10. bölüm / 12
Dolunayın LanetiMerhaba Ve Elveda
Bölümler 12Şu an: Merhaba Ve Elveda
- 1 Kan Ve Kahkaha2.201 kelime
- 2 47 Saniye2.930 kelime
- 3 Akşam Ateşi3.536 kelime
- 4 Uyuyan Taç4.144 kelime
- 5 Mareya2.762 kelime
- 6 İz4.806 kelime
- 7 Panayır7.998 kelime
- 8 Soytarı13.024 kelime
- 9 Sabaha Kalan Gece9.103 kelime
- 10 Merhaba Ve Elveda6.911 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 Beyaz Gölge6.617 kelime
- 12 Karanlık Gölge4.127 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hiçbir gösteri, planlandığı kadar sakin başlamaz.
Öğleden sonra gösteriyi planlamak için anlaşmış ve evlere dağılmıştık. Herkes fazlasıyla yorgundu, Rovan ayakta uyuyarak gitmiş yine de Mirel’i evine kadar bırakmıştı, Kael arabasına gitmişti, Soren ise bir anda ortalıktan kaybolmuştu, her zamanki gibi. Bende eve gitmiş ve bu defa huzurla uyumuştum, Gala'nın valığı üzerimdeki yükleri bir süreliğine azaltmıştı.
Öğleden sonra panayır sabahki kalabalığı biraz daha çalışmaya dönüşmüş, meydana gösteri için sahneler ve engeller hazırlanmaya başlamıştı. Güneş yukarıdan sert bir ışıkla iniyor, kumaş çadırların üzerine ağır ağır düşüyordu. Gölgeler uzamış, insanların adımları bile ölçülü hale gelmişti. Bana garip bakışlar atıyor, Gala’yı kontrol edebileceğime pek de inanmıyorlardı.
Meydanın çevresine ipler geriliyor, toprak zemine yeni kazıklar çakılıyordu. Tahtaların arasından çekiç sesleri geliyor, her vuruşta ahşap biraz daha ‘sahneye’ dönüşüyordu. Hava bile değişmiş; toz, deri, sıcak ekmek ve demirin karıştığı panayır kokusunun içine hafif gerginlik eklenmişti.
Herkes fikrini sunarken onları izliyordum. Kael’in bana yaklaştığını fark ettim. Adımları her zamankinden daha sessizdi. Elinde küçük, dikkatle sarılmış bir paket tutuyordu. Sanki doğru anı bekliyormuş gibi konuşmakta zorlanıyordu. Sonra paketi bana uzattı. ‘’Bu senin.’’ Önce kumaşın içindeki deri kokusu burnuma geldi, şaşkınlıkla paketi alıp açtığımda içinde siyah, kahverengi işlemeleri olan bir pantolon ve onunla uyumlu ince bir kemer ortaya çıktı. Derinin yeni işlendiği belliydi; ışığı sert değil, yumuşak bir parlaklıkla yansıyordu, dikişler neredeyse kusursuzdu. Şaşkınlıkla ona baktım.
‘’Bu ne?’’ Sesimdeki şaşkınlık ve merak okunuyordu.
Kael omuz silkti ama bakışlarını kaçırmadı. ‘’Gösteri için. Hareketli olacaksın rahat etmen gerekiyor.’’ Sözleri basitti ama ardında uykusuz kalmış birinin emeği vardı. Parmaklarım derinin üzerinde hayranlıkla gezindi. Deride hafifti belki ama üzerinde, yeni yapılmış olmanın verdiği taze ağırlık vardı.
‘’Bunu, sen mi yaptın?’’ Dediğimde Kael bir an gözlerini kaçırdı, sanki cevap vermek istemiyor gibiydi. Ensesini kaşıdı.
‘’Evet.’’ İstemeyerek de olsa konuşmuştu ama o tek kelime bile sanki ortamı değiştirdi.
Mirel hemen araya girip deriyi eline aldı ve hayranlıkla baktı. ‘’Bu çok iyi bir şey.’’ Titrek bir nefes verdi, bu deri bir insan olsaydı Mirel kesinlikle ona aşık olabilirdi. ‘’İyi değil, bu mükemmel!’’ Hafifçe kıkırdadım.
Rovan sırıttı. ‘’Prenses Kael romantikleşti.’’ Kael’in gözleri öldürmek ister gibi Rovan’ı buldu.
‘’Çeneni kapat Rovan.’’ Sesi uyarıcıydı. Rovan ellerini teslim oluyor gibi kaldırdı ve başka tarafa döndü ama hala sırıtıyordu. Bakışlarım biraz uzakta duran Soren’e kaydı, çok kısa bir an deriye baktığını gördüm ama hemen gözlerini fark edilmeyecek kadar hızlı bir şekilde kaçırdı.
Kael bana doğru yaklaşınca neşeyle kollarımı onun bedenine dolayıp sıkıca sarıldım. Kael'in bir anda donduğunu hissettim ancak buna aldırış etmedim. Onlar bana iyi geliyordu, içim neşeyle doluyor tüm kötü düşünceler onların düşünceli hareketleri ile uçup gidiyordu. Saniyeler sonra Kael'in elleri belime dolandı. "Teşekkür ederim." Hafifçe geri çekildiğimde yüzündeki masum gülümseme beni de gülümsetti.
‘’Hazır ol, bugün sahne düşündüğünden daha kalabalık olacak.’’ Dedi ve geri çekildi. Rovan’ın bir şey söyleyecek gibi olduğunu gördüm ama söyleyeceği her neyse vazgeçti. Gözlerim Soren'in olduğu kısma benden habersiz uğradığında buraya bakmadığını, elindeki hançeri temizlediğini gördüm.
Gösteri alanının etrafı yavaş yavaş şekillendiren hepimiz yuvarlak, ahşap bir masanın etrafında toplandık. Tahta yüzeyin üzerindeki kâğıtta çizimler vardı; kaba ama net bir plan. Kael parmağını çizimin üzerinde gezdirdi. ‘’Giriş buradan olmalı.’’
Rovan hemen arabaya girdi. ‘’Öncelikle çadırın içerisinde gösteriler yapılacak en son ise Gala'nın gösterisi için herkes dışarı çıkacak." Kael'in gösterdiği yeri işaret etti. "Yani kalabalık o kısımda yoğunlaşır.’’
Mirel onun cümlesini tamamladı. ‘’Fazla kalabalık olan kısımdan giriş yapılırsa Gala panik olabilir.’’ Başımı salladım, haklıydı. Soren gözlerini çizimden ayırmıyor, sessizce dinliyordu. Mirel parmağını çizimin diğer köşesine ilerletti. ‘’Giriş buradan olmalı, bu kısım daha sakin.’’ Dediğinde hepimiz başımızı sallayarak onu onayladık.
Kael, ‘’Gala sahneye çıkacak ama zincirler olmayacak.’’ dediğinde Mirel hemen başını salladı
‘’Özgür bir hayvanı zincirlemek ve kafeste tutmak zaten tam anlamıyla kötü bir fikir.’’ Kısa bir sessizlik oldu. Mirel haklıydı, Gala’nın ve diğer hayvanların kafeste tutulması içimde fırtınalar kopmasına sebep oluyordu.
‘’Peki sonra ne olacak?’’ Rovan planı anlamaya çalışıyordu.
‘’Gösteri Marsel’in komutuyla başlayacak.’’ Mirel'in söyledikleriyle herkes bana baktı, bakışlar beni bir an korkuttu ama hemen toparladım ve başımı salladım. ‘’Gala seni dinliyor, kalabalığa zarar gelmeyecektir ama başka bir müdahale gelirse bundan emin olamayız.’’ Nefesimi tuttum.
‘’Yani teknik olarak Marsel kontrolü kaybederse hepimiz öldük.’’ Rovan'ın bunu söylerken gözlerinde oluşan endişeyi fark ettim. Ufak bir kahkaha attı ancak ben oldukça rahattım. Çünkü Gala’nın ne olursa olsun beni dinleyeceğini biliyordum.
Kael kalemi elinden bırakıp bana döndü. ‘’Risk var. Gala kontrolsüzleşebilir.’’
Mirel söze atladı. ‘’Kontrolsüzleşmez, eğer kontrolü kaybeden bir hayvan olsaydı biz şu an burada olamazdık.’’ Başımı salladım, ipler tamamen benim elimdeydi.
‘’Bana zarar gelecek bir şey olmazsa.’’ Dediğimde donmuş gözler bana döndü. Omuz silktim, bu tartışılmaz bir gerçekti. Bana zarar gelirse Gala engel tanımazdı.
‘’Sana zarar gelemez.’’ Soren’in sesini duyduğumda bakışlarım hızla ona döndü, ‘sana zarar gelemez.’ Gelmez ya da gelmeyecek değil; gelemez. Bu söz bir yemin gibiydi. Bakışlarımız birbirinde biraz uzun tutununca sustu. Sonrasında boğazını temizledi ve diğerlerine baktı. ‘’Eğer bir şey ters giderse.’’ Sözünü tamamlamadı ama hepimiz devamını biliyorduk. Eğer bir şey ters giderse bu sadece gösterinin sonu olmazdı herkesin sonu olurdu.
