8. bölüm / 12
Dolunayın LanetiSoytarı
Bölümler 12Şu an: Soytarı
- 1 Kan Ve Kahkaha2.201 kelime
- 2 47 Saniye2.930 kelime
- 3 Akşam Ateşi3.536 kelime
- 4 Uyuyan Taç4.144 kelime
- 5 Mareya2.762 kelime
- 6 İz4.806 kelime
- 7 Panayır7.998 kelime
- 8 Soytarı13.024 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 Sabaha Kalan Gece9.103 kelime
- 10 Merhaba Ve Elveda6.911 kelime
- 11 Beyaz Gölge6.617 kelime
- 12 Karanlık Gölge4.127 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İnsan bazen en çok sustuğu anda kendini dinliyordu. Kelimeler zihnine çarpıp, yankılı sesle çıkarıyor ama bunu senden başka kimse duymuyordu. Ama bu çarpma sesleri zihninde yankılanır, insanı deli ederdi. Sessizlik en gürültülü düşüncelerin sinsice gizlendiği yerdi.
Gözlerimi açtığımda odanın içini sabah ışığı dolduruyordu. Pencerenin ardından gelen güneş ışığı tahta parkelere vuruyor, ince toz parçaları havada altın parçaları gibi süzülüyordu. Bir süre toz parçalarını izledim. Dışarıdan insanların sesleri geliyor, bir yerlerde çekiçlerin demire vurma sesi yankılanıyor, panayırın ikinci gününe hazırlanan tezgahların sesi duyuluyordu.
Dün gece yaşananlar, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte aklıma bir ok gibi saplandı. Hedef tahtası, kalabalık, havayı yaran bıçağın keskin ıslığı ve bütün o karmaşanın içinde, gözlerimi mıhladığım o koyu bakışlar.
Kaşlarım istemsizce gözlerime yaklaştı. Bıçağımı hedef tahtasından kendi elleriyle çıkarmıştı. Benim orada olduğumu bilmesine rağmen bana vermemiş, sanki bana ait değilmiş gibi kendi bıçaklarının arasına yerleştirmişti. Bu önemsiz hareket, zihnimde kendine yer bulmuş bir kıymık gibi her düşündüğümde biraz daha deirine batıyordu. Neden bana bıçağımı geri vermemişti? Derdim o bıçak değil, bıçağı almasının altında yatan sebepti.
Bu soruyu gece boyunca kaç kez kendime sordum bilmiyordum. Cevabı bulamamış olmak canımı sıkıyordu ama asıl sinir bozucu olan, cevabı öğrenmeyi böylesine istememdi. Merak içimde bir tohum gibi usul usul büyürken düşüncelerimin etrafına dolanıyo, ne lkadar kurtarmaya çalışsam da beni yeniden aynı soruya çekiyordu.
Bu düşünceler hoşuma gitmedi, bu soruyu bu denli düşünmeme gerek yoktu. Önemsiz bir bıçaktı. Yatağın kenarına oturup ellerimi saçlarımın arasına geçirdim. Saç tellerim parmaklarımın arasından geçiyor, değdiği yerlere iç kıpırdatan hisler bırakıyordu. Bir süre o şekilde pencereden telaş içindeki insanları izledim. Dün geceki kalabalık ve eğlencenin yerini yeniden telaş almıştı.
Tam ayağa kalkmıştım ki kapı büyük bir gürültüyle ardına kadar açıldı. ‘’Marsel!’’ Mirel’in sesi odayı doldurduğunda şaşırmadım. Kapıyı çalmış mıydı, emin değildim. Gerçi onu artık tanıyordum; muhtemelen böyle bir ayrıntıyı aklının ucundan geçirmemişti. Dün kapıyı çalmıştı ama hiç cevap beklemeden girmişti, bugün de gerek olmadığına karar vermiş olmalıydı. Düşüncelerimle hafifçe gülümsedim. Elinde küçük bir hasır sepet vardı. Yüzündeki heyecan, sabah güneşinden bile daha parlak görünüyordu. Mirel'e bakıp da huzur bulmamak akıl işi değildi. Mirel gerçekten huzurdu. Önünü sonunu düşünmeden neşe dağıtıyor, insanların yanında olmayı seviyordu. ‘’Uyanmışsın.’’ Dudaklarımdaki gülümseme istemeden genişledi.
‘’Belli olmuyor mu?’’ Ellerimi iki yana açıp uyanık olduğumu kanıtlamaya çalışır gibi ona baktım. Mirel ise elini çenesine koyup birkaç saniye yüzümü inceledi, sanki gerçekten uyanık olup olmadığıma karar vermeye çalışıyordu.
"Bazen belli olmuyor." kıkırdayarak sepeti masamın üzerine bıraktı. Ardından tekrar bana dönerek kararlı bir ifadeyle baktı. "Benimle kahvaltıya geliyorsun."
Kaşlarımı kaldırdım. "Bu bir davet mi?’’ Sepetin kapağını kaldırıp içine baktım. İçinde birkaç meyve, taze sebzeler ve özenle yerleştirilmiş birkaç parça kuru çiçek vardı. Mirel böyle küçük şeylere bile anlam yüklemeyi seviyordu.
‘’Hayır.’’ Kollarını göğüsünde birleştirdi. Yüzündeki ifade, itiraz kabul etmiyordu. ‘’Bu bir emir.’’ Uzun bir nefes vererek başımı iki yana salladım ve banyoya doğru ilerledim.
‘’Peki ya gelmeyi reddedersem?’’ Arkamı döndüğümde Mirelin yüzünde hain gülümsemeyi gödüm.
‘’O zaman burada akşama kadar düşünürsün.’’ Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalktı. Mirel böyleydi. Önemli konular hakkında çok fazla soru sormaz, zorlamaz ama nasıl oluyorsa söylemediğim şeyleri bile fark ederdi. Hisleri, bazen benim kendi düşüncelerimden bile önce harekete geçiyordu. Ne kadar saklamaya çalışsam da yüzümde değişen her ifadeyi anlayabiliyordu. Yüzümdeki şaşkınlığı yakaladığında dudaklarının kenarı kıvrılırken kahkahasını tutamadı. "Demek düşünüyorsun."
‘’Hayır düşünmüyorum.’’ Cevabı fazla hızlı verdiğimi fark ettiğimde kendime kızmadan edemedim. Daha kötü bir savunma olamazdı herhalde. Hemen banyoya girip ahşap kapıyı ardımdan kapattım ancak Mirel'in gülüşü duyulmaya devam ediyordu.
‘’Kötü bir yalancı olduğun için kaçmana gerek yok!’’ Sesi kapının ardından bile oldukça gür duyuluyordu.
Dakikalar sonra kendimi Mirel'le birlikte köyün dar sokaklarında yürürken buldum. Sabahın serinliği henüz hissedilmeye devam ediyordu. Toprak yola güneş ışıkları ince şeritler halinde vuruyor, taze ekmek ve panayır tezgahlarından yayılan kokular birbirine karışıyor, kurulmaya başlayan tezgahların sesi etrafa yayılıyordu. Mirel’in evi köyün biraz kenarında bulunuyordu. Küçük evin kapısına henüz varmadan bile buranın Mirel’in evi olduğu anlaşılıyordu. Pencere önlerini süsleyen rengarenk çiçekler, saksılardan taşacak kadar çok büyümüşlerdi. Kapıya asılmış bir demet kuru lavanta rüzgarla birlikte etrafa sıcak bir koku yayıyor, etrafı görünmez bir sıcaklıkla dolduruyordu. Burası tamamen Mirel'i yansıtıyordu; neşeli, canlı, heyecanlı ve hayat enerjisi saçan bir yerdi.
Kapıyı açtığında içeriye yayılmış olan sıcaklık yüzüme vurdu. İlk hissettiğim şey sıcak ekmek kokusuydu, ardından kurutulmuş çiçeklerin hafif kokusu. Evin ortasına aceleci olmayan adımlarla ilerledim. Ev küçüktü ama aslında olduğundan çok daha büyük yaşanmışlıklara sahipti. Duvarları saksılarına sığmayan sarmaşıklar sarmıştı. Sabah güneşi camdan içeri süzülüyor, çiçeklerin yaşam kaynağını onlara sağlıyordu.
Duvarlarda kurutulmuş otlar asılıydı, raflarda boyanmış ahşap kutular duruyor, masanın üzerinde yarım kalmış örgüler ve rengarenk kurdeleler duruyordu. Ama bu bir dağınıklık değildi, evin içinde neşeli bir hayat olduğunun bir kanıtıydı. ‘’Vay canına.’’ Gözlerim hayranlıkla etrafta geziniyordu. Buranın sıcaklığı içime işlemişti sanki.
‘’Neden şaşırdın?’’ Mirel'in sesi oldukça meraklıydı.
‘’Kendimi tıpkı bir çiçek bahçesine girmiş gibi hissettim.’’ Yüzündeki merak kayboldu ve yerini mutlu bir aydınlanmaya bıraktı. Açık yeşil gözlerinin içi parladı. Evi de tıpkı kendi gibi cıvıl cıvıldı.
‘’Gerçekten mi?’’ Heyecanla sorduğu bu soruya karşılık evi hayranlıkla izlemeye devam ettim.
‘’Gerçekten.’’ Pençerenin önündeki saksılardan birine dokundum, içinde büyük yaprakların içinde bembeyaz açmış bir çiçek vardı. "Bu ne çiçeği?" Elim büyük yaprağın üzerinde gezindi, pürüzsüzdü; sanki üzerine bir toz tanesi konmasına dahi izin vermeyecek kadar canlıydı.
Mirel yanıma gelip yapraklardan birine sevgiyle dokundu. "Barış çiçeği." Başımı usulca ona çevirdim. "Eskiler anlatır." Sesi her zamanki gibi yumuşacıktı. "Yüzyıllar önce iki kırallık yıllarca savaşmış. Toprak o kadar çok kan görmüş ki hiçbir şey yeşermez olmuş. Öyle canice bir savaşmış ki iki krallığın halkının yarısından fazlası bu savaşta ölmüş, küçücük çocuklar bile bu savaşta birer savaşçı olarak can vermiş. Savaş bittiğinde, çocuklardan biri kılıcını yere saplamış ve 'Artık hiçbir çocuk savaş yüzünden ölmesin, ailesini kaybetmesin.' diye dilek dilemiş. Bahar geldiğinde kılıcın hala gömülü olduğu yerden bir barış çiçeği açmış." Yaprakların üzerinde gezinen parmağım durdu. "Bu yüzden insanlar bu çiçeği evlerinin girişlerine, bahçelerine ve pencerelerine koyar. Derler ki, 'Bir evde barış çiçeği varsa, o evde öfke uzun süre kalamaz. İnsanlar birbirlerini incitseler de sonunda yeniden mutlu olacak bir yol bulurlar.'" Beyaz çiçeklere baktım. Gür yeşil yaprakların arasından yükseliyorlardı; sanki karanlığın içinden yükselen günahsız umut parçaları gibi.
"Ne kadar da güzel." Dediğimde Mirel çiçeğe sevgiyle bakarken başını salladı. Gözlerimi ondan ayırıp tekrar evin içine baktım. ‘’Saraydaki odaların çoğu buradan çok daha büyük.’’ Kaşlarını kaldırdı, ne söyleyeceğimi merak ediyordu. Bir süre sustum. ‘’Ama hiçbiri burası kadar sıcak hissettirmedi.’’ Yüzünde yavaş yavaş kocaman bir gülümseme belirdi. ‘’Buraya baktığımda eşyalar ya da bir dağınıklık görmüyorum.’’ Elimle etrafı işaret ettim. ‘’Seni görüyorum.’’ Çiçekler, renkli kumaşlar, yarım kalmış örgüler, raflara dizilmiş minik süslemeler. Hepsi Mirel'in ruhundan kopup odanın dört bir yanına saçılmış gibiydi. Sanki dokunduğu her şey onun neşesinden birer parça almıştı. Burası bir evden çok, insanın içini usulca saran bir bahar sabahına benziyordu. İlk kez sahibinin kalbini bu kadar yansıtan bir yer görüyordum. Mirel burayı kendi isteğiyle, kendini yansıtacak şekide bir yaşam alanına çevirmişti. Benim tam aksime.
‘’Bu bir iltifat mıydı?’’ Mirel kıkırdadı. Bir yandan masaya tabakları ve sepetten çıkardığı yiyecekleri yerleştiriyordu.
‘’Sanırım." Kıkırdarken etrafa bakmaya devam ettim.
‘’O zaman kabul ediyorum.’’ İçimde beklenmedik bir his oluştu, özlem. Çünkü ilk kez bir eve bakıyor ve içinde yaşayan insanı hissedebiliyordum. Bir anlığına burada doğup büyümek nasıl bir his olurdu diye düşündüm. Çiçek kokularıyla uyanmak, Mirel’in neşeli konuşmalarını dinlemek, bu sıcak masada kahvaltı etmek. İçimde ince bir sızı oluştu, çünkü bunun ne kadar sıcak bir his olduğunu fark etmiştim. Ve aynı zamanda bana ait olmadığını biliyordum. Yaşamadığım, ait olmadığım bir yeri özledim.
Ben sarayın soğuk masalarından birinde her sabah sessizlik eşliğinde kahvaltı yapmış daha sonra zorunlu olduğum dersleri almak için sarayda oradan oraya sürüklenmiştim. Hiçbir zaman sıcak bir konuşmaya ya da sıcak bir masaya şahit olmamıştım.
Mirel masaya bal, peynir, sıcak ekmek ve dün yediğimiz tarçınlı çöreklerden koyduğunda birlikte oturduk. ‘’Çok fazla çiçek var. Rengarenkler, tıpkı senin gibi.’’
‘’Çünkü onlar hiçbir şeyden şikayet etmiyorlar. Su ve güneş onlar için yeterli, daha fazlasını istemiyorlar ve sana minnetle çiçeklerini açıyorlar.’’ Gülümseyerek bir parça tarçınlı çöreği ağzıma attım, tarçının tadı damağıma yayılırken bu beni gülümsetti. Bu çörekleri benim için aldığına emindim. Bir süre kahvaltımızı ettiğimiz sırada Mirel’in yüzünde sinsi bir ifade belirdi. ‘’Şimdi.’’ Kaşlarım çatıldı. ‘’Panayırın yıldızı olmak nasıl hissettiriyor?’’
Derin bir iç çektim. ‘’lütfen başlama.’’ Masaya dönüp önüme koyduğum ekmeğe uzandım.
‘’Başlayacağım.’’ Sesi Başarım kendisininkiymiş gibi neşeli ve gurur duyan cinstendi. Bir parça ekmeği bala batırıp bana muzip bir gülümsemeyle baktı. ‘’Böyle bıçak kullanmayı nerden öğrendin?’’
‘’Her zaman ilgim vardı.’’ Bu tamamen yalan değildi. Bıçaklara gerçekten ilgim vardı. Ama onları kullanmayı, sarayın taş duvarları arasında geçen uzun ve yorucu eğitimlerle öğrenmiştim.
‘’Keşke benim de ilgim olsaydı.’’ Güldü. ‘’Benim ilgim genelde elbiseler, çiçekler ve süslerdir.’’
"Fark ettim." Burnunu havaya kaldırıp sahte bir gururla gülümsedi. Bende gülmeden edemedim.
"Ne var? Onlar da önemli."
"Elbette." Mirel'in gözleri yeniden parıldadı. "Savaşta Kael'in tabelasının tam yanına bir de 'Elbiseler; çiçekler ve süsler önemlidir.' tabelası koyalım." Ben kahkahamı tutamazken Mirel gözlerini devidi ama kahkahasını tutmaya çalıştığı her halinden belliydi ve daha fazla dayanamayıp büyük bir kahkaha da o attı.
"Herkes seni konuşuyor."
‘’Abartıyorsun.’’ Gözlerimi devirip hazırladığım ballı ekmeği yemeye devam ettim.
‘’Hayır.’’ Bir parça peyniri ağzına attı. ‘’Buraya gelirken en az 3 kişi 'Dünki kız bu mu?' diye seni gösterdi. Çocuklar tahta çubuklarla senin gibi atış yapmaya çalışıyordu, yaşlılar senin atışını konuşuyor bir savaşçı olduğunu söylüyorlardı. Sen fark etmemiş olabilirsin ama şu anda panayırın en çok konuşulan kişisi sensin."
"Yani herkes dedikodumu yapıyor öyle mi?" Kinayeyle sorduğum bu soruya sinsice kıkırdadı.
"Daha çok namın yürüyor diyebiliriz." Mirel bunu söylerken son derece ciddi görünmeye çalışıyordu ancak dayanamayıp kahkaha attı. Kısa bir süre sessizlik oldu, dışarıdaki insanların sesleri geliyordu. Panayırın ikinci günü başlamıştı bile. Dakikalar sonra yeniden konuştu. ‘’Kael seni beğeniyor.’’ Yediğim peynir az kalsın boğazıma kaçıyordu. Şiddetle öksürmeye başladığımda Mirel kahkaha atıyordu.
Birkaç saniye sonra kendimi toparladım. ‘’Bunu da nereden çıkardın?’’
‘’Çünkü benim gözümden hiçbir şey kaçmaz.’’ Bunu öyle bir gururla söyledi ki sanki köyün en büyük sırrını çözmüş gibiydi. Masadaki su bardağını elime alıp birkaç yudum içtim. "Sana bakarken etrafındaki her şeyi unutuyor."
