5. bölüm · Düşmüş Dünya: Kıyamet ve Kıvılcım
04
Sonunda Caius’un evine geldik. Yıkık dökük, yer yer çökmüş taş yapısıyla burası, ayakta kalmaya çalışan bir ev gibi görünüyordu. Kendimi bu tuhaf dünyanın bahçesine atılmış bir top gibi hissediyordum. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilmiyordum; sadece sürükleniyordum.
Evin kapısı açıldığında Caius içeri girdi ve anında bir yumruk sesi duyuldu.
“Neredeydin?!”
Gözlerim kocaman açıldı. Caius’un yüzü yana dönmüştü ama o an bile gülümsüyordu. Karşısında duran kız öyle öfkeliydi ki, gözlerinden alevler fışkırıyordu. Kısa, siyah saçları dağınık bir şekilde alnına düşmüştü, bakışları deliciydi. Caius’a bir tekme atmaya hazırlanırken gözleri beni buldu.
“Bu da kim?” diye sordu; sesi zehir gibiydi.
Caius kolunu ovuşturarak, muzip bir ifadeyle, “Tavşancık,” dedi. “Kendisi dünyamıza yeni transfer oldu.”
Kızın kaşları çatıldı. Bana ait olmayan bir aile dramının tam ortasına düştüğümü anladım ve buraya sadece birkaç saat önce gelmiştim. Sanki bir film setine girmiş gibi hissediyordum; herkes rolünü biliyordu, bir tek ben kaybolmuştum.
Arkamızdan yaşlı bir kadın çıktı. Yüzündeki kırışıklıklar bilgelik katmanları gibiydi. Dağınık beyaz saçları ve üzerindeki garip, etnik kıyafetleriyle tam bir şaman gibi görünüyordu. Gözleri, her şeyi gören bir fener gibiydi.
“Lyra,” dedi kadın, sesi yumuşak ama otoriterdi. “Üsteleme. Belli ki uzun bir yoldan geldiler. Yemek hazırlasan iyi olur.”
Lyra dişlerini sıkarak Caius’a ve bana son bir kez öfkeli bir bakış attıktan sonra, “Tamam, Maelis Teyze,” diye mırıldanıp mutfağa yürüdü.
Caius, Lyra’nın gitmesiyle Maelis’e sarıldı. Maelis ona mesafeli ama sevecen bir şekilde karşılık verdi. “Sonunda döndün demek,” dedi, omuzlarını sıvazlayarak.
Maelis’in gözleri beni buldu. Yüzünde garip bir ifade vardı; sanki beni görmüyor, ruhumu tarıyordu.
“Kül,” diye mırıldandı, sesi yankılandı. “Karanlık ve yıkım etrafında.”
Ne dediğini anlamadan ona baktım. Kül mü? Neden bahsettiğini bilmiyordum ama söyledikleri kalbime korku salmıştı. Caius güldü ve omuz silkti.
“Maelis Teyze hep böyledir. Gördüğü her şeye bir anlam yükler.”
Bir süre sonra hep beraber sofraya oturduk. Yemek, toprağın altında yetişen kök ve sürgün karışımı bir salataydı. Kahverengi görüntüsüyle hiç iştah açıcı görünmüyordu. Lyra bana baktı.
“Yemezsen aç kalırsın. Burada yemek seçme lüksü yok,” dedi sertçe.
Normalde ona karşılık verirdim, ama bu dünyada her kuralın altüst olduğunu anlamıştım. Önümdeki toprağa benzeyen yemeğe baktım. Yemezsem gerçekten aç kalacaktım. Kerevizden kötü olamaz, dedim kendi kendime. Tadına baktım… kerevizden daha kötüydü. Ama eve dönebilmek için yemeye ihtiyacım vardı. Büyükanneme, Lily’ye dönmeliydim; bensiz idare edemezlerdi.
Yemekte sessizlik hakimdi. Ben tabağımdakini bitirmeye çalışırken Lyra sordu:
“Getirdin mi?”
