3. bölüm · Dolunayın Laneti
Akşam Ateşi
Bazı zamanlar vardır; insanın kaderi sessizce değişir ama bunu ilk başta yalnızca ılık bir rüzgar gibi hisseder.
‘’Anne!’’ Çığlığım dudaklarımın arasından kopar kopmaz gözlerimi açtım. Bir an nerede olduğumu anlayamadım. Kalbim göğüsümü parçalamak ister gibi çarpıyordu, nefesim boğazımda düğümleniyordu. Karanlık; odanın her köşesini yutmuştu. Köydeki küçük evimin sessizliği, az önce gördüğüm rüyanın yankısından çok daha ağırdı.
Hava çoktan kararmıştı. Mumlar ve gaz lambaları yanmadığı için oda, akşamın soğuk kollarına teslim olmuştu. Yüzümden süzülen soğuk teri hissederek yataktan kalktım. Rüyanın ağırlığı hâlâ üzerimdeydi; sanki gördüklerim zihnimde değil de hemen yanı başımda yaşanmıştı.
Titreyen ellerimle mumları yaktım. Küçük alevler odanın karanlığını dağıtırken kendime gelmeye çalıştım. Yüzümü bir havluyla kuruladım ve aynanın karşısına geçtim.
Aynadaki yansıma bana ait gibi gözükse de, gözlerimde hala rüyanın izleri vardı. Yorgunluğumu saklama çalışan yüzüme bakarken saçlarımın birkaç tutamını örmeye başladım.
Simsiyah saçlarım belimin biraz aşağısına kadar uzanıyordu. Sarayda saç, yalnızca görünüşün bir parçası değildi; gücün simgesiydi. Ne kadar uzun o kadar güç demekti. Kraliyet kanunlarına göre saçların belden yukarı kesilmesine asla izin verilmezdi. Ancak kalçadan aşağı uzanmasına da izin verilmez, düzenli olarak kısaltılırdı.
Parmaklarım saçlarımın arasında gezinirken karanlıkta kalan yansımama baktım. Bir zamanlar bu saçlar gücün işaretiydi. Şimdi ise bana geçmişimi hatırlatan sessiz bir izden başka bir şey değildi.
Bir süre, karşımdaki yorgun bedeni izledim.
Belimdeki kuşağıma hançerimi yerleştirdim. Mumları söndürüp evden çıkıp kapıyı kapattığımda, kapının solunda onu gördüm. Çatık kaşlarının altındaki kara gözleriyle beni süzdü. Benim de onun gibi kaşlarım çatıldı. ‘’Ne işin var burada?’’
‘’Bağırdığını duydum.’’ Sesi fazlasıyla umursamaz bir tınıya sahipti. Hemen evimin yanındaki diğer evi gösterdi. İki ev arasında on adımlık mesafe bile yok sayılırdı. ‘’Orada kalıyorum.’’ Aramızda kısa bir sessizlik oldu.
‘’Beni bir çığlığıma koşacak kadar umursuyor musun?’’ Alay eden gözlerle ona baktım.
‘’Aslında,’’ dedi ve durdu, yüzüne tıpkı benimki gibi bir ifade yerleşti. ‘’Umurumda değil.’’ Sesi ifadesizdi. Bu birbiriyle çelişen hareketine gözlerimi devirdim ve yanından geçerek köy ateşinin başına ilerledim. İnsanlar toplanmaya başlamıştı. Mirel’i gördüğümde içim biraz olsun rahatladı. Yanına gidip çekinerek oturdum. Köy ateşine en yakın kısımlardan birindeydik.
Yeşil gözleri beni görünce ışıldadı, kocaman bir gülümsemeyle bana baktı. Kızıl saçları alev gibi parlıyordu. ‘’Nasılsın?’’ Onu görünce içime bir huzur doluyordu. İnsanların üzerinde mükemmel bir etkisi vardı.
‘’İyiyim.’’ Bana biraz daha yaklaşarak konuştu. ‘’Kapını çaldım ama açmadın, bende uyuduğunu düşünüp seni burada beklemek istedim.’’
‘’Uyuyordum.’’ Birbirimize bakıyorduk. Sanki ikimiz de uzun zaman önce kaybettiğimiz bir parçayı, birbirimizin sessizliğinde bulmuş gibiydik.
Bir süre konuştuk. Yirmi iki yaşında olduğunu, ormanda yürümekten hoşlandığını, kendi elleriyle takılar yaptığını öğrendim. Küçük şeylerden bahsederken bile gözleri parlıyordu.
‘’Peki ya ailen. Onlarda burada mı yaşıyor?’’ Diye sordum. ‘’Tanışmayı çok isterim.’’ Mirel’in yüzündeki gülümsememe soldu. Sanki az önce parlayan ışık, üzerine düşen bir gölgeyle kayboldu.
