ışığında ilk defa tüm çıplaklığıyla görünüyordu. Yüzündeki alaycı ifade gitmiş, yerini yorgunluğa ve çaresizliğe bırakmıştı.
"Onları Nareth'e götürecek," dedi, sesi fısıltı gibiydi. "Kieran'ın yönettiği şehre."

"Nareth?" diye sordum.

"Korunaklı bir yer," diye anlattı. "Uzun duvarlar şehri korur, Kierandan habersiz kuş bile uçmaz. Orada insanlar bolluk içinde yaşar ama katı kurallar altında. Oraya kıyametin giremeyeceği söylenir. Kısaca herkes oraya giremez."

Sözleri beni dehşete düşürdü. Bu adam, bu kadar tehlikeli bir dünyanın içinde yaşıyordu. Ve ben, ailemin güvenli dünyasından buraya fırlatılmıştım.

"Ne yapacağını bilmiyorum," dedi, sesi o kadar sessizdi ki, neredeyse duyamadım. İlk defa Caius'u bu kadar çaresiz görüyordum. "O ikisini kurtarmam gerek."

Ateşe baktım. "Kieran bu kadar kötü mü?" diye mırıldandım. "Duyup görebileceğin en kötü kişi."

Başını salladı. "Lyra ve ben, onunla küçüklükten arkadaştık. Hepimiz Nareth’te yaşardık. Ve sonra bizi Maelis oradan çıkardı. Kieran hariç… ve her şey değişti."

Sonra gözleri ateşe daldı. "Onları buldum derken onlardan yine ayrı kaldım. Sen de sevdiğin insanlardan ayrısın."

Onu dinlerken, kalbim sızladı. "Benim dönmem gerek," dedim, sesim titredi. "Büyükannem ve Lily... onlar bensiz yapamaz." Gözlerim dolmuştu ama ağlamayacaktım. Bu dünyada ağlamanın bir anlamı yoktu.

Caius bana döndü, gözleri şimdi ateşi yansıtıyordu. "Söz veriyorum," dedi. "Seni geri götüreceğim."

"Zamanda yolculuk o kadar kolay değil, değil mi?"

Gülümsedi ama bu kez alaycı değildi. "Değil," diye kabul etti. "Geçitler her yerde açılmaz. Ama her şeye rağmen... seni kardeşin Lily'ye ve büyükannene kavuşturacağım."

O an, gözlerimiz birbirine kilitlendi. "Söz tavşancık." dedi. Onun gözlerinde, her zamanki alaycı parıltının ardında, daha önce görmediğim bir kararlılık ve dürüstlük vardı. İçimdeki tüm güvensizlik, bir anlığına eriyip gitmişti. Bu tehlikeli adamın içinde, güvenilir bir yan vardı ve o an, bana tüm dünyadan daha yakın hissediyordu.

Tam o sırada, karanlık ormanın derinliklerinden bir ses duyuldu. İrkilerek ayağa kalktık. Ağaçların arasından bir kuş sürüsü hızla uçup gitti, sesleri ormanın sessizliğini bozdu.

Caius, bana bir bakış attı, sonra tekrar oturdu. "Sakin ol, Tavşancık," diye mırıldandı. "Sadece kuşlardı."Yüzünde o tanıdık, sakin ifade vardı ama ben biliyordum ki, bu orman, göründüğünden daha tehlikeliydi.

"Şimdi biraz dinlen. Ben buradayım. "

Yatarken aklıma Maelisin cümleleri geldi. Kül, tavşan ile ilgili söylediği sözler…
Bu mistik sözler, sadece kulaklarımda değil, beynimin içinde de yankılanıyordu. Kül? Yıkım? Ruh? Ben sadece bir pastane çalışanıydım. Ne ruhu? Tavşan tişörtü sadece indirimde bulduğum, üzerindeki tavşan figürü hoşuma gittiği için aldığım sıradan bir tişörttü. Kaderin bana bu yüzden bir kehanet bağlayacağını söylemek, aklın alabileceği bir şey değildi.

Bu yaşlı kadın, sanki hayatımın tüm gizemlerini biliyormuş gibi konuşuyordu ama bildiği tek şey benim ne kadar şanssız olduğumdu. Bir fırtınaya yakalanıp zamanda kaybolmuştum, yanımda ne olduğunu bilmediğim bir adam vardı ve şimdi, üzerinde tavşan olan bir tişörtüm yüzünden "külün ruhu" oluyordum. Harika.

İçimde bir ses, bu saçmalıklara inanmamam gerektiğini söylüyordu. Bu dünyanın tek gerçeği, Kiera’nın zalimliğinin altında yaşamaya çalışan bir avuç insandı. Kehanetler ve ruhlar, hikaye kitapları içindi. Ben sadece evime dönmek isteyen bir kızdım.

Ama yine de, Maelis'in sözleri zihnime kazınmıştı. Soyu tükenmiş bir tavşan ortaya çıktığında, yıkım kaçınılmazdır. Ben, bir felaketi durdurmak için mi, yoksa onu başlatmak için mi buradaydım? Bu düşünce bile midemi bulandırıyordu. Ben bir kurtarıcı falan değildim. Sadece Lily'nin ablasıydım ve benim tek görevim ona geri dönmekti. Bu dünyadaki tüm mistik saçmalıklar, benim o tek gerçeği unutturamazdı.

Ve ben, bu tehlikenin ortasında, sadece Caius’un sözüne tutunmuştum.