11. bölüm / 12
Dolunayın LanetiBeyaz Gölge
Bölümler 12Şu an: Beyaz Gölge
- 1 Kan Ve Kahkaha2.201 kelime
- 2 47 Saniye2.930 kelime
- 3 Akşam Ateşi3.536 kelime
- 4 Uyuyan Taç4.144 kelime
- 5 Mareya2.762 kelime
- 6 İz4.806 kelime
- 7 Panayır7.998 kelime
- 8 Soytarı13.024 kelime
- 9 Sabaha Kalan Gece9.103 kelime
- 10 Merhaba Ve Elveda6.911 kelime
- 11 Beyaz Gölge6.617 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 Karanlık Gölge4.127 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Soren Blackwod...
Prensesin arkasından kapattığı kapıya bir süre öylece baktım. Önce hıçkırma sesleri duyuldu, dakikalarca ağladı. Daha sonra tüm sesler kesildi. Geriye ne ağlama sesleri ne de panayırın sesleri kaldı. Saatler önce meydanı dolduran kahkahalar yavaş yavaş kesildi. İnsanlar gelir ve giderdi, ben buna fazlasıyla alışıktım ancak prenses öyle değildi. Alıştığını sanıyordu ancak en çok o yaralanıyordu.
Gözlerim toprak zemine inerken biraz önce yüzünde gördüğüm o ifadeyi aklımdan çıkaramıyordum. Sadece üzüntü değildi sanki bir parçasını orada, hayvan kafeslerinin arasında bırakmıştı. Gala'ya bakarken gözlerindeki değişen ifadeyi görmüştüm; kafesin demirlerine, hayvanların korkularına, insanların bunları umursamadan alkışlamalarına ve en çok da onları oradan çıkaramayacak olmanın verdiği çaresizlikle bakıyordu.
Prensesin bakışlarını yıllar önce de görmüştüm. Onun yüzünde değil belki ama aynı onun gibi bakan birinde, kız kardeşimin. Ama bu aynı şey değildi, olamazdı da Prenses başka biriydi. O gece sarayda öldürdüğüm kral ve kraliçenin kızıydı. Yıllarca nefret ederek ve intikam uğruna yanıp tutuştuğum insanların kızıydı. Kral ve Kraliçeyi öldürdüğüm için pişman değildim, bir an bile pişman olmamıştım. Onları kanlar içinde yerde yatarken gördüğümde ilk kez kafamdaki sesler susmuş, zihnim huzur bulmuştu. Yıllarca beklediğim şey adaletti ancak bu soyda adalet yoktu, bende intikam aldım.
Ailemiz beni ve kız kardeşimi öylece bıraktığında ne olursa olsun bir gün geri döneceklerini beklemiştik. O zamanlar insanların sevgisine inanıyordum. Verilen sözlerin tutulacağına, terk edilenlerin mutlaka bir gün aranacağına. Lorin de bana inanıyordu; onu koruyacağıma, sonsuza kadar yanında kalacağıma inanıyordu ancak ben koruyamadım, yanında da kalamadım. Lorin'in bakışları tıpkı Prenses'inki gibiydi. Gözleri yeşil değildi belki ama bakışlar aynıydı, masum ve karşısındaki insanı bütün kusurlarıyla birlikte kabul edecek kadar temiz. İnsanın kendisinden nefret etmesine bile izin vermeyen bakışlar.
O gün saraya gittiğimde o kandan gelen herkesi öldüreceğime yemin etmiştim. Yıllarca içimde taşıdığım öfkeyi tek bir gecede akıtacaktım. Kral, Kraliçe ve onların soyundan gelen kimsenin gözünün yaşına bakmayacaktım, ta ki onun yeşil gözleri görene kadar. Bir anlığına sarayın duvarları, hançerin elimdeki hissi kaybolmuştu. Yıllardır büyüttüğüm o öfke bile susmuştu. Çünkü o gözlerin içinde Lorin vardı, çocukluğum vardı, verdiğim ve tutamadığım söz ardı. 'Artık seni ben koruyacağım Lorin.' O an boğazım düğümlenmişti, bu bakışlara nasıl kıyardım? Nasıl olur da kardeşiminkine benzeyen gözlerin içine bakarak kan dökebilirdim? Prenses benim düşmanımın kızıydı, bunların hiç birini düşünmemeliydim. Benim yıllarca nefret ettiğim insanların kanını taşıyordu bunu biliyordum, bilmem gereken tek şey de buydu. Kardeşimi öldüren kandan intikamını almalıydım, alacağıma yemin etmiştim. Ama bazen insan bildiği şeyi vicdanına anlatamıyordu, yeminler bozuluyordu.
Panayır çoktan toplanmıştı, hayvan kafesleri arabalara bağlanıyordu. Bu her sene olan bir şeydi ancak bu defa farklıydı. Prensesin dolu gözlerle baktığı kafeslere baktım ve içimde bir şeyler alevlendi. "Lanet olsun." Nedenini bilmiyordum ama onları orada bırakamazdım.
Kael ve Rovan arabalarına yerleşirken onların yanına gittim. Kael'den her zaman nefret etmiştim, onda farklı bir şeyler vardı ancak şu anda bunun bir önemi yoktu. Rovan'ın bakışları şaşkınlıkla bana döndü. "Bir sorun mu var?"
"Marsel için gitmeden bir şey yapabilirsiniz." Sesim netti kabul edip etmemek onlara kalmıştı. Marsel'in ismini duyar duymaz Kael'in meraklı bakışları bana döndü.
Henüz ne olduğunu duymadan "Tamam." dediğinde onu öldürmek istesem de şu an bunun sırası değildi. Planı onlara anlattığımda sessizce beni dinlediler.
Rovan gözleriyle arabalarına yerleşen panayır sahiplerini işaret etti. "Ya bizi yakalarlarsa?"
"Yakalanmayacağız." Dedim kemdimden emin bir şekilde.
Kael "Bunu söylemen hiç güven vermedi." dediğinde bakışlarımı ona diktim. Belki de bu adamı öldürürsem her şey daha iyi olabilirdi.
"Güvenmen gerekmiyor." Dediğimde bana gözlerini devirdi.
Hepimiz belirlediğimiz yerere dağıldık ve Rovan "Varek, arabaların birinde dorun var!" diye bağırdı. Varek bu panayırın sahiplerinden biriydi ve kafes anahtarları onun arabasındaydı, onları alabilmek için arabadan uzaklaşması gerekiyordu.
Varek hızlı adımlarla Rovan'ın yanına giderek gözden kayboldu. Kael arabanın arkasından çıktığında ona etrafın temiz olduğunu anlaması için başımı salladım. Hemen arabanın sert kumaşını kaldırarak içeri girdi. "Sen benimle dalga mı geçiyorsun Rovan? Arabalarda hiçbir sorun yok, zaman kaybettiriyorsun." Kael dışarı çıkmak üzereydi ancak Varek'in sesini duyduğunda yeniden içeri girdi. Verek önden hızlı adımlarla yürürken Rovan arkasından koşuyordu.
"Yolda kalacağız Varek arabada sorun var diğer köye gidene kadar dayanmaz bu araba." Varek yeniden Rovan'a döndüğünde işaret verdim. Kael arabadan indikten saniyeler sonra Varek arkasın döndü ve Kael ile göz göze geldi. Kael'i gördüğüne şaşırsa da sorgulamadı.
Kael "Bir sorun mu var Varek?" dediğinde adam ikisine de ters bakışlar attı.
"Binin arabalarınıza, gidiyoruz." Dedi ve arabasına bindi, o biner binmez Kael yüzündeki sırıtışla anahtarları bana doğru salladı ve bana doğru fırlattı. Anahtarları havada yakaladım. Bu vasıfsız başarmıştı ancak hâlâ vasıfsızdı işte.
.
Panayır yola çıkalı bir saatten fazla oluyordu, onları görebileceğim bir yerden takip ediyordum. Zamanı geldiğinde Kael'in arabası yavaşlarken Rovan öndeki arabalardan birine yaklaşarak seslendi. "Durun! Bizim arabalarda bir sorun var."
Kafileden birkaç kişi dönüp ona bakarken Varek'in sesi gecenin içinde yankılandı. "Ne sorunu?"
Rovan sinirle çıkıştı. "Sana bir sorun olduğunu arabaların yarı yola kadar bile dayanamayacağını söylemiştim."
Varek bir süre sinirle ona baksa da önlerinde uzun bir yol olduğunun farkındaydı. "Peki, burada duralım sabah kontrol ederiz." Arabalar tek tek yolun kenarına çekildi, hayvan kafesleri yan yana dizildi, birkaç adam dallar toplayıp ateş yaktı. Geceyi burada geçireceklerdi, planın ilk kısmı sorunsuz hallolmuştu.