Gözlerimi devirdim. "Beni bir günden az bir süredir tanıyor Mirel."
"Böyle şeylerin zamanı yoktur." Onun karşısında haklı çıkma imkanım yoktu sanırım. Her şeyin bir açıklaması onda mevcuttu.
‘’Eminim bana bakmıyordur.’’ Umursamıyormuş gibi görünmeye çalışarak rahatça sandalyeye yaslandım.
‘’Bakıyordu.’’ Diye direttiğinde omuz silktim. Mirel bana sırıtarak bakmaya devam ediyordu.
"Bakıyor olsa bile bunun hiçbir anlamı yok." Kaşlarını kaldırdı. ‘’Bir insanın sana bakması yada seninle konuşması hoşlandığı anlamına gelmez.’’ Alay eder gibi kıkırdadı.
‘’Sen gerçekten hiçbir şeyi fark etmiyorsun.’’ İkimiz de yemeyi bıraktığımızda Mirel dirseklerini masaya yasladı. ‘’Bu arada, ödülün yarısını bana verdiğin için sana hâlâ sinirliyim.’’ Bu sefer gülme sırası bendeydi.
‘’Altınları alırken pek de sinirli görünmüyordun.’’ Kıkırdadı ve sandalyesine yaslandı.
‘’Çünkü altınlar çok güzel görünüyordu.’’ Kahkahamı tutamadım.
‘’Demek mesele bu.’’ Yüzünde haylaz bir çocuk ifadesi vardı.
‘’Elbette. Parlak mükemmel şeyler her zaman dikkatimi çeker.’’ Sonra yüzündeki ifade değişti ve minnete dönüştü. ‘’Yine de teşekkür ederim.’’ Gülümsedim. Mirel nadiren ciddi olurdu ve bu o anlardan biriydi. Onu çok kısa süredir tanıyordum ama onu çözmeye başlamıştım.
‘’Birlikte katıldık.’’ Elimi masanın üzerindeki ince uzun parmaklarının üzerine koydum. ‘’Ve birlikte kazandık.’’ Mirel gülümsedi ama bu şakacı gülümsemelerinden biri değil, içten ve minnettar bir gülümsemeydi. Tam rahatladığımı düşünüyordum ki yine zor sorularından birini ortaya attı.
‘’Dün gece Soren’in yüzünü gördün mü?’’ İşte o soru geldi. Gelmese şaşırırdım.
Gözlerimi devirip bardağımdaki suyla ilgilendim. ‘’Hayır.’’ Sesimin olabildiğince umursamaz çıkmasına özen gösterdim.
‘’Ben gördüm.’’ Ona değil etrafa bakıp ona bu konunun dikkatimi çekmediğini belli etmeye çalıştım. ‘’Hiç mutlu görünmüyordu.’’ Kalbim bir el tarafından sıkılıyormuş gibi aniden kasıldı. Çünkü merak, düşüncelerimin arasına ince bir çatlaktan sızıyordu. Tekrar Mirel’e döndüm. Yüzümde beliren en ufak değişimi kaçırmamıştı. Gülümsemesi genişledi. "Merak ettin."
‘’Hayır etmedim.’’ İnkarım ağzımdan öyle hızlı bir şekilde çıkmıştı ki kendimi ele verdiğimi fark edemedim.
‘’Ettin.’’ Burnumun ucuna hafifçe dokundu. ‘’Ettiğinin kanıtı da tam burada.’’
Hemen geri çekildim. ‘’On yaşında mısın?’’ Kahkahalara boğuldu. Ben bardağımdaki son yudumu içerken pencereye baktı ve hızla ayağa fırladı.
‘’Tamam.’’ Dedi uzatarak. Bu tonu biliyordum, tehlikeliydi bir şeyler yapmak istediği belliydi
‘’Hayır.’’ Cevap ağzımdan düşünmeden çıktı. Ne söyleyeceğini bilmiyordum ama hoşuma gitmeyeceği belliydi.
‘’Henüz ne söyleyeceğimi bilmiyorsun.’’ Kaşları çatılmış bir şekilde bana bakıyordu.
"Bilmiyorum." Omuz silktim. "Ama başımıza iş açacağını biliyorum.’’ Sözlerim onu durdurmak yerine daha da heyecanlandırdı. Ellerini hızla çırptı.
‘’Falcıya gidiyoruz.’’ Bardağı yavaşça masaya bıraktım.
‘"Başımıza bir de ruhları mı bela edeceğiz?" başımı iki yana salladım. "Kesinlikle gitmiyoruz." Kıkırdadığında gözlerimi kısarak ona baktım.
‘’Kesinlikle gideceğiz.’’ Derin bir nefes verip gözlerimi kapattım.
‘’Mirel.’’ Sesimdeki uyarıyı gizlemedim.
‘’Marsel.’’ Aynı ses tonunu taklit etmeye çalıştı ama başaramadı. Gözlerimi açtığımda birkaç saniye birbirimize baktık. ‘’Senden başka kiminle gidebilirim ki?’’ Yüzündeki dalga geçen ifade kaybolurken yerini, insanın istemese bile inandığı o masum ifade aldı. Sesli bir şekilde inledim. Ne zaman istediği bir şeyi yaptırmak istese gözlerindeki neşeyi söndürüyor ve yerine dünyanın en masum ifadesini yerleştiriyordu. Ve ne yazıkki en başından beni ona karşı yenileceğimi biliyordum.
Dakikalar sonra yaşlı, falcı kadının çadırında yerdeki minderlerde oturuyorduk. Kadının yüzü ve elleri kırışıklıklarla doluydu, bu kırışıklıkla yaşanmışlıklarının izini taşıyan oluklar gibiydi. Ancak saçları yaşına uymayan bir şekilde koyu bir kahverengiydi, bir tel bile beyaz yoktu. Çadırın içi kurutulmuş otların kokusuyla doluydu, bir köşede tahta bir kasenin içinde birkaç ot yanıyordu ve etrafa bir is gibi duman yayıyordu. Tavandan sarkan cam şişeler hafifçe sallanıyor, içlerindeki renkli sıvılar mum ışığı ile parlıyordu.
Mirel yanımda oturuyor, merakla kadına bakıyordu. Ben ise bir an önce buradan çıkıp gitmek istiyordum. ‘’Önce ben!’’ Dedi hemen ve elini yaşlı kadına uzattı. Kadının dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
‘’Demek sabırsız olan sensin.’’ Dedi kadın. Sesi yaşından dolayı olmayacak kadar kalındı. Mirel gururla gülümsedi ve başını salladı. Yaşlı kadın onun elini iki eliyle kavradı. Yerdeki masanın üzerinde duran mum ışığı kadının yüzündeki kırışıklıkları aydınlatıyor; her kırışıklığa yılların sessiz hikayelerini yansıtıyordu. Kulübenin içini kısa ama ağır bir sessizlik doldurdu. Bu ortam bana fazlasıyla stres veriyordu. Dışarıdaki panayırın sesi bile bu sessizliğin üzerini örtemedi. Bir süre hiçbir şey söylemeden Mirel’in elindeki çizgilere baktı. Sonra dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. Mirel hemen öne eğildi.
‘’Ne gördünüz?’’ Diye sordu meraktan yerinde duramayarak.
‘’Baş ağrısı.’’ Mirel’in ağzı şaşkınlıkla aralandı, ben ise istemeden güldüm. Kadının yüzünde en ufak değişim olmadan konuşmayı sürdürdü. ‘’Bitmek bilmeyen bir baş ağrısı.’’
‘’Bu hiç hoş değil.’’ Mirel hafif kızgın bir şekilde konuştu.
‘’Senin için değil.’’ Kahkaham bu sefer daha sesli bir şekilde çıktı. Mirel dirseğiyle hafifçe koluma vurdu. ‘’Çok konuşuyorsun.’’
‘’Bunu çizgilerimde mi gördünüz?’’ Gözlerini devirirken sordu.
‘’Hayır.’’ Yaşlı kadın gözlerini elinden ayırıp onun gözlerine baktı. "Bunu çadırın dışından bile duyabiliyorum.’’ Mirel’in yüzündeki ifade görülmeye değerdi, kahkahamı zor tuttum. Kadın yeniden avucuna döndü. ‘’İnsanları güldürmeyi seviyorsun.’’ Mirelin şakacı hali bir anlığına kayboldu. Dudaklarındaki gülümseme tamamen kaybolmadı ama eskisi kadar parlak da değildi; küçük bir bulutun güneşin önüne geçmesi gibiydi.
‘’Bu, kötü bir şey değil.’’ Sesindeki kırgınlığı gizlemeye çalışsa da derinlerde yatan o küçük notayı duydum. Kadının parmakları Mirel’in avuç içindeki çizgilerde ağır ağır dolaştı.
"Hayır, değil." dedi usulca. "Kalbin büyük. Bu çoğu zaman iyi bir şey.’’ Kadın durdu. "Kendini hep en son düşünenler, en çok yorulanlardır. Büyük kalpler daha kolay kırılır.’’ Mirelin yüzündeki neşenin son kalan parçalarıda yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Hemen ardından omuz silkti.
‘’Henüz kırık değil.’’ Dediğinde yaşlı kadın gülümsedi.
‘’Hayır, değil. Ve görüyorum ki...’’ Mirel anında doğruldu. Kadın, bu kez kahkahasını tutamadı. Yılların ağırlığını taşıyan yüzü biraz da olsa yumuşamış, neşeli bir hale bürünmüştü. ‘’Her yıl aynı adama yeniden aşık olmaya çalışıyorsun.’’
‘’Ne?’’ Mirel şiddetle konuştu. Şaşkınlıktan yerinden öyle bir sıçramıştı ki az kalsın oturduğu minderden düşecekti. Tutamadığım kahkaham çadırın içinde yankılandı. "Ben kimseye aşık olmaya çalışmıyorum."
‘’Demek doğruymuş.’’ Gülüşüm arasında zorlukla konuştum. "Ben sadece şüpheleniyordum."
‘’Marsel!’’ Adımı dişerinin arasından öyle bir tısladı ki biraz daha gülersem beni iderle boğacağından korktum. Bana öyle bir bakıyordu ki biraz daha gülersem beni çadırın dışına fırlatacaktı. "sadece vakit geçiriyoruz." Ellerimi teslim olmuş gibi havaya kaldırarak önüme döndüm.
Falcı kadın hâlâ gülümsüyordu. "Adam sabırlı.’’ Mirel başını yere eğip saklamaya çalıştı.
‘’Şimdi buradan çıkıp gideceğim.’’ Utançla çıkan sesi biraz önce benle konuşurken çıkan cesur ve kendinden emin ses tonu ile çok zıttı. Gülümseyerek elimi sırtına koyup hafifçe okşadım.
"Bence bunun için geç kaldın." diye mırıldandığımda yere eğdiği bakışarını bana çevirdi
"Hiç destek olmuyosun." Azarlanmış küçük bir çocuk gibi çıkan sesine karşılık gülümsedim.
"Buradan çıkıp gidersen kendini onun yanında bulacaksın." Kadının sesiyle yeniden ona döndük. Muzip bir şekilde gülümsüyordu. Yeni bir kahkaha attığımda Mirel yanındaki küçük yastığı bana fırlattı ancak gerçekten isabetleri çok kötüydü, yastık sağımdan geçip çadırın bir köşesine çarptı. Kadın başını iki yana salladı. Yüzünde eğlendiğini belli eden bir ifade vardı. ‘’Merak etme kızım. Kaderinin o adam olup olmadığını bugün söyleyemem." Bir süre sessiz kaldı. ‘’Ama görüyorum ki kalbin genç, merakı da oldukça büyük. Şimdilik rüzgarın tadını çıkar, dans et, gül, eğlen. Bazı insanlar kader olmak için değil, insana kim olduğunu hatırlatmak için çıkar karşısına.’’ Mirel’in yüzündeki utanç kendini istemsiz bir gülümsemeye bıraktı.
Çadırın içi birkaç saniye içinde hafiflemişti. Ama sonra kadının gözleri bana döndü. Gülümsemesi yavaş yavaş silindi ve bu içime açıklayamayacağım bir huzursuzluk çökmesine sebep oldu. Sanki çadırın içindeki sıcak hava bir anda soğumuştu. Mirel de bunu fark etmiş olmalıydı, çünkü yüzündeki az önce gülen ifade bir anda kayboldu. Yaşlı kadın elini bana uzattı. ‘’Şimdi sen.’’ Nedense o anda içeri girmek istemediğim bir kapının önünde duruyormuş gibi hissettim.
Elimi istemeyerek de olsa uzattığımda kadın elimi kırışık elleri ile tuttu. O anda nedense elektrik çarpmış gibi hissettim ve kadının da öyle hissettiğini yüzündeki şaşkın ifadeden anlamıştım. Panayırın sesi sanki uzaklaşmıştı. Biraz önce çadırın dışından gelen satıcıların bağırışları, oyun oynayan çocukların sesleri, kalabalığın uğultusu artık daha uzak gibiydi.
Bu saçmalıktı. Bir yabancının avuç içime bakıp hayatımı ve geleceğimi anlatabileceğine inanmıyordum. Biraz önce Mirel’e söyledikleri bir tesadüf olabilirdi, bunlar sadece birer varsayımdan ibaretti. Ama yine de elimi geri çekecek cesareti kendimde bulamadım. Sanırım duymak istiyordum; kendime bile söyleyemediğim şeyleri başka birinden duymak nasıl hissettirecekti?
Kadın avuç içime uzun bir süre baktı, o kadar uzun süre baktı ki rahatsız olmaya başladığımı hissettim. Önce kaşları çatıldı sonra yüzündeki çizgiler sanki daha da derinleşti. Gözlerindeki ışığın yavaş yavaş söndüğünü fark ettim. Bir şey görmüştü ve gördüğü şeyin hoşuna gitmediği apaçık ortadaydı.
‘’Ne kadar ağır.’’ Dedi en sonunda. Sesindeki yorgunluk beni hazırlıksız yakaladı. Ağır olan neydi? Avuç içimdeki çizgiler mi? Yoksa yıllardır sırtımda taşıdığım görünmeyen yük mü? Kadın başını kaldırmadı. ‘’Çok uzun zamandır taşıyorsun.’’ Boğazım düğümlendi çünkü neyden bahsettiğini bilmiyordum, ama aynı zamanda da çok iyi biliyordum. Annemin beni istemediği günden beri… babamın nefret eden bakışlarını gördüğümden beri… lanet kelimesinin kulaklarıma fısıldandığı ilk günden beri…
Sanki omuzlarımda görünmeyen koca bir kaya taşıyordum, kimse onu göremiyordu. Ama ben her gün daha da ağırlaştığını hissediyordum. Her sabah onunla uyanıyor, her gece onunla uyuyordum. Kadın parmaklarını avucumun ortasında gezdirdi. ‘’Evini kaybetmişsin.’’ Göğüsümdeki yaralı kuş öyle hızlı kanat çırptı ki her yeri yaralamaya başladı. Bir anlığına çadır kayboldu yerine, uzun koridorlar, taş duvarlar, altın işlemeli kapılar, pencerelerden görünen bahçeler, yıllarımın geçtiği saray geldi. Bir zamanlar ait olduğum ama kaçmak için her şeyimi vereceğim yer. Şimdi ise dönmeye cesaretim olmayan yer. Özlüyor muydum? Bilmiyordum. Nefret ediyor muydum? Onu da bilmiyordum. Bazı yaralar öyle eskiydi ki artık acıyıp acımadığını bilmiyordum. Kadın gözlerini kapattı. ‘’Ve hala geri dönmekten korkuyorsun.’’
Bu söz göğsüme saplandı, çünkü doğruydu. Hem dönmek istiyor hem de deli gibi bu duygudan kaçıyordum. Sarayı özlediğim anlar oluyordu ama sonra annem ve babamın benden ve lanetimden ne kadar nefret ettiğini, beni ortadan kaldırmak istediklerini hatırlıyor ve o saraydan da içindeki kaostan da nefret ediyordum. Yanımda oturan Mirel’in sessizliğini fark ettim, normalde şu zamana kadar şaka yapmış olurdu. Ama yapmadı, dizinin dizime değdiğini hissediyordum. Hiçbir şey söylemiyordu ama bu küçücük temasın bile içimi ne kadar sıcak hale getirdiğini hissettim. O anda, böyle güzel bir kalbe yalan söylemek zorunda olduğum için kendimden hiç etmediğim kadar nefret ettim. Yalan söylüyordum çünkü korkuyordum. Kim olduğumu öğrendiğinde benden uzaklaşmasından, lanetimden korkmasından, onu kaybetmekten korkuyordum.
