Dolunayın Laneti kitap kapağı

12. bölüm / 12

Dolunayın Laneti

Karanlık Gölge

Vaveyla Yazarı: Ecem Dinçer

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 12Şu an: Karanlık Gölge

Geçmişi geride bırakamazsın. Bıraktığını sanırsın ama aslında kaçtığın geçmiş en beklemediğin anda seni yakalamak için an kollar.

Gözlerim güneş simgesinin üzerinden ayılıp askerlere dönerken zaten olacaklar biliyordum. Soren ve Kael'in birkaç adım ardında, geçmişin beni yeniden kolları arasına almasını bekliyordum. Tüm köy buradaydı gelen yabancıların kim olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Aralarından birinin gözleri güneş armasına ilişmiş olacak ki, "Saray askerleri!" diye bağırdı. O anda içimde bir ürperti hissettim çünkü herkesten tiksinti ve nefret dolu mırıltılar yükselmeye başlamıştı. Askerinden bile bu denli nefret ettikleri sarayın prensesi hakkında ne düşüneceklerdi? Mirel ne hissedecekti? Beni saraya teslim ederler miydi? Bu soruların bir cevabı yoktu. Bunları düşünüken ellerimin titrediğinin farkına geç vardım.

Tam önümde duran Soren başını hafifçe yana çevirip göz ucuyla bana baktı. Güneşin batışıyla birlikte çekik gözleri hafifçe kısılmış, kirpiklerinin gölgesi elmacık kemiklerine vurmuştu. O gözlerdeki bakış bana o anda bulunduğumuz anı unutturdu, ne askerler vardı ne de kalabalık. Yalnızca o ve ben. Ancak bu an sayamayacağım kadar kısa sürdü, birkaç saniye sonra duygudan tamamen yoksun bakışları yeniden karşısındaki askerlerin üzerine döndü. Artık yüzünü göremiyordum. Ama o bakışlarda tekinsiz bir güven vardı ve bu içime işlemişti. Zifiri kara gözleri şu anda ne kadar benim üzerimde olmasa da verdiği güven duygusu içime beceriksiz düğümler atmaya başlamıştı.

En önde duran sarışın askerin gözleri herkesin üzerinde dolaşırken bana ulaştığında olması gerekenden daha uzun kaldı. O anda içimde bir şeyler koptu. Başımı hafifçe yana çevirdiğimde Soren'in sola doğru bir adım atığını ve bedenini önüme siper ettiğini gördüm. Kocaman olan bedeniyle önümde etten bir duvar örmüştü; aşılamaz, yok edilemez, parçalanamaz gibiydi. Nefeslerim boğazımda düğümlenirken yutkunmak bile artık çok zordu. Gelecek birkaç saat ölümüm olacaktı, Ya burada ölecektim ya da sarayda. Bunu ilk kez bu kadar açık bir şekilde içimden geçirdim. Karşımda iki yol vardı ancak ikisinin sonu da zifiri karanlıktı, kurtuluş yoktu. Burada kalırsam benimle birlikte masum onlarca can da toprak olacaktı ancak gidersem kalbim olmaktan korktuğu gibi tek başına toprağa karışacaktı.

Ölürsem lanet bitecekti. Tahtın gerçek varisi ortadan kalkacak, krallık üzerinde kan tehtidi olmayacak, Velmora'daki lanet sona erecek ve herkes özgür olacaktı. Belki köyler huzur bulacak, ekinler yeşerecek, hayvanlar süt verecek, insanlar huzurla uyuyacaktı. Her şey düzelecekti ancak ben olmayacaktım. Bu düşünce beni beklediğimden daha fazla yaraladı, göğüsümün tam ortasına bir taş oturdu ve nefes almamı engelledi. Evet lanetten kurtulacaklardı, ancak saraydan kurtulamayacaklardı. Ben ölürsem taht yalnızca amcam Magnus'a kalacaktı. Magnus acımasız biriydi, her zaman kin ve nefret doluydu; özellikle de babam Aleric'e karşı. Ona göre taht onun hakkıydı ancak babam yaşça ondan büyük olduğu için taç ona geçmişti. Ailesinden bile nefret eden Magnus Velmora için lanetten daha büyük bir kabus olabilirdi. Sarayda aile diye bir kavram yoktu, tıpkı benm ailemin de kendi öz kızlarını öldürmek istedikleri gibi. Taht, kalpten üstündü.

Düşüncelerimden ayrılıp arkadaşlarıma baktım. Gözlerim ilk olarak Mirel'e dokundu. Çatılmış kaşları ve sinirden kızarmış yüzüyle askerlerden gözlerini bir an olsun ayırmıyordu. Elleri yumruk halini almıştı, kendini çok zor tuttuğunu görebiliyordum. Ona gerçeği daha önce söylemeliydim diye düşündüm. Böyle kötü br durumda öğrenmemeliydi, kim olduğumu öğrendiğinde benden nefret edecek ve ben onun nefretiyle yok olacaktım.

Gözlerim zorlukla Mirel'in üzerinden ayrılıp Kael'i buldu. Yüzünde bir şeyleri anlamlandırmaya çalışan bir ifade vardı, şaşkın gibiydi kendinden emin hali şimdi onu bırakmış ve çok uzaklara yol almıştı.