Rovan masada parmaklarıyla ritim tutuyordu. ‘’O zaman plan basit. Gösteri başlar, Gala çıkar ve Marsel bitirir.’’
Kael başını inanmayarak salladı. ‘’Basit.’’ Sesine alaylı bir tını hakimdi.
Detaylar konuşulduktan sonra Mirel beni sürükleyerek evine getirmiş, hazırlamaya başlamıştı. Mirel’in evi farklı bir dünyaydı, sanki panayırın sesi tahta duvarlardan geçip kemiklerime işliyordu. Ben aynanın önündeydim, Mirel ise tam arkamda saçlarımı tarıyordu, boyu benden biraz uzun olduğu için arkamdaki yansımasını az da olsa görüyordum. ‘’Başını biraz eğ.’’ Eğdim, parmakları saçlarımın arasında dolaştı. ‘’Ne kadar uzunlar.’’ Ses tonunda hayranlık vardı, ona ayndan gülümsedim. Saçlarıma şekil vermeye başladı; elleri soğuktu, canımı yakmak istemediği hareketlerindeki yavaşlıktan belliydi. ‘’Bugün çok kalabalık olacak.’’
‘’Biliyorum.’’ Sesim düz çıktı ama içim karmakarışıktı. Mirel saçlarımı ayırırken bir anda durdu.
‘’Bunu hiç fark etmemiştim.’’ Kaşlarım çatıldı.
‘’Kalabalığı mı?’’
‘’Hayır.’’ Parmakları kulağımın arkasındaki bir tutam saçı tuttu, o an beyazlardan bahsettiğini anladım. Simsiyah saçlarıma tamamen tezat olan beyazlardan bahsediyordu. Sanki siyahın üzerine düşmüş derin bir çatlak gibiydi. Mirel onları nazikçe parmaklarının arasına aldı. ‘’Saçında beyazlar var.’’ Sesinde suçlama değil, fark etmenin o tuhaf ağırlığı vardı. Bir an korkudan nefes almayı bile unuttum. Cevap veremedim ama biliyordum; Mareya ve lanetin üzerimde bıraktığı etki işte bu beyaz saçlar kadar gerçekti. Mirel saçlarımı toplamaya devam etti ama eskisi kadar konuşkan değildi. ‘’Onları saklamaya çalışıyorsun.’’
‘’Hayır sadece sevmiyorum.’’ Yalandı, onlar beni korkutuyordu, görmeye katlanamıyordum. Aynadaki yansımama baktım; siyah tellerin arasındaki beyaz saçlar daha netti artık, sanki gizlenmekten vazgeçmişlerdi. Mirel bir tutamı daha topladı.
‘’Bak.’’ Dedi ve bir an sustu. ‘’Saçlarını ördüğün zamanlar bunları görmemiştim." Yalnızca saçlarıma bakıyoru. "Sanki yeni olmuş gibi." Aynadan bana bakıp hafifçe saçlarımı okşadı. "Ama bunun bir önemi yok Marsel. Bunlar seni değiştirmiyor.’’ Aynadaki gözlerimi kaçırdım.
‘’Zaten değişiyorum.’’ Mirel’in elleri yavaşladı. Bir an sustum ama sonra sözler dudaklarımdan istemeden döküldü. ‘’Öğrendiğinde sen de benden nefret edeceksin.’’ Odadaki hava bir anda ağırlaştı. Mirel'in aynadaki bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum.
‘’Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?’’ Gözlerim yavaşça aynaya döndü. Bakışları kızgın değil daha çok kurduğum cümle yüzünden üzgün gibiydi. Ona cevap veremedim. Beni kollarımdan tutup kendine çevirdi ve tekrar saçlarıma dokundu. ‘’Senden nefret edecek biri olsaydım, şimdi burada saçlarını yapıyor olmazdım. Bir şeyler gizlediğini biliyorum, söyleyemediğin ya da korktuğun şeyler olduğunun da farkındayım ama ne olduğunu bilmem gerekmiyor çünkü senin kötü olmadığını biliyorum. Bunu bilmek için seni ne kadar tanıdığımın, hakkında ne kadar şey bildiğimin hiçbir önemi yok.’’ Gözlerine baktığımda orada gerçekten doğru söylediğini gördüm, beni koşulsuz şartsız sevdiğini hissettim. Mirel tamamen saf bir kalpti. Gözlerim dolduğunda onun da gözlerinde yaşlar belirdi. Böyle saf bir kalbe nasıl böyle büyük bir yalan söyleyebilirdim?
‘’Mirel…’’ Yutkundum. ‘’Onları gizler misin?’’ Gözyaşları içinde bana gülümsedi ve başını salladı. Beni sorgulamadı, nedenini sormadı, zorlamadı sadece arkamda durdu ve varlığını hissettirdi. Tıpkı Gala gibi. O anda ona her şeyi söylemek istedim ancak dudaklarım bunun için aralanamayacak kadar ağırdı sanki. Susmam gerekiyordu, kim olduğumu bilmemeliydiler. Yaşamak için susmam gerekiyordu ama en çok onların yaşaması için susmalıydım. Saray onların beni koruduğunu öğrenirse amcam Aleric onlara bir dakika bile acımazdı.
Üzerimdekileri çıkarıp yatağın kenarına bıraktım ve Mirel'in giymem için neredeyse yalvardığı beyaz gömleği elime aldım. Gömleğin kollarına danteller işlenmişti. Üzerime geçirdiğimde kollarımı hareket ettirdikçe danteller de kumaşla birlikte sallanıyordu. Kael'in verdiği deri pantolonu da giydiğimde birbirlerine zıt ama güçlü bir görünüm sunuyodu. Belime kemeri taktığımda aynadaki yansımama baktım. Mirelin farklı bir örgü yaptığı saçlarım belimden aşağıya doğru uzanıyordu. Örgünün arasından sıyrılış birkaç tutam saç yüzümün yanlarına düşmüştü. Mirel gerçekten giyimden anlıyordu.
Mirel üzerine bordo kadifesen bir elbise giymişti. Elbisenin ışık vuran kısımları şarap kırmızına bürünürken, gölgede kalan kısımları neredeyse siyah görünüyordu. Belini zarifçe sarıyor, eteğine doğru hafifçe genişliyordu. Kızıl saçları omuzlarına dökülürken elbisenin rengiyle birleşiyor yürüyen bir kıvılcım gibi görünüyordu. Mirel mükemmel bir güzelliğe sahipti.
Hazır olduğumuzda onların yanına geri gelmiştik. Soren'in gözleri bir süre üzerimdeki Kael'in hediyesi olan pantolon ve kemerde oyalanmış ama bir şey söylememişti ancak bundan hoşlanmadığını gözlerindeki bakıştan anlamıştım. Kael üzerimdekilerin bana çok yakıştığını söylediğinde ona güşümsedim. Şimdi hep birlikte diğer gösterilerin gerçekleşeceği çadırın içerisine girmiştik. Mirel, Rovan ve ben sahneye en yakın olan kısıma oturduk, Mirel tam ortamızda kalırken hemen arkamızda Soren ve Kael oturuyordu. Birbirlerinden nefret eden bu ikilinin yan yana oturması pek doğru bir karar değildi.
İki büyük kafes çadırın iki yanına yerleştirilmişti, rengarenk kuşlar kafeslerde sessizce duruyordu. Bu onların doğasına aykırıydı. Çadırın içindeki uğultu yavaş yavaş kesilirken rengarenkler kıyafetler içinde bir adam ortaya çıktı. Adam kalabalığa güçlü bir selam verirken kafeslerin yanında bekleyen iki kişi kilitleri aynı anda açtı. Kuşlar bu anı bekliyormuş gibi hızla dışarı uçuştuğunda sessizliği kanat sesleri doldurdu. Rengarenk kuşlar çadırın içinde çember şeklinde uçuşurken gökkuşağını andırıyorlardı. Aynı anda aşağı süzülüp yuları çıkarken sanki görünmez bir el onları kontol ediyordu.
Bir süre sakince onları izlerken kuşlardan biri tam yanımdan geçerek saçlarımı uçurdu. Onun gittiği yöne şaşkınca dönerken bakışlarım kuşu takip edemedi çünkü tam arkamda oturan kara gözlere takılıp kalmıştı. Yüzünde hafif bir gülümseme gördüğümde benim dudaklarım da iki yana doğru genişledi. Ancak yanında oturan Kael'in kolu ona çarptığında gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi. İri cüsseli iki adam yan yana oturursa bunlar olağan durumlardı. "Üzgünüm." Dedi kael yalancı bir üzüntüyle. "Kuşlara bakmak istemiştim."
Soren gözlerini açıp tehlikeli bir gülümsemeyle Kael'e döndü. "Bu kadar görmek istiyorsan ben sana daha yakından gösterebilirim." Elini Kael'in omzuna koyup hafifçe sıktı. "Söylemen yeterli derici." İkili birbirine öldürmek ister gibi baktığında önüme döndüm. Onlarla arasındaki soğuk savaşı bitirmek, iki dağın arasında kalmış bir çiçeğin iki dağı birleştirebilmesi kadar imkansız görünüyordu.