Kadın aniden durdu. Parmakları elimin üzerinde hareketsiz kaldı. Yüzündeki renkler silinmiş, yerini kokuya bırakmıştı. ‘’Sende bir gölge var.’’ İçimde bir yer buz kesti. Lanet… Kadın bu kelimeyi söylememişti ama zihnim onun yerine kulaklarıma fısıldamıştı. Annem ve babamın bu kelimeyi kulaklarıma fısıldadığını hissettim, ses tonlarındaki nefret nefesimi kesti. Sonra Mareya’yı hissettim. Varlığını belli etmek istercesine zihnimin karanlık köşelerinde belirdi. Beni duyuyor, korktuğumu hissediyor ve yanımda olduğunu hatırlatmak istiyordu. Kadının gözleri kısıldı. ‘’Yalnız yürümüyorsun.’’ Bu defa nefes almak daha da zorlaştı. Yanımda oturan Mirel’in bile sırtı dikleşti. Ama konuşamadım, çünkü kadının sözleri ile birlikte aklıma gelen ilk kişi Mareya olmuştu. Onun gülüşü, onun sesi, onu gördüğüm son an. Bazen geceleri kendimi onunla konuşurken buluyordum ama bu konuşmaları net hatırlayamıyordum. Sanki konuştuğumuzu fark ettiğimde düşüncelerimin üzerine bir sis bulutu çöküyordu. Ama hissettiğim şeyleri hatırlayabiliyordum. Onunla, iki eski dost gibi konuştuğumu, bazen yanımda olduğunu hissettiğimi. Tıpkı şu anda olduğu gibi. Zihnimde bana sessizce destek veriyordu. Ve en korkutucusu. Bunun artık normal olup olmadığını bilmiyordum. Kendi zihnimde başka biriyle konuşmamın ne zaman normalleştiğini bilmiyordum.
‘’Bazı insanlar gittikten sonra da yanında kalır.’’ Kadının sesi kulaklarımda yankılandı. Gözlerim dolmaya başlamıştı ama ağlamamak için kendimi sıktım. Çünkü bazı acılar göz yaşı döktüğünde kendini daha derine işlerdi. Mirelin eli yavaşça boşta kalan elimin üzerine kapandı, dönüp ona bakmadım ama varlığını yanımda hissettim. Parmaklarının titrediğini hissettim, korkmuştu. Benim için korkuyordu ve nedense bu kadının sözlerinden daha çok canımı acıttı. Kadın başını kaldırdı ve gözlerimin içine baktı. ‘’Bir sığınak görüyorum.’’ Kaşlarım çatıldı.
‘’Sığınak?’’ Sesim isteğimin dışında titriyor, aldığım nefes vücuduma ağır geliyordu.
‘’Fırtınadan kaçanların saklandığı yer.’’ Kalbim hızla çarpmaya başladı, aklıma istemeden Soren geldi. Ona ilk güvendiğim, yanında ailemi öldürmesine rağmen güvende hissettiğim an. ‘’Oraya güvendiğin için gitmedin.’’ Sesindeki netlik tüylerimi diken diken etmeye yetti. ‘’Daha fazla yalnız kalmaktan korktuğun için gittin.’’ Gözlerimi kaçırdım çünkü bu söz içime sertçe oturmuştu.
Belki de haklıydı. O gün bir insana değil, boğulmamak için uzatılan bir ele ihtiyacım vardı.
Kadın elimi yavaşça bıraktı. Çadırın içindeki hava ağırlaşmıştı. Mirel'le göz göze dahi gelmedik, ikimiz de masaya birer altın bıraktık ama sanki bedenimiz burdaydı ama aklımız çoktan çadırı terk etmiş gibiydi. Ayağa kalkamaya yeltenmiştim ki yaşlı kadının sesi ben durdurdu. ‘’Yaklaş.’’ Dedi.
Kaşlarım çatılırken sordum. ‘’Neden?’’
Gözlerini üzerimden ayırmadan aynı kelimeyi tekrarladı. ‘’Yaklaş.’’ Sesindeki ton itiraz kabul etmiyordu. Dediğini yaptım. İstemeyerek de olsa ona doğru eğildim. Yaşlı kadın da bana doğru yaklaştı sonra beklemediğim bir şey yapıp elini kaldırdı. Parmakları saçlarımın arasına uzandığında refleksle başımı geri çektim ama çok geçti. Parmakları kulağımın yanındaki uzun bir tutam saçı kavramıştı. Bembeyaz saçlar… Kadın saçlarımı yavaşça bıraktı ama bakışları hâlâ o beyaz tutamın üzerindeydi. Sanki gördüğü şey saçlarım değil onların ardındaki asıl gerçeklerdi. Sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaldı. ‘’Geceleri onunla konuşmayı bırak.’’ Bütün vücudumun gerildiğini hissettim. Kalbim, göğüsümün içinde daha sert çarpmaya başladı. "Çünkü artık..." Diye fısıldadı. "Onun gerçek olduğuna inanmaya başlıyorsun.’’ Nefes almayı unuttum. Kadının eli saniyeler önce tuttuğu beyaz tutamlara hafifçe dokundu. ‘’Ve her inandığında...’’ Kısacık bir sessizlik oldu. ‘’O senden biraz daha alıyor.’’ Demek istediğini anlamamış gibi görünmeye çalıştım ancak anladığımı ikimiz de biliyoduk.
Başımı hızla kaldırdım ama kadın çoktan geri çekilmişti. Sanki az önce konuşan kişi o değilmiş gibi. ‘’Marsel?’’ Dedi Mirel. Sesi uzaktan geliyor gibiydi. ‘’Ne söyledi?’’ Boğazım kurumuştu, sanki çölde kalmıştım ve günlerdir su içmiyordum. Yeniden kadına baktığımda o başka bir yere bakıyordu.
‘’Hiçbir şey.’’ Sesim beklediğimden daha da zayıf çıktı. Mirel birkaç saniye boyunca yüzüme baktı ama daha fazla soru sormadı. Ben ise çadırdan çıktana kadar konuşmadım.
Panayırda geziyorduk. Mirel az önceki kasvetli havayı dağıtmak istercesine sürekli şakalar yapıyor, beni güldürebilmek için elinden gelen tüm gücü kullanıyordu. Onun yaptığı garip yorumlara şimdiye kadar çoktan gülerdim ancak şu anda dudaklarımı kıpırdatmak bile zor geliyordu. Yine de onu üzmek istemiyordum. Yüzüme zor da olsa bir gülümseme yerleştirdim. "Kıyafete ihtiyacım var, güzel bir yer biliyor musun?"
Mirelin gözleri anında parladı. ‘’Hem de en güzellerinin yerini biliyorum.’’ Elimi tutup beni kalabalığın arasından sürüklerken yüzündeki heyecan, az önceki endişesini ve korkusunu gizlemeye çalıştığını belli ediyordu. Beni renkli kumaşlarla dolu büyük bir giyisi tezgahının önüne getidi. Askılarda birbirinden farklı kesimlerde, renklerde elbiseler asılıydı. Mirel hiç vakit kaybetmeden birkaç parça seçmeye başladı. ‘’Bu renk sana çok yakışır.’’ Elindeki elbiseyi bana doğru kaldırdı. Bordo kadifeden yapılmış elbisenin yakasına ince beyaz danteller işlenmişti. Kumaşın koyu rengi üzerine işlenmiş dantelle ve işlemelerle daha zarif görünüyordu. Etek kısmı sarayda giymeye alışık olduğum elbiseler gibi hafif kabarıktı. Ama bu elbisede fazlasıyla farklı olan bir şey vardı; sarayın soğuk koridorları arasında üzerime giydirilenlerden faklı olarak, bu elbise bir yük gibi değil, özgürlük gibi hissettiriyordu.
‘’Öyle mi diyorsun?’’ Düşüncelerim az da olsa dağılmaya başlamıştı.
‘’Kesinlikle! Senin kadar güzel olan birine çuval giyse yakışır.’’ Hafifçe güldüğümde tezgahın sahibi olan orta yaşlı kadın ve Mirel benim için elbiseler seçiyorlardı. Biri omuzuma kumaşları tutup rengin tenimi nasıl gösterdiğine bakıyordu. Ben ise onların heyecanını izliyordum. Bordo, lacivert, koyu yeşil... İnce işlemeli birkaç günlük elbise ve soğuk günler için kalın elbiseler seçtik. Son olarak da kalınca bir pelerin seçtiğimizde kadın tüm aldıklarımızı sepete dikkatle yerleştirdi. İlk kez kendim için bir şey seçiyordum ve bu his düşündüğümden daha çok huzur verdi. Hepsine on altın ödeyip tezgahtan ayrıldık. Bunlara gerçekten ihtiyacım vardı.
Sepeti evime bıraktıp yeniden dışarı çıktığımızda içimdeki ağırlık az da olsa hafiflemişti. Panayırın neşesi yeniden içime dolmaya başlamıştı bile Ancak yine de düşüncelerim peşimi bırakmıyor, uzak bir köşeden de olsa beni izliyordu. Yaşlı kadının son söylediği sözler artık kulaklarımda yankılanmasa da fısıltı gibi orada duruyorlardı.
Vakit öğlenden sonraydı ve meydan iyiden iyiye kalabalıklaşmıştı. Panayırın büyük, bordo çadırında çanlar çalındığında Mirel heyecanla oraya baktı. ‘’Gösteri başlıyor!’’ Diye şakıdı. Beni kolumdan yakaladı ve çadıra doğru çekiştirmeye başladığında gülmeden edemedim.
‘’Sakin ol geliyorum, tutmayı bırakabilirsin.’’ Dediğimde durmadı. Beni çekiştirmeye devam etti.
‘’Kaçma diye tutuyorum.’’ Kaşlarım çatıldı.
‘’Neden kaçayım ki?’’ Çadırın önündeki kalabalığın içine daldığımızda Mirel bana döndü. Dudaklarının kenarında yine o içimde hiç iyi hisler oluşturmayan gülümsemesi belidi.
‘’Çünkü bu Soren’in gösterisi.’’ Saniyeler sonra çadırın içine girmiştik. Geri dönmeye çalıştım ancak kalabalık buna engel oldu. İnsanların omuzları birbirine yapışmış, birbirlerini iterek yer bulmaya çalışıyorlardı. Geri dönmek imkansızdı ve Mirel bu yüzden söylemek için çadıra gireceğimiz anı beklemişti. İçimdeki huzursuzluk yeniden tahtına otururken yanımdaki hain kızıla döndüm. ‘’Artık çok geç.’’
Etrafa bakındım. Çadırın içi düşündüğümden çok daha büyüktü. İnsanlar çadırın içine yarım ay şeklinde kurulan merdiven şeklindeki yükseltili oturaklara çoktan oturmuştu. Mirel kolumu bırakmadan beni çekiştirerek en öndeki yerlerden birine oturmamızı sağladı. Tam oturmuştuk ki arkamızdan tanıdığım bir ses duyuldu. "Demek geldiniz." İkimiz de aynı anda sesin sahibini görebilmek için arkamızı döndük. Kael yüzündeki rahat gülümsemesiyle bize bakıyordu.
Mirel, ‘’Bu gösteriyi kaçıramam.’’ dediğinde Kael güldü.
‘’Senelerdir kaçırmıyorsun zaten.’’ Sonra bakışları bana döndü. ‘’Sen pek istekli değil gibisin.’’ Omuz silktim.
"Hayır." Mirel'e yan gözle çok manidar şekilde baktım. "Sadece nasıl bir gösteri olduğunu bilmiyorum.’’
Kael arkasına yaslandı. "Birazdan öğrenirsin.’’ Bana göz kırptığında gülümsedim ve önüme döndüm. Tam o sırada davul sesleri çadırın içinde yankılandı. Az önce yüksek sesle sohbet eden kalabalığın sesi davul sesleriyle hızla kesildi. Herkesin dikkati artık sahnedeydi.
Bir çocuk heyecanla bağırdı. ‘’Başlıyor!’’ Davulların ritmi hızlandığında Soren yavaş adımlarla ortaya çıktı. Üzerindeki kırmızı ve siyah soytarı kostümü, hareket ettikçe dalgalanıyordu. Omuzlarından sarkan püsküller hafifçe sallanıyor, kemerine iliştirilmiş küçük metal süsler yürüdükçe hafifçe sesler çıkarıyordu.
Kalabalığa abartılı bir reverans yaptı. Çocuklar neşeyle alkışladı, bazı kadınlar gülümseyerek birbirlerine bir şeyler fısıldadı, yaşlılar bile ona merakla baktı. Soren doğrulurken dudaklarının kenarında o tanıdık gülümseme vardı. Ama bu, benim her defasında gördüğüm gülümsemeden daha farklıydı. Sahnedeki hali daha hafif, daha özgürdü. Sanki sahneye adımını attığı anda omuzundaki yükleri daha sonra almak üzere çadırın dışına bırakmıştı. İnsanların bakışlarıyla yaşıyor gibi değil aksine, ilk kez nefes alıyor gibiydi.
Bir anda koşmaya başladı ve sahnenin ortasına yerleştirilmiş tahta fıçılara doğru hızla ilerledi. Hızını hiç yavaşlatmadan ilk fıçının üzerine atladı. Oradan başka bir fıçıya, sonra bir diğerine. Hareketleri öyle hızlıydı ki bir anlığına gözlerim takip etmekte zorlandı. Bir anlığına ayağı fıçının köşesinden kaydı. Kalabalıktan korkmuş sesle yükseldi. Ancak Soren dengesini çevik bir hareketle yeniden sağladı, tek ayağının üzerinde durdu. Kalabalıktan alkış sesleri yükseldiğinde bunu bekliyormuş gibi kollarını iki yana açtıp başını hafifçe öne doğru eğdi. Sonra bir anda kendini geriye doğru bıraktı. Bir kadın çığlık attığında gözlerim hızla büyüdü. Düşeceğini sandığım anda dizlerini karnına doğru çekti. Havada bir takla attı ve iki ayağının üzerine indi. Çadırın içi yüksek alkışlar, tezahüratlar ve ıslıklarla doldu. Mirel heyecanla koluma vurdu. ‘’Her yıl onu izliyorum!’’
Gözlerimi Soytarı'nın üzerinden ayıramadım. ‘’Belli oluyor.’’ Dedim gülümseyerek. Sahnedeki her hareketi yıllarca yaptığı bir gösteriden çok, doğaçlama gelişen bir sanat gibiydi. Sanki ne yapacağına zihni değil, bedeni karar veriyordu.
‘’Her defasında bizi korkutacak bir hareket yapıyor.’’ Mirel'in sesi insanların alkış ve tezahüratları yüzünden zor duyuluyordu.
Daha sonra denge gösterisi başladı. Çadırın bir ucundan diğer ucuna gerilmiş, yerden metrelerce yüksekte olan kalın bir ipin üzerine elindeki denge çubuğu ile birlikte tahta merdiveni tırmanarak kolayca çıktı. Kalabalık sessizleşti, sanki bir nefes bile onun dengesini bozacak gibiydi. İp hafifçe sallanıyor ama Soren sanki yerde yürüyormuş gibi rahat bir tavırla üzerinde yürüyordu. Dengesi mükemmel, her adımı ölçülüydü. Adımları sakin ve kararlıydı, küçücük bir tereddüt dahi yoktu. İpin tam ortasına geldiğinde durdu. Elinde dengesini sağlayan çubuğu aşağı fırlattığında yüksekliğin ne kadar fazla olduğunu daha net fark ettim. Çubuğun sesi kulağıma saniyeler sonra gelmişti, stresle midem bulanmaya başladı. Herkes gibi bende nefesimi tutuyordum. Soren kollarını iki yana açtı ve ipin üzerinde kendi etrafında döndü. Tek ayağının üzerinde durduğunda kalabalıktan hayret nidaları yükseldi. Kalbim daha hızlı atmaya başladı. Bir çocuk hayranlıkla ismini bağırdı, Mirel alkışlamaya başladı, ben ise gözlerimi ipin üzerindeki adamdan ayıramıyordum. Sanki bir an bakmasam düşecekmiş gibi geliyordu. Ama o düşmekten korkmuyor gibiydi. Sanki düşmenin ne demek olduğunu hiç öğrenmemişti. Hiç düşmeyecek gibi yaşıyordu. Kendini ipin üzerinden yere doğru bıraktığında nefesim kesildi. İki ayağının üzerinde yumuşak bir iniş yaptığında kesilen nefesim bana yeniden bahşedildi. Saniyeler sonra çadır alkışların gürültüsüyle doldu. Çocuklar ismini haykırıyor, yerlerinde duramadan havalara zıplıyorlardı. Soren ise nefes nefese kalanalığa bakıyordu. Alnına düşen birkaç tel siyah saç yüzüne yapışmıştı. Göğsü hızlı nefes alış verişlerle inip kalkıyordu ama dudaklarının kenarındaki o kendinden emin gülümsemesi hiç kaybolmadı.