Ardından Rovan'a döndüm. Yüzündeki şaşkın merakla ağzı yarım açık duruyordu. Onları sadece birkaç gündür tanıyordum ancak kaybetmek beni korkutuyordu. Daha yeni bulmuşken yeniden kaybedemezdim.

Son olarak karşımdaki bedenin sahibi olan adama baktım; Soren. beni korumak için önüme geçmişti, sanki dakikalar sonra neler olacağını biliyordu. Sanki ölürsem ondan bir şeyler götürecektim, verdiği sözün altında yeniden ezilmesine yol açacaktım. Onlara son kez bakıyor olma ihtimalimi düşünmek göğüsümdeki yaralı kuşun yeniden çırpınıp her yere yeni yaralar açmasını sağladı.

Gitmek kurtuluş sanırdım, değilmiş. Sevdiklerinden gitmek ölmek demekmiş. Bunu sevmeden anlamamışım.

Önümde bir hareketlilik hissettiğimde sarı saçlı askerin beni görebileceği bir açıya geçtiğini gördüm, sanki zihninde şekillendirmeye çalıştığı şüphenin son parçasını da yerine oturtmuş ve aradığı cevabı bulmuştu. Çenemi hafifçe kaldım, omuzlarmı geriye attıp sırtımı dikleştirdim ve sarayda yıllarca takındığım ifadesizlik maskesini yeniden suratıma yerleştirdim. Ne korkumu hissetmelerine ne de zihnimi kemiren düşünceleri gözmelerine fırsat veremezdim. Sarayda öğrendiğim en önemli şeylerden biri buydu. Bazen hayatta kalmak için güçlü olmak yetmezdi; güçlü görünmeyi de bilmek gerekirdi. Askerin gözleri üzerimde uzunca oyalandığında aramızdaki mesafe kısalmış gibi hissettim. Yüzünde bastırmaya çalıştığı bir zafer ifadesi vardı, dudaklarındaki belli belirsiz kıvrım beni köşeye sıkıştırdığını vurgulayan sessiz bir zafer gibiydi. "Adın ne?" Diye soran sesi sakindi. Yalan söylesem bile cevabımın hibir şeyi değiştirmeyeceğini vurgulayan bir sakinlikti bu. Çünkü kim olduğum zaten biliyordu. Kalbim, avcıdan kaçan bir avın göğüsünde çarpan kalbi gibi hıızlı atıyordu. Tırnaklarımı avuçlarıma bastırdığımda acı hissetmedem de tırnaklarımın etime gömüldüğünü hissedebiliyordum. Korktuğumu bilmesine izin veremezdim. Benim yönetmem gereken askerin benim üzerimde baskı kurmasına izin veremezdim.

Dudaklarım cevap vermek için aralanmıştı ki birkaç adım ötemde duran Soren benden önce davrandı. "Kimse size hesap vermek zorunda değil." Bakışlarım birkaç saniye sinirden alnında ve boynunda belirginleşmiş damarlarda oyalandı.

Asker gözlerini benim üzerimden ayırmadan "Seninle bir derdimiz yok Kuzgun." dedi. Bu aslında bir göz dağıydı. Kim olduğunu biliyoruz demek istiyorlardı ancak bu Soren'i geri adım attıracak bir şey değildi. Ellerini yumruk haline getirip sıktığını gördüm. Tam ileri doğru atılacaktı ki elimi ona doğru kaldırıp durmasını sağladım. Çatılan kaşlarının altındaki karanlık bakışları bana dönerken birkaç saniye bu gözlerden gözlerimi ayıramadım, o bakışlarda farklı bir şeyler vardı. Başını iki yana salladığında hafifçe gülümsedim. Karşımdaki askere yeniden döndüğümde herkesin bakışlarını üzerimde hissetsem de ifademi bozmadım. "Saraydan kaçan bir kızı arıyoruz." Askerin kurduğu cümleyle birlikte etraftan ismimin fısıldandığını ve şaşkın nidaların yükseldiğini duydum. Yutkunurken ifadesiz tutmaya çalıştığım yüzümde bir şeylerin parçalandığını hissettim. Karşımdaki askerin yüzünde iğrenç bir sırıtış belirirken bana biraz daha yaklaşıp parmaklarını hafifçe saçımın bir tutamına doladı. "Siyah uzun saçlı," Saçımı parmaklarının arasından hızla kurtarırken birkaç adım geriledim. Bu askerin hoşuna gitmiş gibiydi, yüzündeki sırıtış daha da genişledi. "yeşil gözlü bir kız." Kollarını iki yana açerken kalabalığa baktı. "Bir prenses!" Biraz önce merakla aralarında konuşan kalabalığın sesi duyduklarıyla birlikte bir anda kesildi. Kuşların sesi duyulmaz oldu, rüzgarın ağaçların arasından geçerken çıkardığı ses sessizliğe gömüldü, insanların nefes sesleri bile yoktu artık ancak sessizliğin sesi her sesten daha yüksekti şimdi. Karşımda duran askerin kaşları havalanırken bakışları yeniden bana döndü. "Gördünüz mü buralarda böyle biri?" Gözlerime uzunca bir süre baktıktan sonra gülümsedi. "Prenses Marsel." Önümde kısaca eğilip reverans yaptığında ardındaki askeler de ona uyarak selam verdiler. Dik tutmakta zorlandığım başıma rağmen gözlerim hepsinin üzerinde gezindi.