Caius, iştahla yediği yemeği bırakıp gözlerini Lyra’ya dikti. “Evet.” Sesi alışık olduğum alaycılıktan uzaktı. Sonra bana baktı. “Üzerindeki kabanı ver.”
Şaşkınlıkla kabanı çıkarıp ona uzattım. O sırada cebimden birkaç kutu ilaç yere düştü. Üzerinde tanıdık harflerle Grip ilacı yazıyordu. Caius kutuları alıp Lyra’ya uzattı.
Lyra’nın yüzü bembeyaz oldu. “Sadece bunlar mı?” diye sordu; sesi umutsuzdu.
Caius’un yüzündeki gerginlik arttı. “Çok zordu. Çok fazla zamanda dolandım, hepsini kaybettim.” Gözlerinde kısa bir an için yorgunluk parıltısı gördüm. Bu, onun yüzünde gördüğüm ilk samimi ifadeydi.
Dayanamadım. “Burada ne oldu?” diye fısıldadım. “Bu dünyada ne oldu?”
Tam Caius konuşacakken Maelis araya girdi. “Her şeyin bir zamanı vardır, çocuk. Doğru zaman gelmeden öğrenmek sadece acı verir.”
Ama sabrım kalmamıştı. “Bu dünya bizim geleceğimiz nasıl oluyor? Dünya nasıl yok oldu? Ben buraya nasıl geldim?” O kadar çok sorum vardı ki, hepsi tek bir nefeste boğazımdan dökülmüştü.
Maelis’in gözleri üzerimdeydi. “Kül, rüzgârın taşıdığı tohumdur,” diye fısıldadı. “Senin gelişin, bir sonun başlangıcı olabilir.”
Lyra araya girdi: “Kieran seni her yerde arıyor. Artık şu saati geri vermenin zamanı gelmedi mi?”
Caius kabanın cebine uzanıp saati çıkardı. “Onu artık veremem.”
Lyra’nın yüzü bembeyaz oldu. “Onun öfkesini bilmiyor musun? Seni mahveder!”
Caius umursamazca omuz silkti. “Yapsın o zaman. Saati versem de beni mahvedecek. Biliyorsun, o durmaz.”
Lyra sinirle bağırdı: “Yanında bir de yabancı getirdin! Artık o da tehlikede! Hâlâ şakaya alıyorsun! Kieran’ı tanımıyormuş gibi davranma! Onun ne kadar acımasız olduğunu bilmiyormuş gibi davranma!”
Caius’un yüzündeki alaycı ifade silindi. Elindeki kaşığı kenara bıraktı; metal sesi tabağın üzerinde yankılandı. Bakışları öyle sertti ki Lyra bile irkildi. Maelis sessizce onları izliyordu. Caius yavaşça ayağa kalktı. Gözlerindeki eğlence parıltısı gitmiş, yerini soğuk, keskin bir ciddiyet almıştı.
“Bilmiyorum,” dedi; sesi tehlikeli bir fısıltıya dönüşmüştü. “Ne olacağını bilmiyorum. Ama o ilaca ihtiyacımız vardı. Önemli olan buydu. Şu an bana Kieran’ın ne kadar acımasız olduğunu söylemene gerek yok. Ben bunu gördüm. Kendi gözlerimle. O yüzden sus.”
Sözleri havayı buz gibi bir sessizliğe bürüdü. Lyra bir şey söyleyecekti ama sustu. Gözlerindeki öfke, yerini endişeye bırakmıştı. Caius’un o anki ifadesi, yükün altında ezilen bir yanını açığa çıkarıyordu. Ve ben, bu tehlikeli adamın içinde sadece gizemli bir zaman gezgininden fazlası olduğunu görmüştüm.
Maelis sessizliği bozdu. Mia’nın tişörtüne odaklandı. Üzerindeki tavşan baskısı dikkatini çekmişti.