Sık ağaçların olduğu ancak onları görebildiğim bir bölgede atımdan indim. Kael ve Rova kimseye fark ettirmeden bana doğru bakıp başlarını slladılar, hazırlardı. Şimdi tek yapmamız gereken birkaç kişinin uyumasını beklemekti.
Zaman ilerledikçe ateşin etrafındaki sesler birer birer azaldı ve en sonunda sadece yanan odunların çıtırtısı kaldı. Gözlerim karanlığa alışıktı, kafilenin her hareketini seçebiliyodum. Atımın yelesini okşarken gözlerimi kafeslerden ayırmadım, Prensesin gözlerindeki o bakış aklıma geldi. Sanki o kafesin içinde kendi varmış gibi bakıyordu. Başımı iki yana salladım, bunu düşünmenin sırası değildi. Elimi atın üzerinden çekip Kael'in arabasının bulunduğu tarafa ilerledim, o çoktan yerini almıştı. Rovan ise kafilenin diğer ucunda ormanlık alanın yanında bekliyordu.
Ateşin başında kalan son adamlar da arabasına çekildiğinde kafeslerin olduğu tarafa adımladım. Gala kafesin içinde kıvrılmış yatıyordu. Beni gördüğünde başını kaldırdı, beni tanıyordu. "Özgür olacaksın." Diye fısıldadım ona doğru. Anahtarı kilide yerleştirip çevirdim. Kilidin açılırken çıkardığı ses gecenin içinde olması gerekenden daha fazla yankılandı. Kapıyı hızla araladım "Git."Gala önce tereddüt etti ama daha sonra dışarı çıktı. Ormana doğru birkaç adım atmıştı ki yeniden durup bana döndü. "Git Gala, olman gereken yere git." Gala birkaç saniye daha bekledi ve ardından koşarak ormanın karanlığına karıştı. Nereye ait olduğunu ve gitmesi gereken yeri zaten biliyordu.
Gala'yı gören Rovan ve Kael planın ikinci kısmının başladığını anlamıştı. Kael ormanın içinde görünmeyeceği bir yere geçerek yüksek bir düşme sesi çıkardı. Nöbetçiler birbirlerine baktı. Aralarından biri "O ses nereden geldi?" dediğinde hepsi hemen ayaklandı.
Tam zıt köşeden demirin demire çarpma sesi geldi. Bunu yapan Rovan'dı. nöbetçilerin elleri kılıçlarına gitti. "Kim var orada!" Kimseden cevap gelmedi.
Saniyeler sonra Rovan'ın bağırışı duyuldu. "Yardım edin!" Arabaların içinden teker teker insanlar çıkmaya başladı. Kael farklı bir yerden odun kırılma sesi çıkardığında artık herkes panik halindeydi. Çocuklar ağlıyor, herkes telaşla olup biteni sorguluyor, bağırış sesleri gecenin sessizliğini dolduruyordu. "Ne oluyor? Bizi mi takip ettiler?" Kael ortaya çıkarak konuştu. Şüpheleri üzerlerinden atmalıydılar.
Varek "Silahlarınızı alın, ormanda birileri var!" dediğinde herkes kılıçlarına sarılmıştı.
Rovan farklı bir yerden koşarak bağırdı. "Çok kalabalıklar!"
Ardından Kael'in sesi duyuldu. "Sağ tarafta gördüm!"
Varek ona döndü. "Kaç kişiler?"
"Sayamadım ama bir düzineden fazlalar." Hemen sağ tarafa geçip sesler çıkarmaya başladım. Kalabalık bir topluluk tarafından saldırıya uğradıklarını sanıyorlardı ancak biz yalnızca üç kişiydik.
Varek arabaların arasında koşuşturuyordu. "Arabaları hazırlayın!"
Rovan hemen onun önüne atladı. "Bizim arablarımız ilerleyemiyor."
Varek elinin tersiyle onu itip arabasına bindi. "Sizi bekleyemeyiz." Bu adamdan her zaman nefret etmiştim. Gözü kendinden başka kimseyi görmeyen bir adamdı.
Adamlardan bii arabaya yerleşirken yolu işaret etti. "Ya orada da varlarsa?"
"Burada kalırsak hepimiz öleceğiz!" O sırada ormanın içinden yüksek bir gürültü duyuldu. Atlar huzursuzlanırken Varek yüksek bir sesle bağırdı. "Gidiyoruz!" Az önce sıraya dizilmiş arabalar şimdi birbirlerinin önüne geçmeye çalışıyordu, kimse ardına bakmıyordu.
Adamlardan biri "Hayvanları bağlamadık!" dediğinde Varek "Bırak onları, zaman kaybedemeyiz." Diye cevapladı onu. Gerçekten tüm hayvanları kafeslerin içinde burada bırakacaklardı. Hayvanları aç, susuz, daracık alanlarda ölüme tek edeceklerdi. Biz değil de başka birileri olsaydı hayvanlar burada öylece kalacaklardı. O anda hepsini öldürmemek için kendimi dizginlemek zorunda kaldım.
Kuş kafeslerine ilerlediğimde son kalan arabalar da hareketlenmeye başlamıştı. Kafesin kilidini açıp kapıyı araladığımda tüm kuşlar gecenin hakim olduğu göğe doğru uçtular.
zaman kaybetmeden maymunların kapısını da açtığımda hayvanlar başta tedirgin oldular ve dışarı çıkmadılar ancak kafesten uzaklaştığımda artık özgür olduklarını anlamış olacaklar ki teker teker çıkmaya başladılar. Hepsi birer birer ağaçlara tırmandığında yüzüme bir gülümseme yerleşti. Bunu her zaman yapmak istemiştim ancak onlar saraya aitti ve yapılan en ufak hatada cezanız ya sürgün ya da ölüm olurdu. İntikamımı almadan ölemezdim ancak artık alınacak bir intikam yoktu.
Ayının kafesine ulaştığımda hırıltılı nefesler kulaklarımı doldurdu. kafesi açıp uzaklaştığımda hayvan birkaç saniye bana baktıktan sonra dört ayağının üzerinde koşarak ormanın derinliklerinde gözden kayboldu. Artık panayır yoktu. sadece birbirine karışan tekerlek sesleri, bağırışlar ve uzaklaşan nal sesleri vardı. Kael ve Rovan'ı da hayvanlarla birlikte geride bırakmışlardı. Artık boş olan kafeslere baktım, içimde garip bir rahatlama oluştu. Prenses bunu görseydi ne tepki vereceğini düşünürken gözlerimi kapattım ancak ne yaptığımı anladığımda göazlerim hemen aralandı. Bütün bunları onun için yapmadığımı defalarca söyleyebilirdim ama bazı yalanlar insanın ağzından çıktığında başkasını kandırabiliyordu, kendisini değil.
Atımı bıraktığım yerden alarak yola koyuldum. Kael ve Rovan yola koyulmuşlardı, atımı dörtnala sürerek onlara ulaştım. Beni fark ettiklerinde yavaşladılar. Rovan gülerek konuştu. "Sanırım panayır hayatımız böylece sona erdi."
"Sanırım mı? Bizi öylece arkada bıraktılar." Kael'in sesi sitem doluydu. Birkaç dakikalık sessizliğin ardından bana döndü. "Gala kurtuldu mu?" Yalnızca başımı salladım.
.
Hava aydınlanırken köye ulşatığımızda Gala'yı Prensesin evinin önünde görmek beklediğim bir şeydi. Rovan "Bizden önce gelmiş." dediğinde hafifçe güldüm.
Atımdan inerken "Yanında olmak istediği biri var çünkü." dedim.
"Bunu neden yaptın?" derken o da atını bağlı olduğu arabadan çözüyordu. Bir süre Rovan'a cevap vermedim. Gözlerim onun kaldığı evi yeniden buldu; evin içi karanlıktı, uyuyor olmalıydı.
Sessizce konuştum. "Bakışlarını görmediniz mi?" Kael ve Rovan sessizdi. "O hayvanları oradan kurtarmak için canını verirdi."