Kalabalıktan yükselen sesler kulaklarıma ilişti. "Prenses miymiş?", "Saray pisliğinin burada ne işi var?", "O lanet kandan gelen ölmemiş miydi?", "Lanetini hepimize bulaştıracak.", "Hepimizi kandırdı!"

"Sizi saraydan bekliyorlar prenses." Askerin bakışları beni baştan aşağı süzdü. Beni saraydan beklemiyolardı, ölümün beni almasını bekliyorlardı. Saraya varana kadar hayatta olsam dahi sarayda Magnus beni ortadan kaldıracaktı. Bu tartışılmaz bir gerçekti. Ölüm beni korkutmuyordu beni korkutan şey, alışmış olduğum insanlardan sonsuza dek kopacak olmaktı.

Soren bana bir adım yaklaşırken kendine hakim olmaya çalıştığı ses tonuyla, "O sizinle hiçbir yere gelmiyor." dediğinde sesindeki netlik içimin ürpermesine neden oldu.

Asker, "Bu senin karar verebileceğin bir konu değil." dediğinde Soren'in burnundan güldüğünü duydum.

"Kim karar verebilir peki buna?" Askerin etrafında dolaşmaya başlarken kollarını göğüsünde bağladı. Yüzünde tehlikeli gülüşü vardı. "Sen mi?" Onu işaret ederken baştan aşağı küçümseyici bakışlarla süzdü. "Ya da o hak etmediği tahtta oturan kralın mı?" Gökyüzüne bakarak kısa bir süre düşünür gibi yaptı. "Ben cevap vereyim." Sarı saçlı olan askere yaklaştığında diğer askerlerin elleri kılıçlarına gitti. "Hiç kimse." Gözlerim korkuyla açılırken Soren'in yüzündeki ifade bir an olsun değişmedi. Askerin kulağına eğilip bir şeyler söyledi ancak bunu hiç birimiz duyamadık. Sarışın askerin bakışlarından bir ürperti geçti ancak bunu çabucak toparladı.

Esmer tenli asker kalabalığa doğru bir adım atarken konuştu. "Lanetli bir kızı, üstelik saray kanından olan bir prensesi köyünüzde barındıracak mısınız?" Kalabalığa doğru konuştuğunda gözlerim onu buldu. "Bir gün sizin sonunuz olmayacağını nerreden bileceksiniz?" Etraftan birkaç fısıltı yükselirken gözlerimin ıslanmaya başladığını hissettim. Buraya kadardı, yıllar sonra mutluluğu tatmıştım ancak kısa sürmüştü. Hayat bana mutluluğun kısa olduğunu bir kez daha acı bir şekilde öğretmişti. Burada kalarak kimseye zarar vermek istemiyordum. Ben zarar vermezdim belki ama lanet verirdi, saray verirdi, Mareya verirdi. Saray artık burada olduğumu biliyordu ve peşimi bırakmayacaklardı.

Askerlere doğru bir adım attığımda önümde beliren bir beden ilelememi engelledi. Kızıl saçların dalga dalga döküldüğü beden önümde bir dağ gibi duruyordu. O anda anladım ki Mirel, bu zamana kadar tanıdığım kimseye benzemiyordu. Sevdiği biri için ölümü bile göze alabilecek, insanların neyi neden yaptığını onları yargılamadan anlamaya çalışan biriydi. Mirel bir kardeşten fazlasıydı.

Rovan ve Kael, Mirel'in yanına yerleştiğinde gözlerimdeki akmayı bekleyen yaşlara engel olamadım. Benim için herkesi karşılarına alıyorlardı. Ben ise bunca güzel kalbin yaptıkları karşısında onlara sadece yalan söylemiştim. Henüz beni birkaç gündür tanıyan Kael ve Rovan benim için kendilerini feda etmeye hazırlardı. Kalabalıktan birkaç kişi yanıma geldiğinde kendimi bu defa gerçekten değerli hissettim; insanlar karşımda değil, yanımda dumayı tercih ediyorlardı ve bunun için hiçbir zorunlulukları yoktu. Bana itaat etmek ya da prenses olduğum için beni korumak zorunda değillerdi. Üstelik onlar saraydan ve onların kölelerinden nefret ediyorlardı. Etrafımdaki öfkeli kalabalık büyüdükçe askerlerin yüzlerindeki kendilerinden oldukça eemin olan bakışlar yavaş yavaş yerlerini sinire ve nefrete bıraktı.

Sarışın asker çenesini hafifçe kaldırdı. "O halde krallık sizin sonunuz olacak." Dediğinde birkaç kişiden öfkeli nidalar yükseldi.

"Saraydan ve o kandan nefret ederiz. Bize sığınan bir candan değil." dedi yaşlılardan biri. "Kızı size vermiyoruz!" dedi genç bir kadın. "Şimdi gidin buradan." diyen kişi ise ihtiyardı.