Davul yeniden çalmaya başladı. Bu defa ritim daha hızlıydı, daha coşkuluydu. Soytarı, ortaya bırakılmış tahta sandığın üzerine çıktı. Beline bağlı duran keseden üç renkli topu çıkardı ve havaya atarak ellerine döndürmeye başladı. Daha sonra bir tane daha çıkardı ve bir tane daha toplar havada birbirlerine hiç çarpmadan bir düzen halinde hızla dönüyorlardı. Kalabalıktan hayranlık dolu sesler yükseldi, gözlerimi hipnoz olmuş gibi toplardan ayıramıyordum. Bir topu omuzunun arkasından fırlattı ve tutup çevirmeye devam etti, sonrasında gözlerini kapattı. Mirel’in ağzı açık kaldı. ‘’Şuna bak!’’ Toplar daha hızlı dönmeye başlamıştı. Bir anda toplardan birini bize doğru fırlattığında Mirel'le ne olduğunu o küçücük zaman diliminde anlayamadık. Kırmızı top Mirel'in tam kafasına çarptığında şaşkınlıkla ona baktım. Gözleri kocaman açılmış, kafasına çarpıp kucağına düşen soluk kırmızı renkteki topa bakıyordu. Kaşları yavaşça çatılırken öldürücü bakışlarını Soren'e çevirdi. Soren ise gözlerini bilerek açmıyor, Mirel'le göz göze gelmemek için gösteriye devam ediyordu. "Seni öldüreceğim!" Ayağa fırladığında tam arkamızda, Kael'in yanında oturduğunu yeni fark ettiğim Rovan onu omuzlarından tutarak yeniden kalktığı yere oturttu. Mirel başını çevirip onu tutan ele baktı. "Bırak. Bu topu onun kafasında patlatacağım!" Şaşkınlıkla Mirel'e bakıyordum. Çünkü eğer Rovan onu bırakırsa gerçekten de çadırın ortasına atlayacak ve o topu Soren'in kafasında paralayacak gibiydi. Bakışlarım kısa bir an Kael'e döndüğünde onun yüzünde de tıpkı benimki gibi bir ifade olduğunu gördüm. Ancak onun yüzünde bir de gülmemek için kendini fazlasıyla sıkan birinin ifadesi de mevcuttu.
"Sakin ol." Rovan'ın sesi fazlasıyla sakindi. "Bu sadece bir gösteri, buradan çıktığımızda ne istersen yaparsın güzelim. Şimdi gösteriyi bozmayalım olur mu?" Rovan'ın ses tonu Mirel'in üzerinde sihir etkisi bırakmış gibiydi. Yüzündeki sinirli ifade silinirken yerini, sakinleşmiş bir ifadeye bıraktı. Başını sallayıp önüne döndüğünde Rovanın eli onun omuzundan bir saniye olsun ayrılmadı. Mirel'in zarif parmakları omuzunda duran ele sıkıca tutundu.
Onların bu güzel haline gülümseyerek yeniden gösteriye döndüm. Soren'in gözleri yeniden açılmış, kalabalık çoktan alkışlamaya başlamıştı. Bizim olduğumuz tarafa döndüğünde yüzündeki gülümseme genişledi. Mirel'e bakıp kısaca göz kırptığında Mirel de artık neşeyle gülümsüyordu. Onlar birbirlerine asla sinirli kalamayan, kin besleyemeyen birer kardeş gibiydi. Onlara o anda fazlasıyla imrendim.
Top gösterinin bitmediğini iki tane uzun meşale getirildiğinde anladım. Gösteri alevlerle devam edecekti. Meşalelerin ucundaki bez parçası yakıldığında çocuklar heyecanla bağırıyordu. Meşalelerin ışığı yüzünü aydınlattığında şekilli yüzünde gözlerim kısa bir süre takılı kaldı. Kaşlarım çatıldı, bu alevler içimde farklı bir his bıraktı. Ölüm ve korku hissi. Soren bir anda meşaleleri havaya fırlatmaya başladı, meşaleler hızla havada dönerken yanındaki adam diğer meşaleleri yakıp ona uzatıyordu. Saniyeler sonra dört tane meşale havada dönmeye başladı. Alevler etrafa altın rengi çizgiler bırakıyordu. Kalabalık meşaleler her fırlatılışında nefes alıyor, her tutulduğunda nefes veriyordu. Davullar hızla çalıyor, alevler ritimle uyumlu şekilde havada ahenkle döbüyordu. Herkes alkışlarken ben alkışlayacak gücü ellerimde bulamadım. Alevlere daha dikkatli baktığımda boğazım düğümlendi. Sanki sıcaklık artmış, ciğerlerim is kokusuyla dolmuştu. Yalnızca kumaş parçasına sürülen yanmış yağın kokusu olduğunu düşündüm ama öyle değildi. Bu koku daha eski ve unutmaya çalıştığım kadar tanıdıktı. Parmaklarım istemsizce birbirine kenetlendi, buz tutmuş parmaklarım birbirine değdiklerinde parçalanacaklar sandım. Meşaleler Soren'in ellerinde her döndüğünde nefes almak daha da zorlaştı. Alevlere baktıkça zihnimin bir köşesinde görüntüler belirmeye başladı. Alevlerin Zihnimin karanlık köşesinde beliren anıları aydınlatması gerekirken daha da karanlığa gömdü. Taş duvarlar, yoğun bir duman, bir kadın çığlığı ve saçları alevlerin içinde savrulan Mareya. Kar beyazı saçları alevlerle yanıyor, beyaz telleri kömür karasına çeviriyordu. Yerde hareketsiz yatıyordu, yüzünü seçemiyordum ama onun olduğunu en derinlerimde hissettim. "Hayır..." Fısıltım benim dudaklarım arasından mı çıktı yoksa zihnimdeki seslerin yankısı mıydı anlayamadım. Alevler büyüyüp Mareya'yı iyice içine hapsettiğinde göğüsüm sıkışmaya başladı. Kulaklarımın dibinde bana ait olmayan bir ses duyuldu.
'Görüyor musun? Yanıyor.' Mareya'nın sesi sanki zihnimde değil, tam yanımdaydı. Başımı Mirel'in oturduğu tarafa çevidiğimde kimseyi göremedim. Ama orada olması gerekirdi. Tam oradan kulaklarıma fısıldamıştı. Donuk bakışlarımı yeniden sahneye çevirdiğimde Soren'in gösteriye devam ettiğini gördüm ancak ben orada bir gösteri değil yanan bi saray görüyordum artık. Gözlerim sahneden ayrılıp yeniden Mirel'e döndüğünde bu kez onu göremedim orada artık yer yer yanmış beyaz saçları ile Mareya oturuyordu. Gözlerini kırpmadan öylece sahneye bakıyordu, yüzü ifadesizdi. Birbirine kenetlenmiş parmaklarımı daha çok sıktım, acı beni kendime getirmeliydi, tırnaklarımı avuç içlerime sertçe bastırdım. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Gözlerim saniyeler sonra aralandığında artık Mareya yoktu, Mirel kaşlarını çatmış bana bakıyordu. Hangisinin gerçek, hangisinin zihnimin bir oyunu olduğunu anlayamıyordum. Zihnim çalkalanıyordu. falcı kadının sözleri aklıma geldi. 'Onunla konuşmayı bırak. Çünkü bazen gerçek olduğunu sanıyorsun.' Haklıydı. Artık hayal ve gerçeği ayırmakta zorlanıyordum.
Mirel yüzümdeki ifadeyi fark etmiş olacak ki. ‘’Korktun mu?’’ diye sordu.
‘’Korkmadım.’’ Diye yalan söyledim, Mirel yalan söylediğimi zaten biliyordu ancak ben anlatmadan bir şey sormamak için kendine söz vermiş gibiydi. sabırla benim anlatmamı bekliyordu ancak bende anlatabilecek ne güç vardı ne de cesaret. Gözlerim ondan ayrılıp ellerime döndüğünde tırnaklaımı bastırdığım kısımlarda yer yer kan vardı. Zihnim yavaş yavaş boşalmaya başladığında kasılan bedenimin gevşediğini hissettim. Bütün kötü hisler yavaşça zihnimden çekilmeye başlamıştı.
Arkamdan Kael'in sesi geldiğinde bakışlarım ona çevrildi. ‘’Şimdi itiraf edebilirsin.’’ Kaşlarım istemeden çatıldı. Neyden bahsediyordu? Bir şey mi anlamıştı?
‘’Neyi?’’ Merak ve korkula sordum.
‘’Bunun etkileyici olduğunu.’’ Gözleriyle gösteriyi işaret etti. Bakışlarım ondan ayrılıp meşaleleri ustalıkla çeviren Soren'e döndüğünde bu kez alevler beni rahatsız etmektense nizami bir sırayla dönen meşaleler beni büyüledi.
‘’Biraz.’’ Diye mırıldandım. Yalandı, bu etkileyici bir gösteriydi. Dakikalar önce beni korkuya sürükleyen meşaleler zihnimin susmasıyla izlemesi zevkli bir gösteriye dönüşmüştü.
‘’Biraz mı?’’ Kael burnundan güldü.
‘’Pekala bu gerçekten etkileyici.’’
‘’İşte şimdi dürüst oldun.’’ İkimizde sessizce güldük. Tam o sırada Soren'in ellerindeki meşalelerden birisi yön değiştirdi. Kalabalık irkilirken alev tam bize doğru dönerek geliyordu. Mirel ve ben yere doğru eğildiğimizde meşale doğrudan arkamızda oturan Kael’e doğru süzüldü ancak Kael hızlı bir refleksle kendini yakmasına izin vermeyerek meşalenin sopasını havada yakaladı. Etraf kahkahalara boğulduğunda Soren çoktan seyircilerin arasına atlamıştı.
‘’Harika!’’ Soren'in sesi duyuldu. ‘’Tam aradığım kurban.’’ Kael meşaleyi elinde tutarken çatılı kaşlarıyla ona bakıyordu.
‘’Kurban mı?’’ Sesinde uyarıcı bir sorgulama vardı.
‘’Özür dilerim.’’ Soren son derece ciddi bir ifade takınmaya çalıştı. ‘’Gönüllü diyecektim.’’ Kalabalık yeniden güldü. Kael yerinden kalkarken Soren elinden meşaleyi aldı ve omzuna sert ama dostça görünecek bir şekilde vurdu. Kael bir anlık beklemediği hareketle sendelese de Soren'in önünde tıplı sarsılmaz bir duvar gibi duruyordu. ‘’Cesursun.’’
‘’Bu bir iltifat mı?’’ Kael’in sesi oldukça neşeliydi ancak henüz neler olduğunu kavrayabilmiş değildi.
‘’Belki.’’ kendi bile bu söylediğine inanmış görünmüyordu.
‘’Teşekkür ederim.’’
‘’Etme.’’ Soren gerçek olmayan bir şekilde karşısındaki adama gülümsedi. ‘’Fikrimi hemen değiştebilirim.’’ Mirel yanımda kahkahasını bastırmaya çalışıyordu. Ben ise istemeden karşımdaki iki koca adamı izliyordum. İkisi de gülümsüyor, sakin görünüyordu ama havada tuhaf bir gerilim olduğu fazlasıyla belliydi. Sanki ikisi de görünmeyen bir oyun oynuyor ve ikisi de oyunu kaybetmek istemiyordu.
Soren sonunda bakışlarını Kael’den ayırarak doğrudan bana baktı. Bir anlığına davullar, kahkahalar, konuşmalar, bütün sesler uzaklaşmış gibi hissettim. Yalnızca birkaç saniye sadece onun kara gözleri ve ben vardık.
Sonra Soren yeniden gülümsedi ama bu gülümseme gösterinin bir parçası gibi görünmüyordu. Ve nedense bu düşünce hoşuma gitmedi. Bakışları üzerimden ayrıldığında kalabalık yeniden hareketlendi. Davullar çalmaya devam ediyordu, çocuklar bağırıyor, insanlar gülüyor, çadırın içinde alkışlar kesilmiyordu. Ama ben hala biraz önceki bakışları düşünüyordum. Bu düşünceyi kafamdan atmaya çalışırken Kael yerine oturup bana biraz yaklaşarak konuştu. ‘’Gördün mü?’’
‘’Neyi?’’ Ona döndüğümde kaşlarım istemeden çatılmıştı.
‘’Bana o meşaleyi bilerek attı.’’ Hafifçe güldüm, o ise bir süre gülüşüme öylece baktı, sanki gülmem onu şaşırtıyordu.
‘’Koskoca gösteriyi seni rahatsız etmek için durdurduğunu mu düşünüyorsun?’’ Bilerek attığını hepimiz biliyorduk.
‘’Benim için değil.’’ dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. ‘’Senin için.’’ Başımı iki yana salladım, tam cevap verecektim ki meydanın ortasından Soytarı'nın sesi yükseldi. Bakışlarım yeniden onun üzerine döndü.
‘’Bana bir gönüllü daha lazım!’’ Kalabalık alkışladı. Soren ise eliyle gözlerine gölge yaparak seyircilere bakıyormuş gibi yaptı, sonra dramatik bir şekilde iç çekti. ‘’Ne yazık ki burada uygun kimse göremiyorum.’’ Kalabalık gülerken Mirel hızla ayağa fırladı.
‘’Ben varım!’’ Diye bağırdığında Soren dönüp ona baktı sonra başını iki yana salladı.
‘’Hayır.’’ Mirel ağzı açık, şaşkınca ona baktı.
‘’Ne demek hayır?’’ Bu durum onu fazlasıyla şaşırtmış gibiydi.
‘’Geçen yıl seni seçtim.’’ Sesini üzgün çıkarmaya çalıştı.
‘’Bu bir bahane!’’ Kızıl sinirle konuştu.
‘’Sandalyeden düşüp ayağını incittin bir hafta seninle uğraştım.’’ Kalabalık kahkahaya boğulurken Mirel sinirle yerine oturdu ve kollarını göğüsünde bağladı. Onun küçük bir çocuğu andıran haline gülmeden edemedim.
Soren ellerini geride bağlayıp yavaş yavaş insanların önünde yürümeye başladı. Yaşlı bir adamın önünde durdu, başını eğip bir süre adamı inceledi daha sonra ilerlemeye devam etti. Bir çiftçinin önünde durdu ama başını olumsuz anlamda sallayarak onu da geçti. Bir çocuğun önünde durduğunda çocuk heyecandan neredeyse bayılacaktı, ama onu da seçmedi. En sonunda tam önümde durdu, gölgesi üzerime düşerken başımı kaldırıp gözlerine baktım. Yüzünde yaramaz bir çocuğun ifadesi vardı. İçimden küfürler ettim. ‘’İşte.’’ Soren kollarını abartılı bir şekilde iki yana açtı. ‘’Tam da aradığım kişi.’’ Kalabalık alkışladı ama ben yerimden kıpırdamadan ona bakmaya devam ettim. O önümde ayakta dururken ve ben otururken vücudu çok daha büyük görünüyordu.
‘’Hayır.’’ Dedim net bir sesle.
‘’Harika!’’ Diye bağırdı.
‘’Hayır dedim.’’ Dişlerimin arasından sinirle konuştum.
‘’Harika dediğini sandım.’’ Mirel öyle bir kahkaha atıyordu ki bir an nefessiz kalıp bayılacağını düşündüm. Soren ayağa kalkmama yardım etmek için elini önüme uzattığı sırada Kael'in sesini duydum.
‘’İstersen ben gidebilirim.’’ Ona döndüğümde yüzünde sakin bir ifade, dudaklarında hafif bir gülümseme vardı. Gözlerim yeniden Soren’e döndüğümde gülümsemesi milim değişmemişti ancak gözlerindeki bakış değişmişti.
‘’Ne kadar nazik.’’ Dedi Soren, sesi sakin ama altında binlerce iğne olan bir tondaydı.
‘’Değil mi?’’ Kael'in tek kaşı havalanırken onunla aynı aynı tonlamada cevap verdi. Bir an sessizlik oldu, ikisi de gülümsüyordu. İkisi de son derece kibardı ve ikisi de birbirini boğmak istiyor gibi bakıyordu.
‘’Öyle.’’ Soren başını hafifçe yana eğdi. ‘’Fakat bu gösteri için farklı birine ihtiyacım var.’’ Gözleini olabildiğince az kırpıyordu.
‘’Gerçekten mi?’’ Kael'in sesinde yalancı bir merak vardı.
‘’Kesinlikle.’’ Soytarı'nın sesi ise hâlâ sakin tınısını koruyordu.
‘’Ne kadar talihsiz.’’ Kael üzüntülü bir ifade takındı ama sonra ufak bir kahkaha attı.
‘’Katılıyorum.’’ Soren de gülümsediğinde yanımdaki Mirel koluma hafifçe vurdu.
‘’Bu ikisi her sene böyleler.’’ Sesi fısıltı gibiydi.
‘’Birbirlerinden pek hazzetmiyorlar sanırım.’’ Onun gibi fısıltıyla konuştum.
‘’Pek sayılmaz.’’ Mirel sırıtmaya devam etti.
Soren ve Kael’in arasındaki bakışmanın kaybedeni Kael olduğunda Soren'in gözleri bir süre daha karşısındaki adamın üzeinde oyalandıktan sonra bana döndü ve elini yeniden uzattı. Eline kısa bir süre baktım. Bu kez kalabalık da tezahürat yapmaya başladı. Herkes bağırıyor, alkışlıyordu. Bu hepsinin bana bir ihanetiydi. Tekrar gözlerinin içine baktım, uzattığı elini tutmadan ayağa kalktığımda alkışlar arttı.
Soren galibiyet kazanmış gibi başını kaldırdı. Havada kalan eliyle kalabalığa ufak bir selam verdi. ‘’İşte böyle.’’
‘’Bu kadar mutlu görünmene gerek yok.’’ Omzuna hafifçe çarparak çadırın ortasına ilerlediğimde arkamdan sesini duydum.
‘’Elimde değil.’’ Sesi neşeli ve halinden fazlasıyla memnun gibiydi. Tam yanıma geldiği sırada kısık bir sesle ekledi. ‘’Kaçmaya çalışacağını düşünmüştüm.’’