‘’Yoklar.’’ Sesindeki değişim içimde sorduğum sorunun pişmanlığını bıraktı. ‘’Kral ve kraliçe onların cadı olduğunu düşündüğü için idam edildiler.’’ Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Annem ve babam… Sırf şüphelendikleri için bir aileyi katletmişlerdi. Bunu yapmazlar diyemiyordum, çünkü yapabilirlerdi. Ben onları emin olacak kadar tanımıyordum. Bir insanın kendi ailesine bu kadar yabancı olması ne kadar acıydı hissedebiliyordum. ‘’Beni kuzgun buldu.’’ Dediğinde sesi daha yumuşaktı. ‘’Onlardan korudu ve burada bir hayat verdi. O olmasaydı, belki bende ölmüş olabilirdim.’’ Bu konu hakkında daha fazla konuşmak istemediğini belli ederek konuyu değiştirdi. ‘’Seni de saraydan kaçarken ormanda bulmuş. Biraz zorluk çıkarmışsın ona.’’Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalktı. ‘’Yani tabiki arkandan konuşmadık, ben sadece merak ettim.’’ Fark etmeden dudaklarımdan küçük bir kahkaha çıktı.
‘’Buna inanmak zorundayım sanırım.’’ Aklıma yeniden soytarı geldi.‘’Korkutucu birisi.’’ Ateş daha da büyümüş, inanlar artmaya başlamıştı.
‘’Aslında değildir. Eğlenmeyi bilen biridir. Yalnızca korkması gerekenler ondan korkar.’’
‘’Demek ki benim korkmamı istiyor.’’ Söylediğime Mirel gülerken ben yalnızca gülümsedim.
‘’Peki senin ailen? Onlar sarayda mı kaldı?’’ Dudaklarımın kenarına ilişen gülümseme, üzerine gölge düşmüş bir çiçek gibi yavaşça soldu. Dudaklarım aralandı ama cevap veremedim. O sırada yukarıdan gelen hareketlilikle irkildim. Biri hızla atlayarak tam aramıza oturdu. İçgüdüsel olarak geri çekildim. O tarafa döndüğümde, gecenin içinden çıkmış gibi duran zifir karası gözlerle karşılaştım. Mirel, elini kalbinin üzerine koymuş, korkudan hızlanmış nefesini düzenlemeye çalışıyordu. ‘’Bizi korkuttun!’’ Ancak o gözler benden bir süre ayrılmadı, gözlerinden bir anlık geçen anlayamadığım bir ifade gördüm. Ya da gördüğümü sandım. Bakışları hızla Mirel’e döndü.
‘’Benim hakkımda konuştuğunu hissettim.’’ Sesi neşeliydi. ‘’Ve seni suç üstü basmaya geldim, cadı.’’
Mirel kıkırdadı. ‘’Marsel artık burada mı kalacak?’’ Bir süre duraksadı, ardından sesini biraz daha alçaltarak yeniden konuştu. ‘’Kalsın.’’ Başını yana eğerek beni görmeye çalıştı. Dudaklarımda ben fark etmeden belli belirsiz gülümseme oluştu. Burada kalabilecek miydim gerçekten? Ölmeden, öldürmeden, sebep olmadan, kimseyi kaybetmeden, incitmeden, lanetimi peşimden sürüklerken burada barınabilecek miydim?
Bir yer, ilk defa kaçtığım değil de sığındığım bir yer olabilir miydi?
‘’İhtiyar nerede?’’ Soytarı soruyu yanıtsız bıraktı ve konuyu değiştirdi. Çünkü bu sorunun cevabı onda da yoktu.
‘’Birazdan burada olur.’’ Mirel bana açıklamak zorunda kaldığını hissetmiş gibi tekrar konuştu. ‘’İhtiyar buranın en yaşlısı, en bilgesidir. Bazen sadece gözlerine bakarak geleceğini söyleyebilir. Akşam ateşi hikayelerini de o anlatır.’’
‘’Kahin gibi mi?’’ İçimde alevlenmeye başlayan bir korku hissettim. İç sesim fısıldadı. ‘Ya bizim kim olduğumuzu anlarsa?’
‘’Bir nevi. Ancak gördükleri görecelidir. Gelecek değişebilir ve gördükleri de değişir. Ancak bu sıralar hisleri kapalı, pek bir şey hissedemiyor.’’ İçimdeki yanan alevin üzerine bir nebze de olsa su serpilmişti. ‘’Kuzgun’u çok sever. Babası gibidir.’’
Bakışlarım soytarıya döndü. Çekinerek sordum. ‘’Sana neden kuzgun diyorlar? İsmin bu mu?’’