Kuşların gösterisi bittiğinde rengarenk giyimli olan adam kollarını açtı ve bütün kuşlar onun kollarına, kafasna ve tutunabildikleri her yere konmaya başladılar. Kalabalıktan alkışlar yükselirken kafeslerin kapıları açıldı ve sanki tüm kuşlar bunun ne demek olduğunu biliyormuş gibi kafeslerin içine girmeye başladılar. Özgür olmuşlardı ancak sadece birkaç dakikalığına. Şimdi yeniden hapsoldukları yerdelerdi. Özgür olmalıydılar, onların doğası bir kafesin içinde yaşamak için uygun değildi. Herkesin ortasına çıkıp kafesin ve çadırın kapılarını ardına kadar açmak istedim ancak bunu yapabilecek bir yetkiye sahip değildim. Böyle bir şey yaptığımda herkes bana karşı çıkacaktı, belki de beni buradan kovacaklardı. Yapamadım, yapamadığım için kendime kızdım.
Kuş kafeslerinin kapıları kapanır kapanmaz çadırın diğer tarafında hareketlilik oldu. Üzeri rengarenk kumaşlarla örtülmüş kafesin üzeri açıldığında maymunları gördüm. Kafesin kapısı açıldığında içlerindeki maymunlar tek tek dışarı çıkmaya başladı. Maymunlar şaşkınlıkla etrafa bakarken kalabalıktan kahkahalar yükseldi ve kafesin kapıları kapandı. Bir maymun diğerinin kuyruğunu tuttuğunda kahkahalar arttı. Aralarında en küçük olanı sıçrayarak tahta platformun üzerine çıktı ve iki ayağının üzerine kalktı. Kalabalık alkışladığında alkışlayamadım gözlerim arkadaki kafese takılı kalmıştı. İçeride birkaç maymun daha vardı; küçük ellerini demir parmaklıklara tutunmuş, gösteriyi izliyorlardı. İçlerinden biri parmaklıkları dışarı çıkmak ister gibi salladı. Gözlerimi kaçıdım, onlara bakmak içimde büyük bir yara açmıştı.
Sahnedeki maymunlardan biri eğiticinin şapkasını alarak kafasına geçirdi ve tahta bir arabanın içerisine oturdu, bir diğeri ise onu itmeye başladı. Etraftan yine kahkahalar yükseldi. Birkaç maymun iplere tırmanmaya başladı ancak iplere değil ağaçlara tırmanmaları gerekiyordu. Maymunlar iplein üzerinde yürürken çocukların çığlıkları çadırın içini dolduruyordu.
Eğlenceli olması gerekiyordu ancak benim içimdeki huzursuzluk giderek büyüyordu. Yanımdaki Mirel'e baktığımda onun da bundan memnun olmadığını gördüm. Maymunlardan biri ipren aşağı inerken kolu iplere dolandı ve çığlık atmaya başladı. Ellerimi bacaklarma bastırıp sıktım. Eğitici hemen onu oadan çözdüğünde kalabalık bunun gösterinin bir parçası olduğunu sanıp alkışlamaya başladı.
Mirel'e dönüp "Eğleniyorlar mı sence?" diye sordum istemeden. Mirel gözlerinde aynı benim gibi endişeli bir bakışla bana döndü. Başımla kafesin olduğu tarafı işaret ettim. "Onlar." Mirel'in bakışları benimkileri takip ederek kafesi buldu ancak bir süre cevap veremedi. Sahnedeki maymunlar ise yerlerde yuvarlanarak gösteriye devam ediyorlardı.
"Öyle olmasını umuyorum." Dediğinde sesindeki ton bunun böyle olmadığına emindi. "Gala senelerce kafeste sergilendiğinde hiç böyle hissetmemiştim ancak özgür olduğunda neden o zamanlar bu denli agresif olduğunu anladım. Bu gösteriler beni her zaman rahatsız ederdi ancak bu defa nefret ettim." Başımı salladım.
"Çünkü özgür olmaları gerekirken kafeslere kapatılıyorlar." Tıpkı benim gibi. Belki demir parmaklıklar yoktu ama kafesti işte. Mirel cevap vermedi.
Maymunlar sırayla eğitmenin omuzlarına tırmandılar. En büyükleri eğitmenin başına çıkarken diğerleri birbirlerinin üzeririnden atlayarak boş olan kollarda kendilerine yerler buldular. Kalabalık alkışlamaya başladığında gözlerim yeniden kafese takıldı. Biraz önce parmaklıkları sallayan maymun hâlâ aynı yerde duuyordu ancak sallamaktan vazgeçmişti. Kafesin kapısındaki demir kilide baktım.
Kuşlar uçmular, dans etmişlerdi, herkesi hayran bırakmışlardı ama sonunda yine kafesleine geri dönmüşlerdi. Şimdi de maymunlar gülüyor, koşuşturuyor, oynuyorlardı ama onların da döneceği yer demir parmaklıklardan başka bir yer değildi. Bende özgürlüğü tattıktan sonra kendi kafesime geri dönecek miydim? Dönmek zorunda bırakılacak mıydım?
Belki de bazı kafesler yeterince güzel süslendiğinde kafes oldukları gizlenebiliyordu.
Maymunların gösterisi bitiğinde sahnedeki görevliler yeniden harekete geçtiler. Tekerlekli üzeri kumaşla kapatılmış bir kafesi sahnenin ortasına itmeye başladılar. Mirel yanıma sokuldu. "Şimdi ayı çıkacak." Sesi neşeden uzaktı. "Her seferinde aynı şeyi yapıyorlar."
"Neyi?" diye sorduğumda cevap vermek yerine sahneye döndü. Kafes sahnenin ortasına getirildiğinde güçlü nefes seslerini duydum.
Mirelin parmakları hafifçe koluma tutundu. "Bence buradan çıkalım."
"Neden?"
Mirel'in gözleri kafesten ayrılmadı. "Çünkü kızacaksın."
Kumaş kaldırılmadan kafesin kapıları açıldı ve ayı yavaş hareketlerle kumaşın ardından çıktı. Onu gece gördüğümde fazlasıyla sinirliydi ancak şimdi yorgun görünüyodu. Boynundaki kalın tasma onun hareketlerini kısıtlamak için fazlasıla sıkılmıştı. Tasmaya bağlı olan zincirle adamlardan biri ayının gideceği yeri kontrol ediyordu. "Zavallı." diye mırıldandım. Mirel kolumu bıraktığında yüzünde ufacık bir gülümseme dahi yoktu.
"Sende mi böyle düşünüyorsun?" Dediğinde ona cevap veremedim.
Ayı başını kaldırıp etraftaki kalabalığa baktı, kalabalık fazlasıyla sessizdi. Hayvanın gözlerinde korku vardı ancak bunu görmüyorlardı. Eğitici elindeki kırbacı havaya kaldırıp boşluğa savurduğunda ayı irkildi. Kalabalık alkışlarken çenemin gerildiğini hissettim.
"Bunu neden yapıyorlar?"
Mirel bana döndü. "Çünkü insanlar kendinden güçlü bir şeyi kontrol edebileceklerini gördüklerinde kendilerini güçlü hissediyorlar." Kelimeleri nefret doluydu. "Gala'nın üzerinde bunu yapamıyorlar çünkü Gala'yı kontrol edemeyecekerinin farkındalar." Derin bir nefes verip sahneye geri döndüm. Eğitici elini kaldırdığında ayı onun hareketi ile birlikte arka patilerinin üzerine kalktı ve ön patilerini havaya kaldırarak birkaç saniye dengede durdu. Kalabalık alkışlarken Mirel'in gözleri kalabalığın üzerinde gezindi. "Herkes çok mutlu."
"Sen değilsin." Ve bende değildim çünkü bu mutlu olunabilecek bir gösteri değildi. Rahatsız ediciydi ve kimse bunun farkında değildi.
"Neşeli bir gösteri değil." Ayı yeniden dört ayağının üzerine indiğinde altı görevli kocaman bir kütüğü zorla taşıyarak ayının önüne bıraktı. Ayı sadece kütüğü kokladığında eğitici bu defa kırbacı ayının kürküne indirdi. Çıkan sesle gözlerimi kapatıp derin nefesler almaya çalıştım. Gözlerimi araladığımda ayı kütüğün üzerine patilerini koymuş ağır ağır itekliyordu. Kütüğü metrelerce ittikten sonra durdu, nefes nefese kalmıştı. "Çok yoruldu." Başımı salladım. Eğitici memnuniyetsiz sesler çıkardıktan sonra kırbaç yeniden havalandı ve hayvanın kürküne bir kez daha indi. Ayı irkilerek kütüğün üzerine tekrar patilerini yerleştirdiğinde sinirle yerimden kalkıyordum ki Mirel kolumdan tuttu. "Marsel." Dediğinde sesi tedirgin bir tondaydı. "sakın bir şey yapma."
"Vuruyor." Dedim sert bir sesle. Buna daha fazla dayanamayacaktım.
"Biliyorum." Gözlerinden umutsuz bir ifade geçti.
"O zaman neden durdurmuyoruz?" Mirel'in elleri koluma daha sıkı tutundu.