Askerlein yüzünde alaycı bir ifade belirirken atlarına binmeye başladılar. "Geri döneceğiz ve bu defa sadece prenses için değil, hepiniz için burada olacağız." Kalabalıktan biri onlara doğru büyük bir taş fırlattığında atlar irkildi. Ardından birkaç taş daha havayı delerek askerlere doğru gitti. Atlar şahlanıyor, üzerindeki insanı atmak için zaman kolluyordu. Askerler onları sakinleştirmeye çalışırken yüzlerindeki kendinden emin ifade tamamen kayboldu. Atları güçlükle sakinleştirip uzaklaşırken sarı saçlı asker gözlerimin içine bakarak bağırdı. "Herkesin sonu olacaksın prenses!" Atlarını hızla sürüp gözden kaybolduklarında olduğum yerden biraz olsun hareket edemedim.

Etrafımdaki insanlar hareketlenirken öfke, korku, nefret ve sessiz bakışları üzerimde hissettim. Beni saraya karşı korumuşlardı ancak bu benden nefret etmedikleri anlamına gelmiyordu. Sadece saraydan daha fazla nefret ediyorlardı ve bunu anladığımda içimdeki sevinç yerini ağır bir boşluğa bıraktı. Beni korumuşlardı ama kabul etmemişlerdi. Ben onların gözünde artık saraydan kaçmış hizmetli kız olan Marsel değildim. Onların gözünde artık lanetli prenses, sarayın kanından gelen bir düşmandım. Onlar için artık Prenses Marsel'dim.

Beni koruyan bu insanların arasında bile aslında yalnızdım. Bu düşünce zihnime oturduğunda nefes almak artık daha zordu. Sanki gögüsümdeki o kuş yeniden acı çekiyordu ve ona iyi gelebilecek hiçbir şey yoktu. Başımı kaldırıp etrafıma bakındım. Birkaç dakika önce benim için saraya kafa tutan insanlar şimdi bana bakarak aralarında bir şeyler konuşuyorlardı. Mirel, Soren, Kael ve Rovan artık biraz önceki yerlerinde değillerdi, gitmişlerdi. Hepsi bir anda kaybolmuştu, beni burada öylece bırakmışlardı. Haklılardı, belki de beni hiç affetmezlerdi. Benim ailemin onlar üzerinde büyük yaraları vardı. Ancak Soren her zaman biliyodu. O neredeydi? Belki de vazgeçmişti. Ben ise ne yapacağımı bilemez bir halde olduğum yerde kalmıştım. Gitmeli miydim? Kalmalı mıydım? Onları korumak için gidip ölüme teslim olmalıydım ama ilk kez kendimi bir yere ait hissediyor ve buradan ayrılmak istemiyordum. Ancak buraya ait olduğumu hissettiren kişiler şimdi yoklardı ve bunun ne kadar acı olduğunu yalnızca ben biliyordum. Her zamanki gibi yine yalnızlığa mahkum kalmıştım yalnızca bulunduğum yer değişmişti. İnsan bazen sevilmemekten çok, sevildiğini sanıp bunun bir yanılgıdan ibaret olduğunu anlamaktan korkardı. Marsel'i seviyorlardı ancak Prenses Marsel'i sevmezlerdi

Gözlerimi yere indirip ayaklarımın önünde duran taşa baktım. dakikalar önce bu taşlardan biri askerlerin üzerine fırlatılmıştı, insanlar benim için savaşmıştı ve bu düşünce benim için fazlasıyla yabancıydı. Hayatım boyunca insanlar ya önümde diz çökmüş, ya korkmuş ya da benden nefret etmişlerdi. Hiçbir zaman benim yanımda benim için savaşılmamıştı. Saray benden normal bir prenses gibi davranmamı istemişti; emirlere uymamı, yeri geldiğinde konuşmamı, mesafeli olmamı ve zamanı geldiğinde güçlü bir adamla evlenip krallığın çıkarları için yaşamamı. Ancak laneti hatırlayan herkes benim ileride her şeyin sonu olacağımı biliyor ve sadece korku duyuyorlardı. Belki de hayatıma giren herkes er ya da geç benim yüzümden zarar görecekti. Soren, Mirel, Rovan, Kael, Gala ve hayatında azıcık bile olsa dokunuşum olan herkes. İsimler zihnimde dolaştıkça yutkunamadığımı hissettim. Mirel'in önümde duruşu, Kael'in tereddüt etmeden askerlerin karşısına dikilmesi, Soren'in ne olursa olsun beni onlara teslim etmemesi, Rovan'ın kararlı bakışları ve diğer tüm olanlar gözlerimin önünden öylece geçip gitti. Beni tanımıyorlardı ancak söylediğim yalanlarla ve aslında olduğum kişiyle beni kabul etmişlerdi. Onlara verdiğim tek şey yalandı; kim olduğumu, neden kaçtığımı, lanetimi, Mareya'yı onlardan saklamıştım ve şimdi hepsini tehlikeye atıyordum. Belki de birbirimizi hiçbir zaman sevmeseydik, alışmasaydık her şey daha kolay olurdu. Benden nefret etselerdi gitmek daha kolay olurdu. Yanımda durmasalardı önüme bakmak daha kolay olurdu. Ama şimdi gitmek, yüreğimi burada bırakmak anlamına geliyordu.