“Tavşan… Nadide bir tür,” dedi, gözleri parlayarak. “Belki soyları tükendi. Ama soyları tükenmiş bir tavşan ortaya çıktığında yıkım kaçınılmazdır.”
Bu sözler zihnimde dehşet verici bir alarm çaldı. Tişörtümdeki baskı, bir çocukluk anısıydı. Ama onun gözünde geleceğin ve kehanetin sembolüydü. Ya ben o yıkımı durdurabilecek kişiydim… ya da tam da o yıkımı getiren kişiydim?
Maelis sessizce Lyra’ya döndü. “Mia’ya uygun kıyafet getir.”
Lyra istemese de başını salladı. İçimde küçük bir umut kıvılcımı yandı. Belki duş alabilecektim, belki normal bir şekilde uyuyabilecektim.
Birkaç dakika sonra Lyra, elinde katlanmış giysilerle döndü ve bana fırlattı. “Giy bunları,” dedi. Ben de hızla elbiseleri alıp tuvalete geçtim.
Giysiler yıpranmış ve soluk gri ketendendi. Onu üzerime geçirdiğimde tişörtümden daha rahattı ama vücuduma yabancıydı. Belimi kalın bir ip kemerle bağladım. Ardından dizlerime kadar çıkan sert deri çizmeleri giydim. Elleri gizlemek için parmakları kesik deri eldivenler vardı. Son olarak başıma koyu kahverengi bir şal attım; yüzümün büyük kısmı gölgeye gizlenmişti.
Dışarı çıktığımda Maelis, elinde sade bir taş kolye tutuyordu. Onu boynuma taktı. Taş soğuk ve ağırdı.
“Bu… ne için?” diye fısıldadım.
“Külün içinden yükselen bir ruhu korumak için. Karanlık seni bulduğunda bu taş sana yol gösterecek,” dedi. “Unutma çocuk, bir sonun başlangıcı olabilirsin.”
Ne dediğini anlamıyordum ama kalbim korkuyla doldu. Bu kadın, sanki hayatımın tüm gizemlerini biliyor ama bana sadece küçük ipuçları veriyordu.
“O zaman ben de külü getiren rüzgârım,” dedi Caius alaycı bir şekilde.
“Hayır,” diye düzeltti Maelis, sesi buz gibiydi. “Sen, külü doğuran yıkımsın.”
O an Caius’la göz göze geldik. İkimiz de olanlara anlam veremiyorduk. Tam o sırada dışarıdan sesler geldi.
Pencereden baktığımda kalbim boğazıma tırmandı. Loş ışıkta, bir adamın silüeti kabus gibi belirmişti. Onu hemen tanıdım: Kieran Blackthorn. Yüzü, ilk gördüğümdeki gibi ifadesizdi ama gözleri… karanlığın içinden bakan hayaletler gibi parlıyordu. Yavaş adımlarla ilerliyor, her kapıyı, her pencereyi yokluyordu.
Kaçacak yerimiz yoktu. Ona baktım. Tam o anda bakışlarını bana çevirdi.
Aramızda bir anlık sessizlik oluştu. Bu sadece bir saniyeydi ama bana sonsuzluk gibi geldi. Gözleri, tüm ruhumu okuyordu sanki. O bakışlarda korkutucu bir yıkım vardı ama aynı zamanda garip bir merak parıltısı da… Sanki beni daha önce görmüştü.
O an anladım ki, Maelis haklıydı. Bu dünya bir zamanlar var olan bir geçmişin külünden doğmuştu. Ve Kieran… o, bu küllerin lorduydu.
Dudaklarında ince, alaycı bir gülümseme belirdi. Sanki burada olmam onu şaşırtmamış, tam aksine beklediği bir şeymiş gibiydi. O tehlikeli gülümseme beni olduğum yere çiviledi. Ardından evin kapısına döndü, adamlarına bir işaret verdi.
Ve ben, o kapının anında açılacağını anladım.