Atımı ahıra bağladıktan sonra sakin adımlarla kapının önünde kıvrılmış yatan Gala'nın yanına gittim. Yorgunlukla yanına oturduğumda başını kaldırıp bana baktı. Elimi uzatıp başını okşadım. "Biliyorum yorgunsun. İnan bende senin kadar yorgunum. Gala burnunu hafifçe avucuma sürttüğünde gülümsedim. "Sen şanslısın, kaçtın kurtuldun." Kuyruğunu sallamaya başladı. "Evet, tamam benden daha akıllısın." Sırtımı kapının yanındaki duvara yasladığımda Gala başını bacaklarımın üzerine koydu. Artık bana güveniyor, beni tehdit olarak görmüyordu. "Biliyor musun." Dedim başını okşarken. "Bende bir zamanlar birini koruyabileceğimi sanıyordum." Gala kıpırdamadı. "Lorin..." İsmi dudaklarımın arasından döküldüğünde geçmişin kapılarından biri aralanmış gibi oldu. "Benim küçük kız kardeşim." Parmaklarım galanın tüylerinde gezinmeye devam etti. "Ne söylersem söyleyeyim bana inanırdı. Gökyüzü kırmızıdır desem sorgulamazdı." Yüzüme buruk bir gülümseme yerleşti. "Onu koruyacağıma da inanıyordu, bende onu koruyabilirim sanıyordum. İnsan çocukken her şeye gücünün yeteceğini sanıyor. Sanki verdiği sözlerin gerçekleşmesi için onu söylemek yeterliymiş gibi." Başını bana doğru çevirdiğinde gözlerine baktım. "Bense sonsuza kadar yanında kalacağıma dai söz verdim. Meğer insan birinin yanında kalmak için her şeyi yapsa bile hayat onu senden acımasızca alabiliyormuş." Gala burnunu dizime sürttü. "Sonra onu kaybettim." Gala ayağa elimi yalamaya başladı. "Sen ne anlarsın ki?" aydınlanmaya başlaan gökyüzüne baktım. "Gerçi belki de anlarsın. Bugün aynı çaresiz bakışları birinin gözlerinde gördüm. Lorin'e benzeyen bakışları vardı." Kaşlarım istemsizce çatıldı. "Bana öyle bakmamalıydı. İnsan birini koruyamadığında yıllar sonra aynı çaresizliği başka birinin gözlerinde görünce..." Cümleyi tamamlamak istemedim. Gala başını kaldırıp yüzüme baktı. "lanet olsun. Seninle neden bunları konuşuyorum ki?" Gala kuyruğunu sallamaya başladı. "Ne? beni gerçekten dinlediğini mi sanıyorsun?" Ayağa kalkıp yüzümü yalamaya başladığında geri çekilmeye çalışarak güldüm. Üzerime atılınca onu zorlukla tuttum. "Senin derdin de dert dinlemek değilmiş zaten." Ellerimin arasından kurtulmaya çalıştı. "Dur bakalım, sen bir panter olabilirsin ama benim gücümü de hafife alıyorsun."
Dakikalar sonra kendimi kapının önünde Gala'yla boğuşurken buldum. O üzerime atlıyor bende onu uzaklaştırmaya çalışıyordum. "Yeter artık!" Yeniden üzerime atladı. "Tamam sen kazandın!" Gala hemen geri çekilip yere uzandı ve başını patilerinin üzerine yerleştirdi. "İyi bir dinleyicisin." gülümsedim. "Konuşamaman da gerçekten büyük bir avantaj." Başını okşadım.
Gala yeniden üzerime atladığı sırada karşımızdaki kapı açıldı ve ikimiz de donakaldık ikimiz de aynı anda kapıya döndüğümüzde şişmiş, uykulu gözlerle bize bakan Prensesi gördük.Gözleri önce bana daha sonra Gala'ya kaydı. Sanki gördüklerine inanmakta güçlük çekiyormuş gibi gözlerini ovuşturdu. Ağlamaktan şişmiş ve kıpkırmızı olmuş, gecenin hüznünü belli ediyordu. Gala'ya yeniden döndüğünde o şaşkın bakışlarının içine önce inanamayan bir ifade, ardın da öyle bir sevinç yerleşti ki gözleri parladı. Yüzünde kocaman bir gülümseme belirirken "Gala!" dedi. Bu onun yüzünde gördüğüm en gerçek ve doğal ifadeydi. Kendime defalarca bunu onun için yapmadığımı söylemiştim; hayvanlar içindi, kafesleri görmekten nefret ettiğim içindi. Ama bu gülümsemeyi gördükten sonra bütün bahanelerim sustuğunda anladım. Her şey bunun içindi. Çıplak ayaklarıyla bizim olduğumuz tarafa koştuğunda beklediğim şey bana değil Galaya sarılmasıydı ancak kolları belime dolanıp başını göğüsüme yaslamasını beklemiyordum. Bu beklediğim son şey bile değildi. Bedeni buz gibiydi, sanki bütün geceyi dışarda geçirmiş de soğuk teninin altına işlemişti. Kollarımın arasında küçücük kalan bedenine kollarımı doladığımda amacım onu ısıtmaktı ancak ısınan benim içim oldu. İsemsizce kollarım ona daha sıkı dolandı. Yasemin kokusu burnuma doldu, son zamanlarda istemeden alıştığım koku buydu. Bir süre ikimiz de konuşmadan öylece kaldık,. Sonra göğüsümde neredeyse duyulamayacak kadar kısık bir ses işittim. "Teşekkür ederim." Sesi kulaklarıma bir çocuğunkinden farksız geldiğinde gözlerimi kapattım. Bu iki kelime geceden beri içimde yanan alevlere serpilmiş su gibiydi.
Prensesi kollarımdan ayıran ise arkamdan gelen o nefret ettiğim sesti. Kael. "Bize de merhaba yok mu?"
Marsel Solvayne
Duyduğum sesle Soren'den ayrıldım ve sesin geldiği tarafa baktım. Rovan ve Kael'i görmek beklediğim şeylerin son sırasındaydı. "Sizde mi?" Heyecanla konuştum. "Ama nasıl?" Bana sürtünmeye başlayan Gala'ya doğru eğilip kollarımı ona doladım ancak onlara bakmaya devam ettim. Ayrılmamızın üzerinden bir gün bile geçmemişti ancak onu yıllardır görmemiş gibi özlemiştim. "Peki diğerleri? Onlar hâlâ panayırla birlikteler mi?"
Rovan güldü. "Hepsi olması gereken yerde."
"Saraya ait olduklarını sanıyordum."
"Artık değiller." Diyen Kael'di. Gala'yı bırakıp bu ikiliye sarıldığımda tam arkalarında, birkaç adım uzakta şaşkınlıkla bizi izleyen Mirel'i gördüm.
"Bu nasıl mümkün olabilir?" Derken uykulu gözlerini ovalıyordu. Rovan beni bırakıp hızla Mirel'e koştu, onu kucaklayarak ayaklarını yerden kesti ve etrafında çevirdi. Mirel kahkahalar atarken gülümseyerek onları izledim.
"Yalnız ben çok açım." derken karnını ovalayan Kael'e baktım.
"Lütfen açlıktan öl. Seni orada bırakmadığım için zaten pişmanım, keşke tüm suçu senin üzerine yıksaydık." Diyen Soren Kael'e ters ters bakıyordu ancak Kael'in bakışları da ondan farklı değildi.
Mirel bize döndü. "O halde birlikte bir şeyler yiyelim."
.
Sabah güneşi ağaçların arasından süzülüordu. Bahçenin ortasına kurduğumuz masanın üzerinde sıcak ekmekler, peynir, zeytin, bal ve yumurtalar vardı. Hep birlikte her şeyi hazırlamıştık, Mirel işin güzellik kısmını üstlenmiş, rengarenk çiçeklerle masaya hayat vermişti. Her zaman olmak istediğim, Sarayda düşüncelerimi süsleyen huzurlu an tam anlamıyla buydu. Köy eskisi kadar kötü durumda değildi artık. Mirel ile birlikte günlerce uğraştığımız bahçe artık yeşermiş ve hayat bulmuştu, hayvanlar süt veriyor, yavruluyordu, ekinler iyiden iyiye yeşermiş, hasatlar artmıştı.
Hepimiz masanın etrafına oturmuştuk. Mirel ve rovan yan yana otururken Soren masanın baş ucundaydı, onun solunda ben ve benim yanımda da Kael oturuyordu. Soren ve benim aramdaki boşlukta çimlerin üzerine kıvrılmış olan Gala uyuyordu. Köy halkı yavaş yavaş uyanmış, meydanın sessizliğini insan sesleri doldurmuştu. Herkesin yüzünde huzurlu bir ifade vardı, uzun zaman sonra kendimi en normal hissettiğim an şu andı. Rovan hayvanları nasıl kurtardıklarını ve gece olanları büyük bir heyecanla canlandırarak anlatmıştı. Panayır sahiplei onları geride bırakıp gitmişti. Gerçek bir baskın olsaydı demek ki böyle olacaktı. Hayvanları kafeslerinde aç susuz bırakıp, arkada kalan kimseyi umursamayacaklardı. Vicdansızlardı.
