4. bölüm · Düşmüş Dünya: Kıyamet ve Kıvılcım
03
Geldiğimiz yer... bir mezarlık gibiydi ama yaşıyordu. Harabeler arasında yükselen tek yaşam belirtisiydi. Çatlamış duvarlı binalar, yer yer çökmüş taş yapılar... Burası, ayakta kalmaya çalışan ama ruhunu çoktan kaybetmiş bir yerleşim yeri gibiydi. Eski bir çeşmenin etrafına kümelenmiş insanlar, yıpranmış kıyafetleriyle gündelik işlerini yapıyordu.
Caius önde, ben arkada yürüyordum. Her adımında etrafı kontrol ediyor, gözleri sürekli hareket halindeydi. Elindeki o garip saat hâlâ aklımı karıştırıyordu ama sormamayı tercih ettim. Henüz ona güvenip güvenemeyeceğimi bilmiyordum.
Bir ara durup kasabanın ortasındaki çatlamış bir tabelaya baktım. Solmuş harflerle “Elioth” yazıyordu. Buranın bir zamanlar bir adı vardı; şimdi ise unutulmuştu.
“Burası bir kasaba mı? Daha çok mezarlık gibi görünüyor,” dedim. Sesim soğuk havaya karıştı.
Caius omuz silkti. “Senin gözlerin farklı şeyler görmeye alışmamış olabilir, Tavşancık,” dedi alaycı bir gülümsemeyle. “Ama bu yer hayatta. Burası için bu bile bir mucize.”
Tam o anda arka sokaktan gelen ağır ve ritmik ayak seslerini duydum. Bir grup adam, kara pelerinlerinin uçlarını kasabanın taş zemininde sürükleyerek ilerliyordu. Yürüyüşleri kusursuz bir düzen içindeydi ve hepsinin yüzünde aynı sert ifade vardı.
Caius duraksadı, gözleri hızla çevreyi taradı. Sesi aniden ciddileşti:
“Benimle gel.”
Başımı kaldırdım ve adamların arasında yürüyen birine odaklandım. Kieran Blackthorn. Uzun boyu, kasvetli karizması ve delip geçen buz gibi bakışlarıyla tam bir karanlık lord gibiydi. Üzerindeki siyah ceket, omuzlarına zarif ama tehditkâr bir hava katıyordu. Belirgin yüz hatları, soluk ay ışığı altında daha da sivrilmişti. Gözleri, karanlığın içinden bakan hayaletler gibiydi.
Bir anlığına onunla göz göze geldim. Kieran’ın ifadesiz yüzünde belli belirsiz bir merak dalgalandı. Ama ben, onun bakışlarında bir tehditten çok daha fazlasını gördüm: soğuk, sessiz bir yıkım.
Caius kolumu çekerek beni karanlık bir köşeye sürükledi.
“Ne yapıyorsun?!” diye fısıldadı, sesi alaycılığını tamamen kaybetmişti.
“Beni neden sürüklüyorsun? Kim bu adam?”
Caius beni hemen susturmak için kaşlarını çattı.
“Seni fark etmediklerini mi sanıyorsun? O kıyafetinle buraya ait olmadığın bağırıyor. Şimdi sus ve gel.”
Terk edilmiş bir kulübenin kapısını sessizce açıp içeri girdik. Kulübe, tahtaların arasından ışık sızdıran bir harabeden ibaretti. Caius, eliyle bir köşeyi işaret etti.
“Buraya saklanalım.”
Dışarıdan gelen ayak sesleri kulübenin etrafında yankılanıyordu. Tahtaların arkasına sıkışmış, nefes almaktan korkuyorduk. Sırtım tahtaya yaslanmıştı; Caius ise hemen önümdeydi. Aramızda neredeyse hiç mesafe yoktu. Kalbim hızla atıyordu. Heyecan, korku ve yabancının yakınlığı birbirine karışmıştı. Yüzüme çarpan nefesi gerginliğimi daha da artırdı.
Kapı gıcırdayarak açıldı. Kieran Blackthorn yavaş adımlarla içeri girdi. Sert adımları tahtaların üzerinde yankı yapıyordu. Gözleri karanlığı tarıyordu, yüzünde her zamanki tehditkâr ifade vardı.
Kieran durdu, başını hafifçe kaldırıp kulübenin kokusunu içine çekti.
“Burası...” diye mırıldandı, gözleri daha dikkatlice taramaya başladı.
Kalbim yerinden çıkacaktı. Caius bana daha da yaklaşıp bir şey söylememem için gözleriyle işaret etti.
Tam Kieran bulunduğumuz tahtalara doğru yöneldiğinde, bir adam içeri girdi.
“Efendim,” dedi adam, sesi titriyordu. “Caius Ruinsworth kulede görülmüş. Yanında bir kız da varmış.”
Kieran başını hafifçe çevirdi. Bir anlık sessizlik oldu. Sonra adamın boğazını yakalayıp sıkıca kavradı.
“Bu sefer de yalan söylüyorsan, sonun acılı olacak. Doğru mu bu bilgi?” Sesi tehditkâr bir fısıltıya dönüşmüştü.
Adam kekeledi.
“B-bu doğru, efendim. Eminim.”
Kieran adamı iterek yere düşürdü.
“Gidiyoruz,” dedi ve kulübeden çıkmadan önce bir kez daha bulunduğumuz yere baktı.
Nefesimi tutarak Kieran’ın çıkışını izledim. Kapı gıcırdayarak kapandı ve adımların sesi uzaklaştı.
Caius derin bir nefes aldı ve tahtaların arasından çıktı.
“Hah, az kalsın yakalanıyorduk,” dedi muzip bir gülümsemeyle.
Gözlerimi ona diktim, hâlâ şoktaydım.
“Neden seni arıyorlar? Caius, bu ciddi bir şey mi?”
Hafifçe omuz silkti.
“Önemli biriyim, Tavşancık. Ne diyebilirim ki?” dedi alaycı bir tonda.
“Başımız belada mı, Caius?” diye sordum; bu kez sesimde ciddi bir endişe vardı.
Gülerek yanıtladı.
“Burada herkes başını belaya sokar.”
“O kimdi?”
Caius’un yüzündeki alaycılık anında kayboldu.
“Kieran Blackthorn,” dedi ciddiyetle. “Onun olduğu yere ne kadar uzak olursan, o kadar güvende olursun, Tavşancık.” Kapı aralığından gözetlemesi bittikten sonra fısıldadı: “Hadi gidelim.”
Bu adamın umursamaz tavırlarına hem sinirleniyor hem de gizliden gizliye etkileniyordum. Ama biliyordum ki Caius hakkında hâlâ öğrenecek çok şeyim vardı. Ve o an için en büyük merakım, bu karanlık ve tehlikeli dünyanın bizi nereye sürükleyeceğiydi.