"Çünkü burası öyle bir yer değil, bizi burada barındırmazlar. Panayır sahiplerinin saray ile anlaşmaları var bizi sürgüne, hatta ölüme gönderirler. Onlar sarayın malı sayılıyor."Sesindeki çaresizlik öfkeden daha ğırdı. Arkama yeniden yaslandım. Ayı kütüğü belirlenen yere itmiş, kalabalık ayağa kalkıp alkışlamaya başlamıştı. Etrafa bakan ayının gözleri bir anlığa Mirel'i bulunca bileğimi daha sıkı tuttu. "Belki de bizi anlıyordur." Diye mırıldandı. "Kafesin dışında olduğumuzu sanıyoruz ya," Bir an durdu. "Aslında koca bir kafesin içerisindeyiz." Mirel'i en üzgün ve çaresiz gördüğüm anlardan biri de buydu. Sahnenin kenarında bekleyen kafesin kapısı açıldığında ayı orya doğru yürüdü. "En kötüsü de ne biliyor musun? herkes onun ne kadar güçlü olduğunu konuşacak." Ayı içeri girdi ve demir kapı kapandı. Biraz önce herkesi kendine kayran bırakan hayvan şimdi küçük bir kafesin içindeydi.
"Hadi." Derken ayağa kalktım. "Gala'nın yanına gidelim. Buradan uzaklaşalım." Panayır başladığından beri Mirel'in gözlerinde ilk kez buradan kurtulmak istediğini gördüm. Biz çadırdan dışarı çıkarken alkışlar hâlâ devam ediyordu.
Kendimizi dışarı attığımızda diğerleri de peşimizden gelmişti. Rovan Mirel'in kollarını tutup hafifçe okşadı. "İyi misin? rengin solmuş." Mirel sadece başını sallamakla yetindiğinde Soren'in gözlerini üzerimde hissettim. Yüzümün her santiminde oylanan gözler iyi olup olmadığımı kontrol ediyordu.
"Belki de Gala ile olan gösteriyi iptal etmeliyiz." Onun gözlerine bakarak kurduğum cümle orada bir şeylerin değişmesine sebep oldu.
"Gala bu gösterinin bir parçası değil." Gözlerimin içine baktı. "O senin parçan, sana zorlukla değil sevgiyle bakan bir kalp. Kendini içerdekilerle kıyaslayamazsın, onların bir kalbi yok." Soren'in böyle cümleler kurması beni avurmak için değildi, farkında olmam içindi. Gala bana zorla ya da elimde bir kırbaç olduğu için itaat etmiyordu. Beni sevdiği için yapıyordu.
Mirel, "Soren soğru söylüyor Marsel." dediğinde ona döndüm. "Gala ile son saatlerin ve eğer bu gösteri olmazsa onu kafesinden asla çıkarmazlar." Bu söyledikleri kafamda bir çan sesi gibiydi, düşünmek istemediğim şeyler zihnime yeniden yerleşti. Gala gidecekti, Kael gidecekti, Rovan gidecekti. Saatler sonra hiç biri burada olmayacaktı, bu onlarla geçireceğim son zamanlardı. En önemlisi de Gala'yla. Soren'in dediği gibi Gala bu gösterinin bir parçası değildi, benim kalbimin bir parçasıydı. Onunla sahnede eğlenecektik ve onu bir daha ne zaman göreceğimi bilemeyerek uğurlayacaktım. Belki de bu köye bir daha getirilmeyecekti. Soren'in gözlerine yeniden baktığımda hafifçe başını salladı ve beni cesaretlendiren ve ağlamamı engelleyen şey bu oldu.
.
Hep birlikte insanların yerleşmesini bekliyorduk. Yüzlerce ses birbirine karışıyor, meşalelerin ışıkları kalabalıkta hareket eden gölgeler oluşturuyordu. Ama herkesin beklediği şey Gala’ydı. Onu henüz görmemişlerdi ve bu merakı daha da büyütüyordu.
Yanımda duran Mirel bir anda koşarak sahnenin ortasına çıktı. Bordo elbisesi ve kızıl saçları meşalelerin altında bir yakut gibi parlıyordu. Mirel yüzlerce insan ona bakmıyormuş gibi rahattı, o göz önünde olmak için doğmuştu. Ellerini iki yana açtı. ‘’Umarım hepiniz bu gece büyük gösteriye hazırsınızdır.’’ Mirel’in neşeli sesi meydanda yankılanırken herkes alkışlamaya başladı. Mirel teşekkür eder gibi hafifçe başını eğdi ve konuşmaya devam etti. ‘’Çünkü dürüst olmak gerekirse, bizde ne olacağını tam olarak bilmiyoruz.’’ Omuz silkti, insanlardan gülüşmeler duyuldu. ‘’Yani eğer gösteri beklediğimiz gibi gitmezse,’’
Yanımda stresle duran Kael başını iki yana salladı. ‘’Bunu söyleme.’’ Diye mırıldandığında Mirel duydu ama umursamadı.
‘’Bütün suçu Gala’ya atacağız.’’ Meydan kahkahalarla doldu, ben bile istemeden gülümsedim. Mirel bunu fark etmiş gibi kısa bir an bana baktı ama sonra yeniden kalabalığa döndü. ‘’Ama size bir şey söyleyebilirim. Bu gece göreceğiniz şey sadece güçlü bir hayvan değil.’’ Bakışları bana kaydı. ‘’Bazı bağlar anlatılmaz, bazı şeyler yıllarca saklı kalır ve bazen birinin gerçekte kim olduğunu görmek için; onun neleri önemsediğine bakmak gerekir.’’ Kalabalık sessizleşti ama Mirel bunu görünce neşesini yeniden topladı. ‘’Şimdi.’’ Bir adım geri çekildi. ‘’Hazır olun. Çünkü karşınıza çıkacak kişi; benim hayatımda tanıdığım en inatçı insan.’’ Kael’in güldüğünü duydum.
Rovan bana doğru fısıldadı. ‘’Ve en tehlikelisi.’’ Yüzüne bir şok ifadesi yerleştirdi. ‘’Panteri var.’’ Bu hali kahkaha atmama neden oldu çünkü gözlerinde ciddi olduğunu kanıtlayan ifadeler vardı.
Mirel devam etti. ‘’Ve belki de en cesuru.’’ Kalabalığın alkışları yükseldiğinde olduğum yerde kaldım. Mirel’in söyledikleri içimde ölmek üzere olan bir çiçeğe su verilmiş gibi hissettirdi.
Birazdan herkes Gala'yı görecekti, onun sadece bir panter olduğunu düşüneceklerdi. Onlar sadece onun gücünü görürken, ben yıllar önce kaybettiğim eski dostumu.
Mirel sahneden çekildiğinde az önce kahkahalarla gülen insanlar şimdi merakla susmuştu. Meşalelerin alevleri rüzgarla hareket ediyor, turuncu ışıkları sahnenin üzerinde dans ediyordu.
Sahneye birkaç adım attığımda insanların gözlerindeki bekleyişi gördüm. Gözlerim üstü örtüyle örtülmüş kafese kaydı, Gala'nın orada beni beklediğini biliyordum. Ama bu seferki bekleyiş hepsinden farklıydı. Yıllardır onunla aramızda olan sessizlikle sarayın taş koridorlarında, kimsenin olmadığı bahçelerde, kimsenin görmediği gecelerde birlikte yürümüştük. Ama ilk kez, onunla insanların önüne çıkacaktık. Derin bir nefes aldığımda kalbimin ne kadar sert attığını hissettim. Elimi hafifçe kaldırdım ve fısıldadım. ‘’Gala.’’ Bir isim benim içimde yılların ağırlığını taşıyordu. Gala’dan bir ses gelmedi. Kalabalık daha da sessizleşmişti şimdi.
Sonra örtünün ardında bir hareketlilik oldu. Önce iki parlak altın rengi göz görüldü daha sonra meşalelerin ışığına yakalanan siyah bir gölge. Gala ağır adımlarla ortaya çıktığında meydandaki herkesin nefesi kesildi. Çünkü bazı şeyler anlatıldığında ya da tarif edildiğinde büyük bir etki yaratmazdı, sadece gördüğünüz zaman bazı şeyleri anlayabilirdiniz.
Gala’nın siyah kürkü geceden düşmüş bir parça gibiydi. Her adımında ışık büyük ve güçlü bedeninin üzerinde beliriyor daha sonra yeniden karanlığa gömülüyordu. Gözleri ise yalnızca beni arıyordu.
Kalabalığın içinden birkaç korku dolu fısıltı yükseldi. ‘Bu gerçek mi?’, ‘Bu kadar büyük olabiliyor mu?’, ‘Onu kontrol edebilecek mi?’, ‘Zincirsiz mi olacak?’ Duyduğum hiçbir şeye cevap vermedim çünkü Gala çoktan yavaş ve aceleden uzak olan adımlarıyla bana doğru yürümeye başlamıştı. Gözlerimin içine bakıyor, sanki etrafındaki yüzlerce insanı görmüyordu. Yanıma geldiğinde başını eğdi, elimi kaldırıp siyah kürküne dokundum. Herkes o anda yalnızca bir pantere dokunduğumu düşünüyordu ama ben yıllar geçse bile beni hiç unutmayan birine dokunuyordum.
