5. bölüm · Dikkat! Yakışıklı var
5. Bölüm
Günlerden cumartesiydi, amcamlara gelmiş, Arda’yla yine koltuklara ayrı ayrı yayılmıştık.
“Yat tabii, işe gideceğim ben.”
Koltukta gerinip esnedim.
“Ben mi dedim motoru çiz de şimdi parayı ödemek zorunda kal?”
Sıkıntıyla ofladı.
“Hatasız kul olmaz, bilerek mi yaptık sanki?”
Suratıma bakıp sırıtmaya başladı.
“Ne öyle bakıyorsun lan suratıma?”
Diklendi.
“Dondurma alsana.”
Gülermiş gibi yaptım.
“Bu sıcakta hayatta beni dışarı çıkaramazsın.”
“Ya işe gideceğim, bir daha ben mi gideyim?”
İçim cız etti bir an. Üstüme baktım: siyah şort, beyaz tişört... Çıkılırdı yani.
“Kalk al, isteyen sensin sonuçta.”
Kıçımı ona dönüp yattım.
“Noooluuuur...”
Yanıma gelip vücudumu sallamaya başladı.
“Ya tamam, dur!”
Ayağa kalkarken söyleniyordum.
“Bıktım senden, hangimiz daha büyüğüz belli değil.”
Arda benden üç ay büyüktü ama sonuçta büyüktü. Baş parmağımla işaret parmağımı birbirine sürttüm.
“Alması benden, parası senden valla.”
Eliyle “gel” yaptı, elini uzattı öpmem için.
“Ya Arda valla gitmem, döverim seni!”
Şaka yapar gibi ellerini kaldırdı, sonra cebinden 200 TL çıkarıp uzattı. “Eyvallah” dercesine göz kırptım. Kapıya çıktım, terliklerimi giyecektim ki gözüm ayakkabılara kaydı. “Yaman’ı görürüz falan, şekil bozulmasın bari” deyip ayakkabıları geçirdim.
Sokağa çıktım, ama aslında niyetim dondurma değil... Bakkala sırf Yaman’ı görmek için gidiyordum. İçeri girerken kendi kendime söylendim:
“Bakkala su almaya bile gittik amk...”
Dondurma dolabının kapağını açtım, ne alsam diye düşünmeye başladım. Parayı Arda’nın verdiğini hatırlayınca içim rahatladı, iki Magnum ve kendime de bir çikolata alıp çıktım. Çikolatamı yerken yürüyordum. Bitince çöp atmak için kenara yöneldim. O sırada ayakkabımın bağcığı çözülmüş. Eğildim, poşeti yere bıraktım.
Birden çöpten çıkan tekir poşeti kaptığı gibi koşmaya başladı.
“Lan dur olum, noluyor amk!”
Şok içinde ayağa fırlayıp kediyi kovalamaya başladım.
“Magnum’um gitti! Gel buraya!”
Kedi hiç durmadan poşeti sürükleyerek koşuyordu. Bir yandan da kendi halime gülüyordum.
“Tek benim başıma gelir zaten... kim inanabilir şu olaya!”
Bir anda biri kediden poşeti yakaladı. O an durdum. Kafamı kaldırıp teşekkür etmek üzereydim ki...
Soğuk bir rüzgar esti.
KAÇ GÜNDÜR GÖRMEDİĞİM O ÇOCUK KARŞIMDAYDI.
Hayatın bana götüyle güldüğü anlardan biriydi. Poşeti bana uzattı.
Elim titreyerek aldım. Yaman, ifadesiz bir suratla bana bakıyordu. Sanki az önce kedi kovalayan ben değilmişim de televizyonda absürt bir dizi sahnesi izlemiş gibi.
“Teşekkür... ederim.” dedim. Nefesim hâlâ toparlanmamıştı, koşmaktan değil heyecandan.
Gözünü ayırmadan sordu:“Sen hep böyle misin gerçekten?”
Yutkundum. Şaka mı yapıyor, küçümsüyor mu, çözemedim.
“Yok ya,” dedim. “Normalde sadece salaklığımla yetinirim.”
Kafasını hafif yana çevirdi. Gülümsedi mi emin olamadım, ama o dudak kenarı bir mikron kıpırdadıysa onu ben gördüm.
Sonra hemen toparladı. Gözlerini kaçırdı, duygusuzdu yine. Üstünde buz mavisi bir kot üstüne de beyaz Polo yaka tişört giymişti. Taş gibi çocuk, nasip olur inşallah.
“🎶Tü tü maşallah benim gülüm, tü tü maşallah🎶” diye içimden mırıldanıyordum ama kendimi susturdum.
Anlık gelen cesaretle dondurma poşetini açtım.
“İki Magnum var. Birini ister misin?”
Göz ucuyla baktı, yüz ifademi ölçer gibi.
“Sokak hayvanlarından artanlara alışkınım ben,” dedi Yaman. Sesi ne çok alaycıydı ne de tamamen ciddi; ikisinin arasında, garip bir yerlerdeydi. Bir an için başını çevirdi, sonra hızla eski ifadesizliğine döndü.