Gözleri yeniden beni bulduğunda, nefesim fark etmeden ritim değiştirdi. ‘’Hayır.’’ Gözleri yüzümde usulca dolandı. ‘’Kuzgun diyorlar çünkü ölüm nerde nefes alıyorsa orada beliririm. Sessizlik çöktüğünde, karanlık belirdiğinde ben zaten oradayımdır.’’ Yavaşça bana doğru yaklaştığında hareket etmeden onu izledim. Kulağımın hizasında durdu ve boynuma çarpan sıcak nefesi tüylerimi ürpertti. ‘’Tıpkı kimseye hissettirmeden her gece saray koridorlarında olduğum gibi.’’ Fısıldadı ve yavaş bir şekilde geri çekildi, ancak sıcak nefesinin boynumda bıraktığı görünmez his orada kaldı.
‘Her gece saray koridorlarında olduğum gibi…’ Bu cümle içimde soğuk bir iz bıraktı. Kimse fark etmeden her gece saraya girmiş ve koridorlarda mı gezmişti? Şövalyelerin yanından fark ettirmeden geçmiş, koridorlarda tek bir ses bile çıkarmadan dolaşmış mıydı? Onca insanın, onca askerin arasında nasıl hiç kimse onu fark etmemişti? Cevabı zaten biliyordum. Çünkü o bir insandan çok, gecenin içinde kaybolan bir gölge gibiydi.
Belki de bir gece benim odama kadar gelmişti. Belki de nefesimi duyacak kadar yakınımda durmuştu. Belki de beni öldürmek için birçok zamanı olmuştu. Ve ben hiçbir şey hissetmemiştim. İçimde az önce söndüğünü sandığım korku yeniden alevlendi. Güvende olduğumu sandığım anların aslında sadece bilmediğim bir tehlikenin içinde saklandığını fark ettim.
Bazen insanı en çok korkutan şey, karanlıkta saklanan bir düşman değil; karanlığın ne kadar yakına geldiğini bilmemektir.
‘’İhtiyar geldi.’’ Mirel’in sesi beni düşüncelerimden ayıran şey oldu. İnsanlar ikiye ayrılmıştı. Herkes gelen yaşlı ama hala heybetli olan adama yol veriyordu. Akşam ateşinin en başına, ona ayrılan kısma oturdu. Bizim sağımızda ama görebileceğimiz hizzadaydı. Adamın ne kadar bilgili olduğu yüzünden ve ağarmış saçlarından okunuyordu, gözleri sanki aynı saniye içerisinde milyonlarca şey düşünüyormuş gibi bakıyordu.
Herkes sessizleşmişti. İhtiyarın konuşmasını bekliyorlardı. sessizliği bozan Mirel oldu. ‘’İhtiyar, lanetli prensesin kehanetini anlatır mısın?’’ İhtiyarın gülümseyen gözleri Mirel’e döndüğünde benim gözlerim hızla ateşe döndü. Benim içimdeki ateş ise hızla büyüdü ve koca bir ormanı yakmaya başladı. Benim kehanetimden bahsediyorlardı. Benim bile korktuğum kehanetten…
Soytarı’nın Mirel’e doğru fısıldadığını duydum. ‘’Senelerdir aynı hikayeyi dinliyorsun sıkılmadın mı?’’
‘’Hayır. Her seferinde beni daha çok etkiliyor.’’ Beni de etkiliyordu. Ellerimin titrediğini fark ettim.
‘’Sakin ol.’’ Bana bakmadan fısıltı gibi konuşan Soytarı’ya baktım. ‘’Kendini ele vereceksin. Normal davran.’’ Ellerimi birbirine kenetledim ve titremesini durdurmaya çalıştım. Hala titreseler de artık fazla belli olmuyorlardı. Bunca insanın bir arada olduğu bir yerde kendi kehanetimi dinleyecektim.
