3. bölüm · Düşmüş Dünya: Kıyamet ve Kıvılcım
02
Yabancının elindeki garip, ışık saçan saatten yayılan loş ışıkta titrek adımlarla ilerliyordum. Koridorun nemli, ürkütücü sessizliği, zihnimdeki soruların sesinden bile daha gürültülüydü. Sonunda dayanamadım.
"Bunu nasıl yaptın?" diye sordum. "Duvardan nasıl geçtik?"
Omzunun üzerinden bana dönüp kaşını hafifçe kaldırdı. Sadece elindeki saati işaret etti.
"Nasıl yani?"
"Uzun hikâye," dedi ve yürümeye devam etti. Bu adam resmen sabrımı sınıyordu.
"Peki," dedim. "O adama... o adama ne oldu?"
Kısa, boğuk bir kahkaha attı, sesi koridorda yankılandı. "O bir daha sağ elini kullanamayacak ama iyi." Omuz silkti, sanki az önce birini sakat bırakmak günlük rutininin bir parçasıymış gibi.
"Polis veya ambulans çağırmamız gerekmez mi? Suçlu biz olabiliriz!"
Yabancı, "Artık bir önemi yok," dedi.
Gözlerimi kısıp ona baktım. Hem tehditkâr hem de umursamazdı; bu, tuhaf bir karışımdı. "Peki, nereye gidiyoruz?" diye ısrar ettim.
Kayıtsızca, "Evime," dedi.
"Evine mi?"
"Evet, evime."
"Senin evine geldiğim falan yok," dedim, sesim keskinleşmişti. "Ben evime döneceğim. Beni bekleyen kardeşim ve büyükannem var."
Aniden durdu, başını hafifçe yana çevirip bana baktı. "O biraz… zor."
Gözlerim kocaman açıldı. "Zor mu? Ne demek zor?"
Dudaklarında alaycı bir gülümseme belirdi. Hafifçe eğilip yüzünü benimkine yaklaştırdı. Fısıltısı bile tüylerimi diken diken etti. "Öğreneceksin… tavşancık."
Bir an donup kaldım, sonra gözlerimi devirdim ve kolunu sertçe çekerek onu durdurdum. "Evime gitmem lazım benim! Onlar bensiz yapamaz. Anlıyor musun?"
Başını eğdi ve yüzüme yaklaştı. Yüz hatları, saatin loş ışığında keskinleşmişti. Yeşil-mavi karışımı gözleri, bir an beni benden aldı. "Şu an gidemezsin," dedi, sesi sakin ama katıydı.
Dişlerimi sıkarak, "Neden?" diye bağırdım ve etrafıma bakındım. Loş ışıkta duvarlardan çıkan tuhaf yeşillikleri ve dolambaçlı dalları fark ettim. Bunlar bir koridorda olmaması gereken şeylerdi. "Biz… neredeyiz?"
Sıkılmış gibi derin bir nefes aldı. "Sabırlı ol, tavşancık."
Sabır mı? Kesinlikle benim sözlüğümde olmayan bir kelimeydi. Adamın bir şey anlatmayacağını anlayınca, onu umursamadan koşmaya başladım.
"Hey! Bekle!" diye arkamdan bağıran sesi duymazdan geldim. Koridorun sonuna geldiğimde, boylu boyunca yıkılmış bir duvarla karşılaştım. Dışarı baktığımda gördüğüm şey, tüm mantık algımı altüst etti.
Ay ışığı, harabe halindeki bir şehri aydınlatıyordu. Yıkılmış binaların içinden ağaç dalları fırlıyordu, devasa gövdeler yeri yarıyordu. Toprak, beton ve yeşillik bir kaos içindeydi. Bu yer, bir kâbus gibiydi.
"Bu… bu imkânsız..." diye fısıldadım.
Tam o sırada gök gürledi ve yağmur aniden bastırdı. Saçlarımdan damlalar süzülürken arkamdan bir ses duydum. Gök bir kez daha gürlediğinde, adam hızla koşarak bana ulaştı. Kolumdan sertçe çekiştirip beni kendine çekti. İkimiz de yere yığılırken, tam bir saniye önce durduğum yere mavi bir şimşek saplandı.
Kaldırım taşları parçalanıp etrafa saçıldı. Ben altta kalmıştım; o ise üstümde, elleri iki yanımda yere basıyordu.
Soluk soluğa kalmıştım. Yüzü şimdi çok yakındı. Gözleri doğrudan benimkine bakıyordu. Yüzümden bir damla süzüldü; yağmur muydu yoksa gözyaşı mı, emin değildim. Baktığım yere, az önce şimşeğin çaktığı yerden duman yükseliyordu.
"Bugün başka bela çekmesen olmaz mı?" diye fısıldadı.
Sırtımı duvara yasladım. Parmaklarım arkamdaki soğuk taşlara gömülürken, gözlerim Caius'un yüzünden hiç ayrılmıyordu. "Şu an bir rüya değil, değil mi?" diye sorduğumda sesim çatallaşmıştı.
"Hayır."
"Yakın zamanda sevdiklerimin yanına dönebilecek miyim?" Sakindim. Sadece sesim titriyordu.
"Şimdiden meraklanmışlardır bile…"
"Bilmiyorum."
Derin bir nefes aldım. Bakışlarımı ondan kaçırmadım. "Peki burası neresi?"
Caius'un gözleri manzaradan ayrıldı, sonra yeniden benimkine baktı. "Bu yer… sizin geleceğiniz."
O an yaşadığım şok, tüm bedenimi ele geçirdi. Islaklıktan titremeye başladım. Üzerimdeki beyaz, tavşan baskılı tişörtüm sırılsıklam olmuştu ama daha yağmurda bir dakika bile durmamıştım. Bu nasıl olabilirdi?
Caius yanıma yaklaştı. Titrediğimi gördü ve üzerindeki kabanı çıkarıp bana uzattı. "Bunu giysen iyi olur, tavşancık. Burada hastalanmak istemezsin."
Boş gözlerle ona baktım. Hiçbir tepki vermeyince, kabanı sırtıma koydu. "Hadi gidelim."
Bakışlarım anında sertleşti. "Tanımadığım biriyle hiçbir yere gitmem."
Garip bir şekilde gülümsedi. "Tanımadığın birinden yardım istemiştin ama tavşancık… Üstelik bu tanımadığın kişi iki kez hayatını kurtardı." İki eliyle de kendini işaret ediyordu, bu durumdan keyif aldığı belliydi. Ondan bakışlarımı kaçırdım. Söyledikleri doğruydu. Bana zarar vermek istese çoktan yapmıştı. Fısıldadım: "Peki… sen kimsin?"
Caius'un yüzü parladı. Cebinden saati çıkardı ve döndürdü. Saatten yansıyan ışıkla birlikte konuştu:
"Ben Caius Ruinsworth. Zaman gezgini."
Gözlerim anında parladı. "Yani… beni geri gönderebilir misin?"
Yüzünü buruşturdu. "Sanırım."
"Sanırım mı?"
Yağmur dinmişti. Kolumu tuttu ve etrafına baktı. "Her şeyi anlatacağım, tavşancık… O yüzden uslu bir kız ol ve benimle gel."
İtiraz etmedim. Bu yıkıntılar dünyasında, Caius'un elindeki garip saatten başka bir umut ışığı göremiyordum. Adımlarımı ona doğru çevirdim. İçimde filizlenen tek şüphe, bu adamın beni gerçekten eve döndürüp döndüremeyeceğiydi. Ama o anda sıkıca tutunduğum tek şey, Lily'ye duyduğum özlemdi.