“İyi bari. Nezaketen yemezsen israf olur diye demiştim , meraklı değilim zaten.”
Bakışlarını çevirdi, bir sessizlik oldu. Sonra bakmadan konuştu:
“Başkasına almışsın belli.”
Omuz silktim.
“Yok ya, fazla almışım. Veriyorum diye kendimi iyi hissediyorum.”
O an bana döndü ve ilk defa göz göze geldik. O buz grisi gözleri, duygusuz ama dikkatliydi.
“Elindekini veriyorsun ama kendin aç kalıyorsun yani. İlginç.”
“Yok canım, benim için alınmış üç tane daha var. Bu sadece fazlaydı.”Yalan söyledim. İlk Magnumumu ona veriyordum.
Kafasını salladı.
“İnsanlar genelde böyle jestleri çıkar için yapar.”
“Belki ben çıkar yerine çikolatayı seviyorumdur?”
Dondurmayı uzattım. Eli elime hafifçe değdi. Karnım kasıldı sanki, içimde ölü kelebekler dirildi. Uzun uzun baktı pakete, sonra bana.
“Teşekkür ederim.” dedi, öylece.Sanki kelime ağzından düşmüş de yerden alıp bana uzatmış gibi.
Bir şey diyemedim. İçimden “O kadar da soğuk olma be oğlum,” diye geçirdim ama dışıma vuramadım.
Bir adım geri attı.
“Bir dahakine benden olsun. Borçlu kalmayı sevmem.” deyip arkasını döndü ve yürümeye başladı.
Öylece ardından baka kaldım. Kaç dakika geçti bilmiyorum. Sonunda idrak ettim. Yolun ortasında zıplamaya başladım. RESMEN ÇIKMA TEKLİFİ ETMESİ GİBİ BİR ŞEYDİ!
Koşarak eve döndüm. Apartman merdivenlerini üçer beşer çıktım, ağzım yırtılırcasına sırıtıyordum.
“ALLAH’IM SANA GELİYORUM!”
Kapıyı yumruklamaya başladım.
“Ardaaa! Kurbanın olayım açç!”
Arda’nın kapıya gelen ayak seslerini duydum.
“Sakin ol, ne oluyor?”
İçeri girer girmez şarkı söylemeye başladım.
“TAM O ANDA UMMADIĞINDA BİR GÜNEŞŞŞ PARLAR BAZEENNN!”
“Yaman’ı mı gördün lan, ne bu sevinç?”
Hâlâ saçma hareketlerle dans ediyordum.
“Görmek ne kelime, evlendik sayılır!”
Arda şaşırdı.
“Ne diyorsun oğlum, anlatsana adam akıllı!”
“Dondurmaları almış gidiyordum, tamam mı?”
Arda “devam et” dercesine kafa salladı.
“Allah’ın işi, bağcıklarım çözüldü. Eğildim, balçıkları (ya da bağcıkları?) bağlıyordum. Sen çöpten tekir çık, benim poşeti al!”
Ellerimi birbirine vurdum, “hay Allah” dercesine. Arda dikkatle dinliyordu.
“Tekiri kovalarken poşeti kim tuttu dersin?”
“Yaman.”
“Ta kendisi! Üstüne benimle konuştu!”
Arda omuz silkti.
“Kesin bu gerizekalı ne yapıyor demiştir.”
Umurumda bile değildi.“Ben ne yaptım biliyor musun? Koskoca fedakarlık... Magnumumu verdim.”
Kalbim sıkışıyormuş gibi elimi kalbime koydum. Arda başını ellerinin arasına aldı, gözlerini büyütüp bana baktı.
“Sen o çocuğa Magnum mu verdin? Allah’ım bu evrende bir şeyler ters gidiyor... Kıyamet mi kopacak, gökten kafamıza taş mı yağacak, ne.
“Az daha abart”
Diyerek poşeti ona uzattım.
“Ben bugün yeterince dozumu aldım. Tut şunu, telefonum nerede? Neval’i arayacağım.”
Arda “Allah akıl fikir versin” der gibi bakıp poşeti aldı. Hemen Neval’i aradım. En son olayı anlatmayı bitirdiğimde ikimiz de olayı tekrar yaşamış gibiydik.
Neval ekranın diğer ucunda ciddileşti, sanki FBI sorgusunda gibiydi.
“Bu bir mesaj... Şifreli olabilir. Peki ses tonunda tereddüt var mıydı? Gözleri hafif kısıldı mı? Kaş kası seğirdi mi?”
“Neval ben Magnum uzattım, aşk itirafı yapmadım...”
Sonra ellerimi göğsüme vurdum.
“Allah biliyor Neval, hiç beklemiyordum. Yolun ortasında kaç dakika dikildim, görmen lazımdı.”
“Tahmin edebiliyorum,” dedi.
“Yani... Bir ara o kadar donakaldım ki, belediyeden biri gelip beni bank sanıp üstüme oturacaktı.”