İhtiyarın gür sesi duyuldu.’’Bu köyde unutulmayan bir gün vardır, Ne rüzgâr o günü unuttu, ne toprak… Çünkü o gün, bir çocuk doğdu ve kader onun adını daha beşikteyken fısıldadı. Eski metinlerde anlatılır. Sarayın altında, kimsenin bilmediği taş oda vardır. Duvarlar tuzla kaplıdır, çünkü orada söylenen her söz, asla unutulmasın diye tuzlu duvarlara işlenirmiş.’’ Birkaç saniye sustu ama benim kafamdaki düşünceler susmadı. ‘’İşte o gece o odanın kapısı kimse dokunmadan açılmış.’’ Kalabalıktan fısıltılar yükseldi ancak ihtiyar elini kaldırarak hepsini susturdu. ‘’İçeride kimse yokmuş, ama duvarda bilinmeyen bir elin yazdığı yazı varmış… ‘Ayın gölgesi kanla birleştiğinde,’ diye başlıyormuş kehanet. ‘Tahtın varisi doğar. O varis ne ışığa ait olacak, ne de karanlığa… Ya yok edecek ya da kurtaracak.’ O dolunay gecesi sarayda bir asker öldürülmüş, kan geceyi boyamış ve doğum başlamış ancak saraya bir heyecan değil kasvet sahipmiş. Bunun sebebinin taş duvardaki yazı olduğunu herkes biliyormuş. Prenses doğarken dolunay tam sarayın üzerinde hiç olmadığı kadar fazla parlıyormuş. Varis doğmuş, kraliçe her şeyden habersiz kızını kucağına almış.’’ Ateşin içindeki kıvılcımlar yüzüne vururken ihtiyarın sesi daha da ağırlaştı. ‘’Ve sonra, o gece saraya bir kahin gelmiş. Saraya girdiğinde şövalyeler onu durdurmaya çalışmış ancak o kimseyi umursamadan kral ve kraliçenin yanına girmiş. Kahin bebeğe bakar bakmaz dizlerinin üzerine çökmüş.’’
Ellerim daha hızlı titremeye başladı, birbirine kenetlemem de işe yaramadı. Kendimi durduramıyordum, o sırada titreyen ellerimin üzerinde sıcak bir el hissettim. Gözlerim elin sahibine döndü ama o bana değil titreyen elime bakıyordu. Elimi tuttu ve ikimizin arasına gizledi. Bedenim gururuma ihanet etmiş sıcak bir elle sakinleşmeye başlamıştı. Elimi geri çekmem gerekirdi ama korkuyordum. Tepkimden dolayı anlamalarından korkuyordum. Onun elleri rüyamda sesleri susturduğu gibi bu defa da bedenimi susturmuştu. Ailemin katiline nasıl bu denli nefret hissedemezdim? Sanki beni değil, içimden nefret duygusunu öldürmüştü. İkimiz de tekrar ihtiyara döndük. ‘’O sırada söylediği sözler herkesin beynine kazınmış. ‘Bu çocuk tahtın sonudur. Onun adı Velmora da anıldıkça, krallığın temelleri çatlayacak. Ve onu seven herkes bir gün onun gölgesinde kaybolacak.’ Prensesin ismi kimseye söylenmemiş, gizli tutulmuş ki adı anılmasın. Kraliçe o an prensesi bırakmak istemiş. ‘Onu öldürmeyin. Çünkü kaderi ölüm değil… yaşamak olacak. Ve yaşadıkça , etrafındaki her şey eksilecek.’ Fakat kahin’in sözleri burada da bitmemiş.’’ İhtiyar ateşe uzun uzun baktı, sanki anlatacaklarından oda memnun değildi. ‘’Kahin prensese uzun uzun bakmış. Hiçbir şey söylememiş ama sonra bir anda yüzündeki renk çekilmiş. ‘Kehanet etkisini gelecekte gösterecek. Prenses büyüyecek… yıllar geçecek ve insanlar sözlerimi unutmaya başlayacak. Fakat yirminci yaşı sona erdiğinde… kader uyanacak. Yirmi yıl boyunca kehanet sadece bir fısıltı olacak. Ama yirminci yaşının son günü geldiğinde, saklanan her şey ortaya çıkacak. Kader artık gizlenmeyecek. Tahtın sonu yaklaşacak. Kanla yazılan sırlar gün yüzüne çıkacak. Ve prensesin etrafında kalan herkes, kaderin gerçek yüzüyle karşılaşacak. O gün geldiğinde, dedi kâhin, ‘Ne kralların gücü ne de orduların kılıcı bu yazgıyı durdurabilecek. Çünkü bazı kehanetler gerçekleşmek için değil, beklemek için doğar.’‘’ Ateşten bir kıvılcım gökyüzüne uçtu ve sönerek yere düştü. İhtiyar etraftakilere baktı. ‘’İşte bu yüzden,” dedi sessizce, “Krallık yıllardır o günü korkuyla bekliyor. Çünkü kimse kehanetin nasıl başlayacağını bilmiyor… ‘’ derin bir nefes aldı. ‘’Ve bu yıl prensesin yirminci yaşı sona eriyor.’’ İhtiyarın anlatacakları bitmiş olmalıydı ki herkes kendi arasında laneti tartışmaya başladı. İnsanlar korkuyordu, benim getireceğim ölümden bahsediyorlardı ama benim yanıbaşlarında olduğumu bilmiyorlardı.
