4. bölüm · Diriliş imkansız aşk
III - Issız Gece
Akşam çökmeye başlamıştı.
Güneşin son ışıkları ağaçların arasından süzülürken, orman yavaş yavaş karanlığa bürünüyordu. Kuş sesleri yerini sessizliğe bırakmış, yalnızca dere kenarından gelen suyun huzurlu uğultusu kalmıştı.
Kulübenin içi loştu. Ateşin ışığı duvarlara vuruyor, gölgeler ağır ağır hareket ediyordu.
Gökçe, bir süre sessizce oturdu. Sonra başını Yakup’a çevirdi.
— Bu geceyi burada geçirsen iyi olur, dedi. Bu vakitte dışarı çıkmak tehlikelidir.
Yakup kısa bir an düşündü. Sonra başını hafifçe salladı.
— Doğru dersin.
Bir sessizlik daha çöktü aralarına. Ateşin çıtırtısı, söylenmeyen sözlerin yerini dolduruyordu.
Yakup derin bir nefes aldı.
— Bu yardımına karşılık borçlu kalmak istemem, dedi.
Gökçe’nin dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi.
— Belki bir gün benim yardıma ihtiyacım olur… belli mi olur?
Yakup bu söz üzerine başını hafifçe eğdi.
— Bunun olabilmesi için… birbirimizi tanımamız gerek, dedi.
Kısa bir duraksamadan sonra ekledi:
— Adım Yakup. Osman Bey’in obasındanım.
Gökçe’nin yüzündeki ifade bir anda değişti. Gözleri hafifçe büyüdü.
— Osman Bey’in obasından ha… dedi. Alplerinin cesur olduğunu duymuştum… ama bu kadarını beklemezdim.
Yakup hafifçe gülümsedi.
— Ya sen?
Gökçe bir an sustu. Sanki söyleyip söylememek arasında kaldı. Ama sonra gözlerini Yakup’a kaldırdı.
— Adım Gökçe, dedi. Bay Sungur Bey’in kızıyım.
Yakup’un bakışları bir an sabitlendi.
Sanki zihninde bir şeyler yerli yerine oturmuştu.
Kısa bir an sustu.
Gökçe bunu fark etti.
— Ne oldu? dedi. Birden sustun.
Yakup hafifçe başını salladı.
— Bilmez miyim… Bay Sungur Bey’i, dedi.
Sesinde artık farklı bir ton vardı.
Bu karşılaşma…
Artık sadece bir tesadüf değildi.
Ateşin ışığı yüzlerine vururken, ikisi de aynı şeyi hissetmişti:
Bu gece…
Bir başlangıcın habercisiydi.
Sabah olmuştu.
Güneş, ağaçların arasından süzülerek kulübenin içine ince ince ışıklar bırakıyordu. Gece boyunca yanan ateş sönmüş, yerini hafif bir is kokusuna bırakmıştı.
Kulübenin bir köşesinde Gökçe, diğer köşesinde Yakup uyumuştu.
İlk uyanan Gökçe oldu.
Sessizce doğruldu. Etrafı süzdü. Yakup hâlâ uyuyordu. Bir an durdu… gözleri istemsizce onun üzerine kaydı. Ama hemen toparlandı.
Hiç ses çıkarmadan ayağa kalktı. Kulübenin içinde küçük bir hazırlığa girişti. Ateşi yeniden canlandırdı, elindeki azıklarla
sade bir sofra kurdu.
Bir süre sonra Yakup’un gözleri aralandı.
Güneş ışığı yüzüne vuruyordu.
Başını hafifçe kaldırdı ve karşısında sofrayı hazırlayan Gökçe’yi gördü.
Kısa bir an sessizce izledi.
Sonra hafif bir sesle konuştu:
— Günaydın.
Gökçe başını çevirip ona baktı.
— Günaydın, dedi sakin bir şekilde.