‘’Seni hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm. Dikkat et de gölgelerim sana da bulaşmasın.’’ Yüzümde sahte bir gülümseme vardı. O ise bu sözün altında yatan iğneleri fark etmişti. Gerçek bir kahkaha attı, gösteri için attığı kahkahalardan biri değildi.
"Merak etme prenses, ben gölgelerle savaşabilirim." Kalabalığın ortasında yan yana duruyorduk.Onlarca gözün üzerimde olmasından hoşlanmadım. Aslında buna yabancı değildim. Sarayda da sayısız davetlinin gözü üzerimde olurdu. Ama oradaki bakışlar bir otorite ve kurala aitti. Buradaki gözleri ise merak ve heyecan doluydu. Soren rahatsızlığımı fark etmiş olacak ki, ‘’Rahatla.’’ Diye mırıldandı. Ama sesinin altındaki sinsiliği hissettim. Beni huzursuzluğa sürüklemekten keyif alıyor gibiydi.
‘’Daha kötü olacakmış gibi söyledin.’’ Gözlerini kalabalıktan ayırmadı.
‘’Olacak.’’ Kalabalık buna gülerken ben gözlerimi devirdim. Bugün insanlar çok fazla göz devirmeme sebep olacak şeyler söylemişti. Başta da Mirel.
Soren belinden uzun bir kumaş parçası çıkardı. Önce kalabalığa gösterdi sonra gözlerini bana çevirdi. Kaşlarım anında çatıldı. ‘’Hayır.’’ Dedim hemen.
Yüzündeki sinsi sırıtış daha da genişledi. ‘’Ne hayır?’’
‘’Gözlerimi bağlamayacaksın.’’
‘’Henüz bağlamayacağım.’’
Kollarımı göğüsümde bağladım. ‘’Bağlamayı düşündüğünü hissedebiliyorum.’’
"Etkileyici." Başını hafifçe yana eğdi. "Ama…" Son harfi uzatarak söyledi. ‘’Henüz bağlamayacağım.’’ Bağlamayacağım demedi, ‘henüz’ bağlamayacağım dedi. kelime sinir bozucu bir şekilde aklıma takıldı. Sanki kararı çoktan vermiş, bana sadece zamanı beklemek kalmıştı. Çadırın içi yeniden kahkahalarla dolduğunda Soren bana bakmayı bırakmadan gülümsedi. ‘’Merak etme.’’
‘’Etmiyorum.’’ Dediğimde hafifçe güldü, çünkü bunun bir yalan olduğunu anlamıştı.
‘’Yalan.’’ Soren burnuma bakarak konuştuğunda Mirel’in tutamadığı kahkahası bütün kalabalığın sesini bastırdı. Çadır sessizleştiğinde tahta bir sehpanın üzerine üç farklı renkte, boyutta ve şekilde yıpranmış ahşap disk yerleştirdi. Kırmızı, mavi ve sarı. Sonra bana döndü. ‘’Kurallar basit.’’
‘’Bundan şüpheliyim.’’ Dedim alayla karışık bir ciddiyetle.
‘’Bunlardan birini seçeceksin.’’ Diskleri işaret etti. ‘’Bende hedefi vuracağım.’’ Kalabalık alkışlarken. Ben ellerimi göğüsümün üzerinde bağladım.
‘’Hepsi bu kadar mı?’’
‘’Hayır.’’ Sesi oldukça umursamazdı.
‘’Elbette, bu kadar kolay olsaydı gösteri olmazdı.’’ Gözlerimi ondan ayırıp seyircilere döndüğümde Mirel’in tüm çadırı inleten sesi kulaklarımda çınladı.
‘’Marsel!’’ Ona döndüm. ‘’Kırmızıyı seç!’’
Kırmızı diske baktım. Etrafındaki işlemeler sivri dikenler gibi üçgen şeklindeydi. ‘’Neden?’’ Onu seçeceksem bir sebebi olmalıydı.
‘’Çünkü kırmızı canlı ve güzel.’’ Mantıklı bir cevap beklediğim için kendime kızdım.
Başımı iki yana salladım. ‘’Bu hiç mantıklı değil.’’
‘’Benim için yeterince mantıklı.’’ Dediğinde herkes gülmeye başladı, benim dudaklarımda da neşeli bir gülümseme belirdi. Sonunda Mirel'i kırmayıp kırmızı diski işaret ettiğimde Soren onu alıp ufak bir reverans yaptı. Disklerden birini bana verdiğinde sorgulasam da bir şey söylemeden aldım. Çadırın diğer ucuna ilerledi. Genç bir adam diski Soytarı'nın elinden alıp hedefe yerleştirdi.
Aramızdaki mesafe oldukça uzaktı. Soren eline üç küçük bıçak aldı. Kalabalık sessizleşirken davullar sustu, herkes nefesini tutmuş gibiydi. İki bıçak aynı anda havaya yükseldi. Biri tahtaya, hemen diskin yanına saplandı. İkinci bıçak daha yakına, diskin köşesine saplanmıştı. Kalabalık coşkuyla bağırdı.
Üçüncü bıçaktan önce Soren başını kaldırdı. Gözlerini hedefe değil, benim gözlerime dikti. Tıpkı benim dün yaptığım gibi. Bu bakıştan hoşlanmadım. Çünkü ne zaman böyle baksa içimde bir şeyler yer değiştiriyordu. Sonra bıçağı fırlattı. Ancak hedefe değil, bana doğru. Bıçak havada süzüldüğü sırada hareket edemedim. Islık sesini andıran keskin ses kulaklarımda yankılanırken gözlerim onun zifiri kara gözlerinden bir an olsun ayrılmadı. Bir saniye sonra bıçak elimde tuttuğum diske saplandı. Çarpmanın erkisiyle elim hafifçe geriye savrulurken irkildim. Gözlerim, disk ve Soren arasında gidip gelirken şaşkınlığımı gizleyemedim. Normal bir gösteri yapmayacağı başından beri belliydi. Bana zarar vermeyeceğine emindim ancak bu kadarını beklemiyordum.
Bakışları hala benim üzerimdeyken eğildi ve bir reverans yaptı ama nedense o reverans kalabalığa yapılmış gibi görünmüyordu. Saraydayken karşımızda yaptığı reveransı andırıyordu. Yeniden bana döndü. "Korktun mu?" Sesindeki eğlenen tonu işitince şaşkınlığım yerini öfkeye bıraktı.
"Beni korkutmaya mı çalışıyorsun?" Sorumla birlikte yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu ve bana yaklaşmaya başladı.
"Hayır." Gözleri elimde bıçağın saplı olduğu diske kaydı. "Sadece hâlâ bana güvenip güvenmediğini görmek istedim."
"Bunun güvenle hiçbir ilgisi yoktu." Elimdeki diski onun göğüsüne yaslayıp ittirdim. Diski alırken gözleri benim üzerimdeydi.
"Öyle mi?" her zaman yaptığı o hareketi yaptı. Başını hafifçe yana eğerek yüzündeki gülümsemeyle bana baktı. "O zaman neden bir an dahi gözlerini kapatmadın?" Bunun cevabı bende de yoktu ancak bana zarar vermeyeceğine, o bıçağın parmağımı bile kesmeyeceğine ilk saniyeden beri emindim. Birbirine kenetlenmiş gözlerimizin sessiz savaşını ben bozdum ve ona cevap vermeden kalabalığa döndüm.
Kalabalığın alkışları yavaş yavaş dinerken, Soren'in gözleri üzerimden ayrılıp yeniden kalabalığa döndü. ‘’Fakat,’’ Sesi meydanda yankılanırken büyük elleriyle çenesini tuttu. "Tek bi gönüllüyle çalışmak haksızlık olur." Mirel anında ayağa fırladı.
‘’Ben!’’ Elini havaya kaldırarak yerinde zıpladı.
‘’Hayır.’’ Soren ona bakmadan cevabını verdi, gözleri seyircilerde oyalanmaya devam etti.
‘’Yine mi?’’ Mirel'in sesi üzgün çıkmıştı ancak yeşil gözlerine bu üzüntü hiç yansımadı. Kızıl oyun oynuyordu.
‘’Özellikle sana hayır.’’ Kalabalık yine kahkahaya boğulduğunda Mirel sinirle başını başka tarafa çevirdi. Hâlâ seyircilere bakıyor karar veremiyor gibi davranıyordu ancak başından beri seçeceği kişi zaten belliydi ama yine de oyununu devam ettirdi. Gözleri bir süre daha kalabalıkta oyalandıktan sonra Kael’in üzerinde durdu, ikisi birkaç saniye birbirlerine baktı. Soren'in yüzüne tehlikeli olduğuna emin olduğum bir gülümseme yerleşti. ‘’Sen.’’
Kael iç çekti. ‘’Ben.’’
‘’Ne kadar şanslısın.’’ Bir kahkaha attı. "Biraz önce meşaleler de seni seçmişti. Demek ki bugünün kahramanı sensin."
‘’Öyle mi?’’ Kael’in kaşları havaya kalktı.
‘’Hayır.’’ Kalabalığın kahkahaları çadırın içinde yankılanırken Soytarı da fazlasıyla eğleniyordu. Kael son derece sakin bir şekilde ayağa kalktı. Bu sakinlik Soren’i sinirlendiriyor gibiydi ama eğlendiriyordu da. Kael bizim yanımıza geldiğinde kalabalık onu alkışladı. Soren ağır tahta sandığın kapağını kaldırdı. İçinden, kenarları demirlerle güçlendirilmiş eski bir kalkan çıkardı. Kalkana bir süre baktı ve Kael'e doğru uzattı.
Kel önce kalkana, sonra Soren'e baktı. ‘’Bu neden?’’ Kael merakla sorarken bir yandan da kalkanı inceliyordu.
‘’Kendini koruman için.’’ Soren'in dudaklarında yine o, insanım içine ürperti düşüren gülümseme belirdi.
Kael kalkanı ustalıkla etrafında çevirdi. ‘’Kimden?’’ Artık onun gözlerine de Soren'in oyunana kapılmış birinin heyecanlı merakı vardı. Tehlikeli bir oyun olacağını anlamasına rağmen geri çekilmiyordu.
‘’Benden.’’ Bu cevap kalabalığın heyecanla alkışlamasına sebep oldu.
Kaşlarım çatıldı. İkisinin arasındaki gerilimi bugün görmüştüm ve bu gösteri hiç hoş olacakmış gibi gelmiyordu artık. ‘’Ne yapacaksın?’’ İstemsizce sert çıkan sorum Soren’in bana dönmesini sağladı.
‘’Bir oyun oynayacağım.’’ Gülümsedi. Ama bu gülümseme beni rahatlatmaktansa, yaklaşan fırtınayı haber veren bir işaret gibiydi.
Derin bir nefes verdim. ‘’Bu cevap hiç rahatlatıcı gelmedi.’’
‘’Rahatlatıcı olması gerekmiyor.’’ Soren'in bir baş hareketiyle birkaç genç çocuk büyük bir tahta hedefi ortaya getirdi. Kael'e döndü. "Oraya geç." Kael hiçbir şey söylemeden hedefin önünde durduğunda yüzünde en ufak bir tereddüt göremedim. ‘’Şimdi.’’ Soren sondaki harfi uzatarak konuştu ve kollarını iki yana açtı. ‘’Hareket etme.’’ Sesi uyarıcıydı.
Kael omuz silkerken konuştu. ‘’Reflekslerine güveneceğiz artık.’’ Gözlerinde korkunun en ufak bir izi yoktu.
‘’Ben olsam o kadar da güvenmezdim.’’ Sözüyle birlikte çadırın içinde gülüşmeler duyuldu. Soren ise o tehlikeli gülümsemelerinden birini takınmıştı. Tahta masanın üzerine sıralanmış bıçaklardan birine uzandığında nefesimi tutmuş bu ikiliyi izliyordum. Parmaklarını birkaç saniye metalin soğuk yüzeyinde gezdirdi. Sanki gerilimi arttırmaya çalışıyordu. Ardından bıçağı havaya kaldırdı. Herkes yine sessizliğe gömülmüştü. Az önce kahkahalarla gülen kalabalık, tek bir hareketle susmuş ve dikkat kesilmişti. Metal, meşalelerin alevinde kısa bir an parladı. Sonra bıçak havalandı ve saniyeler sonra Kael’in omzunun bir karış üzerinden geçerek arkasındaki tahta hedefe saplandı. Keskin ses, çıt çıkmayan çadırın içerisinde yankılandı. Bir kadın korkuyla çığlık attı. kael ise yerinden bir adım dahi kıpırdamadı. İkinci bıçak ise diğer omzunun üzerine saplandı. Soren hızla bıçakları fırlatmaya devam etti, bıçaklar sanki onun sözünü dinliyormuş gibi Kael’i es geçiyordu. Bıçakların hızına artık yetişemiyordum. Her biri farklı yönlere ilerliyor, tahtaya kusursuz bir düzenle saplanıyorlardı. En sonunda Kael’in etrafında yıldız gibi dizilmiş on bir bıçak vardı. Kalabalık bir saniye sessiz kalsa da sonrasında alkışlar ve tezahüratlar tüm çadırı yeniden doldurdu. Çocuklar heyecanla alkışlıyor, yetişkinlikler aralarında atışları tartışıyorlardı.
Kael önce etrafına dizilmiş bıçaklara sonra Soren’e baktı. ‘’Bitti mi?’’
Başını iki yana salladı. ‘’Hayır.’’
‘’Harika.’’ Soren masanın üzerinden parlak kırmızı bir elma aldı. Ne yapacağını anladığım anda hemen öne atıldım.
‘’Hayır.’’ Dediğimde kara bakışlar bana döndü. Kalabalık gülerken bir tek ben gülmüyordum.
‘’Şaka yapıyorum.’’ Dedi ve bir an duraksadı. ‘’Belki.’’ Kael ilk kez gözlerini devirdi. Kimsenin duyamayacağı bir tonda bana doğru fısıldadı. "Ona zarar gelmesi seni üzer mi prenses?" Gözlerindeki sorgu beni şaşırttı.
"Herhangi birine zarar gelmesi beni üzer." Sesim sert çıktığında bu hoşuna gitmiş gibiydi. Alt dudağını dişlerinin arasına alıp yaramaz bir gülümsemeyle gözlerime baktı.
"O halde kimseye zarar gelmeyecek." Göz kırptığında başımı sallayarak hafifçe gülümsedim. Soren'in bakışlarını dudaklarımdaki gülümsemede hissettim. Yüzündeki haylaz gülümseme yerini hiç görmediğim bir gülümsemeye bıraktığında sanki tüm gösterinin amacı benim gülümsememmiş gibi hissettim. Bu düşünceyle gözlerimi ondan hızla ayırıp geri çekildiğimde Soren kalabalığa dönerek yüksek sesle konuşmaya başladı. ‘’Ve şimdi diğer oyunumuz.’’ Yüzündeki gülümseme genişledi, bu ise bana hiç güven vermemişti. Elindeki elmayı yeniden ahşap masanın üzerine bıraktı. Soren tam gözlerimin içine baktığında, bu bakışın altında hoşuma gitmeyecek bir şeyler olduğunu anladım. Sabah Mirel'in yüzündeki iafdeyle aynı ifadeydi bu. Beline bağlı olan kesenin içinden kırmızı bir kumaş parçası çıkardı. Kumaşı bana uzattığında bir şey söylemeden elinden aldım. Sonrasında Kael'e döndü. "Sen."
Kael iç çekti. ‘’Yine mi?’’
‘’Evet.’’ Gözlerini onun üzerinden ayırmadı 'Bir sakıncası mı var?' der gibi bakıyordu.
Kael yanımıza gelirken konuştu. ‘’Şaşırmadım.’’ Kalabalık gülerken Soren elimdeki kurdeleyi işaret etti.
‘’Sen onu almaya çalışacaksın.’’ Sonra bana döndü. ‘’Sende onun yakalamasına izin vermeyeceksin.’’ Ellerini arkasında bağladı ve bizi süzdü. "Temas yok, rakibi tutmak yok."
‘’Bu bir çocuk oyunu.’’ Kael sesinde ufak bir sitem vardı.
‘’Tam olarak.’’ Soren umursamaz bir şekilde omuz silkti.
‘’Ve sen bunu gösteri diye satıyorsun.’’
‘’Yıllardır.’’ Soren’in sesi fazlasıyla umursamazdı. Kahkahalar yükselirken ben de kendimi tutamayarak güldüm. Soren'in bakışları yeniden bana kaydı. Yüzündeki o arsız, kendinden emin sırıtış gevşemişti. Gözlerindeki umursamaz ifade, güneş görmüş bir kırağı gibi eriyerek yerini şaşkın, neredeyse sıcak bir ifadeye bıraktı. Beni gülerken görmek garip bir şekilde onu şaşırtıyor gibiydi. Ancak bu an bir göz kırpma kadar kısa sürdü. Her zamanki maskesini yeniden taktı ve çenesini havaya kaldırdı, dudaklarının kenarına alaycı gülümsemesi yerleşti. Az önce yüzünde gördüğüm ifadeyi fark etmemi istemiyormuş gibi bakışlarını benden ayırıp kalabalığa çevirdi. ‘’Başlayın.’’
Davullar çalmaya başladı. Kael bana doğru ilerledi ve kollarını iki yana açtı. ‘’Üzgünüm.’’ Dedi.
