2. bölüm · Düşmüş Dünya: Kıyamet ve Kıvılcım
01
Pastanenin kapısından çıktığımda, çikolatalı pastanın ağırlığı bile yorgunluğumu unutturmaya yetiyordu. Bu gece Lily'nin doğum günüydü ve bu pasta, hayatımın berbat bir döngüden ibaret olduğunu unutturacak kadar özeldi. Büyükannem ve Lily için çalışmak, her gün aynı yükü omuzlamak… Omuzlarım ağrıyordu ama en azından bu gece, bir süreliğine bu sıkıntılardan uzaklaşacaktım.
Yavaş adımlarla eve yürürken, sokaklar çoktan boşalmıştı. Bir elim pastanın üzerindeyken diğer elimle telefonumu kontrol ediyordum. Arkamdan gelen ayak seslerini duyduğumda ilk başta umursamadım. Kendi kendime "Sadece hayal görüyorsun, Mia," diye mırıldandım ama içimdeki huzursuzluk, mideme buz gibi bir yumruk gibi indi. Adımlarım hızlandı, arkamdaki de hızlandı. Kalbim, göğüs kafesime sığmıyordu. Dönüp baktığımda karanlıkta kapişonlu bir siluet gördüm. Bu, içimdeki korku sirenlerini tamamen açtı.
"Hey! Hey dur!" diye bir ses duyduğumda kalbim duracaktı. Yabancı, bir anda dibimde bitti ve çantamı çekiştirmeye başladı. Direndim ama gücü benden kat kat fazlaydı. En çok üzüldüğüm şey, pastamın yere düşüp parçalanması oldu. Lily'nin o parlak gülümsemesi gözümün önünde sönmüştü.
"Nolur, bırak!" diye haykırdım. Çantayı kaptırmak istemiyordum ama adamın gözündeki o vahşi kararlılık beni dondurmuştu. Çantayı bir anda çekti ama içinden sadece telefonum ve birkaç bozukluk yere saçılınca, bir canavar gibi kükredi:
"Bu mu? Hepsi bu muymuş?!"
Gözümden bir yaş süzülürken korkuyla geri çekildim. "Başka bir şeyim yok," diye fısıldadım. Adam cebinden bir bıçak çıkardığında beynimdeki tek kelime "koş" oldu. Koştum. Nereye gittiğimi bilmiyordum, sadece bacaklarıma güveniyordum. En sonunda kendimi bir çıkmaz sokakta buldum. Arkamdan gelen o sert adımların sesi durdu.
"Kaçabileceğini mi sandın? Bu sokaktan çıkış yok," dedi, sesi zehir gibiydi. Bıçağını güneşte parlatarak yavaşça bana yaklaştı.
"Bu sahneye geç mi kaldım, yoksa tam zamanında mı yetiştim?"
Sesin geldiği yöne döndüğümde, karşımda duran adamı gördüm. Üzerinde siyah, uzun bir kaban vardı ve elinde garip bir şey tutuyordu. Bir saat gibiydi ama üzerindeki semboller ve ışıklar dünyevi değildi. Bana ve adama göz attıktan sonra elindeki cihaza vurdu.
"Tamam, çalışıyor gibi duruyor," diye mırıldandı. Sonra saldırganıma dönüp gülümsedi. "Devam edin, ben yokmuşum gibi davranın."
Ben şaşkınlıkla, "Bana yardım etmeyecek misin?!" diye bağırdım.
Başını yana eğerek bana baktı. Bakışları, tüm vücudumda gezindi ve beni olduğum yerde çıplak bırakmış gibi hissettim. "Sanmıyorum. Bu, sizin kişisel sorununuz gibi duruyor." Sesi o kadar sakindi ki, sanki kahve siparişi veriyordu.
Saldırgan, adamın elindeki garip cihaza odaklandı. "O ne? Değerli bir şey gibi duruyor. Onu bana ver," diye tısladı.
Gizemli adam, yanıma doğru yürüdü. Kokusu, odun ve hafif bir yağmur sonrası toprağı andırıyordu. "Sakin ol dostum. Bu senin işine pek yaramaz," dedi alaycı bir ses tonuyla.
Ona fısıldadım. "Lütfen, şu şeyi ver de buradan kurtulalım. Canımızdan daha mı önemli?"
Elindeki saati havaya kaldırıp, tuhaf bir gülümsemeyle bana baktı. "Evet, öyle olabilir."
Adamın sabrı taştığında bıçağını adama doğru fırlattı. Bıçak tam ona saplanacakken saat birden parladı. Adam, bıçaktan ustaca sıyrıldı ve saldırganı hızlı bir tekmeyle yere serdi. Yerde yuvarlanırken adam saati havaya kaldırdı ve sırıttı:
"İşte bu yüzden bunu veremem."
Şaşkınlıkla geriye çekildim. Adam, saati cebine koydu ve çıkmaz sokağın sonuna doğru yürüdü. Sonra birdenbire, duvarın içine girdi ve gözden kayboldu. Gözlerim faltaşı gibi açılmıştı. Ne? Bu nasıl…?
Arkamda bir ses duyduğumda irkildim. Saldırgan ayağa kalkmış, hışımla bana doğru geliyordu.
"O adam nerede? Nereye gitti?!" diye bağırdı.
Çığlık atarak geri çekildim. "Bilmiyorum!" diye fısıldadım. Bıçak bana doğru savrulduğunda çaresizce duvara koşuyordum. Tam bıçak bana saplanacakken güçlü bir el beni duvardan içeri çekti. Kafamı kaldırdığımda, o gizemli adamı gördüm. Başka bir yerdeydik ve tam da yerde saldırganın sadece eli ve bıçağı vardı. Adam "Ucuz atlattık," dedi ve gülümsedi.
Korkuyla çığlık attığımda beni gözlerinde alaycı bir parıltıyla süzdü. "Amma gürültü yaptın Tavşancık."
Ona haykırdım. "Sen... ona ne yaptın?!"
"Zavallı, geçide takıldı," dedi, yüzünde sahte bir üzüntü vardı. "Sana bunu sonra açıklarım. Ama önce… buradan gitmemiz gerek." Gözlerindeki alaycı ifade, yerini merak uyandıran bir meydan okumaya bırakmıştı. Ve ben, kim olduğunu bilmediğim bu adama, tam da neden bahsettiğini merak etmeye başlamıştım.