"Sanırım köyün yeni sakini hakkında bir açıklama yapmamız gerekecek." Diyen Mirel Gala'yı işaret ettiğinde gülümsedim.
"Bence şimdiden burayı benimsemeye başladı." Diyen Kael'di.
"Herkesle iyi anlaşacak." Dediğimde Rovan güldü.
"İyi anlaşamadıklarını yer." Hepimiz gülerken Mirel, Rovan'ın tabağına uzanmakta olan eline vurdu.
"Peynirimi rahat bırak Rovan." Rovan elini çeerken masumca ona baktı.
"Ben ne yaptım şimdi?"
"Peynirlerimi remen çalıyorsun."
"Senin olduğunu nereden bilebilirim ki?"
Mirel derin bir nefes verdi. "Çünkü benim tabağımda duruyorlar."
Rovan hızlı bir hareketle Mirel'in tabağındaki peynirlerden birini alıp tabağına koydu. "Artık benim tabağımda."
Mirel sinirle ona baktı. "Rovan!" Peyniri hemen ağzına atan Rovan sırıtıyordu.
Kael "Bir gün Mirel seni zehirleyecek." dediğinde kızıl güldü.
"Ben onu zehirlemem, sadece biraz korkuturum." Hafifçe Rovanın omuzuna vurdu. İkisi de gülerken onların bu haline gülmeden edemedim.
Gözlerimi masadan ayırıp bahçeye çevirdim. Her şey o kadar sakindi ki nefes aldığımı hissettim. Sarayda böyle olmazdı, orada kahvaltı bile sessiz yapılırdı. Herkes konuşması gerektiği yerde konuşurdu, yanlış bir hareket ya da yanlış bir söze yer yoktu. Buradaysa Mirel'in kahkahası bütün masayı dolduruyor, Rovan onu sinirlendirmekten fazlasıyla keyif alıyordu, Kael onlara katılıyor kahkahalar atıyordu, Soren ise onları gülerek izlerken çayını yudumluyordu.
Masaya dönüp ekmeğime bal sürmeye başlamıştım ki Soren uzanıp tabağımdaki zeytinlerden birini alıp ağzına attı. Şaşkınlıkla ona bakarken "Gerçekten mi?" diye sordum.
"Ne?" Derken yüzünde o haylaz sırıtışlarından biri vardı.
"O benimdi." Diye çıkıştım.
"Artık değil." Umursamaz tavrı beni sinirlendirdi.
"Çaldın."
"Çalmak biraz ağır oldu."
"O zaman hırsızlık yaptın."
Pişkin pişkin sırttı. "Lezzetli bir hırsızlıktı." Onun tabağındaki ekmeği alıp ağzıma attığımda büyük bir kahkaha attı, sinirle ekmeği çiğneyip yuttum.
"Sabah sabah çok rahatsız edici olmaya başladınız." Diyerek Soren'e ters ters bakan kişi Kael'di.
Mirel hemen araya girdi. "Bırak uğraşsınlar. Bugün onları ilk kez birbirlerine öldürücü bakışlar atmazken görüyorum."
"Henüz." Dedi Rovan.
"Sen konuşma, sana hâlâ sinirliyim." Mirel kollarını göğüsünde bağladı.
Rovan sırıttı. "Seninle uğraşmam hoşuna gidiyor."
"Hayır."
"Gülüyorsun her seferinde."
"Çünkü sinirimi fazlasıyla bozuyorsun."
"Ve bu senin hoşuna gidiyor." Mirel cevap vermek için ona döndü ancak söyleyecek bir şey bulamamış olacak ki yüzünü buuşturup önüne döndü. Rovan'ın sırıtışı bu ifadeyi görünce daha da büyüdü.
Kael başını bana doğru eğerek fısıldadı. "Bu ikisi gerçekten deli." Gülmemek için kendimi zorlasam da kahkahamı tutamadım. Saniyeler sonra diğerleri de bana katıldığında kahkahalarımız birbirine karıştı. Ve fark ettim ki gerçekten gülmek ve gülmek arasında dağlar kadar fark vardı.
Bahçeye baktığımda güneş yükseliyor, çimler rüzgarla hafif hafif sallanıyor, Kuşlar ağaç dallarında ötüyordu. Masadaki kimse benden bir şey beklemiyor, kim olduğumu sorgulamıyordu. Kimse önümde diz çökmüyor, benden korkmuyor, Beni bir tahttan ya da taçtan ibaret görmüyorlardı. Bu masada sadece Marsel'dim ve bu yeterliydi.
Elimdeki ekmek parçasını koparıp Soren'in tabağına bıraktığımda kaşlarını çattı. "Bu ne?"
"Borç." Dedim omuz silkerken.
"Ne borcu?"
"Ekmeğini yememin borcu."
Soren bir ekmeğe bir bana baktı. "Hırsızlığını bir ekmek parçasıyla kapatamazsın."
"Sende benim zeytinimi çaldın." Derken ekmeği gerl almak için uzandım.
Elini ekmeğin üzerine hemen kapattı. "Hayır."
Gülümsedim. "Öyleyse sus."
Başını hafifçe eğdi. "Emredersiniz majesteleri." Gülümsemem büyürken oda gülümsemesini saklamadı. Masadaki herkes bunun normal bir konuşma olduğunu düşünse de biz asıl gerçeği biliyorduk.
Bu sabah çok iyi anladığım bir şey vardı. Huzur, insanın hiçbir şey düşünmeden nefes alabildiği sakin yerde değildi. Huzur yanındaki insanlardaydı.
Köy halkı Gala'yı görüp yanımıza geldiğinde içimi bir huzursuzluk kapladı. "Bu hayvanın burada ne işi var?" diyen yaşlı adama cevap verecekken Kael benden önce davrandı.
"Panayır baskına uğradı. Bizi ve hayvanları geride bırakıp kaçtılar."
Hemen ayaklandığımda Gala da benimle birlikte ayaklandı ancak uslu bir çocuk gibi etrafa bakıyordu. "Gala kimseye zarar vermez bundan emin olabilirsiniz." Dediğimde üzerimde Gala'yı istememe ihtimallerine karşı büyük bir korku vardı. İnsanlar sakin ve bana bağlı bir hayvan olduğunu biliyorlardı ancak temkinlilerdi.
"Bundan ne kadar emin olabilirsin? O vahşi bir hayvan." Diyen genç bir kadındı.
Soren sakin bir şekilde ayağa kalkıp bize merakla bakan köy halkına döndü. "Gala kimseye zarar vermeyecek. Hepinizi benimsemeye başladı, eğer zarar verecek olsaydı orada öylece beklemez bir kan gölü yaratırdı." Gözleri kalabalığın üzerinde gezinirken uzun boyu ve kocaman vücuduyla hepsini yere serebilecek gibi görünüyordu. "Kızı kabul ettiğiniz gibi panteri de kabul edeceksiniz Var mı itirazı olan?" İnsanlar kendi aralarında konuşurken onun arkasında olduğum için yüzündeki ifadeyi göremiyordum. "Var mı itirazı olan!" Gür ve yüksek sesi bir an irkilmeme neden oldu. İnsanların sesi anında kesildi. Benim hakkımı savunuyordu, Gala'nın yanımda kalması için herkesi karşısına alıyordu. Bunu neden yapıyordu? Kimseden ses çıkmayınca "Güzel." dedi ve yerine yeniden oturdu.
İnsanlar dağıldığında biz de yerimize oturduk ancak gözlerim Soren'in üzerindeydi. "Ben konuşabilirdim. Kimseyi karşına almana gerek yoktu."
Gözleri bana dokunmadı. "Kimseyi senin için karşıma almadım. Ben bir şey istiyorsam onlar bunu kabul edecek. Senle bir alakası yok." Dediğinde söyleyecek bir şey kalmamıştı. Önüme döndüm ve gözlerim bir daha onun olduğu tarafa uğramadı.
Masadaki sessizlikten fazlasıyla rahatsız oldum. Gala meydanın delicesine koşuyordu, onu buradan görebiliyordum. Masadan hiçbir şey söylemeden kalkıp hızlı adımlarla ona doğru ilerlediğimde Mareya'yı görmek beklediğim son şeydi. Beyaz saçları rüzgarla savruluyor, yüzünde hiç görmediğim kadar gerçek bir gülümsemeyle koşturuyordu. Onu burada görmeyi beklemesem de şaşırmadım, dün gece zihnimde de olsa bana teselliler vermişti. Yanına doğru hızlı adımlarla yürüdüm. "Benden önce eğlenmeye mi başladın?"