Gözlerim kapandığında tanıdık sesi zihnimin içeisinde yükseldi. "Git." Gözlerimi araladığımda bembeyaz saçlarıyla karşımda duruyordu. Yüzüne soğuk bir ifadesizlik hakimdi, tıpkı kar gibi görünüyordu şimdi. "Onları bırak." Sesi her zamanki gibi sakindi, ne öfke vardı ne de merhamet. Söyledikleri bi seçim değil, çoktan verilmiş bir kararın sonucuydu. Başımı salladığımda gözlerim dolmaya başlamıştı. "Sen burada kalmaya devam edersen senin yüzünden ölecekler." Kalbim hızlanırken cevap veremedim.

"Biliyorum." dediğimde sesim güçsüz bir fısıltıdan farksızdı.

"Hayır." Yakından gelen sesi kaşlarımın çatılmasını sağladı. Başını iki yana salladı. "Bilmiyorsun."

"Ne demek istiyorsun?"

"Onların sana ne söylediği ya da seni sevmeleri önemli değil." Sesindeki soğuk ton ürpermeme yol açtı. "Biz lanetliyiz Marsel."

"Gidersek öleceğiz."

"Uzaklara gideriz."

Gözlerimi kapattım. "Sus." Benim için uzaklaşmak gibi bir seçenek yoktu. Ya onlarla olacaktım ya da varolmayacaktım. Tekrar yalnız kalamazdım.

"Gerçeklerden kaçıyorsun. Sen kaçtığında gerçekler değişmeyecek, mucizeler olmayacak."

"Sus dedim." Ellerim yumruk halini almıştı. Artık bu günün bitmesini istiyordum.

"Onlar senin yüzünden ölecek."

Artık sabrım taştı. "Yeter!" Sesimin yüksekliğini fark edemedim. Etraftaki birkaç kişi bana dönüp baktığında gözlerimi kaçırdım. Mareya sustu ancak ben o sussa dahi neler söyledini duyuyordum. Bazı sesler insanın zihnine girdiğinde sahibinin sesine ihtiyaç olmuyordu. Saray bir dahaki gelişinde sadece beni almayacaktı; sevdiklerimi, belki de tüm köyü alacaklardı. Askerin söyledikleri zihnimde yankılandı. "Herkesin sonu olacaksın prenses." Haklıydı. Lanet yalnızca beni değil çevremdeki herkesi zehirliyordu. Bitkaç adım geriledim, kimseye fark ettirmeden buradan gitmeliydim çünkü eğer biri 'Kal' derse kalırdım. Yalnızca kendimi düşünen, vicdansız biri olarak kalıdım çünkü kalmak beni mutlu ederdi ama diğerlerine acı verirdi. Kimse bir taç, bir taht, bir ünvan, bir kan görsün istemiyordum. Herkes yalnızca Marsel'i görsün istiyordum.

Başımı gökyüzüne kaldırdığımda güneşin yerini ay almıştı artık. Eskiden sarayın pencerelerinden dışarıya bakarken özgürlüğü düşünürdüm, şimdi özgür olduğumu sanıyordum ama özgürlük böyle hissettirmemeliydi. Özgür olsam da yalnızdım şimdi. Yanaklarıma ardı arkası kesilmeyen yaşlar düştüğünde onları silmedim, aksınlar istedim. Bırakayım sonuza dek akıp bana bir yol çizsinler. Ağlamaya hakkım vardı; şu dakikalarda ben bir prenses değildim, bir lanet, bir tehdit, bir saray kanı değildim. Korkmuş, yalnız bi kızdım şimdi. Onlara zarar vermekten korkuyordum. Bir gün Mirel'in bana nefretle bakmasından, Soren'in verdiği sözleri tutmamasından, Kael'in yanımda durmak yerine benden uzaklaşmasından, Rovan'ın bana şakalar yapmak yerine beni görmezden gelmesinden, Gala'nın benden korkmasından ve en çok da kendimden korkuyordum. Çünkü ne kadar mantıklı düşünürsem düşüneyim kendimi seçmemi isteyen bir taraf kalmak için yalvarıyordu.

Dudaklarım yavaşça aralanırken "Kalmak istiyorum." diye fısıldadım.

Cümle ağzımdan çıktığı anda Mareya'nın sesi yeniden duyuldu. "Öyleyse kal." İçimin buz tuttuğunu hissettim. "Ve onların ölümünü izle." Gözlerim dolarken Mareya'nın zihnimdeki varlığı uzaklaştı fakan bu defa içimde kırılgan bir ses vardı, benim sesim. 'Bir kez olsun benim için savaşan insanları terk etmek istemiyorum.'

.

Tahta kapıdan çıktığımda son bir kez dönüp evime baktım. Geride bırakmak zorunda olduğum şeylere son kez bakmanın bu kadar acı verici olduğunu bilmiyordum. Oysaki ardımda bıraktığım bir ev değil; bana ait olduğunu sandığım, birkaç hafta öncesinde ilk kez nefes aldığım ve özgür hissettiğim gerçek bir huzurdu. Şimdi ise o huzurun içinde bana biraz bile yer yoktu. Benim burada olmam demek herkesin zarar görmesi demekti. Soren, Mirel, Rovan, Kael yoktu artık. İsimler zihnimde yankılanırken göğüsümde büyük bir acı hissettim. Beni neden yalnız bıraktıklarını bilmiyordum. Belki korkmuşlardı, belki de öğrendikleri gerçeğin ardından nefret duymuş ve yüzümü dahi görmek istememişlerdi. Onlara ızmaya hakkım yoktu ama kırgındım.