Gala’nın boynundaki tasma meşale ışıkları ile parladı. Küçük ellerimle yaptığım, yıllar boyunca onunla kalan G harfi. Kimsenin önemsemediği bir şeydi belki ama o beni kabul eden ve seçen ilk şeydi. Kalabalığın gözleri üzerimizdeydi. Bu kez o bakışlardan kaçmak istemedim.
Elimi Gala’nın kürkünden çektim ve fısıldadım. ‘’Hazır mısın?’’ Bunu kalabalığın değil yalnızca Gala’nın duyabileceği bir tonda söyledim. Gözleri gözlerime sabitlendiğinde güvenin parıltılarını gördüm. Bir adım geri çekildiğimde Gala benimle beraber hareket etti. İnsanlar ne yaptığımızı anlamaya çalışıyordu. Bu ne bir savaş gösterisiydi ne de güç gösterisi; bu birbirimize duyduğumuz güveni göstermenin başka bir yoluydu. Elimi kaldırdığımda Gala durdu. Kalabalıktan şaşkın bir uğultu yükselirken elimi hafifçe hareket ettirdim ve Gala ağır adımlarla yürümeye başladı. Hazırlanmış farklı yüksekliklerdeki platforma ilerledik.
Gala platformun önünde durdu ve gözlerime bakmaya devam etti. Sanki ‘Devam edeyim mi?’ diye soruyordu. Başımı hafifçe sallamamla gala hareket etmeye başladı. Koca cüssesinin platform üzerindeki hareketleri fazlasıyla zarifti. Adımlarını her tahtanın üzerine bir zarafetle atıyor, altında yükselen ve alçalan yükseltiler yokmuş gibi rahat yürüyordu. Meydan sessizdi, herkes Gala’nın güçlü olduğunu görmüştü ama asıl etkileyici olan gücünü ne zaman ve nerede kullanacağını biliyor olmasıydı.
İşaret verdiğimde Gala hızlandı. Birbirine uzak olan tahtaların üzerine atlarken siyah kürkü meşalelerin ışıklarının arasından kayıp gidiyordu. Bazıları ayağa kalkmış, bazıları henüz şaşkınlığı üzerinden atamamıştı. Mirel'in yüzündeki gurulu gülümsemeyi uzaktan bile görüyordum. Kael sessizce başını sallıyordu. Rovan ise her zamanki alaycı ifadesini bırakmış, gerçekten etkilenmiş görünüyordu. Gözlerim istemeden Soren’i buldu, her zamanki gibi sakin görünmeye çalışıyordu ama gözlerindeki o küçük değişimi görebiliyordum; gurur.
Gala hareketi tamamladığında meydanda büyük bir alkış yükseldi. Ama ben alkışlara değil Soren’e baktım. Onun beni nasıl gösterisine dahil ettiğini hatırladım, yüzümde bir sırıtış belirdi. Gözüm kalabalığın üzerinde gezindi. ‘’Bir gönüllüye ihtiyacımız var.’’ Soren'in gösterisinde herkes gönüllü olmak isterken ben sorduğumda kimseden ses çıkmadı, gözlerim kalabalığın üzerinde dolaşmaya devam etti ancak kurbanımı çoktan seçmiştim. ‘’Kimseden ses çıkmadığına göre ben seçeceğim.’’ İnsanların gözlerindeki stres beni az kalsın güldürecekti ama ciddi ifademi korudum. Gözlerim birkaç saniye daha kalabalıkta oyalandıktan sonra Soren’e döndüm. ‘’Sen." dedim güçlü bir sesle. "Tam aradığım kurban.’’ Soren’in gözlerindeki şaşkınlığı gördüm. ‘’Yani gönüllü.’’ Dudaklarımdaki sırıtış biraz daha genişlediğinde yan tarafta Mirel, Kael ve Rovan’ın kahkahasını duydum. Soren başını hafifçe yana eğdi. Sanki neden çağırdığımı anlamaya çalışıyordu. ‘’Gala’nın karnı acıkmış.’’ Kahkahalar yükselirken Soren’in dudaklarında alaylı bir gülümseme belirdi ve sahneye doğru geldi.
‘’Bunun iyi bir fikir olduğuna emin misin?’’ Diye sorduğunda omuz silktim.
‘’Bana güvenmiyor musun?’’ Soren’in gülümsemesi büyüdü ama cevap vermedi. Çünkü cevabı ikimiz de biliyorduk. ‘’Merak etme seni yemesine engel olmaya çalışırım.’’ Dudağımı ısırarak gülüşümü engellemeye çalıştım. "Belki."
Soren sahneye adım attığında panterin bakışları hemen onu buldu. Gala onu artık az da olsa tanıyordu ama henüz tamamen alışmış sayılmazdı. Soren biraz uzağımızda durduğunda Gala hırladı. Kalabalıktan birkaç kişinin gerildiğini gördüm. ‘’Gala.’’ Sesim uyarıcıydı. ‘’Sessiz.’’ Hırlaması anında kesildi ama bakışlarındaki keskinlik yerli yerindeydi.
Soren kısa bir nefes verdi. ‘’Sanırım hâlâ beni sevdiği söylenemez.’’ İstemeden güldüm.
‘’Seni sevilecek biri olarak görmemiştir.’’ Soren ufak bir kahkaha attı. Sanki ona çıkışmam hoşuna gidiyordu. Gala’ya döndüm başını kısaca okşayı gözlerimle net bir işaret verdim. Gala gözlerini benden ayırıp Soren’e baktı. Elimi başından çektiğimde ağır adımlarla ona yaklaşmaya başladı. Soren’in gözlerinde saklamaya çalıştığı endişeyi görebiliyordum. Ona bir şey yapmayacağıma güvenmiyordu. Gala yavaşça Soren’in arkasına geçti ve benden işaret bekledi. Kalabalık nefesini tutarken Soren’in omuzları hafifçe gerildi ama geri çekilmedi. Sayısız savaşa katılmış, galibiyetle dönmüş olabilirdi ancak karşısında kaçmanın imkansız olduğu bir panter vardı.
Küçük bir baş hareketi yaptığımda Gala patilerini kaldırdı. Artık arka patileri üzerinde yavaş ve kontrollü duruyordu. Soren yaklaşık iki metre bir adamdı ancak Gala arkasında heybetiyle dururken küçük bir çocuktan farksız görünüyordu. Bu hafifçe gülümsememe neden oldu. Hafifçe göz kırptığımda, Gala patilerini Soren’in omuzlarına yerleştirdi. Gözlerinde anlık korku görsem de hemen toparladı ve alaylı ifadesine geri döndü. Meydan tamamen sessizliğe gömüştü. Gala tüm heybetiyle Soren’in üzerinde duruyordu. Bu fazlasıyla güzel bir tabloydu. Birbirlerine öyle benziyorlardı ki bu sebepsizce hoşuma gitti.
Sakin adımlarla onlara yaklaştım, Soren ile aramızda bir karıştan daha az mesafe kalınca durdum. Gözleri gözlerimden bir saniye olsun ayrılmazken omuzlarında tüm heybetiyle duran galayı umursamadan başını hafifçe eğdi, artık beni daha rahat görebiliyordu. Sıcak nefesi dudaklarıma vururken hafifçe nefes verdim. Sadece onun duyabileceği şekilde "Korkuyor musun Soytarı?" diye fısıldadım.
"Bu gözlere bakarken korkmak ne mümkün?" Demesini beklemiyodum. Herkes gözlerimde yılanların dolaştığını düşünüp korkarken Soren onlardan tamamen tezat düşüncelere sahipti. Gözlerim koyu gül kurusu rengindeki dudaklarına kaydı. Alt dudağı, üst dudağına göre bariz şekilde daha kalındı. Kurumuş, ince çatlaklar vardı, bazı çatlaklar alt dudağının kenarına doğru uzanıyor hafif soyulmuş deri kanlanmış görünüyordu. yüzünde hafif bir gülümseme belirdiğinde gözlerimi kaçırıp birkaç adım geri çekildim ve ifademi toparladım. ‘’Bunu özellikle mi yaptın?’’ Diye sorduğunda bende hafifçe gülümsedim.
‘’Belki.’’ Omuz silktim.
‘’İntikam alıyorsun.’’ Kahkahama engel olamadım.
‘’Belki biraz.’’ Parmaklarımı birbirine yaklaştırıp ne kadar az olduğunu göstermeye çalıştım. Soren başını iki yana salladı ama yüzündeki gülümsemeyi saklayamadı. Gala hâlâ üzerinde heybetle duruyordu. Onu kabul ettiği için değil benim için onun yanında duruyordu. Gala bir baş hareketimle yere indiğinde Soren, Mirel ve diğerlerinin olduğu kısıma gitti.
Gala’nın yanına gidip boynunu okşadım. ‘’Bir tane daha?’’ Dediğimde hafifçe başını kaldırdı, sanki çoktan kabul etmişti. Bana yardımcı olmak için görevlendirilmiş panayır çalışanlarına ufak bir işaret verdim. Birkaç dakikanın ardından ortaya halkalar getirildi. Bunlar; tahtadan yapılmış, kenarları oyma desenlerle süslenmiş, farklı boyutlarda tahta çemberlerdi. Her biri farklı yüksekliklere yerleştirildi, bazıları yere yakın duruyor, hazırları ise özel tahta direklerle yüksekte duruyordu. Gösteriden önce çemberlerlerde kıymık ya da delici parçalar olup olmadığını tekrar tekrar kontrol etmiştim.