Mareya başını çevirip bana baktı. "Çok geç kaldın."
"Bekleyebilirdin." dedim kırılmış bir tonda.
"Bekledim."
"Ne kadar?"
Omuz silkti. "Sen gelene kadar."
Gülerek başımı iki yana salladım. "Bu fazlasıyla ucu açık bir cevap Mareya."
"Bence gayet güzel bir cevap." Gala koşarak yanıma geldiğinde kulaklarının arkasını kaşıdım, bundan fazlasıyla hoşlanıyordu. Gala kuyruğunu tıpkı bir köpek gibi sallayarak yüzümü yaladı. Mareya hemen araya girdi. "Bence beni daha çok seviyor."
Kaşlarım çatılırken ona baktım. "Öyle mi?"
Hemen başını salladı. "Kesinlile."
"Peki buna nerden vardın? Gala mı söyledi?" Ksık bir kahkaha attığımda bana kötü kötü baktı.
"Az önce benim yanıma geldi ve benimle oynadı."
"Çünkü onu çağırdın." Gülüşümü bastırmaya çalışsam da bir şeyi kanıtlamaya çalışırken hırsla kızaran yüzü fazlasıyla komik görünüyordu.
"Demek ki beni dinliyor." Derken oda güldü ve Mareya'nın gülüşünün ne kadar güzel olduğunu o anda anladım.
Bir süre Gala'yla oynadık. Mareya bazen onun peşinden koşuyor, bazen de Gala'nın kulağına eğilip bir şeyler söylüyordu ve garip olan Gala bunlaı anlıyormuş gibi kuyruğunu sallıyordu. Bense her seferinde aralarında konuşmamaları gerektiğini ve beni dışladıklarını söyleyip onlara kızıyordum. "Gala'yı seviyosun." dediğimde beyaz saçlı kadının gözleri bana döndü.
Yüzünde içten bir gülümseme belirirken "Evet." dedi. "Sen de seviyorsun."
Başımı salladım. "Seviyorum."
Omuz silkti. "Bende seni seviyorum." Söylediği şey o kadar doğal ve içten gelmişti ki kulağıma bir an ne söyleyeceğimi bilemedim. Yüzümdeki şaşkın ifadeyi görünce gülümsedi. "Ne oldu?"
"Hiç." Derken önüme döndüm.
"Yalan söylediğini biliyorum Marsel."
Gözlerimi devirdim. "Her şeyi biliyormuş gibi davranıyorsun."
"Çünkü biliyorum."
"Mesela neyi biliyorsun?"
"Şu anda ne düşündüğünü."
Umursamaz bir şekilde ona baktım. "Ne düşünüyorum?"
"Beni eskisi kadar garip bulmadığını." Haklı olmasıyla birlikte cevap verecek bir şe bulamadım. Kendimi o kadar kaptırmıştım ki Mareya'nın benim zihnimde olduğu bile aklımdan uçup gitmişti. Eskiden onu gördüğümde ya da zihnimdeki varlığını hissettiğimde içimde bir korku belirirdi. Şimdi ise her zaman yanımda olmalıymış gibi hissediyordum.
"Belki de alışmışımdır?"
"Belki de beni sevmeye başlamışsındır."
Gözlerimi devidim. "Bu kadar kendini beğenmiş olduğunu bilmiyordum."
"Sende çok inatçısın. Tıpki keçi gibisin." Derken bana ters ters bakıyordu. Ona aynı bakışlarla karşılık verdim. Yere oturduğunda beyaz saçları omuzlarına döküldü. Bende yanına oturduğumda bir süre ikimiz de konuşmadık ancak onun sesi aramızdaki sessizliği bozdu. "Burayı seviyorum."
Gözlerim etrafta gezindi. "Bende."
"Hayır sen insanları ve kabullenilmeyi seviyorsun. Bense burayı seviyorum. Toprağı, ağaçları, gürültüyü, insanların birbirine kızıp beş dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi barışmasını."
Gülümsedim. "Sen insanları tanımıyorsun."
"Sen tanıyorsun." Dediğinde onun gördüğüm her şeyi gördüğünü hatırladım.
"Bazen keşke tanımasaydım, lanetimi onlara da bulaştırmasaydım diyorum."
"Benim yaşadığım dönemde girdiğimiz savaşta ilk bu torakları almıştık. Çok kan, çok gözyaşı döküldü ancak buraları zalim olanların elinden kurtardık. Olmam gerekenden erken kraliçe oldum, henüz bir çocukken tüm yük omuzlarımdaydı. Girdiğim her savaşı kazandım ancak bir tek kalbimin savaşını kazanamadım." Mareyanın yüzündeki gülümseme gözle görülür şekilde solduğunda içimde bir yerin burukluğunu hissettim. "Üzgün müsün?"
Başımı iki yana salladım. "Hayır."
"Hissettiklerini hissedebildiğimi unutuyorsun."
"Bazen ne düşündüğümü senden saklamak istiyorum."
"Neden?" diye soran sesi meraklıydı.
"Çünkü her zaman içimde olduğunu ve her şeyi bildiğini söylüyorsun."
"Ben senin içindeyim Marsel. Hissettiğin her şeyi biliyor, gördüğün her şeyi görüyorum. Ama sen benim içimde değilsin, beni tanımıyor bilmiyorsun." İkimizin de suratı düşerken Gala aramıza girdi ve başını dizlerime yasladı. Mareya onun gelmesiyle kıkırdadı. "Bak hemen konuyu değiştirmeye geldi."
"Bence senin saçalıklarını duydu ve artık sus demeye geldi."
Bana kaşlarını çatarak baktı. "Ben saçmalamam."
"Az önce beni sevdiğini söyledin." Derken ona garip garip baktım.
"Bu bir saçmalık değil gerçekti." Galanın başını okşamaya devam ettim. Mareya'nın beni sevmesi farklı bir histi. Beni seviyor ama aynı zamanda da benden bir şeyler götürüyordu. Saçlarımı beyaza boyuyor, hayal ve gerçek algımı yitirmeme yol açıyordu. Sevgi böyle bir şey miydi? Kendinden bir şeyler vermek, kendini kaybetmek miydi?
"Bazen seninle konuşurken başka kimse yokmuş gibi hissediyorum." Derken sesim donuktu.
Marsel başını yana eğerek gülümsedi ancak bu gülümseme bana içten gelmedi. "Belki de olmamalıdır." Kurduğu cümleyle birlikte kaşlarımın çatılmasına engel olamadım. Mareya Gala'yla yeniden oynamaya başlarken ne demek istediğini soracaktım ki arkamdan gelen sesle oraya döndüm.
"Marsel?" Sarı saçları olan küçük bir kız çocuğuydu. Onu tanıyordum, bir çiftçinin kızıydı.
"Efendim." Kız önce yüzüme baktı ardından etrafta gözleri merakla gezindi.
"Diğer kız nerede?"
Kaşlarım çatıldı. "Kim?"
Kız parmağıyla arkamı işaret etti. "Beyaz saçları olan kız." içimde bir şeyler buz keserken yavaşça arkamı döndüm ancak Mareya yoktu. saniyeler önce yanımda oturan beyaz saçlı kız gitmişti. Gözlerim etrafta gezindi ancak onu bulamadım.
"Az önce buradaydı." Sesim bir fısıltıdan farksız çıktı.
"Kim?"
Kaşlarım çatıldı. "Beyaz saçlı kadın."
Küçük kızın yüzündeki şaşkınlık benimkinden çok daha büyüktü. "Ben sadece seni gördüm. Gala'yla oynamak istemiştim." Neler oluyordu? nefes alamıyormuş gibi hissediyordum, sanki boğazımı büyük eller sıkıyordu. Lanetimin yansımaları mıydı, yoksa gerçekten Mareya'yı görebiliyorlar mıydı? Gala görebiliyordu ancak o bir hayvandı, insanların göremediği şeyleri görebilirlerdi. Ancak küçük kız onu görmemeliydi, benim yüzümden kimse zarar görmemeliydi. Önce kurtların ısırdığı çocuk şimdi de bu kız çok fazlaydı. Mareya sadece benimle olmalıydı, diğer kimseye lanetimizi bulaştırmamalıydı.