Herkesin bana sırtını dönüşünü anlayabilirdim ancak Soren'in her şeyi en başından beri bilmesine rağmen ilk kez duymuş gibi benden uzaklaşmasını anlayamadım. O gece gelmiş ve tüm ailemin katili olmuştu, böyle çekip gitmeye hakkı yoktu. Ben her şeye rağmen onu suçlamazken onun herkesle birlikte beni meydanda öylece bırakıp gitmesi içimde bir şeylerin kopmasına neden olmuştu. Köylüler için bir yabancıydım; nefret ettikleri kraliyet ailesinin kanını taşıyan, lanetli bir prensestim. Benden uzak duracaklar, yüzüme bakmaya tenezzül etmeyeceklerdi ve bu anlaşılabilir bir durumdu. Ama Soren. O, ben henüz kim olduğumu itiraf etmeye cesaret edemezken en başından beri kim olduğumu ve tüm gerçekleri biliyordu. Lanetimi, aslında kim olduğumu, geceleri uykularımı bölen korkuları biliyordu ve bütün bunlara rağmen yanımda kalmıştı. Ya da en azından ben öyle sanmıştım. Meğer insanın canını tanımadığı kişilerin nefret dolu bakışları değil de anlayacağını düşündüğü insanın sırtını dönüşü yakıyormuş.

Herkesle birlikte yanımdan ayrılmış, tek kelime etmemişti. Beni askerlere teslim etmemişti belki ama eğer teslim etseydi daha az zarar görürdüm. Belki de sözlerinin aksine onun için hiçbir zaman değer vermesi gereken biri olmamıştım. Sadece korumaya söz verdiği bir kız olmuştum.

Bu düşünceleri zihnimden uzaklaştırmaya çalışsam da başarılı olamadım, ne kadarr uğraşırsam uğraşayım içimdeki o aptal umut parçasını susturamadım. Gözlerim onun evine takıldığında içimde bir kısım kapının açılmasını ve Soren'in her şeyi açıklayıp gitmemi engellemesini bekliyordu ancak bir diğer kısım arkama bile bakmadan gitmemi söylüyordu. İçimde bir şeylerin kırıldığını hissettim ve bu korkunçtu. Bunca insanın, bunca hayatın arasında en çok onun yokluğuna kırılıyordum.

Prenses olmak insanın kulağına ne kadar güzel geliyordu. Altın taçlar, mermer salonlar, pahalı kumaşlar ve insanların önünde eğildiği bir hayattı. Oysa kan, ölüm ve insanların gözünde günden güne büyüyen bir nefretten ibaretti.

Kapıdan ayrılıp ormana doğru ilerlediğimde bu kez arkamdan kimsenin seslenmesini ya da beni durdurmasını beklemedim. Zaman gece yarısını çoktan geçmişti; ağaçların dalları ay ışığının altında parlıyor, az da olsa toprak patikayı aydınlatıyordu. Pelerini omuzlarıma biraz daha sıkı sardığımda havanın ne kadar soğuk olduğunu idrak etmeye başlamıştım, ağzımdan çıkan hava buhara dönüşüyordu. Havaların doğuk olduğu ve üşünebilecek bir mevsimde değildik ancak dondurucu bir soğuk vardı ve bu hiç normal değildi. Bulutların ardından çıkan dolunay gözüme olması gerekenden daha parlak geldiğinde normal bir gece olmadığını idrak etmem uzun sürmemişti.

Arkamdan gelen bir dal kırılma sesi duyulduğunda duraksadım. Birkaç saniye öylece olduğum yerde kalarak sesleri dinlemeye çalıştım ancak başk bir ses duymadım. Arkamı kontrol ettiğimde karanlıktan başka hiçbir şey göremedim. Bir ormandı burası hayvanlar olabilirdi, hatta Gala bile olabilirdi. Askerler köye gelmeden önce Gala'nın ormana girdiğini görmüştüm ancak henüz ortalarda görünmüyordu. Belki de beni takip ediyordu. Birkaç adım daha atmıştım ki aynı ses bu defa daha yakından duyuldu, çok yakındı ama bir o kadar da uzaktı. Nerden geldiğini anlayamadığım bu ses kafamı karıştırıyordu. Bu Gala'nın ya da bir hayvanın ayak seslerine benzemiyordu. Sakin ve dikkatli adımlar atmak isteyen birinin ayak sesleri gibiydi, askerler olabilirdi, avcılar olabilirdi, köyden birileri olabilirdi ancak bir hayvan olamazdı. Elimi belimdeki kuşağa yerleştirdiğim bıçağa götürürken karanlığa doğru "Kim var orada?" diye seslendim ancak dakikalar geçmesine rağmen ne biri cevap verdi ne de rüzgar sesinden başka bi ses duyuldu.

Kafamdaki ihtimalleri susturmak istercesine başımı iki yana salladım ve yeniden patika yola dönerek yürümeye devam ettim. Ormanın soğuk havası ciğerlerime dolarken içimi donduruyor, her adımımda kırılan dallar ufak sesler çıkarıyordu. Her şeyden, herkesten ve en çok da zihnimin içinde susmak bilmeyen düşüncelerden uzaklaşmam gerekiyordu.