Ondan kaçarken kaşlarımı çattım. ‘’Neden?’’
‘’Kazanacağım için.’’ Kendinden o kadar emindi ki istemeden alayla güldüm.
‘’Rüyalarında.’’ Elini kumaş parçasına doğru uzattığında hemen sağa kaçtım. Parmakları yalnızca havayı yakaladığında herkes kahkahalarla güldü.
‘’Rüyalarımda.’’ İkimiz de gülerken ben kaçıyordum oda yakalamaya çalışıyordu ve bu çok eğlenceliydi. Davulların ritmi hızlandıkça daha da hırslanıyorduk. Kalabalığın kahkahaları eşliğinde dakikalardır kaç kovala oynuyorduk. Kael kurdeleyi almaya çalışıyor, tam ulaşacak gibi olduğunda son anda ellerinden kayıp gidiyor neşeli kahkahalar atıyordum. Kalabalığın yüksek tezahüratları çadırın içinde yankılanıyor, her başarısız yakalamada insanlar çatlayacak kadar çok gülüyordu. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum. tek bildiğim, uzun zamandır ilk kez bu kadar eğleniyor olduğumdu. Tam bunu fark ettiğim anda gözlerim istemsizce Soren'i buldu. Gösterinin tam ortasındaydık. Herkes gülerek bizi seyrediyordu ama yalnızca Soren benim tüm hareketlerimi dikkatle izliyordu. Bakışları kalabalığın sesini bastıracak bir sakinlikteydi. Yüzünde her zamanki gülümsemesi vardı ama ama gözlerindeki parıltılar farklıydı; sanki oyunu değil, benim gülüşümü izliyordu.
Davullar daha da hızlandığında gözlerimi ondan ayırdım ve karşımdaki esmer adama döndüm. Kael bir kez daha kurdeleye doğru atıldığında dağılan dikkatimi toparlayıp son yön değiştirdim. Parmakları kumaşı sıyırıp geçti. Kalabalık hep bir ağızdan karşımdaki adamı yuhladı. ‘’Bu hile.’’ Dedi Kael.
‘’Yakalayamadığın her şey hile değildir.’’ Sesimde alaycı bir meydan okuma vardı.
‘’Bu kesinlikle hile.’’ Tek kaşım havalandı.
‘’Kanıtla.’’ Kael omuz silkti. Kanıtlayamayacağını ikimiz de biliyorduk çünkü ortada bir hile yoktu. Önce onun dudaklarından tutamadığı bir kahkaha döküldü, ardında da benim.
Göğüsümdeki ağırlık, her kahkahamda biraz daha hafifledi. Birkaç dakikalığına da olsa laneti, sarayı, görülerimi, Mareya'yı ve peşimde dolaşan korkuları unutmuştum
Tam o sırada kırmızı ve siyah bir silüet aramıza girdi. Soren, kollarını iki yana açarak bizi birbirimizden uzaklaştırdı ve gösterinin bir parçasıymış gibi ufak bir reverans yaptı. ‘’Hanımlar ve beyler!’’ Kalabalık alkışladı. ‘’Kurbanımız zorlanıyor.’’
‘’Kurban mı?’’ Dedi kael. ‘’Ben gönüllü olduğumu sanıyordum.’’
‘’Artık değilsin.’’ Soren son derece ciddi görünmeye çalışıyordu. ‘’Artık gösterinin bir parçasısın.’’
‘’Bu bir tehdit gibi geldi.’’ Kael, dağılmış koyu kahve saçlarını karıştırarak yüzünden uzaklaştırdı.
‘’Biraz öyle.’’ Mirel'in kahkahası yeniden duyuldu. Soren birden elimdeki kurdeleyi aldı. ‘’Madem bu kadar kolay,’’ Başını hafifçe yana eğdi. ‘’Biraz zorlaştıralım.’’ Bu fikri ben hiç sevmemişken kalabalık bayılmış görünüyordu. Soren bana bir adım daha yaklaştığında yanmış odun ve balın uyumlu kokusu doldu. Tam ne yaptığını soracakken büyük eli bileğimi nazikçe kavradı. Göğsümün daraldığını hissettim. Nefesim bir anlığına düzensizleşti. Bu tutuş ilk günlerdeki sakinleştirmek için beni tuttuğuna benzemiyordu. Dokunuşu yalnızca birkaç saniye sürdü; kumaşı bileğime doladı, dikkatle bir düğüm attı. Tenime bıraktığı sıcaklık, dokunuşundan çok daha uzun süre tenimde kaldı. Başımı hafifçe kaldırdığımda yüzü beklediğimden daha yakınımdaydı. Gözlerimin onda oyalanmasına izin vermeden hızla bileğime indirdim. Kumaşı bağladıktan sonra bileğimi usulca bıraktı. Parmakları bileğimden ayrılmasına rağmen bıraktığı hissin silinmesi uzun sürdü. Birkaç adım uzaklaşarak aramızdaki mesafeyi arttırdım. Gözlerimi ona değdirmeden, bileğime bağlanmış kurdeleye bakmaya devam ettim. "Evet." Ellerini bir dafa birbirine vurduğunda gözlerim ona döndü. "Şimdi biraz daha zor olan oyunumuza başlayabiliriz.’’ Kalabalığa döndü. ‘’Kurallar her zamanki gibi basit.’’ masanın üzerinden iki küçük tahta halka aldı. Birini bana, diğerini Kael'e uzattı. ‘’Halkaları havaya atıp tutacaksınız. Kim düşürürse," Gözlerini kalabalığın üzerinde gezdirirken sırıtıyordu. "Panayırın en kötü dansını yapmak zorunda kalacak.’’ çadırın içi ıslıklar ve tezahüratlarla doldu.
Kael halkaya bakarken konuştu. ‘’Bu çocukça.’’
‘’Kesinlikle." Başını aşağı yukarı salladı. "Bu yüzden mükemmel.’’ Yüksek bir kahkaha attı. ‘’Her sesimi duyduğunuzda atacaksınız ve sonra yakalayacaksınız. Halkayı uzun süre tutmak ya da erken atmak yok.’’ Davullar çalmaya başladı. Soren’in her komut verdiğinde halkaları havaya fılatıyor, havada süzülen çemberi yakalıyoduk. İlk birkaç tur gerçekten bir çocuk oyunu gibiydi ancak sonrasnda tempo değişti. "Daha hızlı." Halkaları yeniden fırlattık. "Daha." Artık tempo o kadar artmıştı ki, halkaları tutmamız ve atmamız aynı saniye içinde gerçekleşiyordu. Parmaklarım halkayı yakalamaya her defasında son anda yetişiyor, en ufak bir gecikme kaybetmeme sebep olacakmış gibi hissediyordum.
Bir noktada Kael, düşmek üzere olan halkayı yakalamak için bana doğru uzandı. çarpışmamak için aynı anda geri çekildim ve halkamı son anda yakaladım. Kael de halkasını yere düşmeden yakaladığında kalabalıktan kıkırtılar yükseldi Mirel’in kahkahaları tüm sesleri bastırıyordu. Soren kolarını göğüsünde bağlamış gülüyordu. Bu kez tüm gösteri boyuca takındığı alaycı sırıtış yoktu. Başını hafifçe geriye atmış, rahat bir şekide kahkaha atıyordu. Gerçekten güldüğünde gözlerinin kenarlarında ince çizgiler oluştuğunu o birkaç saniye içerisinde ilk kez fark ettim. Sakladığı ifadeler yoktu, yalnızca eğleniyordu ve bu görüntü gözlerimi ondan ayırmayı zorlaştırıyordu. Halka ellerimden kayıp düşecekken son anda onu yakalaybildim ancak Kael kendi halkasını yakalamayı başaramadı. Tahta halka yere çarparak tok bir ses çıkardığında çadırın içerisinde kısa süreli bir sessizlik oldu. Ama bu sessizlik bir göz kırpma kadar kısa sürdü. Herkes alkışlamaya ve tezahürat yapmaya başladığında şaşkındım.
Soren iki elini havaya kaldırdı. ‘’Bir kaybedenimiz var!’’
‘’Bu gerçekten hileydi.’’ Dedi kael. Kendini savunma şekli suçu hileye atmaktı.
‘’Elbette." Soren alaycı bir şekilde omuz silkti. "Her kaybeden aynı şeyi söyler.’’
Kalabalık alkışlarla tempo tutmaya başladı. ‘’Dans! Dans! Dans!’’ Kael yüzünü ellerinin arasına aldı. Derin, sesli bir nefes verdi. Saçmalıklardan ibaret bir dans performansı yapmayı bende istemiyordum. Ellerini yüzünden çektiğinde gözlerindeki o utangaç ile birlikte kızarmış esmer teni öyle beklenmedikti ki kahkaham benden habersiz dudaklarımdan döküldü. Soren'in gözleri sesimi duyar duymaz bana döndü. Sanki kahkaham, kalabalığın uğultusunda bile duyabileceği bir çan sesiydi. Gözleri gülümseyen dudaklarımdan gözlerime kaydığında bu defa yüzünde ne alaycı gülümsemesi vardı ne de yalancı gülümsemesi. İfadesiz bir şekilde öylece baktı. Bu bakış, panayırın bütün sesini ağır bir sis gibi üzerimizden çekip aldı. Davullar sustu, alkışlar uzaklaştı, insanların yüzü silik gölgelerden ibaret oldu. Birkaç nefeslik süre içerisinde dünya sadece ikimizden ibaretti. Sonra davulların yüksek sesi yeniden kulaklarımıza ilişti. Büyü, yere atılmış bir cam gibi dağıldı.
Kael önce kalabalığa kısa bir süre baktı. Ardından bana ve Soren'e. Derin bir nefes verip başını çadırın kumaş tavanına doğru kaldırdı; sanki kendine kızıyordu. ‘’Hayatımda daha kötü kararlar vermiştim.’’ Diye mırıldandı. "Ama şu an ilk üçün içine rahatlıkla girer."
Soren hemen söze atladı. ‘’Eminim.’’
‘’Bunu çok hızlı söyledin.’’ Kael’in yüzü utanç dolu olsa da sesi eğlendiğini gizleyemiyordu.
‘’Hazır bekliyordum.’’ Davulcular ritmi değiştirdi. Bu kez daha hızlı bir melodi çalıyordu. Mirel kalabalığın arasından bağırdı.
‘’Hadi Kael!’’ Gülmeye başladı. ‘’Rezil ol!’’
Kael ona dönüp sahte bir kırgınlıkla baktı. ‘’Destek için teşekkür ederim.’’
‘’Her zaman.’’ Mirel kendinden gurur duyan bir ifadeyle söylemişti bunu.
Kael bir anda dans etmeye başladı. Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Kael’in gözlerinde utanca dair hiçbir şey göremedim. Az önce utançla yüzü kızaran adam gitmiş, yerine en ufak bir utanç belirtisi taşımayan biri gelmişti. Kalabalık da ilk anda ne olduğunu anlayamadı. Ama saniyeler sonra kahkahalar yükseldi. Çünkü Kael dans etmekten çok, dans eden insanlarla dalga geçiyor gibiydi. Kollarını yel değirmeninin dönen kanatları gibi savuruyor, belini abartılı şekilde döndürüyordu ve her hareketi bir öncekinden daha saçma görünüyordu. Bir anda yaşlı bir tüccarı taklit etmeye başladı. Belini kamburlaştırdı, elinde hayali bir baston varmış gibi davrandı ve çadırın içerisinde titrek adımlarla dolaşmaya başladı. Adım attıkça dizlerinde ağrı varmış gibi şikayet ediyor, insanları kahkahalara boğuyordu. Taklit ettiği yaşlı çiftçi ona kötü kötü baksa da gülüşünü gizleyemiyordu.
Ardından hız kaybetmeden kendini bir tavuğa dönüştürmeye çalıştı. Ellerini omuzlarına yerleştirdi ve dirseklerini kanat gibi iki yana açtı, başını öne arkaya ani hareketlerle sallayarak çadırın içinde bir tavuk gibi seke seke dolaştı. Araya tavuk sesleri sıkıştırıyor, sonra bir çocuk gibi çığlık atıyordu. Mirel gülmekten iki büklüm olmuş, karnını tutuyordu. Her kahkahasında nefessiz kalıyor, nefesini toparlamaya çalıştığında yeni bir kahkaha atıyor ve başarısız oluyordu. Bende ondan farksızdım. Gözlerimden yaşlar akıyor, karnıma giren kramplar yüzünden ayakta durmakta zorlanıyordum.
Kael sonunda gösterisini bitirdiğinde büyük bir ciddiyerle son pozunu verdi. Çadırı alkışlar ve tazahüratlar doldururken eğilerek kalabalığa selam verdi ve bana döndü. Kahkaham hafiflemişti ama henüz gülüşümü durdurabilmiş değildim. "İşte." kollarını iki yana açtı. dudaklarının kenarında muzip bir gülümseme belirdi. "Bütün emeklerimin karşılığı."
‘’Ne?’’ Dedim gülüşlerimin arasında.
‘’Sonunda gerçekten güldün.’’ Bir an duraksadım, çünkü haklıydı. Ne zamandır bugünkü kadar gülmemiştim; kendimi düşünmeden, geçmişi düşünmeden, laneti düşünmeden sadece anı yaşayarak. Tam o sırada yan tarafımdan Soren’in alkış sesi duyuldu. Ona döndüğümde gülümsüyordu ama gülümsemesinde alay yoktu. Bakışları bana kaydı, sonra Kael’e.
‘’Fena değildi.’’ Dediğinde Kael hemen söze atladı.
‘’Sadece fena değil mi?’’ Sesi, hak ettiği övgüyü alamamış birinin sitemini taşıyordu.
‘’Bir tavuğa göre etkileyiciydi.’’ Kalabalıktan yeniden kahkaha yükseldi.
Kael dramatik bir ifadeyle elini göğüsünün üzerine koydu. ‘’Kalbimi kırdın.’’ Dedi alayla.
‘’İyileşirsin.’’
‘’Muhtemelen.’’ İkisi de gülümsüyordu. ama o gülümsemelerin altında başka bir şey vardı. Aralarında görünmeyen gerilmiş bir ip vardı; ince ama çelik kadar sağlam. Ben ise farkında olmadan bu ipin tam ortasında duruyordum. Her bakış, her şaka, o ipi biraz daha geriyor; kopacağı anı sessizce yaklaştırıyordu.
Kalabalığın kahkahası yavaş yavaş dinerken Soren kollarını iki yana açtı. ‘’Son bir gösteri.’’ İnsanlardan heyecanlı sesler yükseldi soren ise başını hafifçe yana eğip bana bakmaya başladı.
‘’Hayır.’’ Dediğimde kaşlarından biri havaya kalktı.
‘’Henüz bir şey söylemedim bile.’’
‘’Fark etmez.’’ Bugün sürekli bu konuşmayı sayısız kez yapmıştım. Soren, 'hayır' kelimesini hiçbir zaman gerçek bir cevap olarak kabul etmiyordu. ben ise aynı tartışmayı tekarlamaktan yorulmaya başlamıştım. Cebinden siyah bir kumaş çıkardığı anda kaşlarımı çattım. ‘’Kesinlikle hayır.’’ Yüzündeki o tekinsiz sırıtıştan ne yapacağını anlamıştım. Gözlerimi bağlayacaktı. Aslında gösterinin en başında da bunu yapmak istediğini biliyordum. Ama o zaman "Henüz bağlamayacağım." demişti. Görünüşe göre ben o "henüz" kelimesini fazla hafife almıştım.
‘’Kesinlikle evet.’’ Dedi Soren, hiç tereddüt etmeden.
‘’Kesinlikle hayır.’’
"Kalbimi kırıyorsun." Yüzüne üzgün bir ifade takındı.
"İyileşirsin." Onun biraz önce söylediğini tekrarladığımda burnundan güldü ve kalabalığa döndü.
‘’İzleyiciler?’’ Bir anda onlarca kişi bana ihanet ederek alkışlamaya başladı.
"Hainler." Onlara kötü bakışlar atıp mırıldandığımda kalabalık buna kahkahalarla cevap verdi.
Birkaç dakika sonra ben çadırın ortasında, Soren tam karşımda duruyordu. Elindeki siyah kumaş parçasını parmaklarının arasında ağır ağır çeviriyordu. Kalbimin neden bu denli hızlı attığını anlamıyordum. Bu sadece eğlenceli bir gösteri olacaktı ancak gözlerimin bağlanacak olması bana hiç iyi şeyler hissettimiyordu. ‘’Kaçmayacaksın, değil mi?’’ Diye sordu alçak bir sesle.
‘’Buna henüz karar vermedim." Omuz silktim. "Ama senin yanında durmaktansa kaçıp gitmek daha mantıklı olabilir En azından gölgelerimi kimseye bulaştırmam.’’ Söylediğim iğneli sözlerime karşılık dudaklarının kenarı sinsice kıvrılınca gözlerim istemeden o gülümsemeye kaydı. Fazla yakınımdaydı. Verdiği nefes ciğerlerime doluyor, yüzüme çarpıyordu. Kendimi toparladım ve yeniden zifiri kara gözlerine baktım.
Aramızdaki boy farkını ilk kez bu kadar net hissettim. Başımı kaldırmadan yüzünü göremiyor, göğüs hizzasında kalıyordum. Yanında istemsizce küçülüyormuş gibi hissettim. Soren'in gözleri yüzümde ağır ağır dolaştı. Sanki her ayrınıtıyı, her kusuru sessizce hafızasına kazıyordu.