Hızlı hızlı nefesler alıyordum ama ciğerlerime hava dolmuyordu. Biri "Marsel?" dediğinde sesin geldiği tarafa döndüm. Soren tam karşımda duruyordu. Ellerim titremeye başlarken parmaklarım boğazıma tutundu, boğazıma dolanan elleri vücudumdan ayırmak istedim. Tırnaklarımı boynuma kazır gibi bastırıp sürterken gözlerimden akan yaşları görüşüm bulanıklaştığında fark ettim. Karşımdaki adamın elleri boğazımdaki ellerimi tuttuğunda hâlâ boğuluyordum. Çığlık atmak, bağırmak istiyordum ama sesim çıkmıyordu. Soren'in dudakları oynuyor, bana bir şeyle söylüyordu ama söyledikleri kulağıma ulaşmıyordu. Kulaklarımda yüksek bir çınlama duyduğumda canım acıdı. Soren beni kollarının arasına çektiğinde ellerimi sıkıca tutuyordu. Yanmış odun ve bal kokusu burnuma dolarken nefes aldığımı hissettim ancak bğazımdaki eller basıkısını sürdürdü. Güçlü kollar bedenime dolanıp sıkı sıkı tuttu beni. Başım göğüsüne yaslanırken çınlamalar durdu. Yüksek bir çığlık attığımda boğazımdaki eller sanki benden uzaklaştı. Hıçkırıklarımın sesi kulaklarımı doldururken başımın üzerine yasladığı çenesini hissettim.
"Yardım edin." Sesim bir yalvarış gibiydi. "Yalvarırım yardım edin." Kelimeler hıçkırıklarımın arasında parçalanıyordu. Her nefesim boğazımı biraz daha yakıyor, ciğerlerime dolması gereken hava göğüsümün içinde sıkışıp kalıyodu. "Dayanamıyorum." Başımı Soren'in göğüsüne biraz daha gömdüm. "Ya öldürün beni ya da yardım edin." Soren'in elleri biraz daha sıkılaştı. "Yalvarırırm." Sesim hıçkırıklarım arasında zor duyuldu. "Lanet insanlara bulaşmadan ya ben biteyim..." derin nefesler almaya çalıştım ama olmuyordu. "Ya da bu lanet." Bu sözleri söylerken içimde bir şeylerin paramparça olduğunu hissettim. Sarayda canım yandığında dişlerimi sıkmış, korktuğumda başımı dik tutmuş, ağlamak istediğimde kendimi tutmuş kimsenin görmesine izin vermemiştim. Ama şimdi hiçbirini yapmaya gücüm yetmedi. Ne gururum kaldı ne de öfkem, sadece kocaman bir korku kaldı. Ve ilk kez tek başıma bununla başa çıkamayacağımı kabul ettim. "Lütfen..." Kelime dudaklarımdan zar zor döküldü. "Beni kurtar." Ellerini saçlarımın üzerinde hissettiğimde gözlerimi kapattım. "Geldiğin ilk gün beni öldürecektin." Sesim titriyor, dudaklarımdan dökülen her kelime hıçkırıklarla yarım kalıyordu. "Öldür beni." Soren'in kolları bir anlığına gevşedi. "Bu lanet herkese bulaşmadan bitir bu oyunu." Başımı kaldırmak istedim ancak Soren'in başıma yaslı olan çenesi buna engel oldu. "Lütfen." Dedim yalvarır gibi. Soren bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra başımı göğüsünden ayırdı ve baş parmağıyla çenemi hafifçe tuttu.
"Hayır." Tek kelimeydi ama sesi yalvarışlaım arasında duyduğum en güçlü şeydi.
Başımı iki yyana sallarken dolu olan gözlerim yüzünden onu zor görüyordum. "Beni dinlemiyorsun."
"Dinlemem gerektiği kadar dinledim."
"Ölmek istiyorum."
"Umurumda değil." Söylediği karşısında yutkundum. "Senin ne istediğin şu an umurumda değil." Gözlerimin en derinlerine baktığını hissettim. "Kendi ölümüne krar verebilecek bir halde değilsin."
"Ya herkese zarar verirsem?" Dudaklarım titriyordu.
"Vermeyeceksin." Dedi anında.
"Bunu nereden biliyorsun?"
"Çünkü buna izin vermeyeceğim." Sesindeki eminlik içimdeki korkudan bile daha güçlüydü. "Seni öldürmeye geldim, öldürmek istedim, o kandan kimse kalmasın istedim." Çenesi gerildi, boynundaki damarların belirginleşti. "Ama artık istemiyorum ve kararımı değiştirmeyeceğim."
Gözlerim yeniden dolmaya başladı. "Ya lanet-"
Sözümü kesti. "Lanetin çözümünü de bulacağım."
"Ya bulamazsan?"
"Bulacağım." İtiraz kabul etmiyor gibiydi.
"Ama-"
"Bulacağım Marsel." İsmim dudaklarından bir emir gibi çıkmıştı. Çenemdeki parmağı olduğu yeri hafifçe okşadı. "Bana bir daha ölmekten bahsetme." Başımı iki yana sallarken ağlamaya devam ettim. "Sen ölmeyeceksin." Beni yeniden kendine çekip sarıldığında başımı boynuna gömdüm, bunu yapabilmem için biraz eğilmesi gerekmişti. "Sen ölmeyeceksin." Bir an durdu. "Bunu sana söz vermek için söylemiyorum, bil diye söylüyorum. Ben yanında olmasam bile yaşadığını bileceğim, sen her şeye rağmen yaşayacaksın Prenses." Son kurduğu cümleyi kulağıma fısıldamıştı. Sıcak nefesi tenime vurduğunda donmuş vücudumun ısındığını hissettim. Burnumu çekip başımı sakladığım boyun girintisinden çekip yüzüne baktım.
"Bazen gerçek olduğuna inanıyorum." Burnumu çektim. "Biraz önce varlığınızı unuttum Soren. Benim için sadece Mareya vardı." Gözümden birkaç damla yaş aktığında elini yanağıma koyup baş parmağıyla göz yaşlarımı sildi. Gözleri saçlarıma kaydığında kaşları çatıldı. "Benden bir şeyler götürüyor."
Elini yanağımdan ayrılıp saçımın önündeki bir tutama dokundu. "Saçlarını." Kaşlarım çatılırken tuttuğu tutama baktım. Samlarımın ön kısmında kocaman bir beyaz tutam vardı. Elleri tutamı bırakıp kulağımın arkasına ilerlediğinde nefesimi tuttum, saçlarımı kaldırdığında başımı başka yöne çevirdim. "Bu ne zamandan beri oluyor?" Ona bakmadım, belki söylemem gerekirdi ancak söylersem beni kovacağından korkmuştum. Cevap vermediğimde çenemi tuttu ve yeniden kendine çevirdi. "Gözlerini gözlerimden ayırma Marsel. Bu ne zamandır oluyor?"
Zifir kara gözlerindeki ifadeyi seçemedim. "Geldiğimden beri."
"Bunu bana neden söylemedin?" Omuz silktim.
"Korktum." Yutkundum. "Gölgelerimi bulaştığımı söyler, beni saraya teslim edersin diye korktum."
Gözlerinden şaşkın bir bakış geçti. "Sana ilk gün o saraya kimseyi teslim etmeyeceğimi söyledim."
"Sonra da dokunduğum yerlere gölgelerimi bulaştırdığımı söyledin. Bunu söyleyen birinin beni teslim etmeyeceğine emin olamazdım." Gözlerim doldu. "O saraya geri dönemem." Beyaz tutamları hafifçe kulağımın arkasına yerleştirdi. Hiç bir şey söylemedi sadece baktı ve sustu.
Omuzumda birinin elini hissettiğimde içim ürperdi arkamı döndüğümde Mirel'i görmek içimdeki korkunun üzerine su serpti. Mirel'in gözleri dolu doluydu, onu böyle gördüğümde gözlerimin dolmasına engel olamadım. Saçlarıma hafifçe dokundu. "Ne oluyor bilmiyorum ama çok havalı görünüyor." Derken gülmeye çalıştı ancak gülüşleri ağlamaya dönüştü. Beni Soren'in kollarından çekip aldı ve sıkıca sarıldı. Kollarımı ona sıkıca sardım. "Seni kaybetmekten korkuyorum Marsel." Ağlarken sesi çok kısılıyordu. "Her şeye rağmen yanında olacağım, her şey çok güzel olacak."
"İyi ki varsın Mirel." Diyebildim sadece birbirimize sıkı sıkı sarılmış bir şekilde öylece ağladık, sanırım bugün duyguların sel olma günüydü.
Rovan "Yeter artık bende ağlayacağım." dediğinde yüzümüze bir gülümseme otururken birbirimizden ayrıldık.
"Lütfen sen ağlama çok çirkin olacağından şüphem yok." Diyen Mirel Rovan'a iğrenen bakışlar atıyordu.
Gözlerim ellerime dokunduğunda tırnaklarımın arasına oturmuş olan kanı gördüm parmaklarım hâlâ titriyordu. Gözlerimi ellerimden ayırıp onlara yeniden döndüm.