Neval kahkaha attı. “Tahmin edebiliyorum. Peki şimdi ne olacak? Öyle dediğine göre bir adım atar mı?”
Ellerimi “bilmiyorum” dercesine bağladım.
“İnan fikrim yok ama bana bu kadarı bile yetti.”Derin bir iç çektim.
“Yani daha fazlası olursa bayılabilirim. Kalbim henüz tam donanımlı değil Neval. Aşırı yükleme verir, ben sana diyeyim.”
Neval kahkahaya boğuldu.“Sana bir UPS bağlayalım o zaman!”
“Reddetmeyeceğim sanırım” diyip güldüm.
Nevalden
Tamam… sadece çiğköfteydi. Abartılacak bir şey yoktu. Karnım zil çalıyordu, dolap bomboştu, annem de dışarıdaydı. Oturup ağlamak yerine dürüm söylemeye karar verdim. İnsan bazı günler sadece susup lavaşın sarılmasını izlemek ister. O gündeydim.
Uygulamayı açtım, klasik sipariş: acısız, nar ekşili, bol turşu. Kuryenin gelişi de on beş dakika sürermiş. Tamam, bu süreyi dizimin yeni bölümüne başlamakla öldürürüm.
Ama tam da ilk sahnede, kapı çaldı. Ayağa fırladım. Ayaklarım sanki beynimden bağımsız çalıştı. Kapının önüne geldiğimde siparişi beklemiyormuş gibi birkaç saniye durdum.
“Kim o?”
Kapının arkasından cevap geldi.
“Çiğköfte.”
Bir saniyeliğine güldüm içimden. Sanki dürüm değil de dram getirmiş gibiydi tonlaması.
Kapıyı açtım… ve o an iç sesim sustu. Sadece durdum. Göz kapaklarım bile yanıt veremedi. Karşımda Arda.
Gözüm onun elindeki poşete, sonra yüzüne, sonra tekrar poşete kaydı. Sanki kafam “hayır ya, bu biri benzetmiş olmalı” diye inat ediyordu ama kalbim çoktan onu tanımıştı.
“…Arda?”
“Neval.” dedi başını hafifçe eğerek. O da şaşırmıştı. Hatta benden daha fazla şaşkın gibiydi. Gözleri bir şey anlatmaya çalışıyordu ama sözlere dökemiyordu.
Birkaç saniye sessizlik oldu. O sessizlik... rahatsız edici değil de daha çok anlamlı gibiydi. Hani sanki biri geçmişi açıp gözlerimizin önüne koymuş da biz sadece bakıyorduk.
Yüzüne baktım. Düzgün hatları hala aynıydı ama gözleri yorgundu. Sırtında motor montu, saçları hafiften dağılmış. Kuryelik ona garip bir şekilde yakışmıştı ama bunu yüzüne vurmadım. Belki de en çok bu olgunluğu takdir ettim kendimde.
“Seni görmeyi beklemiyordum,” dedi sonunda, hafifçe gülümseyerek.“Ben de… kurye gelecekti diye bekliyordum.”
Poşeti uzattı.“Hayal kırıklığı olduysa, iade alabiliyoruz.”
Alaycı bir gülümseme yerleştirdim yüzüme.“Yok ya… sipariş sağlamsa sorun yok.”
“Sağlam. Hem dürüm, hem teslimatçı.”
Kaşımı kaldırdım.“Hmm. Tevazu kalmamış demek.”
Güldü. İçten, kısa bir kahkahaydı.“Paketle birlikte taşımıyorum. Ekstra ücretli.”
Ben de güldüm. Kısa ama samimi bir an paylaştık. Sonra tekrar yüzüme baktı, ismimi vurgulayarak:“Afiyet olsun… Neval.”
Sanki ismimi yıllar sonra ilk kez biri bu kadar dolu dolu söylemiş gibiydi. Ağzından çıkarken bile anısı vardı.
Kapıyı kapatmadan önce bir an duraksadım.“Senin çalıştığını bilmiyordum burada.”
“Ben de senin sipariş vereceğini bilmiyordum. Ama…” Göz kırpar gibi yaptı. “Evrenin sürprizleri işte.”
Başımı hafifçe salladım. Kapıyı kapatırken göz göze geldik. Bakışı birkaç saniye sürdü. İçimde bir şey kıpırdadı. Tam adı konmamış, eksik bir şeydi o.
Kapıyı kapadım. Sırtımı ona yaslayıp bir nefes aldım. Kalbim her zamankinden hızlı atıyordu. Saçmaydı. Açlıktandı belki.
Midemin guruldamasını bahane ettim. Paketi alıp mutfağa geçtim. Diziyi açtım, ama artık konsantre olamıyordum. Ekranda olanlar değil, az önce yaşananlar dönüyordu kafamda. Cümle cümle, bakış bakış.
Dürüm sıcaktı ama içimde bir şeyler daha yeni ısınıyordu sanki.Günüm bitmişti. Ya da… yeni başlıyordu.