‘’Gala.’’ Hemen bana döndü. Elimle çok yüksekte olmayan halkayı işaret ettim. ‘’Geç.’’ Harekete geçti ama hareketleri aceleci değildi. İlk halkaya atladığında geceyle aynı tonlarda olan kürkünü meşaleler bir anlık aydınlattı. Kalabalıktan hayranlık dolu sesler çıkarken Gala ilk halkadan rahatlıkla geçti ve henüz patileri yere değmeden gözleri beni buldu. Sanki önemli olan yaptığı şey değil bana geri dönmekti. Gülümseyerek ikinci halkaya yöneldiğimde oda beni takip etti. Bu halka diğerinden daha yüksekti, meyan sessizleşirken Gala birkaç adım geriledi. ‘’Hadi.’’ Sesimi duymasıyla beraber koca bedeni ileri atıldı. Havaya yükseldiğinde tüm meydan nefesini tutmuştu, Gala havada süzülüp halkadan geçtiğinde alkışlar patladı. Mirel’in gururlu gülümsemesi, Kael’in hayran bakışları, Rovan’ın şaşkın bakışları. Hepsi Gala’ya bakıyordu. Soren’e baktığımda onun gözlerinin zaten bende olduğunu fark ettim. Herkesin gözü Gala’nın üzerindeydi ama o başka bir şey görmüş gibi bana bakıyordu.
Gözlerimi hızla ondan ayırıp halkalara döndüm. Son halka hepsinden biraz daha küçük ve daha yüksekteydi. Kalabalığın heyecanı yükselirken Gala yanıma geldi, gözleri gözlerimde sabitti. Yıllar önce sarayın bahçesinde peşimden ayrılmayan yavruyu hatırladım. Büyümüş, güçlenmişti ama aynı Gala’ydı. ‘’Son kez.’’ Geri çekildi ve gecenin içinde son kez hareket etti. Zemine vuran patilerinin sesi meydanda yankılandı. Gala sıçradığında zaman yavaşlamış gibi hissettim, halkadan hiç zorlanmadan geçtiğinde kalabalığın sonunda derin bir nefes aldığını duydum.
Gala’nın bakışları hızla beni bulduğunda hayranlıkla ona baktım. ‘’Gala!’’ Sesimdeki heyecanı saklayamadım. Hemen yanına gittim. ‘’Bunu başardın.’’ Ellerimi boynuna dolayıp ona sıkıca sarıldım. ‘’O kadar harikaydın ki.’’ Başını benim boynuma doğru ittirdiğinde gülerek tüylerini karıştırdım. ‘’Aferin oğluma.’’ Herkes onun ne kadar güçlü ve büyük olduğunu görüyor olabilirdi ama o ben onun küçük patilerini avucumda ısıtmaya çalışan kişiydim.
Başını biraz daha bana yasladığında bütün ağırlığını üzerime verdi ve beni yere devirdi. ‘’Gala!’’ Kahkaha atarken konuştum. Kuyruğunu hareket ettiriyor, başını omzuma sürtüyordu. Gülerek onun boynuna sarıldım. ‘’Tamam, tamam.’’ Tüyleri beni gıdıklayınca yine bir kahkaha attım. ‘’Büyüdün diye bana böyle yapamazsın.’’ Ama sözlerimin hiçbir anlamı yoktu çünkü o hala, beni görünce sevincini saklayamayan o yavruydu. Meydandaki insanların donup kaldığını, hatta bazılarının geri çekildiğini gördüm. Ayağa kalkmadım, sadece başımı kaldırıp onlara baktım. Gülmeye devam ediyordum. ‘’Merak etmeyin, onun sevgi dili bu.’’ Birkaç kişi şaşkınlıkla birbirlerine bakarken ben tekrar Gala’ya döndüm. ‘’Değil mi?’’ Gala sanki cevap verir gibi mırıldandı. Gülüşüm biraz daha büyürken yıllardır sarayın soğuk koridorları arasında unuttuğum şeyi yeniden bulmuş gibi hissettim. Birinin beni görünce mutlu olmasını.
Bu yalnızca bir kız ve bir panter gösterisi değildi. Bu kaybettiğim bir parçayı yeniden bulduğum anlardan biriydi.
Bir süre daha birlikte yerde oynadık. ‘’Tamam, Gala.’’ Dedim gülerek. ‘’Herkes senin küçük bir kedi yavrusu gibi davrandığını gördü. Artık onların gözünde daha az korkutucu bir kedisin." Gala bana baktıp sanki sözlerime alınmış gibi başını çevirdiğinde kahkahamı tutamadım. ‘’Gerçekten mi?’’ Kalabalık şaşkınlıkla bizi izliyordu. Onlara güçlü pençeleri, keskin bakışları ve güçlü bedeni olan bir hayvanın böyle davranması garip geliyordu.
Yavaşça doğrulduğumda hemen üzerimden çekildi. Üzerimdeki tozları çırpıp birkaç adım attığımda Gala yanımdaydı. Durduğumda benimle birlikte durdu. Meydandaki fısıltılar arttı. ‘Hiç zincir yok.’, ‘Gerçekten onu dinliyor.’ İnsanlar anlamaya başlamıştı, Gala korkulacak bir şey değildi. Sadece yanlış anlaşılmıştı. Elimi uzattığımda hemen yaklaştı ve başını elimin üzerine koydu. ‘’Onu zorlamıyorum.’’ Sesim meydanda yankılandı. ‘’Ve o da bana itaat ettiği için burada değil.’’ Siyah kürkünün yumuşaklığı parmaklarımı pamuk tarlasına sokmuşum gibi hissettiriyordu. ‘’Bana güvendiği için burada.’’ Uzun bir sessizlik olduğunda Gala başını kaldırıp bana baktı. ‘’Yat.’’ Tek kelimemle hiç düşünmeden yere uzandı. Bu kez kalabalıktan hayranlık dolu sesler yükseldi. Çünkü bugün herkes bunun bir emir değil, bağ olduğunu görmüştü.
.
Panayırın havası bu gece neşeden çok uzaktı. Çadırlar birer birer sökülüyordu. Tahta direkler yerinden çıkarılıyor, renkli kumaşlar katlanıyor, meydanda duyduğum sesler yavaş yavaş kayboluyordu. Bazen bir şeyin bittiğini anlamak için büyük bir veda gerekmezdi, bazen sadece sessizlik yeterdi.
Gala kafesin içinde duruyordu. Baktığımda demirleri değil yalnızca onu görüyordum. Büyürken yanımda olan, beni herkesin bıraktığı yerde bulan tek şeyi. Elimi kafesin demir parmaklıklarından içeri uzattığımda hemen yaklaştı ve başını elime yasladı. ‘’Yine görüşeceğiz.’’ Sesim o kadar sakindi ki kendime bile inandırmaya çalıştığımı fark ettim. ‘’Değil mi?’’ Gala cevap veremezdi ama gözleri her şeyi söylüyordu.
Arkamdan Mirel’in sesi geldi. ‘’Keşke gitmek zorunda olmasaydı.’’ Artık birileri gitmesin istiyordum.
Saatler ilerledikçe panayırın sesi azalıyordu. Bazı insanlar gelir ve sanki kep hayatınızdaymış gibi hissettirirdi. Sonra bir gün giderler ve geriye kalan onların yokluğu değil, yanınızdayken ne kadar tamamlanmış hissettiğiniz olur. Günlerdir alıştığım sesler kayboluyordu. Kael’in kendinden emin duruşları, Rovan’ın sürekli bir şeylerle uğraşırken bile sürekli konuşması ve Gala’nın nefesi.
Gala hissetmişti. Saatler önce insanların hayranlıkla baktığı koca panter gibi değil, küçük bir yavru gibi bakıyordu. ‘’Bugün çok iyiydin.’’ Sesim gülümsüyordu ama içimde bunun küçük bir parçası bile yoktu. ‘’Biliyor musun?’’ Bir an durdum. ‘’Bugün büyüdüğünü kabullenmek zorunda kaldım.’’ Parmaklarım siyah kürkünün arasında dolaştı. ‘’Seni ilk gördüğümde avuçlarıma sığacak kadar küçüktün.’’ Gala gözlerini kapattı. ‘’Şimdi benden daha güçlüsün.’’ Boğazımın düğümlendiğini hissettiğimde zorlukla yutkundum. Ağlamayacaktım, ağlamamalıydım. Çünkü ben her zaman vedalara alışıktım; insanların gitmesine, kapıların kapanmasına, sessiz odalarda tek başıma kalmaya. Alışıktım, değil mi?
Burnuma yanmış odun ve bal kokusu dolduğunda Soren’in yanıma geldiğini anladım ama dönüp ona bakmadım. Çünkü bakarsam tutmaya çalıştığım her şeyin birer birer yıkılacağını biliyordum. Kael ve Rovan eşyalarını topluyorlardı. Hiç kimse bana yaklaşmadığında korkmuyordum ama şimdi birileri anılarımda varolduğu için korkuyordum. Çünkü kaybetmek için önce sahip olmak gerekiyordu.