Yanımda birinin varlığını hissettiğimde hızlanan kalp atışlarım arasında başımı sesin geldiği yöne çevirdim. Beyaz saçlı kadını yanımda yürürken görmek beni rahatlatmıştı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu, sessizce yanımda yürüyordu. Dakikalarca ikimiz de konuşmadığımızda bu sessizliği bozan ben oldum. "Bana söylemediğin ne var Mareya?" Adımlarımı yavaşlattım. Ne kadar ilerlediğimi bilmiyordum tek istediğim geride bıraktığım yerden mümkün olduğunca uzağa gitmekti.

"Henüz bunun için hazır değilsin." Dediğinde göz ucuyla ona baktım.

"Bu hiçbir şeyi açıklamıyor."

"Sana her şeyi açıklayamam."

"Neden bazı şeyleri sakladığını anlamaya çalışıyorum. Anlatırsan belki bu laneti yenebiliriz." Mareya buna cevap vermedi. Bu gece sabrımın sonlarına ulaştığımı hissediyordum. Zihnimin içindeki cevapsız sorularla dolaşmaktan bıkmıştım. "Bazen," diye mırıldandım ay ışığının aydınlattığı kuru yapraklara bakareken. "beni korumaya çalışırken benden ne kadar uzaklaştığını fark etmiyorsun."

"Ben senden uzaklaşmıyorum Marsel."

"Öyleyse neden seninle ilgili hiçbir cevap zihnimde yok? Adının Mareya olduğundan ve aynı lanetin yolcuları olmamızdan başk bir şey bilmiyorum."

"Belki de ihtiyacın olan şeyler cevaplar değildir."

Kaşlarım çatılırken ona baktım. "Benim neye ihtiyacım olup olmadığına sen karar veremezsin Mareya." sesim düşündüğümden daha keskin çıkmıştı.

"Her şey tek başına taşıyabileceğini düşünmekten vazgeç. Bazı gerçekleri tek başına taşıyabilecek gücün olmaz." Belki de haklıydı ancak yine de gerçekleri bilmemek beni rahatsız ediyordu. Cevap vermedim. Yürümeyi sürdürdüğümüzde zihnimdeki sesler yavaş yavaş susmuştu. Tam önümdeki patikanın iki ağacın arasında kalan kısmına doğru ilerliyodum ki ensemde tuhaf bir his belirdi. Sanki biri hemen arkamda duruyordu ve sıcak nefesi enseme değiyor orada izler bırakıyordu. Yavaşça başımı geriye doğru çevirip üstünkörü baktığımda kimseyi göremedim, sadece yanımda yürüyen Mareya vardı.

"Bunu sen mi yapıyorsun?" Diye sorduğumda Mareya'nın anlamadığını belli eden bakışları bana döndü.

"Neyi?"

"Bilmiyorum." Dedim omuz silkerek. "Birinin beni izlediğini hissediyorum. Sanki yalnız değilmişim gibi." İçimden geçen ürpertiyle pelerinime biraz daha sarıldım.

"Burada yalnız değilsin Marsel. Hiçbir zaman yalnız değildin." Kurduğu cümle tüylerimi ürpertirken, yalnız değilsin derken kastettiğinin kendisi olmadığını hissettim.

"Ne demek istiyorsun?" Mareya bu kez cevap vermedi. Gözlerimi yeniden yola çevirecektim ki omuzumun üzerinde çok hafif, varla yok arasında bir baskı hissettiğimde donup kaldım. Parmakların omzumun üzerine yerleşmesiyle oluşan belli belirsiz ama kesin ve net olan bir dokunuştu bu. Parmakların ağırlığını, bıraktığı sıcaklığı hissettiğimde nefesim kesildi. Gözlerimi omuzumdaki elden ayırıp karşımdaki beyaz saçlı kadına baktım. Omuzlarına dökülen beyaz saçları ay ışığında daha solgun görünüyordu. Yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade vardı. Sanki bana bakıyor ama beni görmüyordu. Gözlerim yeniden omuzumdaki eline indiğinde varlığını tamamen hissediyordum. Mareya bana dokunuyordu ve ben bunu hissediyordum. Her şeyi idrak ettiğimde istemsizce omuzumdaki elini itip geri çekildim. Mareyanın eli havada kalırken, "Bana dokundun..." diye fısıldadım.

Mareya anlamaya çalışıyor gibi eline baktı. "Nasıl olur?"

"Omuzuma dokundun Mareya."

Başını hızla iki yana salladı. "Hayır dokunmadım. Bu mümkün değil." Gözlerimi ondan ayırmazken omuzumdaki elinin varlığını hâlâ hissediyordum.

"Hissettim." Sesim inkar kabul etmiyordu. "Sıcaklığını hissettim."

Mareya'nın yüzü acılı bir hâl aldı. "Marsel yanılıyorsun."

"Hayır." Dedim hemen. "Bunu bana açıklamak zorundasın." Ses tonum düşündüğümden daha sert çıkmıştı.

"Ben sana dokunmadım." Dediğinde artık sabrımın taştığını hissettim.

"Hissettim Mareya! Elinin ağırlığını, teninin sıcaklığını hissettim!" Başımıı hızla iki yana salladım. "Sen gerçek değilsin. Buradasın seni görüyorum, duyuyorum ama sana dokunamıyorum. Tıpkı senin de bana dokunamadığın gibi."