Ayağa kalktığımda soytarının eli elimden kayıp sıcaklığı uzaklaştı. Koşar adım ormana doğru ilerledim. Nefesim daralıyor, gözlerim kararıyordu. Etrafı puslu görmeye başladığımda gözlerimin dolduğunu anladım. Bir ağaca titreyen ellerimle tutundum ve başımı yasladım. Nefeslerim düzensiz ve sesliydi, korkuyordum. İnsanların benim yüzümden ölmesinden, benim yüzümden hayatlarının perişan geçmesinden korkuyordum. Arkamda bir ses hissettiğimde burnuma gelen yanmış odun ve bal kokusundan onun geldiğini anladım ama dönüp ona bakmadım. Şu anda kendimle yüzleştiğim zamandaydım, ondan beni öldürmesi gerektiğini dinleyecek zamanda değil.
‘’İyi misin?’’ Sesi her zamankinden daha insancıldı, ne alay vardı ne de ruhsuzluk. Cevap vermedim, nefesimi düzene sokmaya çalıştım ve gözümden akmak için an kollayan göz yaşlarını geri gönderdim. Yavaşça ona döndüm.
‘’Neden geldin? Beni öldürmen gerektiğini tekrar söylemek için mi?’’ Bu defa gerçekten nefretle gözlerine baktım. Bu nefret ne annem ve babamı öldürdüğü için ne de beni öldürmek istediği içindi, bu nefret vicdansızlığı içindi.
‘’Hayır, kötü görünüyordun. Öldürmek için değil, ölmemen için geldim. Kendini infazını verecek gibi bakıyorsun.’’ Derin bir nefes verdim ve gözlerimi bir süre kapalı tuttum. Açtığımda hâlâ tam karşımda duruyor ve gözlerine yerleşen hissizlikle bana bakıyordu.
‘’Vermem gerekiyor zaten. Beni buraya getirdin, korudun ama ben yapamam. Bu insanların canını tehlikeye atamam, kimsenin ölümüne sebep olamam.’’ Sesim alçaldı. ‘’O insanlar masum, yaşamayı hak ediyorlar. Hemde benden çok daha fazla hak ediyorlar.’’ Gözlerimin yeniden dolduğunu hissettim. ‘’Belki de saraydan kaçmamalıydım, ölümümü yatağımda beklemeliydim. Rüyamda annemi beklediğim gibi.’’ Gözümden bir damla yaş aktı ve aktığı yerde alevden bir yol çizmişcesine canım yandı. Soytarının bakışlarındaki hissizlik yerini meraka bıraktı. ‘’Annem ve babam beni rüyamda öldürmek istediler. Bunun anlaşmasını yapıyorlardı, tıpkı amcamın yaptığı gibi. Belki de hepsi haklıdır bu rüya bir uyarı-‘’
Benim sözümü kesip bir adım yaklaştı, gözlerinde şaşkınlık vardı. ’’Rüyanda tam olarak ne gördün?’’
Kaşlarım çatıldı. Bunun ne önemi vardı? ‘’Kötü bir hisle uyandım.’’ Sesim fark etmeden alçaldı. ‘’Ama ondan önce de bir kabus görmüştüm.” Bir an durdum. Bazı şeyleri anlatmak, tekrar yaşamaktan farksızdı. ‘’Onların ölümüne sebep olduğum bir kabus. Onlara sığınmak için yanlarına gittiğimde garip bir şey vardı, kapıda şövalyeler yoktu. Sanki herkes gitmişti.’’ Nefes aldım. O koridor, o kapı hala gözümün önündeydi. ‘’Kapıyı açmak istedim ama onların konuşmaları beni durdurdu. Babam ölmem gerektiğini ve bunu annemin yapmasını söylüyordu.’’ Kelimeler boğazıma bir yumru gibi oturdu. ‘’Annem başta karşı çıktı ama sonra,’’ Gözlerimi kaçırdım. ‘’Oda ölmem gerektiğini düşünmüş olacak ki kabul etti. Koşarak odama gittim. Yatağa girdim ve bekledim.’’ Ellerim bir yumruk halini almıştı, uzayan tırnaklarımı sertçe avuç içlerime bastırdım. ‘’Kırk yedi saniye sonra annem odama geldi. Benden özür diledi, hançeri tam kalbime saplayacağını gördüğüm anda uyandım.’’ Rüyayı anlatmıştım ama sanki yeniden o odada, o yatağın içinde savunmasız kalmıştım.
Soytarıya baktığımda soğuk gözlerinin altında başka düşünceler olduğunu gördüm. ‘’Nasıl olur?’’ Kendi kendine fısıltı gibi konuştu. Kaşlarım çatıldı.
‘’Neyden bahsediyorsun?’’
‘’Anlattığın rüya, yaşandı.’’ Gözlerine sinirle baktım. Benimle dalga geçiyordu ve ben artık bundan bıkmıştım. Kahkaha attım.