.
Yeniden masanın etrafında toplandığımızda Soren hemen geleceğini söylemiş ve gözden kaybolmuştu. Gözler endişeyle bana dokunuyor ancak bunu gizlemeye çalışıyorlardı. Mirel göz yaşlarını Rovanın omuzuna silerken gülmeden edemedim, küçük bir çocuğa benziyordu. Hiç kimseden ses çıkmazken meydanda yüksek bir ses yankılandı. "Yangın!" Sesle birlikte öyle hızlı kalktım ki arkamdaki sandalye gürültüyle devrildi. Meydandaki insanların koştuğu yöne hızla ilerlerken Kael "Ne oldu?" diye bağırdı ancak kimse cevap veremedi. Karşımızdaki evin çatısından kara dumanlar yükseliyordu. Alevler dışarı taşmış, etraftaki kuru otlara sıçramıştı. "Su getirin. Çocuk içeride!" Duyduğum sesle birlikte bir an olduğum yerde donup kaldım.
Bir kadın kalabalığın arasından koşarak geldi. "Kızım! Kızım içeride!"
Mirel hemen kadına koştu. "Kaç yaşında?"
"Altı, altı yaşında." Kadının sesi titriyor gözlerinden durmaksızın yaşlar akıyordu. "Uyuyordu. Ben dışarıdaydım." Cümlesinin devamını getiremeden ağlamaya devam etti. Alevlerin yükseldiği evin içinde altı yaşında bir çocuk vardı. Birkaç adam kapıya yaklaşmaya çalıştı ancak alevlerden dolayı giremediler. Bir adam "İçeri giremeyiz çatı her an çökecek!" dediğinde kadın "Bir şey yapın!" dedi çığlık çığlığa. Dumanlar artarken içimde tanıdık bir duygu vardı, korku. Ama korktuğum kendi canım değil, içerde korkuyla bekleyen çocuğun canıydı.
Kadına döndüm. "İçeride başka bir çıkış var mı?" Kapı fazla dayanmazdı.
"Arka tarafta bir pencere var." Kadın hıçkırıklarının arasında zor konuştu. Daha fazla bekleyemeden kapıya doğru ilerlediğimde Mirel bileğimden yakaladı.
"Marsel nereye gidiyorsun?"
Ona döndüm. "Çocuğu çıkaracağım."
"Hayır." Derken sesinde çok büyük bir korku vardı. "İçerideki alevleri görmüyor musun?"
"Kimse girmiyor görmüyor musun? İçeride bir çocuk var."
"Sende çıkamayabilirsin." Yeniden eve döndüğümde birkaç kişi kapıdaki alevlere su döküyordu. Başımı yavaşça iki yana salladım. "Bu senin görevin değil."
"Biliyorum ama o çocuğu orada bırakamayız Mirel."
"Lütfen, biri yardım etsin!" Diye yakaran kadına döndümğümde içimde bir şeyler koptu. Bir zamanlar bende yardım beklemiştim; birinin kapıyı açmasını, beni duvarların arasından çekip almasını beklemiştim ama kimse gelmemişti.
"Marsel lütfen." Diyen Mirelin elleri titriyordu. Benim için korkuyordu. "Ya çıkamazsan."
İçeride bir çocuk vardı ve zamanımız yoktu. "Çıkacağım." Dedim. "Pencerenin altında bekleyin." Bileğimi nazikçe parmaklarının arasından kurtardım. "Beni bekleyin."
Alevlerin biraz da olsa azaldığı kapıdan içeri girmeden önce ağzımı ve burnumu elbisemin kumaşıyla kapattım. Mirel'in arkamdan émarsel!" diye bağırdığını duysam da durmadım. İçerideki alevlerin sıcaklığı yüzüme vururken nefesim kesildi. Benim şimdiden nefesim kesilirken o küçücuk beden dakikalardır içerideydi. Duman birkaç saniye içinde gözlerimi yakmaya başlamış, önümü görmemi zorlaştırmıştı. Ahşap kirişlerden gelen çatırdama sesleri kulaklarımı dolduruyordu. Korku içimde tıpkı alevler gibi hızla büyüyordu ama gei dönmedim. Kumaşı ağzıma ve burnuma biraz daha basrıesam da boğazımın yanmasını engelleyemedim. "Beni duyuyor musun?" diye bağırdım ancak hemen arkasından öksürüklerime engel olamadım. Biraz daha ilerlediğimde sesini duymaya çalıştım anak yanan tahtaların sesi buna engel oluyordu. Ama sonra çok derinden gelen bir ağlama sesi duydum. Olduğum yerde dururken ağlama sesinin nereden geldiğini anlamaya çalıştım. "Korkma seni bulacağım!" Sesin geldiği tarafa doğru döndüm. "Bu bir oyun." Düşündüm. "Hatta adı ateş oyunu. Birlikte buradan çıktığımızda kazanacağız, şimdi seni bulabilmem ve kazanabilmemiz için bana ses ver!" Ağlama sesi yükselirken hemen sesin geldiği yöne ilerledim. İçeride bir kapı daha vardı, kapının üzerinden alevler yükseliyordu. İçeri girmek için hareketlendiğim sırada tavandan yanan bir odun paçası tam önüme düştü. Birkaç adım gerilesem de hızla kendimi toparlayıp içeri girdim. Fazla zamanımız kalmamıştı ev çöküyordu. Sesimi neşeli tutmaya çalışarak "Merhaba." diye seslendim içeriye doğru. "Hadi bana nerede olduğunu söyle ve bu oyunu kazanalım." Yatağın altında küçük parmaklar gördüğümde yutkundum.
"Lütfen gitme." Dediğinde önünde dizlerimin üzerine çöktüm.
"Gitmeyeceğim. Kazanmadan oyun bırakılmaz ki." Bana baktığında yüzü is yüzünden simsiyah olmuş, süzülen göz yaşları yanaklarına yollar çizmişti.
"Annem nerede?"
"Dışarıda seni bekliyor."
"Beni bulamadı." Dedi burnunu çekerken.
"Buldu ama oyunun kurallarını bozmak istemedi." Elini tuttum. "Şimdi seni annene götüreceğim tamam mı?" Başını salladığında gülümsedim. Onu yatağın altından çıkarıp hemen kollarımın arasna aldım. Ağzını ve burnunu elbisemin kumaşıyla kapattığımda biraz olsun rahatladığımı hissettim. Masmavi gözleri etrafa korkuyla baksa da oyun olduğunu düşünüyordu. Kollarımın arasında öyle hafifti ki bir insan taşıdığıma inanmak zordu. "Şimdi gözlerini kapat."
Kolarını boynuma sıkı sıkı doladı. "Çok korkuyorum." Bende çok korkuyordum ancak bunu ona söyleyemedim.
Onu sıkı sıkı tutarken ayağa kalktım. "Ama korkmak kazanamayacağımız anlamına gelmez." Kapıya doğru ilerlediğim anda önümüzde bir gürültü koptu. Kapının üzerindeki büyük tahtalar çıkışı tamamen kapattı. Hemen geri çekildim. Küçük kız boynuma daha sıkı sarılırken "Buradayım. Gözleri açmak yok yoksa kaybederiz." diye fısıldadım.
Gözlerim hızla etrafta dolaşırken kendimi çok yorgun hissetmeye başlamıştım. Biraz daha çıkamazsak bayılacağımı anladım. Aklıma pencere geldiğinde hızla etrafı taradım ve buldum, fazlasıyla yüksekteydi. Kendi kendime fısıldadım. "Tamam sakin ol bir çıkışımız daha var Marsel." Pencereye doğru ilerlediğimde sıcaklığın giderek arttığını hissettim, nefesim kesiliyor, boğazım yanıyor, gözlerimden yaşlar akıyordu ancak bunu dumanlar yüzünden mi yoksa korkudan mı olduğunu anlayamadım.
Yukarıdaki pencereyi elimle ittim ancak açılmadı. "Lanet olsun." Bir kez daha tüm gücümle ittim, tahta çerçeve yerinden oynadıı ancak açılmadı. Bir daha denediğimde zor da olsa pençere açıldı. Dışarıdaki temiz hava yüzüme vurduğunda biraz da olsa rahatladım. "Beni dinle." Küçük kızı kendime çevirerek konuştum. "Şimdi seni aşağıdaki insanlara vereceğim, annen orada seni bekliyor."
"Peki ya sen?" Diye somasıyla şaşkınca ona baktım ama hemen ardından gülümsedim.