‘’İyi misin?’’ Mirel'in sesiyle düşüncelerimden ayrılıp hemen başımı salladım.
‘’Evet.’’ Yalan söylediğimi ikimiz de biliyorduk. ‘’Ben sadece…’’ cümlem yarım kaldı. Çünkü Gala kafesin içinden elime biraz daha yaklaştı ve o an artık kendimi tutamadım. Gözlerim doldu, yıllardır ağlamamak için uyguladığım tüm yolları unuttum. İlk defa bir şeyin bitmesini istemiyordum, birilerinin kalmasını istiyordum. Ve en acısı Gala ile yıllar önce yaşadığımız ayrılığı tekrar yaşıyor olmamızdı.
Gözümden yaşlar benden habersiz akmaya başladığında onları hızla sildim, kimsenin görmesini istemedim. Çünkü yıllardır yaptığım buydu; bir şey canımı yaktığında sessiz kalmak, kırıldığında toparlamak, kimse fark etmeden devam etmek. Ama bu defa ne kadar uğraşırsam uğraşayım olmuyordu. Gala elimin altındaydı, sanki gitmemesi gerektiğini biliyormuş gibi başını avucuma bırakmıştı. ‘’Ben alışığım.’’ Dediğimde sesim alışık olmadığını bağırıyordu. ‘’Birilerinin gitmesine.’’ Yanımda duran Soren’e bakmadım, acıyan bakışlar görmek istemiyordum.
Ama Soren acıyacak biri değildi. Beni düzeltmedi, güçlü olmam gerektiğini de söylemedi sadece yanıma geldi ve oturdu. İkimiz de konuşmadık, sadece gecenin içindeki o kayboluşu izledik. Sökülen çadırları, toplanan eşyaları ve boşalan meydanı. Soren'in baktığı şeyin de sadece panayır olmadığını biliyordum. belki onlar için bu durum daha normaldi, her sene gelip gidiyorlardı. Bir süre sonra alçak bir sesle konuştu. ‘’Biliyor musun?’’ Başımı ona çevirmedim. ‘’Bir şeylerin gitmesine alıştığını sanıyorsun. Ama sadece gitmesine izin vermeyi öğreniyorsun.’’ Boğazım düğümlendi. Onu anlıyordum, Soren kimsenin anlatamadığı şeyleri kolayca söylüyordu. Gözlerim ona döndüğünde onun bakışları kafesteydi. ‘’Bir şeyin elinden alınacağını bildiğin halde,’’ kısa bir sessizlik oldu. ‘’Yine de onu sevmeye devam ediyorsun.’’ O an bir şey söyleyemedim çünkü Soren ilk kez beni anlıyordu.
Gala hareketlendi ve başını demir parmaklıklardan ikimizin arasına yasladı. İstemeden gülümsedim. ‘’Bizi dinliyor.’’ Mırıldandım.
Soren’in dudaklarının kenarı kıvrıldı. ‘’Belki de senden daha iyi anlıyordur.’’ Dediğinde gözlerimi devirdim ama gülümsememe engel olamadım. Kısa bir an için panayırın gideceğini unutmuştum ancak Kael’in uzaktan gelen sesi beni tekrar gerçeklerle yüzleştirdi.
‘’Hazır sayılırız.’’ Diyordu. Belki basit bir cümleydi ama içime dokunmuştu. Çünkü bazen en acı vedalar, en basit cümlelerle başlardı.
Panayır artık bomboştu, her şey toplanmış, gitmeye hazır hale getirilmişti. Gala’nın kafesinin önündeydik. Soren, Mirel, Kael, Rovan ve ben. Sanki biri kulaklarımda haykırıyordu. ‘Bak. Her güzel şeyin bir sonu var.’
Mirel tüm bunları sakinlikle karşılıyordu, bu onun için yeni bir şey değildi. Kael ve Rovan’ın gitmesi onun için alışılmış bir şeydi. Her yıl gelen, birkaç gün kalan ve sonra yollarına devam eden insanlardı. ‘’Yine görüşeceğiz.’’ Dedi Mirel. Sesi sakindi, yüzünde hafif bir gülümseme vardı.
Sadece üç gündür tanıdığım insanların hayatımda nasıl bu kadar büyük bir yer kapladığını bilmiyordum. Belki sorun onlarda değildi; belki sorun, benim hayatımda ilk defa birilerine yer açmamdı.
Kael ve Rovan’a baktım. Onları yalnızca birkaç gündür tanıyordum ama Kael’in derin bakışlarını, Rovan’ın sürekli bir şeylerle dalga geçerek kendini eğlendirmeye çalışmasını, Gala’nın beni yıllar sonra görse bile hatırlamasını zihnime kazımıştım. Bir şeylerin elimden alınmasından korkuyordum.
Mirel önce Kael’e sarıldı, kısa ama özel bir sarılmaydı. Daha sonra Rovan’a döndü ve sarıldı. Onların vedası farklıydı; içinde hüzün vardı ama veda yoktu. Çünkü bazı insanlar ayrılırken bile birbirlerinin hayatında kalmayı bilirlerdi. Mirel geri çekildiğinde bana sıramın geldiğini söyler gibi baktı.
Kael her zamanki sakin haliyle bana döndü. Bu kez onun yüzüne bakarken ne söyleyeceğimi bilemedim. Çünkü bazı insanlara teşekkür etmek yetmezdi, bazı insanlar hiçbir şey yapmadan bile hayatında bir şeyler değiştirebilirdi. Sesizce yanına yürüdüm ve hızla ona sarıldım. Kael’in nefesini tuttuğunu hissettim, sanki bu kadarını beklemiyordu. Saniyeler sonra kollarını bana sardı ve o an, tuhaf bir şekilde güvende hissettim. Yıllardır tanıdığım ama bana bir şey hissettirmeyen insanların yanında değil, sadece birkaç gündür tanıdığım insanların yanında. Bazen insan ne kadar uzun bir süre kalırsa kalsın, ait olduğu yeri orada bulamazdı. Bazen birkaç kelime, bir bakış, birkaç güzel anı insanın hayatını değiştirebilirdi. ‘’Teşekkür ederim.’’ Diye fısıldadığımda Kael biraz geri çekildi.
‘’Neden?’’ Gözlerimi yere indirdim, söylemek pek kolay gelmemişti.
‘’Beni ilk defa biri olduğum gibi gördü.’’ Sesim titremişti. ‘’Benden bir şey beklemeden, beni düzeltmeye çalışmadan.’’ Uzun bir nefes verdim. ‘’Sadece Marsel olduğum için.’’ Kael bir şey söylemedi ama bakışları zaten cevap veriyordu. İnsan kötü şeylere dayanabilirdi ama iyi şeylerin bitmesine dayanmak kolay değildi. "Benim gülümsemem için dans bile ettin." Dudaklarım delicesine titrerken ve ağlamamak için kendimi sıkarken konuşmak çok zordu.
Kael’den ayrılıp Rovan’a döndüm. Bana baktı ama her zamanki gibi şaka yapmadı, sadece başını hafifçe yana eğdi. ‘’Biliyor musun.’’ Dedi. ‘’Birkaç gün içinde bu kadar bağlanacağını düşünmemiştim.’’
Gözlerim doldu. ‘’Bende düşünmemiştim.’’ Rovan bana sarıldığında bu kez dayanamadım ve gözlerimi kapattım. İçimde biriken ağırlık biraz daha büyüdü. Bu defa bir vedanın ardından yalnız kalacağımı düşündüğüm için değil, bir daha aynı anları yaşayamayacağımı düşündüğüm için üzülüyordum.