‘’Komikmiş Soytarı.’’ Sesimdeki öfke kendini saklamıyordu. ‘’Lakabının hakkını gerçekten veriyorsun. Bende burada seni dinliyorum.’’ Sinirle nefes verdim. ‘’Aptallık.’’ Yanından geçerken ellerinin sıcaklığını bileğimde hissettim. Beni önüne doğru çektiğinde gözlerindeki ciddiyeti gördüm.
‘’O gece rüyan yaşandı.’’ Sesi artık bir önceki kadar soğuk değildi. ‘’Onlar ölmeden önceki gece.’’ Zifir kara gözlerine bakmaya devam ettim, eli hala gitmemem için bileğimde duruyordu. Söylediklerinin etkisiyle hareket edemedim. Doğru mu söylüyordu? Ben neden hatırlamıyordum? ‘’O gece şövalyeleri bizzat kral gönderdi. Planın duyulmasını istemiyordu.’’ Boğazım düğümlendi. ‘’Kapının önünde onları dinledim. Kral, kraliçeye seni öldürmesini söyledi.’’ Gözlerim istemsizce büyüdü. ‘’Kraliçe önce kabul etmedi. Ama kralın söylediklerinden sonra kabul etti.’’ Kısa bir sessizlik oldu. ‘’Kral ona bir hançer verdi, kraliçe senin odana geldi. Bunu gördüm, ama buna istemsem de olsa engel olmak istedim, vicdanım benden habersiz kararını verdi. Sanki karar benim ellerimde değildi. Koridorda bir vazoyu devirdim.’’ kaşları çatıldı, neden yaptığını düşünüyor gibiydi. ‘’Kraliçe korkup hemen odadan ayrıldı. Sen tam bu sırada rüyandan uyanmış olmalısın. Çünkü sen o gece odadandan hiç ayrılmadın, eğer çıksaydın seni görürdüm, ama görmedim. Sen hep o odadaydın. Nasıl olur da olmuş bir şeyi olduğunu bilmeden rüyanda görürsün?’’ Sesi şaşkındı ve altında başka bir tını vardı ama anlayamadım.
Annem ve babam gerçekten o gece beni öldüreceklerdi. Ve buna engel olan beni öldürmek isteyen Soytarıydı. Neden? Annem ve babam beni hiç sevmemiş hep lanetli varis olarak görmüşlerdi. Canım acıdı, kalbimdeki kuş daha da yaralandı ve canı acıdıkça kanatlarını daha güçlü çırptı. Kaçacak bir yer arıyor ama bulamıyordu. Çünkü en derin yarasını açan kişiler, her zaman sığınacağı insanlar olması gereken kişiledi. Onlar benim canımı yakmayı hiç düşünmeden seçmişlerdi. ‘’Nasıl olur?’’ Sesimi kendim bile zor duydum.
Elini bileğimden çekip yüzüme daha derin baktı. Sanki beni ilk defa gerçekten görüyordu. ‘’Seni bile öldürmek isteyen aileni öldürdüğüm için benden nefret edemezsin.’’
Gözlerim doldu, bir damla yaş artık özgürlüğünü ilan etti. Bu diğer göz yaşları gibi değildi, daha ağırdı. Çünkü canımı yakan şey; kaybettiklerim değil, öğrendiklerimdi. ‘’Onları öldürdüğün için değil.’’ Sesim kırgındı. ‘’Bir kez olsun beni sevmeden öldürdüğün için nefret etmek istiyorum.’’ Duraksadım. Ediyorum değil, istiyorum…
‘’Öz kızlarını bile öldürmek isteyen bir aile sence halkına neler yapar?’’ Parmağıyla sertçe köyü işaret etti. ‘’Etrafına bak!’’ Sesi ilk kez bu kadar sertti. ‘’Açlıktan, susuzluktan ölüyorlar. Çocuklar daha hayatın ne olduğunu öğrenmeden kayboluyor. Ve sen buna göz yuman bir prensessin.’’ Gözlerinde iğrenme ve nefreti gördüm. Sanki beni hiç tanımdan kendi içinde verdiği kararın bir parçası olarak görüyordu. İçimde bir şey acıdı. Çünkü ilk defa biri bunu söylüyordu, sarayın duvarlarının ardında olan gerçeği yüzüme vuruyordu.