"Biliyorum." Diye mırıldandı.

"Öyleyse bana nasıl dokunabildin?"

"Bilmiyorum Marsel." Duraksadı. "Bilmiyorum." Bu cevabı duyduğumda içimdeki bir şeylerin yeri değişti. Mareya'nın varlığı aslında en başından beri anlamsızdı. Benimle konuşuyor, rüyalarıma ve kabuslarıma ortak oluyor, beni koruyordu ancak net bir çizgi vardı. O gerçek değildi ve bana dokunamazdı. Ancak omuzuma dokunduğunda oluşan his hâlâ benimleydi. Elimi yavaşça omuzuma koydum. Ellerim kumaşa değdiğinde mideme soğuk bir ağırlık çöktü.

"Bu mümkün değil..." Diye fısıldadım boşluğa doğru.

"Marsel sakin ol."

"Bana sakin olmamı söyleme!" diye bağırdığımda sesim ormanın içinde güçlü bir şekilde yankılandı. "Bana bunun nasıl mümkün olduğunu söyle." Dişlerimin arasından konuştum. Mareya bana doğru bir adım attığında içgüdüsel olarak bir adım geri çekilip elimi havaya kaldırdım. "Bana yaklaşma." Mareya olduğu yerde durduğunda bakışları biraz önce dokunduğu omzuma kaydı; yüzündeki şaşkınlık yerini yavaş yavaş bir endişeye bırakırken bir şeylerin gerçekten hiç de iyi olmadığını anladım. Bu düşünceler zihnimde yankılanırken kafamın içinde tiz bir uğultu hissettim. Önce hafif bir rüzgar gibi başladı fakat birkaç saniye sonra resmen bir fırtınaya dönüştü. Şakaklarımın arasında keskin ve katlanılamaz bir ağrı hissettim. Elimi alnıma götürürken dudaklarımdan ufak bir inilti çıktı.

Mareyanın yüzündeki endişeli ifade büyürken "Marsel?" dedi.

"Bir şey yok." dediğimde ağrı şiddetini arttırmıştı ve ikimiz de yalan söylediğimi biliyorduk. Adım atmaya çalıştığımda patika gözlerimin önünden kayıyordu sanki. Dengem kaybolurken düşeceğimi anladım ve yanımdaki büyük ağacın gövdesine hızla tutundum. Ellerimin altındaki pürüzlü ağaç kavuğuna ellerimi sertçe bastırdım, acı beni gerçekliğe bağlayabilirdi ancak ellerimde sanki güç yoktu. "Mareya be-" cümlemi tamamlayamadan burnumdan akan ılık bir sıvı hissettim. Titreyen parmaklarımı burnuma götürdüğümde parmaklarıma bulaşan kana öylece baktım. Birkaç damla daha parmaklarıma düşerken gözlerimi kırmızılıktan ayırmadım. "Bana ne oluyor?" Başımı kaldırdığımda Mareya'nın bana bakmadığını fark ettim. "Mareya?"

Elini hemen havaya kaldırdı. "Sessiz ol." Sesi o kadar netti ki sormak istediğim soruları sormaktan bile vazgeçtim. "Buradan gitmeliyiz."

Kaşlarım çatıldı. "Neler oluyor?"

"Hiçbir şey."

"O zama-"

Sözümü kesti. "Kötü bir şeyler hissediyorum." Başımdaki uğultu yükselirken elimi ağaca biraz daha bastırdım. "Bir tehlike yaklaşıyor."

Arkamdaki karanlığa doğru baktım ancak ne görünürde bir şey vardı ne de bir ses. "Kimse yok."

"Bunu nereden biliyorsun?" Dediğinde cevap veremedim çünkü artık bende olmaması gereken bir şey hissediyordum. Ensemden başlayan soğukluk sırtıma doğru ilerliyor açıklayamayacağım bir kaçma isteği uyandırıyordu. Adım atmaya çalıştım ancak titreyen dizlerim buna engel oldu. "Marsel hemen buradan gitmeliyiz."

"Yürüyemiyorum." Sanki donup kalmıştım ayaklarım hareket etmiyordu.

Ağaçtan ayrılmaya çalışarak ellerimi çektim ancak dünya etrafımda dönmeye başladı. Kafamın içindeki ağrı dayanılmaz bir duruma geldi. Dizlerimin üzerine çökerken ellerim toprak zemine çarptı. Mareya önümde diz çöktüğünde nefes nefese ona baktım. "Marsel burada kalamayız." Başımı kaldırdığımda gözleri dolmuş Mareya'yı gördüm. Yakından gelen bir dal kırılma sesiyle başını o tarafa çevirdi. "Gözlerini açık tut." Sesinde tartışmaya yer bırakmayan bir korku vardı. Gözlerimi açık tutmaya çalışsam da başarılı olamadım. Göz kapaklarıma sanki ağır kayalar bağlanmıştı da aşağıya doğru çekiyordu. Gölerim kapanmadan önce gördüğüm son şey ağaçların arasından buraya doğru yaklaşan karanlık bir gölgeydi. Mareya'nın sesini duydum. "Marsel!" Sonrasında her şey karardı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

10okunma 1beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18