Ondan ayrıldığımda yüzümü hemen başka bir yere çevirdim. Kendimi tutacak, ağlamayacaktım. Sanki söylemem gereken tüm kelimeler boğazımda düğümlenmişti. Başımı yeniden onlara çevirdim. ‘’Biliyorum.’’ Dedim en sonunda ama sesim beklediğimden daha kırılgan çıktı. ‘’Sadece üç gündür tanışıyoruz.’’ Kısa bir nefes aldım, içimde tuttuklarımla konuşmak fazlasıyla zordu. ‘’Belki dışarıdan bakınca çok saçma geliyor olabilir.’’ Zorlukla gülümsedim ama gülümsemem yüzümde kalıcı olmadı. ‘’Üç gün bir insanı tanımak için çok kısa bir zaman.’’ Gözlerim dolmaya başlayınca yutkundum. ‘’Ama siz benim ilk arkadaşlarımsınız.’’ Bu kelimeyi ilk kez bu kadar açık söylemiştim. ‘’Ben hayatım boyunca insanların gitmesine alıştım. Birileri giderdi, bende arkada kalırdım. Sonra yine hiçbir şey olmamış gibi devam etmeye çalışırdım.’’ Parmaklarımı birbirine kenetledim. ‘’Bunun kolay olduğunu sanıyordum." kollarımı iki yana açarken omuz silktim. "Değilmiş.’’ Gözlerimden bir damla yaş düşünce onu silmedim. ‘’Çünkü siz geldiğinizde içimde fark ettirmeden bir yeri doldurdunuz.’’ Derin bir nefes aldım, nefesim bile ağır geliyordu. ‘’Ve şimdi gidiyorsunuz.’’ Kaelin yüzündeki ifade değişti, Rovan o herkesi güldüren şakalarından yapmadı. ‘’İçimde kocaman bir boşluk var. Bunun neden bu kadar acıttığını anlamıyorum. Çünkü sizi sadece üç gündür tanıyorum.’’ Gülümsemeye çalıştım ama göz yaşlarım buna izin vermedi. ‘’Nasıl oluyor da sadece üç gün yıllardır taşıdığım yalnızlıktan daha büyük bir yer kaplayabiliyor?’’ Kimse cevap vermedi. Bir cevaba da gerek yoktu zaten. Bazen sadece birinin seni duyduğunu bilmek yeterdi. ‘’Annem ve babam gittiğinde,’’ Öldüğünde demek istemedim. Her zamanki gibi gitmişlerdi. Bu kez daha uzak bir yere. ‘’Hiç ağlamadım bile.’’ Gözlerimi kapattım. ‘’Gerçekten, sadece bittiğini düşündüm. Bir şey oldu ve hayat devam etti.’’ Nefesim titredi. ‘’Ama şimdi, birileri giderken içimde bir şeylerin koptuğunu hissediyorum.’’ Yutkundum. ‘’Sanırım ilk defa kaybetmekten korktuğum bir şey oldu.’’ Kelimelerim tükendiğinde kendimi daha fazla tutamadım. Gözyaşlarım yüzüme daha hızlı akmaya başladı. Başımı alışkanlıkla başka tarafa çevirip saklamak istedim ama bu kez saklayamadım. Burada duygular yasak değildi. Hepsi bana bakarken ben ilk defa güçlü görünmeye çalışmadan karşılarında durdum.
Kael’in yüzünde her zamanki sakin ifade vardı ancak gözlerinde sakinlik göremedim. ‘’Bunu neden daha önce söylemedin?’’ Dediğinde sesindeki yumuşak ton daha fazla canımı yaktı. Sanki kelimelerinin beni daha fazla kırmasından korkuyordu.
Omuzlarımı kaldırıp indirdim. Tıpkı bir şeyi kabul etmeyen bir çocuk gibi. ‘’Çünkü insanlar kalmıyor diye düşünürdüm. Bir şeyleri itiraf edersen daha çok bağlanırsın. Daha çok bağlanırsan daha çok acır.’’
Rovan başını eğdi, her zaman şaka yapacak gibi duran adam bu kez hüzünlü gözlerini saklamaya çalışıyordu. ‘’Biliyor musun? Bazen insanlara bağlanmak zayıflık değildir.’’ Gülümsemeye çalışarak gözlerime baktı. ‘’Belki de ilk kez doğru insanlara denk gelmişsindir.’’ Cümlesi canımı yaktı. Her zaman insanlardan uzak durmanın hem benim hem de onlar için daha güvenli olduğunu düşünmüştüm ama öyle olmuyordu. Doğru insanlara denk gelmişken uzak durmak daha can yakıcıydı artık.
Kael bir adım yaklaştı. ‘’Biz gidiyoruz.’’ Dediğinde gözlerimden akan yaşlarla birlikte başımı salladım. ‘’Ve bu hoşuna gitmiyor.’’ Göz yaşlarımı koluma silip ona baktım.
‘’Gitmiyor.’’ Dürüstlüğüm karşısında Kael’in dudaklarında ufak bir gülümseme belirdi.
‘’Bunun kötü bir şey olduğunu düşünme.’’
Kaşlarımı hafifçe çattım. ‘’Neden?’’
‘’Çünkü birinin gitmesini istememen, onun senin için önemli olduğunu gösterir.’’ Kael’in gözlerinde o tanıdık sakinliği gördüm ama sanki söyleyemediği bir şeyler vardı. Rovan araya girdiğinde bakışlarım ona döndü.
‘’Ben de şunu söyleyeyim. Bizi üç günde bu kadar benimseyebiliyorsan düşündüğümden daha az soğuk birisin.’’ Islak yanağımı hafifçe sıktığında gülmeden edemedim.
Gözlerim hâlâ doluydu ama gülümsüyordum. ‘’Bu bir iltifat mı?’’
‘’Evet.’’ Bir an düşündü. ‘’Yani sanırım.’’ Başımı iki yana sallayıp gülmeye devam ederken arkamda Mirel’in gülen sesini duydum.
‘’Rovan’ın duygusal olmaya çalışıp başaramadığı anlar.’’
Rovan hemen ona döndü. ‘’Ben çok duygusal bir insanım.’’ Mirel’e bakarken bakışlarındaki değişimi gördüm.
‘’Geçen sene yaralı bir kuşu sevemeyip kaçmıştın.’’
Rovan’ın yüzü düştü. ‘’Yaralıydı ve bana bakıyordu.’’
‘’Çünkü o bir kuştu Rovan.’’ Hepimiz gülerken Rovan’ın yüzü asık duruyordu.
‘’Duygusal olduğumdan yaralı olmasına katlanamadım.’’
‘’Yalancı Rovan.’’ Mirel başını onun omzuna yasladı.
Bazı insanlar belki giderdi ama arkalarında anılar bırakırlardı; bir gülüş, bir iz, bir his, belki de bir yara.
Gözlerim Gala’ya kaydığında içimdeki neşenin bir anda kaybolduğunu hissettim. Rovan ve Kael’den ayrılmak zordu ancak Gala’dan ayrılmak bambaşkaydı. O benim birkaç günüm değil, yıllarımdı. Onu yeni bulmuştum ama yeniden kaybediyordum. Kafesin içinde gözlerini benden ayırmadan duruyordu. Yavaşça ona doğru yürüdüğümde her adımım daha da ağırlaşıyordu sanki, ne kadar yaklaşırsam vedayı o kadar kabul edecektim.
Gala hemen ayağa kalktı, kafes hareketleriyle sallanırken bana doğru yaklaştığı. Elimi kafesten içeri uzattığımda başını elime yasladı ve o an içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Bir süre sadece onu sevdim. Ellerimin arasında küçücük yavruydu, kimse bana onun devasa bir panter olduğunu şu anda kanıtlayamazdı. ‘’Biliyor musun Gala insanlara alışmayı hâlâ tam olarak öğrenemedim.’’ Sesim titrerken gözlerimden akan yaşlara hakim olamıyordum. ‘’Ama senin geldiğin ilk gün kalbimde sana yer ayırdım.’’ Vedaların bu denli can yaktığını artık kabullenmeliydim. Kollarımı kafesin içine uzatıp ona sarılmaya çalıştım ancak kafes buna engel oluyordu, Gala bunu fark ederek başını bana doğru eğdi. Sanki vedayı benim için kolaylaştırmaya çalışıyordu. ‘’Beni unutma.’’ Başımı kaldırıp gözlerine baktım. ‘’Hayır, unutmazsın.’’ Gala unutmazdı, seneler önce tanıdığı prensesi hatırlamıştı.
Ellerimi yavaşça ondan ayırdım, kafese daha çok yaklaşıp başını uzatmaya çalıştı ama başarısız oldu. O an ona tekrar bakamayacağımı anladım, gözlerine bakarsam gidemezdim. Hızla arkamı dönüp birkaç adım attım, içimdeki ağırlık daha da büyüdüğünde buna dayanamadım ve koşmaya başladım. Meydanın ışıkları geride kaldı, panayırın sesi uzaklaştı ama içimdeki boşluk peşimi bırakmadı. Eve girene kadar durmadım, içeri girip evin kapısını kapattığımda kendimi daha fazla tutamadım. Dizlerimin bağı çözüldüğünde kendimi yere bıraktım. Kaybettiğim şeylerin ardından değil, kazandığım şeylerin gidişinin ardından ağladım.
Her şey sadece üç gün içinde olmuştu ama o kısacık zamanda her şey yerini bulmuş, kötülükler uzak durmuştu. Ne kadar süre ağladığımı bilmiyordum. Kafamı dizlerime yasladığımda düzene sokmaya çalıştığım nefesimi dinledim. Gözlerim yavaş yavaş kapandığında dışarıdan kükreme sesi geldi.
Hemen kalkıp kapıya doğru adım attığımda düşüncelerim beni durdurdu. Çünkü eğer dışarıya adım atarsam, ona tekrar bakarsam, onu tekrar görürsem gitmesine izin veremeyecektim. Gözlerimden yaşlar akarken, ‘’Gala…’’ sesimi duyacakmış gibi fısıldadım ama benden başka kimse duymadı. Panayırın son hazırlık seslerini duydum.
Yatağıma nasıl girdiğimi hatırlamıyorum. Sadece gözlerimi kapattığımı, yastığın ıslandığını ve nefesimin düzensizleştiğini hatırlıyorum. Uykunun soğuk kollarına teslim olduğumda farklı bir yerde olduğumu fark ettim. Etraf sessiz, soğuk ama bir o kadar da tanıdıktı kalbim hızla çarpmaya başladığında karşımdaki tahtta oturan kişiyi gördüm. ‘’Mareya…’’
Bölüm etkileşimi