‘’Bilmiyordum.’’ Sesim düşündüğümden daha kısık çıktı. ‘’Ben gerçekten bilmiyordum.’’ Bakışlarımı köye çevirdim. ‘’Sarayda bu konular konuşulmazdı. Halkın neler yaşadığını, neler çektiğini bana hiç anlatmadılar.’’ Tekrar ona baktım. ‘’Buraya gelip kendi gözlerimle görene kadar bilmiyordum.’’ Dudaklarımda acı bir gülümseme belirdi. ‘’Ben hiç saraydan çıkmadım. Bunun için özür dilerim.’’ Sözlerim iğneleyiciydi ama kırgındı. Çünkü ilk defa biri bana ‘neden görmedin?’ diye soruyordu. Ve bende neden görmediğimi fark ediyordum. Gözlerindeki iğrenme ve nefretin yerini şaşkınlık ve anlayamadığım farklı bir ifade aldı. Sanki duymayı beklediği cevap bu değildi.
‘’Hiç saraydan çıkmadın mı?’’ Gözlerindeki şaşkınlık sesine de yansımıştı.
Başımı iki yana salladım. ‘’Yalnızca bahçe, oda belirli günler ve saatlerde.’’ Kısa bir sessizlik oldu. ‘’Saraydan çıkarsam lanetin büyüyeceğine inandılar. Bu yüzden yasaktı.’’
‘’Dört duvarın arasında, onlarca kuralla 20 yıl mı geçirdin?’’ Özgürlüğüne şükrediyor olabilirdi. Ben senelerce altın bir kafesin içinde yaşamıştım. Kafes altındandı, parlıyordu, güzeldi ama çıkış kapalıydı.
‘’ 20 yıl 3 ay 5 gün 18 saat’’ Dudaklarımdan buruk bir gülümseme peyda oldu, başım yere eğildi. ‘’Yemek saatleri, ders saatleri, uyuma saatleri, uyanma saatleri, ne yemem ve ne yememem gerektiği, ne giyeceğim. Hepsi bellidir kendi kararlarının ve düşüncelerinin hiçbir önemi yok.’’
Bana biraz yaklaştı. ‘’Daha önce hiç kaçmayı düşünmedin mi?’’ Başımı yerden kaldırıp yüzünü inceledim. Şekilli burnunu, üst dudağına göre daha kalın olan alt dudağını, belirgin çene kemiğini ve en son kara gözlerini.
‘’Düşündüm, ama her seferinde, belki bir gün beni severler diye bekledim. Ya beni gerçekten severlerse ve ben burada olmazsam diye düşündüm hep. Belki bir gün bana baktıklarında lanetli bir varis değil de kızlarını görürler sandım.’’ Boğazımdaki düğümü yuttum. ‘’Sonrasında sevginin aslında saygıdan geçtiğini düşündüm. Eğer saygı duyarlarsa, sonra severler sandım.’’ Acı gülümseme yeniden dudaklarıma yerleşti. ‘’Buraya gelene kadar da öyle düşünüyordum.’’ Duraksadım. ‘’Sevgi, saygıdan falan geçmiyormuş.’’ Elimi kalbimin üzerine koydum. ‘’Buradan geçiyormuş.’’ Mirel’i düşündüm. ‘’Mirel beni daha tanımıyor bile. Ama yinede bana baktığında sevdiğini hissediyorum. Üstelik ondan bu sevgiyi ben talep etmedim. Çocuklar kim olduğumu sorgulamadan benimle oyun oynadılar, onlara da beni sevmeleri için hiçbir şey vermedim, hiçbir şey kanıtlamak zorunda kalmadım.’’ Sesim titredi. ‘’Yaşlılar beni gördüğünde gülümsedi, sadece gülümsediler. Ve ben bunu ne kadar değerli olduğunu yeni öğrendim.‘’ kısa bir kahkaha çıktı dudaklarımdan. Ama bu kahkahada mutluluk yoktu. ‘’Ben sarayda hiç gülümseme görmedim, gülümsemedim de.’’ Bir an durdum. ‘’Gülümsemem bile yasaktı.’’ Dudaklarım hafifçe yukarı kıvrılmıştı ama gözlerim taşıyamadığım şeylerle doluydu. ‘’Gülümsemem laneti çağırıyormuş.’’
Onun da yüzünde bir gülümseme gördüm, ama bu neşeli bir gülümseme değildi. Sessiz göz yaşlarım hıçkırışlara dönüştüğünde yüzümü ellerimle kapattım. İstediğim tek şey yalnızca ağlamak ve geçmişin gözyaşlarımla birlikte toprağa karışmasını dilemekti. Aradan kaç dakika geçti bilmiyorum ama yanık odun ve bal kokusunu daha yakınımda hissettim, sonrasında beni kendine çeken ve başımı göğsüne yaslayan bir el. Ağlayışım çoğaldı. İstediğim tek şeyin ağlamanın değil, birinin göğüsünde ağlamak olduğunu fark ettim.
Elimi göğsüne koydum ve yüzümü daha çok bastırdım, her gözyaşım geçmişten bir anıydı ve onun göğüsüne akıyor anılarımı ona bulaştırıyordu. Eli örgülü saçlarımın üzerinde hareketsiz duruyordu.