Yakup doğrulurken gözlerini ondan ayırmadı.
— Baya erkencisin.
Gökçe omuz silker gibi hafifçe başını eğdi.
— Öyleyimdir.
Sonra eliyle sofrayı işaret etti.
— Hadi… buyurasın.
Yakup ayağa kalktı.
Ama içinden geçen o tuhaf hissi bastıramıyordu.
Bu his… yabancı değildi ama adı yoktu.
Ne olduğunu tam koyamıyordu.
Sessizce gelip sofraya oturdu.
Birlikte yemek yediler.
Sözler azdı… ama sessizlik rahatsız edici değildi.
Aksine… garip bir huzur vardı.
Yemek bittikten sonra Yakup başını kaldırdı.
— Eli çabuksun, dedi. Hamaratlığın da varmış.
Gökçe kısa bir tebessüm etti.
— Obada boş durulmaz.
Yakup hafifçe gülümsedi.
— Belli oluyor, dedi.
Yakup’un sözlerinden sonra kulübenin içinde kısa bir sessizlik daha doğdu. Ama bu sessizlik, önceki gibi yabancı değildi artık… sanki ikisinin arasında görünmeyen bir bağ kurulmuştu.
Dışarıda rüzgâr hafifçe esiyor, ağaçların yaprakları birbirine sürtünerek ince bir ses çıkarıyordu. Gün tamamen aydınlanmıştı.
Gökçe, bir an kapıya doğru baktı.
— Artık gitme vaktin geldi, dedi sakince.
Yakup başını kaldırdı. Bu cümleyi bekliyordu… ama yine de içinde hafif bir ağırlık hissetti.
Yavaşça ayağa kalktı.
— Öyle görünüyor, dedi.
Kılıcını aldı, kuşağını düzeltti. Ama kapıya yönelmeden önce bir an durdu. Gözleri yeniden Gökçe’ye döndü.
— Bu karşılaşma… dedi yavaşça,
— unutulacak gibi değil.
Gökçe’nin bakışları bir an yumuşadı. Ama hemen toparlandı.
— Bazı karşılaşmalar unutulmaz zaten, dedi.
— İnsan istese de unutamaz.
Yakup hafifçe başını eğdi. Sanki bu sözün altındaki anlamı anlamıştı.
Bir adım kapıya doğru attı… sonra durdu.
— Yolum yine düşerse… dedi,
— bu kulübeyi bulurum değil mi?
Gökçe kısa bir an sustu. Gözleri onun gözlerine kilitlendi.
— Yolunu kaybetmezsen… bulursun, dedi hafif bir gülümsemeyle.
Yakup da gülümsedi.
— O vakit… kaybolmak gerek bazen.
Bu söz, ikisinin arasında ince bir iz bıraktı.
Yakup kapıyı açtı.
Güneş ışığı içeri doldu.
Bir an geriye baktı.
Gökçe hâlâ olduğu yerde duruyordu.
Ne el salladı…
Ne de bir şey söyledi.
Ama bakışları…
Kal demekle git demek arasında asılı kalmıştı.
Yakup dışarı çıktı.
Adımlarını ağır attı önce… sonra yavaş yavaş hızlandı.
Ama birkaç adım sonra durdu.
Başını hafifçe çevirip kulübeye baktı.
İçinde ilk defa bu kadar net bir his vardı:
Bu sadece bir karşılaşma değildi.
Bu…
başlayacak bir hikâyenin ilk satırıydı.
Kulübenin içinde Gökçe derin bir nefes aldı.
Kalbinin atışı hâlâ hızlanmıştı.
Kendi kendine fısıldadı:
— Yakup…
Sonra başını hafifçe eğdi.
Ve ilk defa…
bir yabancının adını söylerken içi bu kadar ısınmıştı.
Dışarıda güneş yükselirken,
iki ayrı yol…
aynı kaderin içine doğru ilerlemeye başlamıştı.