‘’O halde karar vermekte acele et." Sesi bir fısıltı kadar sessiz çıktı. "Gölgelerin saldırırsa hançerimi yanımda tutuyor olacağım.’’ Kumaşı kaldırdı, eli havada bir an durdu. Tereddüt ettiğini hissettim; bana son kez vazgeçme fırsatı sunuyor gibiydi. Ben ise bu gösterinin bir parçası olmak istediğimi anladım. Ben bir tepki vermediğimde sessizce arkama geçti. Kumaş gözlerimi örttü. Ardından ensemde düğüm atmaya başladığında parmakları saçlarımın arasına hafifçe değdi. İnce bir ürperti ensemden omuzlarıma oradan da sırtıma doğru yayıldı. Beyaz teller aklıma geldi. Ya görürse? Son günlerde beyaz teller çoğalmaya başlamıştı. Falcı kadının söyledikleri yeniden zihnimde dolaşmaya başladı. 'O senden biraz daha alıyor.' Saatler önce Mareya'yı alevler içinde yanarken görmüştüm. Bu saçlarımda belirmiş miydi? Benden biraz daha almış mıydı? Bilmiyordum. Mareya ne zaman zihnimdeki tahtına otursa, ne zaman sesi kendi sesime karışsa, saçlarımdan birkaç teli daha kendine boyuyordu. Ya Soren saçlarımın arasında bunları görüp ne anlama geldiğini anlarsa? Belki de gösteri biter bitmez bileğimden tutup beni saraya götürürdü. Belki de herkes gibi o da benden uzaklaşır, lanetli olduğumu yüzüme vururdu. Bumu birkaç gün önce yspmıştı, şimdi de yapabilirdi. Sarayın kapıları kararan gözlerimin önünde kumaşa rağmen canlandı. Soğuk taş koridorlar, demir parmaklıklar, beni öldürmek isteyen amcam Magnus, beni yıllarca altın bir kafesin içinde tutan duvarlar. Ya burada geçirdiğim onca zaman yalnızca birkaç günlük sahte bir özgürlükten ibaretse? Bağlamayı bitirdi ancak parmakları bir süre daha saçlarımda asılı kaldı. Saniyeler sonra hiçbir şey söylemeden ellerini geri çektiğinde derin bir nefes verdim. Görmemişti. "Şimdi." Son harfi yine uzatarak söyledi.
‘’Şimdi ne?’’ Kısa bir sessizlik oldu.
‘’Ne hissediyorsun?’’
‘’Hiçbir şey.’’
‘’Yalan.’’ Sesi beklediğimden daha yakın geldi. Kalbim istemsizce hızlandı. Onu göremiyor, nerede durduğunu, bana ne kadar yakın olduğunu, yüzüme mi bakıyordu yoksa kalabalığa mı bilmiyordum. Mirel ve Soren'in bana en çok söyledikleri kelime sanırım buydu. 'Yalan.' Ancak Soren bunu ne zaman söylese, sesinde suçlayan bi sertlikten daha çok, beni bu kısacık sürede benden iyi tanımış gibi bir tonda söylüyordu. ‘’İnsanlar göremeyince korkar.’’ Sözleri, zihnimin kapılarını araladı. Bir anda mağaranın nem kokusu burnuma doldu. Soğuk taşlar, Mareya, görüler, onu bulamadığım karanlık. Yutkundum.
‘’Ben korkmuyorum.’’ Sesim zihninimden daha sakindi.
‘’Yine yalan söyledin.’’ Onun da aklına mağaranın geldiğine emindim. Sessizlik çöktü. Ardından yavaş, ağır birkaç adım attığını duydum. Karanlığa alışmış, sesleri ayırt etmeye başlamıştım. Önce arkamda varlığını hissettim. Ardından kokusu ciğerlerimi doldurdu. Yanmış odun ve bal... Bu tuhaf ama uyumlu karışım nefesime karıştı. Bir insanın kokusuna alışılabilir miydi? Daha kötüsü, bir insan sadece kokusuyla bile bir başkasının kalbinin ritmini değiştirebilir miydi? Bu yalnızca yakınlıktı, başka hiçbir anlamı yoktu. Öyle olmak zorundaydı. "Mağaradayken fazlasıyla korktuğunu hatırlıyorum." Fısıltılı sesi arkamdan, tam boyun hizzamdan duyuldu. O kadar yakındaydı ki kelimeler kulağıma değil, tenime kazınmış gibi hissettim. İçgüdüsel olarak başımı sesin geldiği yöne çevirdim. Göremeyeceğimi bile bile onu aradım. Nefesi bu kez dudaklarıma çarptığında nefesimi tuttum. Sanki onun verdiği nefesin benim ciğerlerime dolması bile bana yasaklanmış bir günahtı. Ondan gelecek her şey benim günahımdı.
Başımı karşıya çevirdim. "Yanlış hatırlıyorsun o halde." Burnundan nefes vediğinde geri çekilip yeniden arkama geçti. ‘’Ne yapıyorsun?’’ Diye sorduğumda artık hareket etmiyordu.
‘’Duruyorum.’’ Dudaklarımı birbirine bastırdım. Yüzündeki eğlenen ifadeyi görmek için gözlerime ihtiyaç yoktu. ‘’İnsanlar görmek zorunda olduklarını sanırlar.’’
‘’Öyle değil mi?’’ Dediğimde kalabalıktan beni onaylayan sesler yükseldi.
Soren'in hafifçe güldüğünü duydum. "En doğru atışlar bazen gözlerle yapılmaz.’’ Benim dün geceki atışım ve onun bugünkü atışı aklıma geldi. İkimiz de kendi gözlerimizi değil birbirimizin gözlerini kullanmıştık aslında. Ben hedefi onun gözlerinde görmüştüm, o ise benim gözlerimden. İkimiz de tek başımıza nişan almamıştık ama atışı yaparken iki kişiydik.
‘’Belki kendi gözlerine değil," Başımı sesin geldiği yöne çevirdim. "Başkasının gözlerine ihtiyacın vardır.’’ Sözüm bittiğinde bir an sustu. Söylediğimi mi düşünüyordu? Yoksa benim düşündüğüm şeyi mi anlamıştı? Kalbim göğüsümde ağır ağır çarptığında bir an cevap vermesin istedim. Çünkü bazen sessizlik, gürültüden daha sesli olabilirdi.
"Şu an gözlerini açsam." Söylediklerimi cevapsız bıraktı. ‘’İlk baktığın şey ne olurdu?’’ Soru beklenmedik şekilde fazlasıyla basitti. Ama cevabı, söylenemeyecek kadar karmaşıktı. Aklıma gelen ilk şeyi zihnimden kovmaya çalıştım.Çünkü insanın aklına gelen ilk cevap her zaman en doğru cevaptır. Sessiz kaldım. ‘’Kaçıyorsun.’’
‘’Hayır.’’ Dedim hemen.
‘’Kaçıyorsun.’’ Tekrarladığında dudaklarımın arasından istemsiz alaylı bir gülüş çıktı.
"Görülecek bir şey olsaydı cevap verirdim."
"Kötü bir yalancısın." sesindeki eminlik, beni kızdıracak kadar doğruydu. Başımı hafifçe kaldırdım. Onu göremiyordum ama garip bir şekilde varlığını tüm vücudumla hissedebiliyordum. Gözlerimin üzerindeki kumaş parçası görmemi engelliyordu ancak birinin varlığını ve bakışlarını hissetmeye engel olamıyordu.
"Sana gerçek olan bir sır vereyim mi?’’ Nerede olduğunu bilmiyordum, yüzümü biraz önce sesinin geldiği yöne çevirdim. ‘’Sana güvenmiyorum.’’ Kelimeler dudaklarım arasından döküldüğünde bunun ne bir sır ne de tam anlamıyla bir gerçek olduğunu fark ettim. Ona güvenmiyordum ancak yanında durduğum zamanlarda kendimi güvende hissediyordum. Belki de asıl tehlikeli olan güvenmemek değil, güvenmek istemekti.
‘’Bu bir sır değil.’’ Sesindeki alay hafif ama fazlasıyla anlaşılırdı. benden uzaklaştığını hissettim. "Hanımlar, beyler!" Sesi tüm çadırı doldurduğunda sesini takip ettim. "Şimdi asıl kısım," Kısa bi an duraksadıktan sonra konuşmaya devam etti. "Güven oyunu!’’ Kalabalıktan meraklı sesler yükseldiğini duydum. Parmaklarım istemsizce gözlerimi örten kumaşa gitti. Onu çıkarırsam bu oyuna ve düşüncelerime bir son verebilirdim. Kumaşın kenarını tutup çekecekken, "Oyunu bozma." dedi. Derin bir nefes verip ellerimi kumaştan ayırdım. ‘’Yerinden kıpırdama.’’
‘’Sanki başka seçeneğim varmış gibi.’’
‘’Sürekli seçeneklerin var, sadece onları görmüyorsun.’’ Sağımdan ayak sesleri duyduğumda başımı oraya çevirdim. Ayak sesleri bu kez solumdan duyulduğunda başımı oraya çevirdim. Bir sonraki ayak sesi ise arkamdan geldi. Sesin geldiği yöne bakmaya çalışıyordum ancak karanlık ve her yönden gelen adım sesleri buna engel oluyordu. Sanki sabırımı test ediyordu. ‘’Ne düşünüyorsun?’’ Diye sordu.
‘’Bu gösterinin kötü bir fikir olduğunu.’’
‘’Başka?’’ Etrafımda döndüğünü sesinin sürekli farklı yerlerden gelmesinden anladım.
‘’Senin sinir bozucu olduğunu.’’ Gülme sesi yanımdan geldi.
‘’Başka?’’ Boğazım düğümlendi, çünkü aklımdan geçen şeyi söyleyemezdim. Onu görememek beni fazlasıyla huzursuz ediyordu. Ancak bu, sadece gözlerimin üzerine kapatılmış olan kumaş yüzünden değildi. Yerini bilmemek, bana ne kadar yakın olduğunu anlayamamak, bir sonraki nefesini hangi taraftan hissedeceğimi bilememek kontrolümü elimden alıyordu. Ve ben kontolü kaybetmekten nefret ediyordum.
Bunları düşünürken arkamdan belli belirsiz bir hareketlilik hissettim. İçgüdüsel olarak dönmeye yeltenmiştim ki sesi kulağımın hemen ardından duyuldu. ‘’Dur.’’ Derin nefes seslerini duydum. Sıcak nefesleri kulağımn kıyısına uğrayıp boynuma dalga dalga çarpıyordu. Kalbim göğüsümde öyle sert vurdu ki bunu onun da duyabileceğinden korktum. Parmaklarımı yumruk haline getirdim. Onu görememek, hayal gücümü acımasızlaştırıyordu. Zihin karanlığa gömüldüğünde insan, olmayan şeyleri bile daha net hissedebiliyordu.
‘’Ne yapıyorsun?’’ Diye sorduğumda sesim titremediği için şükrettim.
‘’Gösteri.’’ Fısıltıyla çıkan ve boynuma çarpan nefesi tüylerimi diken diken ediyordu.
‘’Bu bir cevap değil.’’
‘’Yeterli bir cevap.’’ İçimin ürperdiğini hissettim. Titrek bir nefesi dışarı verdiğim. Saniyeler sonra bir elini belimde hissettiğimde nefesi hala boynumu okşuyordu. Bel boşluğuma oturan elinin hissi fazlasıyla sakindi, ne itiyor ne de çekiyordu. Sadece oradaydı ve o tek dokunuş bile düşüncelerime bağlanan iplerin birbirine karışmasına yetmişti. Sanki bana yön vermiyor, olduğum yere de sabitliyordu. ‘’Bir adım öne.’’ Sesi alçaktı. Bu kadar yakınımdan konuşması, kelimeleri duymaktan çok hissetmeme neden oluyordu. Hâlâ belimde olan elinin dokunuşu ne sert ne de çekingendi, garip bir güven taşıyordu. İşte beni huzursuz eden de buydu. Ona güvenmediğimi söylemiştim ancak bedenimin bunu duyduğundan emin değildim, bedenim kasılmıştı. ‘’Rahat ol.’’ Diye fısıldadı. Keşke söylediği kadar kolay olabilseydi. Kalbim göğüsümde sıkışıyordu. Gözlerimi açabilseydim belki de her şey normale dönerdi ancak karanlıktayken yalnızzca onun sesi, nefesi ve belimde duran eli vardı. Ve bunların üçü de, gördüğüm her şeyden daha gerçek hissettiriyordu.
‘’Rahatım.’’ Sesimi fısıltıyla yayıldı ve bir nefes gibi kayboldu.
‘’Değilsin.’’ Hafifçe güldüğünü duydum. Belimde duran eli hafifçe hareket etti. Beni zorlamadan hafifçe sağa yönelttiğinde onunla aynı anda hareket ettim. Bu küçücük hareket bile bedenimin daha da kasılmasına yetti. Kalabalığın sesi uzaklaştı; bağırışlar, alkışlar vardı ama artık hiçbir şey net değildi. Net olan tek şey, yanı başımdaki nefes sesleri ve bana olan yakınlığıydı. ‘’Nefesini tutuyorsun.’’ O an fark ettim ki gerçekten nefes almıyordum. Sanki en ufak hareket etsem bulunduğum an parçalanacakmış gibi istemsizce kendimi kilitlemiştim. Derin bir nefes aldığımda başımı hafifçe sesine çevirdim. ‘’Şimdi seni hazırlayacağım.’’ Kaşlarım istemsizce çatıldı. Belimdeki elini hafifçe bastırdığında dudaklımın içini ısırdım. Bu çok küçük bir hareketti ama tüm vücudum ona tepki veriyor gibi hissediyordum. ‘’Biraz sola.’’ Sakinlikle gösteriyi yönetiyordu. Onun dediğini yaparak sola doğru kaydım. Her komutuna uymak içimde bi huzursuzluk uyandırdı.
‘’Buraya mı?’’ elinin baskısını biraz daha arttırarak beni yarım adım daha sola hareket ettirdi. ‘’Şimdi ne olacak?’’ Sesim fazlasıyla sakindi. Soren'in kulağıma doğru eğildiğini hissettim.
‘’Şimdi bana güveneceksin.’’ Yutkundum.
‘’Ya güvenmezsem?’’ Bir an sustu ama belimdeki elinin hissi varlığını bana kanıtladı. Sonra çok alcak bir sesle konuştu.
‘’Ama güveniyorsun.’’ Bu defa cevap veremedim çünkü haklı olmasından değil, bunu fark etmesinden rahatsız oldum. Tam o sırada başka bir ayak sesi duydum.
‘’Bu gösterinin bir parçası olduğuma hala inanamıyorum.’’ Dedi Kael. Muhtemelen birkaç adım ilerideydi.
‘’Şikayetçiysen çıkabilirsin.’’ Soren’in sesi sakindi.
‘"Hayır." Kıkırdadı. "İlginçleşmeye başlıyor." Belimdeki elin hafifçe kasıldığını hissettim.
‘’İlginç mi?’’ Dedi Soren.
‘’Oldukça.’’ Kael'in neşeli sesinin ardında yatan iğneleri hisettim. Kalabalık onların şakalaştığını sanıyordu ama ses tonlarında farklı bir şey vardı. ‘’Sanırım gönüllüleri dikkatle seçiyorsun.’’
‘’Her zaman.’’ Sesi duygudan yoksundu.
‘’Kimi sahneye çıkarıp çıkarmayacağını da biliyorsun.’’ Soren kısa ama yüksek bir kahkaha attı.
‘’Elbette biliyorum. Yoksa güzel gösteri çıkaramam.’’ İnsanlar güldü ama Kael gülmedi, bunu duymadım.
"Öyle mi?"
‘’Öyle.’’ Yine kısa bir sessizlik oldu, göremediğim için neler olduğunu anlayamıyordum ama belimdeki elin gerginliğini hissedebiliyordum. ‘’Her şey bir gösteriden ibaret." Sesi bu kez alay doluydu. "Yoksa senin ona bu denli yakın olmana izin verir miydim?’’ Kalbim bir an durdu, kimseden ses çıkmadı birkaç saniyenin ardından Kael’in sesi duyuldu.
‘’Hayır.’’ Dedi. ‘’Ben kimsenin izin alması gerektiğini düşünmüyorum.’’ Bu kez sessiz kalan Soren oldu. ‘’Özellikle de onun.’’ Belimdeki elin baskısı arttı. Sanki gitmemi engelliyordu.
Belimdeki elinin tepkilerine zıt olarak alaylı bir kahkaha attı. ‘’Ne kadar romantik.’’
‘’Hayır.‘’ Kael’in sesindeki duyguyu hissedemedim. Çünkü yoktu. ‘’Bu bir düşünce.’’ Soren sonunda elini belimden ayırdığında bu beklediğimden çok daha ani olmuştu. Kendimi bir boşluğa atılmış gibi hissettim ancak bu hissi göz açıp kapayıncaya kadar yok ettim. Daha rahatlamış hissettim. Bedenim üzerindeki garip hissi artık yoktu.