Ağlamam yavaş yavaş azaldığında başımı utanarak göğüsünden ayırdım, kızardığına emin olduğum gözlerimle onun zifir kara gözlerine baktım, ama soğuk ifadeyi göremedim. Bakışları artık farklıydı. ‘’Teşekkür ederim.’’ Burnumu çekerken konuştum. Hafifçe güldü ama cevap vermedi.
‘’Gidelim mi? Yarın çok fazla işin var.’’ Kaşlarımı çattım.
‘’iş?’’ Sorgulayan gözlerle ona bakıyordum.
‘’Artık burada yaşıyorsan buradakilere yardım etmelisin.’’
‘’Ne yapacağım ki?’’
‘’Mirel sana yarın gösterir. Burası saraya benzemez prenses, insanların dikkatini çekmemen gerekiyor. Onlardan biri gibi davranmalısın.’’ Sözleri bitince köye doğru yürümeye başladı bende onu takip ettim, herkes evlerine gitmiş mum ışıklarını yakmıştı. Heyecanlıydım, yardım edecek, bende bir şeyin parçası olacaktım. Yarını sabırsızlıkla bekliyordum.
benim kaldığım evin önüne yaklaştığımızda ikimizin de adımları yavaşladı. Kapının birkaç adım ötesinde durduk. Gece sessizdi; rüzgâr taş sokakların arasından geçerken etrafımızdaki her şeyi susturmuş gibiydi. Bir anlığına ne vedalaşabildik ne de başka bir şey söyleyebildik.
Gözlerimiz birbirine kilitlendi. Sanki dünyanın üzerine bir sis bulutu çökmüş, yalnızca onun zifir karası gözleri kalmıştı. Zaman ağırlaştı; bakışlarındaki karanlıkta kaybolduğum her saniye bir ömür gibi geldi. İçimde söylemek isteyip de dile dökemediğim yüzlerce cümle dolaşırken, onun gözlerinde de aynı sessiz fırtınanın izlerini görüyordum.
Kapının eşiğinde öylece duruyorduk; birbirimize dokunmadan, ama birbirimizden de uzaklaşmayarak. O an, vedaların sözlerle değil, gözlerde saklanan duygularla yaşandığını anladım.
Gözlerimizin birbirine kurduğu esareti bozan ilk kişi ben oldum, bakışlarımı ondan ayırıp, yavaşça kapıya birkaç adım attım. Parmaklarım soğuk demir kapı koluna uzanmıştı ki arkamdan gelen sesini duydum. ‘’Soren. Soytarı ya da Kuzgun değil.’’
Sesi gecenin sessizliğini yaran bir fısıltı gibiydi. Başımı çevirip ona baktım.
Soren, adı buydu demek. İsmi ona yakışıyordu. Hâlâ biraz önce bıraktığım yerdeydi. Köy ateşinden kalan solgun ışık, keskin yüz hatlarının üzerine vuruyor, siyah saçlarının arasına altın renkli gölgeler serpiyordu. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm vardı; yıllardır taşımaya alıştığı maskelerin arasından sıyrılıp çıkmış nadir bir ifade gibi. İstemsizce bende ona gülümsedim.
O an, içimde ona karşı olan tüm karanlık düşünceler birkaç saniyeliğine dağıldı. Dudaklarımda beliren gülümseme küçük olsa da gerçekti; uzun zaman sonra ilk kez bu kadar gerçek bir gülümsemeydi. ‘’Soren…’’ diye tekrarladım adını. İsmi dudaklarımın arasından çıkarken beklediğimden daha yumuşak gelmişti kulaklarıma. Bakışları bir an olsun gözlerimden ayrılmadı. Sanki yıllardır kimsenin kullanmadığı bir ismi yeniden duymuş gibiydi. Gözlerinin derinliklerinde, ateş ışığının bile saklayamadığı o kırılgan mutluluk parlayıp söndü. Elbisemi parmak uçlarımla tutup dizlerimi hafifçe kırdım ve zarif bir reverans yaptım. ‘’Memnun oldum, Soren.’’
Eve girip kapıyı arkamdan kapattığımda onu artık göremiyordum. Ama nedense hâlâ oradaymış gibi hissediyordum. Soren… İsmi zihnimde yankılanırken sırtımı kapıya yasladım. O gece, hayatıma sessizce giren bir adamın varlığının neden içimde bu kadar büyük bir yer kapladığını anlayamamıştım.
Bazı karşılaşmalar yalnızca bir karşılaşma değildir. Bazıları kaderin usulca aralanan kapılarıdır. Ve bazı insanlar, farkına bile varmadan bir kehanetin ilk satırına dönüşür.