"Ben hemen arkandan geleceğim." Bunu söylesem de emin değildim. Pencere dardı ve onu oradan geçidikten sonra fazla vaktim yok gibi görünüyordu. Tavandaki kiriler alevlerle birlikte aşağı doğru eğilmiş, kırılmaya yüz tutmuştu. Ama çocuğun bunu bilmesine gerek yoktu.
Onu dikkarlice penceren geçidiğim sırada dışarıdaki kalabalığın sesini duyabiliyordum. "Çocuk!", "Tutun onu!", "Dikkat edin!" Bir çifte el çocuğu tuttuğunda derin bir nefes aldım. Ardından annenin sesi kulaklarıma ilişti. "Lina!" Gözlerimi kapattım, kız kurtulmuştu. Şimdi sıra bendeydi.
Pençereden tutup kendimi yukarı çektiğim sırada tuttuğum eski odun parçası kırıldı. Dengemi kaybettiğim sırada geriye doğru düşeceğimi hissettim ancak bileğimi kavrayan büyük bir el buna engel oldu. "Beş dakika, sadece beş dakika yoktum!" Diyen Soren'in sesi fazlasıla sinirli gelmişti kulağıma.
"Sus da çek beni Soytarı!" Bağırarak konuştuğumda diğer elimi Kael tuttu ve ikisi birlikte beni pencereden dışarı çekti. Dizlerimin üzerinde yere indiğimde ellerimi yere bastırıp öksürmeye başladım, bğazımdaki yanmageçsin diye bekledim.
"Marsel! İyi misin?" Korkuyla bağırırken yanıma diz çöken kişi Mirel'di. Yüzümü ellerinin arasına alarak her yanımı kontrol etmeye başladı.
Öksürüklerim arasında "İyiyim." dedim. Mirel derin bir nefes verirken arkasındaki anne ve kızına gözlerim takıldı.
Lina ile göz göze geldiğimizde elini bana doğru uzattı. "Teşekkür ederim." O iki kelime göğüsümdeki tüm acıları, tüm korkuları bir anda yok etti. Ayağa kalkıp yanına gitmek istedim ama ayaklaım tutmadı ve yeniden olduğum yere oturdum. Mirel beni tuttuğunda etrafımızdaki kalabalık bir bana bir yanan eve bakarken sessizdi. Simsiyah olmuş ellerime, is içindeki yüzüme, yırtılmış elbiseme ve hâlâ titreyen bedenime sessizlikle baktılar.
"Mirel, Marsel'i eve götürelim. Banyo yapıp kendine gelsin." Diyen kişi Kael'di. Mirel ile birlikte beni yerden kaldırdıkları sırada Soren'in sesini duydum.
"Mirel götürebilir. Sen burada kalıp yardım edeceksin." Kael'e bakarak konuşuyordu.
Kael kolumu tutarken sert bakışlarını Soren'e çevirdi. "Buna sen mi karar veriyorsun?"
"Burada kalacaksan düzene uyacaksın." Yüzüne alaylı bir gülümseme yerleşti. Kael'in tuttuğu kolumu işaret etti. "Şimdi çek ellerinide insanlara yardım et." Kael burnundan derin bir nefes verirken kolumu bıraktı ve bizden uzaklaştı.
.
Mirel ile birlikte eve gittiğimizde Rovan'ın getirdiği su ile üzerimdeki isten ve pislikten kendimi arındırdım. Üzerime giydiğim kahverengi saten elbisemle aynaya döndüğümde boynumdaki tırnak izlerini gördüm. Kıpkırmızı olmuş boynum derin izlerle kaplıydı. "Sana merhem getirdim." Elinde cam bir şişe duruyordu. "Hadi sürelim, bu acısını ve kızarıklıklarını geçirecektir." Gülümsedim.
Mirel'in verdiği değe içimde kelebekler oluşturuyordu. Onun sevgisi bilmediğim kardeş sevgisi gibiydi. "Seni seviyorum Mirel." Bunu söylemek beni zorlamadı, Mirel sevildiğini duymayı fazlasıyla hak ediyordu. O her şeyin en iyisini hak ediyordu.
"Bende seni seviyorum." Derken yüzündeki gülümse her şeye değerdi. "Ama kendini tehlikeye attığında senden nefret ediyorum." Merhemin kapağını açıp boynuma sürmeye başladığında acıyla inledim. "Aptal kız. Hakettin bu acıyı."
"Biraz yavaş ol canım acıyor." İnleyerek kurduğum cümleden sonra daha dikkatli sürmeye başladı. Mirel'in yüzüne baktığımda içimde büyük bir suçluluk hissettim. Ona yalan söylememeliydim. Benim için delicesine korkup endişelenen biri bunu hak etmiyordu. Mirel bana karşı hiçbi zaman sahte davranmamıştı; bana güvenmiş, beni olduğum şekilde sırlarımla kabul etmişti. Bense onun karşısında uzun zamandır hayatımın en büyük gerçeğini saklıyordum. Ben veliaht prensestim, saraydan kaçmıştım ve peşimde beni bulmak için gönderilmiş yüzlerce insan olduğuna emindim. O bunların hiçbirini bilmiyordu. O anda ona her şeyi anlatmayı düşündüm; gerçekten kim olduğumu, sarayı, ailemi, neden kaçtığımı anlatmak istedim. Gerçeği bilmeye hakkı vardı. Onu kaybetme ihtimalimden, gerçeği öğrendiğinde gözlerindeki sıcaklığın yerini korku ve nefret almasından, bana baktığında Marsel'i değil kaçak prensesi görmesinden korkuyordum. Ya benden korkarsa? Ya saraya teslim etmek isterse? Ya benden uzaklaşırsa? BUunlar içimdeki korkuyu besliyordu. Bu köyün saraydan nefret ettiğini biliyordum, saraydan gelenden de nefret ederlerdi. Özellikle o sarayın prensesiysen bütün nefreti toplardın. Mirel'i kaybetmek istemiyordum ama ona yalan söylemee devam etmek de istemiyordum. Susmanın da aslında bir yalan olduğunu o anda hissettim. "Mirel." Merhemle işi bittiği için gözleri boynumdan ayrılıp gözlerime sabitlendi. "Ben san-" Demiştim ki sözüm çalan kapı ile birlikte bölündü. İkimizin bakışları da kapıya dönerken kelimelerimi yuttum.
"Siz iyi misiniz?" Kapının ardından konuşan kişi Kael'di.
Kapıya gidip açtığımda meraklı gözlerle bize bakıyordu. "Merak etme Rovan Mirel'i yemedim." Dediğimde hepimiz güldük.
"Sizi almaya geldim, hep birlikte zaman geçirmek için." Dediğinde gülümsedim.
"Mirel olmadan nefes alamıyorsun gibi geldi bana daha çok." Gülerek dışarı çıktığımızda evin kapısını kapattım.
"Kael ve Soren'in yanında daha fazla dayanamadım açıkçası bende siz gelirseniz belki biraz susarlar diye düşündüm."
"O ikisinin arasındaki durumu henüz çözebilmiş değilim." Dedim kaşlarımı çatarak.
"Aslında aralarında nasıl bir sorun olduğunu bende senelerdir çözemedim." Onun sesindeki merakı hissettim.
Meydana doğru ilerlerken Mirel'in anlattıklarına kahkalarla gülüyodum. Rovan ona eşlik edip ne söylerse doğru olduğunu savunuyordu. Ancak meydana yaklaştığımızda Mirel'in sesi kesildi. Kaşları çatılmış, bakışları bir noktada takılı kalmışı. Merakla baktığı yöne döndüm. Soren ve Kael meydanın ortasına duruyorlardı karşılarında ise atlarının üzerinde birkaç yabancı vardı. Adamların bakışları köyde geziniyordu, Soren'in bakışları ise korkutucu görünüyordu. Kael çatık kaşlarla karşısındaki adamlara bakıyordu.
Mirel "Bunlar kim?" dediğinde Rovan cevap ararcasına adamlara bakıyordu. Benim gözlerim ise çoktan atların eyerinde asılı olan güneş şeklindeki küçük armaya takılmıştı. Olduğum yerde donup kaldığımda nefesim boğazımda düğümlendi. Güneşin etrafındaki ince işlemeler ve ortasında spiral olan bu işareti nerede görsem tanırdım, unutulmayacak şeyler vardı ve bu güneş onlardan biriydi. Mirel "Marsel iyi misin?" dediğinde cevap vermedim.
Gün batmaya başlarken esen rüzgar saçlarımı yüzüme savuruyordu. Gözlerim bir kez daha güneş simgesine takıldığında kalbim unuttuğumu sandığım korkuyla yeniden çarpmaya başladı.
Bölüm etkileşimi