‘’Şimdi’’ dedi Soren. ‘’Gösterinin asıl eğlenceli kısmına geçebiliriz.’’ Kalabalık yeniden alkışlamaya başladığında davullar onlara eşlik etti. Sesler azaldığında zeminde sürüklenen tahta sesleri kulaklarıma ilişti.
‘’Soren.’’ Dedim.
‘’Hm?’’
‘’Ne yapıyorsun?’’
‘’Bir gösteri.’’ Sinirle nefes verdim.
‘’Bu cevaptan nefret ediyorum.’’
‘’Farkındayım.’’ Kalabalık güldü ben ise gözlerimi devirmek istedim ancak kumaş parçası buna engel oldu.
Birkaç saniye sonra Kael’in sesi duyuldu. ‘’Bu planın hiç hoşuma gitmedi.’’
Mirel bağırdı. ‘’Neden kabul ediyorsun o zaman? Vazgeç."
‘’Çok geç. Gösteri başladı, artık kimse vazgeçemez.’’ Soren'in eğlenen sesi kalabalığı güldürdü.
Başımı hafifçe seslere çevirdim. ‘’Kael?’’
‘’Buradayım.’’ Muzip sesi sağ tarafımdan geliyordu.
‘’Neler oluyor?’’ Göremesem de öğrenmem gerekiyordu.
‘’Muhtemelen ölümüm.’’ Onun sesi fazlasıyla rahatken ben gerildim. ‘’Şaka yapıyorum.’’ Bir an duraksadı. ‘’Yani umarım.’’
‘’Soren.’’ Dediğimde sesim bu kez daha sertti. Onun ritmine ayak uydurdukça Kontrolü biraz daha onun ellerine bırakmış gibi hissediyodum.
‘’Hm?’’ Bu mırıltılı sesi sinir bozucu olsa da duymak istememe neden olmaya başlamıştı.
‘’Bana ne yaptığını söyle.’’ Birkaç adım attığını duydum. Sesi yeniden tam kulağımın yanından geldi.
‘’Şu anda sana söylersem," Dedi alçak bir sesle. "Güvenmenin hiçbir anlamı kalmaz.’’ Boğazım düğümlendi, insanlar sessizleşmişti. Bir beklenti oluşmuştu bunu hissedebiliyordum. Ardından ince bir metal sesi duydum. Soren kurdele bağladığı bileğimi dikkatlice kavradı. Bir an durasaksadığını hissettim. Parmaları biraz önce tırnaklarımı bastırdığım yerlerin üzerinde hafifçe gezindi. İçim ürperirken bir şey söylemedi. Saniyeler sonra parmaklımın arasına soğuk bir metal bıraktığında bunun bir bıçak olduğunu anladım. Büyük eli bileğimden ayrıldığında bıçağı sıkı sıkı tuttum. Hafif ama dengeli bir bıçaktı. ‘’Nefes al.’’ Başımı hafifçe eğdim. Yine nefesimi tutuyordum.
‘’Alıyorum.’’ Kendi sesim bile bana inandırıcı gelmedi.
‘’Yine bir yalan.’’ Gülümsememi tutamadım.
‘’Şunu söylemek istiyorum.’’ Kael’in sesi karşımda bir yerden geliyordu.
‘’Hayır.’’ Dedim hemen.
‘’Henüz konuşmadım.’’
‘’Yine de hayır.’’ İnsanlar gülmeye başladı, sanırım bu konuşma hepimizin ağzına yapışmıştı.
‘’Sadece şunu diyeceğim,’’ Sesinde bastırılmış bir eğlence vardı. ‘’Lütfen beni öldürme, daha görmem gereken günler var.’’ Mirel'in kahkahası çadırda yankılandı.
‘’Hiç yardımcı olmuyorsun.’’ Sinirlerim fazlasıyla bozulmuştu.
‘’Ben elimden geleni yapıyorum.’’ Dedi gülerken.
‘’Yalan.’’ Bu kelimeyi kullanma sırası bana geldiği için sevindim.
‘’Pekala.’’ İç geçirdi. ‘’Öldürmemeye çalışırsan sevinirim.’’ Bu kez herkesle birlikte bende bir kahkaha attım.
Soren yeniden yanıma yaklaştı ama bu sefer bedeni değil sadece sesi bana ulaştı. ‘’Onu dinleme.’’
‘’Pekala.’’ Dedim gülerken.
‘’Zaten fazla konuşuyor.’’
Uzaktan Kael’in sesi geldi. ‘’Seni duyabiliyorum!’’
‘’Ne kadar talihsiz.’’ Diye karşılık verdi Soren. Herkesten ufak bir kahkaha duyuldu ama ben bu defa gülemedim. Çünkü elimdeki bıçağın varlığını ve Soren'in tehlikeli planları olduğunu yeniden fark ettim. ‘’Şimdi sadece beni dinle.’’
‘’Zaten dinliyorum.’’ Kaşlarım çatıldı.
‘’Hayır.’’ Bir an duraksadı. ‘’Gerçekten dinle.’’ Kalabalık tamamen sessizdi artık, nefes seslerini bile duymuyordum. ‘’Sola dön.’’ Yavaşça topuklarımın üzerinde döndüm. ‘’Biraz daha.’’ Kendimi biraz daha çevirdim. ‘’Dur.’’ Durduğum anda içimde garip bir his oluştu, sanki doğru yerdeydim. Biraz önce Kael'in sesini bu taraftan duymuştum. ‘’Sence hedef nerede?’’
‘’Bilmiyorum.’’
‘’Biliyorsun.’’ Cevabı netti. ‘’Çünkü kendine güvenmediğin zamanlarda bile doğru yere bakıyorsun.’’
Uzaktan Kael’in sesi yükseldi. ‘’Bu çok güzel bir konuşma.’’ Sesin geldiği yönü dinlediğimde doğru yere yaklaştığıma daha da emin oldum.
Mirel kahkaha attı. ‘’Sus Kael.’’ Kalabalık hafifçe güldü. Ardından ölüm sessizliği insanların üzerine yerleşti.
‘’Şimdi.’’ Dedi Soren. ‘’Sadece sesimi takip et.’’ Boğazım kurudu.
‘’Neden?’’
‘’Çünkü gözlerin şu anda sana yardım etmiyor.’’ Duraksadı. ‘’Ve yine de bulacaksın.’’ Herkes sessizdi, yalnızca Soren’in sesi vardı. ‘’Küçük bir adım sağa.’’ Dediğini yaptım. ‘’Dur.’’ Kalbimin göğüsümün içindeki hızlı atışlarını sanki duyuyordum. Soren’in sesi son kez sakin bir şekilde duyuldu. Sanki yalnızca bana aitmiş gibi. ‘’Şimdi bana güven.’’ Göğsüm sıkıştı, çünkü bu sözün sadece hedefle ilgili olmadığını hissediyordum.
Uzaktan Kael’in sesi geldi. ‘’Bu noktada endişelenmem gerekiyor mu?’’
‘’Muhtemelen.’’
‘’Mükemmel.’’ O tek kelimele birlikte her şey bir anda geride kaldı. Yalnızca elimdeki bıçak ve ben vardık. Parmaklarım sapını biraz daha sıkı kavradığında derin bir nefes aldım. Hedefi görmüyordum ancak görmek zorunda da değildim. Az önce Soren'in verdiği komutlar, Belimdeki elinin verdiği her açı, Kael'in sesinin geldiği mesafe zihnimde tek tek yerini buluyor karanlığın içinde görünmez çizgilerle resim çiziyordu. Ve o resmin sonucu bana hedefin nerede olduğunu veriyordu. Soren'in emrini beklemedim, kolumu sakince kaldırdım. Bııçak hızla parmaklarımın arasından ayrıldığında havayı ince bir ıslık gibi yararak ilerdiğinde o birkaç saniye, bana saatler kadar uzun geldi. Sonra bıçağın tahtaya saplanarak çıkardığı tok ses kulaklarıma çarptı.
Saniyeler sonra bugün duyduğum en yüsek alkışlar çadırın içinde yankılandı. Çığlıklar, alkışlar, kahkahalar birbirine karıştı. ‘’Yaşıyor muyum?’’ Kael’in hafif korkmuş sesini duydum. Daha sonra da Mirel’in sesini.
‘’Ne yazık ki evet.’’ Ben ise olduğum yerden kıpırdamıyordum.
‘’Soren.’’ Diye mırıldandım.
‘’Hm?’’
‘’Ne oldu?’’ Bir an sessizlik oldu.
‘’Tam isabet.’’ Göğüsümdeki baskı biraz hafifledi.
‘’Yalan söylüyorsun.’’
‘’Hayır. Bu kez doğru söylüyor.’’ Dedi Kael’in uzaktan gelen sesi. ‘’Senin hiç bu kadar korkutucu olduğunu düşünmemiştim.’’ Hafifçe güldüm. Sonrasında ise önümde bir beden hissettim. Yanmış odun ve bal kokusu burnuma ulaştığında kim olduğunu zaten biliyordum. Bunu anlamak için görmeme ya da onun konuşmasına ihtiyacım yoktu. Elleri yavaşça başımın arkasına uzandı. Parnakları düğüme ulaşmak için saçlarımın arasından geçerken boynuma sürtündüğünde ürperdiğimi hissettim.
‘’Kıpırdama.’’ Kendine has sesi kulaklarımı doldurdu. Dudaklarım hafifçe aralandığında ince bir nefes döküldü.
‘’Sürekli emir veriyorsun.’’ Söylenir gibi konuşurken beni bu kumaş parçasından kurtarmasını bekliyordum.
‘’Sende hiçbirini dinlemiyorsun.’’ Kıkırdadığımda kumaş sonunda açıldı. Ancak gözlerime bir anda dolan aydınlıkla bir süre gözlerimi kısmak zorunda kaldım. Renkler birbirine karışmış, çadırın içindeki insanlar dalgalanan gölgeler gibi bulanıklaşmıştı. Yavaş yavaş görüntü netleşmeye başlarken ilk gördüğüm şey Soren’in zifiri kara gözleri oldu. ‘Şu an gözlerini açsam ilk baktığın şey ne olurdu?’ Cevabı başından beri biliyordum. Sadece kendime söylemeye cesaret edememiştim. Dudaklarının kenarında o tanıdık, hafif alaycı gülümseme vardı. ama gözleri gülümsemiyordu. Gözleri, sanki içimde sakladığım soruları ve cevapları öğrenmek istiyormuş gibi dikkatle üzerimde dolaşıyordu.Kalbimin atışlarını saniyeler sonra hissettim. Göğsümün içindeki o yaralı kuş bu defa korkuyla değil de daha farklı bir duyguyla çırpınıyordu.
O saniyeler içerisinde ne Soren konuştu ne de ben. Kalabalığın sesi kalın bir perdenin ardından geliyormuş gibi uzaktı. Sanki bu koca çadırın içinde yalnızca o ve ben vardık. Sonra Kael'in sesi havayı yarıp geçti. Büyü ince bir cam gibi çatladı. İçimde huzursuz bir öfke yükselirken bu duruma şaşırdım. Kael'e kızmak ya da sinirlenmek için ortada bir sebep yoktu ama o an konulmasını hiç istememiştim ancak bunu belli etmedim. Soren'den bir adım uzaklaşarak gözlerimi ondan ayırdım ve kalabalığa çevirdim.
‘’Harika.’’ Gözlerim hedef tahtasının önünde duran Kael'e kaydı. Başının üzerindeki elmanın tam ortasından bıçak geçmişti, elmanın iki yarısı da tahtaya saplı şekilde duruyordu. İç çektiğinde gözlerim şaşkınlıkla açılmıştı. ‘’Ve bir daha asla.’’
Kalabalık gülüşürken Mirel bağırdı. ‘’Yalan.’’
‘’Tamam.’’ Kael teslim olmuş gibi ellerini kaldırdı. ‘’Muhtemelen yine yaparım.’’ Meydan alkışlarla dolarken bakışlarım Soren'e kaydığında onun zaten bana baktığını gördüm.
‘’Demek ki güveniyormuşsun.’’ Dudaklarının kenarı biraz öncekinden daha kıvrıktı ve gözlerim istemeden bu gülümsemeye takıldı. Sonra yavaş bir şekilde tekrar gözlerine tırmandılar.
‘’Şans.’’ Kelimde dudaklarrımdan neredeyse düşünmeden döküldü. Soren başını hafifçe yana eğip bana bakmaya devam ettiğinde gözlerindeki ifade, söylediğime inanmadığını açıkça belli ediyordu.
‘’Bunun şans olmadığını ikimiz de çok iyi biliyoruz." Sesinde alay yoktu, oldukça sakindi. "Beni dinlemeden attın." Kısa bir an durdu. "Onu öldürebilirdin.’’ Gözlerim yavaşça Kael'e döndü. Hâlâ hedefin önünde, elmanın içine saplanmış bıçağı inceliyordu. Onun esmer yüzünden gözlerimi ayırıp Soren'e döndüm.
‘’Ölmeyeceğine emindim." Ses tonumdaki kararlılık beni şaşırttı. "Çünkü hedefin nerede olduğunu zaten biliyordum." Birkaç saniye ikimiz de konuşmadık. "Senin o elmayla en başından beri bir planın vardı.’’ Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldığında onun gülümsemesi de büyüdü.
Alkışlar uzun süre daha devam ederken üçümüz birlikte kısa bir reverans yaptık ve herkes çadırı boşaltmaya başladı. Hava kararmış, ay gökyüzündeki yerini almıştı. Herkes gösteriyi ve bıçağın delip geçtiği elmayı konuşuyordu. Mirel, Kael’in yüzünü taklit ediyor ve kahkahalar atıyordu.
‘’Hiç komik değil.’’ Kael bozulmuş bir ses tonuyla konuştu ama onun da eğlendiği belli oluyordu.
‘’Yüz ifadeni görmeliydin.’’ Bir kahkaha daha attığında bende gülmeye başladım.
‘’Hayatımın en kötü deneyimiydi.’’ Kael kendini tutamayarak güldü.
‘’Hayır.’’ Mirel başını iki yana salladı. ‘’Geçen yıl attan düştüğün gün daha kötüydü.’’
‘’Bunu hatırlatmayı bırak.’’ Üçümüz gülerek meydanda dolaşıyorduk. Mirel, Kael'in dansını taklit ediyor, Kael ise bunun 'Sanatsal bir performans' olduğunu savunuyordu. Onlarla gülüp eğleniyordum ancak gözlerim, ben farkına bile varmadan kalabalığın içinde başka birini arıyordu. Soytarı.
Sonunda onu gördüğümde çocukların arasında diz çökmüştü. Küçük bir erkek çocuğunun saçlarını düzeltiyor, diğerinin başını okşuyor, çocuklar her ne anlatıyorsa içtenlikle gülüyordu. Bir an duraksadım, bu halini hiç görmemiştim. Gösteride insanları kahkahaya boğan Soytarı gitmiş, yerine yalnızca çocuklarla birlikte gülen genç bir adam gelmişti. Yüzünde bütün gülümsemelerinden farklı bir gülümseme vardı. Huzur bulmuş, kendi gibi ve gerçek bir gülümseme. Tam gözlerim ondan ayrılacaktı ki başını kaldırdı. Sanki onu izlediğimi en başından beri biliyormuş gibi gözleri başka hiçbir yöne değmeden beni buldu. Gözlerimiz birbirinin yolunu kestiğinde yüzündeki içten gülümseme biraz daha muzip bir hale büründü. bakışlarımı ondan ayırıp yolundan çekilmem gerekiyordu ama birkaç saniye boyunca bunu başaramadım. Sanki kalabalığın arasında kimsenin göremediği akıntılı bir nehir vardı ve bu nehirin akıntısı tek taraflı değil çift taraflıydı. Bizi birbirimize itmek için tüm gücünü ve dalgalarını kullanıyordu ancak bizim direncimiz onun akıntısından daha kuvvetliydi. Bir gün ikimizden biri o akıntıya kapılırsa diğerinin bir karar vermesi gerekecekti. Küçük sarışın bir kız Soren'in kolunu çekiştirince gözlerini benden ayırıp ona döndü. Aramızdaki görünmez bağ bir anda koptuğunda derin bir uykuda yüksek bir yerden düşmüş gibi irkildim. Sanki biraz önce kalabalğın içinde tek bir kişiye gözlerim takılmamış gibi davranmaya çalışarak başımı hemen Mirel'e çevirdim. Hararetli bir şeyler anlatıyordu ancak sesi kulaklarımda bir uğultuyu andırıyordu, odaklanamıyordum.
‘’Hey! Burada mısın?’’ Mirel koluma dokununca sesler bu defa normale döndü.
Hemen başımı salladım. "Buradayım."
Kaşlarından biri havaya kalktı. ‘’Yalancı.’’ Hafifçe kıkırdadı. İçimde yeniden o tarafa bakmak için deli gibi çırpınan yere hakim olamadan kalabalığa döndüm. Çocukların arasında gözlerim gezindi ancak Soren artık orada değildi. Bakışlarım bir süre daha meydandaki kalabalığı taradı, sanki biraz daha ararsam yeniden karşıma çıkacaktı. Ama çıkmadı. Yavaşça başımı arkadaşlarıma çevirdim.
Nedense, kalabalığın içinden bir kişinin eksilmesi, koskoca meydanı bu kadar boş hissettirmemeliydi.
Bölüm etkileşimi
