50. bölüm · DENİZ KIZI🧜🏻♀️💜
33.BÖLÜM
Akşam geç saatlerde ofisi kapatıp dışarı çıktığımızda, kampüsün o asırlık ağaçlarının arasından süzülen o ilk kar tanelerini gördük.
İstanbul’a kış tam anlamıyla gelmişti.
Teoman elimi montunun cebinin içine sokup orada sıkıca kavradı.
"Aç mısın?" diye sordu.
"Çok," dedim, soğuktan kızarmış burnumu atkımın arkasına gizleyerek.
"Kadıköy’e geçip Melahat Teyze’nin o kurabiyelerinden mi yesek, yoksa evde sıcak bir çorba mı yapsak?"
"Benim tercihem, senin ellerinden çıkacak o sıcak çorba Deniz Kızı," dedi Teoman, o gözlerinin içindeki o sonsuz aşkla bana bakarak.
"Kendi evimizde, kendi masamızda."
Ocak ayının ortalarına geldiğimizde, üniversitedeki ikinci yılımızın ilk dönem finallerini de geride bırakmıştık.
Not ortalamalarımız yine zirvedeydi ama bizim asıl zirvemiz, o karlı İstanbul gecesinde, Kadıköy’deki o şirin evimizin salonunda yaşanacaktı.
O akşam, dışarıda yağan o yoğun kar Kadıköy’ün tarihi binalarının çatılarını bembeyaz bir örtüyle kaplarken, evimizin içi mutfaktan yükselen o tarçınlı ve zencefilli çayın kokusuyla sıcacıktı.
Leyla Bodrum’daki sınavlarını bitirip yanımıza gelmişti, Nihal Teyze de İzmir’den o meşhur boyozlarıyla birlikte bize katılmıştı.
Melahat Teyze de hemen iki sokak ötedeki evinden gelmiş, salondaki o büyük ahşap masanın etrafında tam anlamıyla gerçek bir aile olmuştuk.
Yemekten sonra, büyükler içeride eski günlerden, o zorlu ama sonu güzel biten anılardan konuşurken, Teoman’la ben salondaki o büyük pencerenin önüne geçtik.
Dışarıda, sokak lambalarının o sıcak sarı ışığı altında kar taneleri sessizce dans ediyordu.
Teoman arkamdan gelip kollarını belime doladı.
Çenesini omzuma koydu, nefesi boynumu ısıtıyordu.
Elim yavaşça boynumdaki o pusula kolyesine ve parmağımdaki o gümüş alyansa gitti.
"Bazen," diye fısıldadı Teoman, sesi o kadar derinden geliyordu ki, kalbimin ritminin onun göğsündeki o tok atışlarla eşitlendiğini hissettim
"O dershanenin o soğuk, karanlık odasında o boks torbasını yumruklarken, içimdeki o öfkeyle dünyayı yakabileceğimi sanırdım. Meğer benim dünyayı yakmaya değil, senin o gözlerindeki o huzurlu ışığa sığınmaya ihtiyacım varmış Deniz Kızı. Sen benim hayatımı kurtardın."
Yüzümü ona doğru döndüm.
O koyu, anlamlı gözlerindeki o mutlak teslimiyete, o sarsılmaz aşka baktım.
"Biz birbirimizin hayatını kurtardık Teoman," dedim, elimi onun o güçlü kalbinin üzerine koyarak.
"Sen o karanlık duvarları yıkmasaydın, benim o formüllerim sadece kağıt üzerinde kalacaktı. Sen o formüllere can verdin. Biz o ders notunun üçüncü sayfasında bir söz verdik ve o sözü bu koca şehrin ortasında gerçeğe dönüştürdük."
Teoman hafifçe gülümsedi, o dudaklarındaki o serseri ama bir o kadar da aşık ifadeyle öne doğru eğildi ve dudaklarımı öptü.
İstanbul’un o karlar altındaki büyüleyici gecesinde, dışarıdaki o devasa şehrin gürültüsünden ve karmaşasından uzakta, kendi kurduğumuz o aydınlık dünyanın tam merkezindeydik.
Biz o büyük sınavı çoktan geçmiş, hayatın o en zorlu kısıtlarını birbirimize olan inancımızla aşmıştık.
Biz artık sadece iki sevgili, iki ortak değil; geçmişin o tüm kırık dökük zincirlerini kırıp, el ele, gökyüzündeki o en parlak yıldıza doğru hiç korkmadan uçan tek bir ruh olmuştuk.
Ve o yıldız, bizim yazdığımız bu muhteşem geleceği sonsuza kadar aydınlatmaya devam edecekti.
Baharın en ihtişamlı günleri İstanbul’a erguvanların ve mor salkımların kokusuyla geri dönmüştü.
Mayıs ayının ortasında, "D&T Software & Optimization" küresel ölçekte adından bahsettiren devasa bir teknoloji şirketi haline gelmişti.
Ancak bu hafta, iş dünyasının o yoğun temposu yerini hayatımızın en görkemli, en unutulmaz kutlamasına bırakıyordu.
Kına gecesi için Melahat Teyze’nin ve Nihal Teyze’nin arzusuyla Boğaz’ın tam kıyısında yer alan, tarihi ve ihtişamıyla göz kamaştıran Çırağan Sarayı’nın o büyüleyici salonunu seçmiştik.
Melahat Teyze günlerce organizasyon şirketleriyle koşturmuş, hiçbir masraftan kaçınmamıştı.
Sarayın yüksek tavanları, devasa kristal avizeleri ve Boğaz’ın yakamozlarıyla bütünleşen bahçesi adeta bir masal diyarına dönüştürülmüştü.
Salonda altın sarısı ve mürdüm kadife detaylar egemendi.
Masaların üzerinde binlerce taze kırmızı gül, kristal şamdanlar ve özel tasarım kına tepsileri parıldıyordu.
Ben ise sarayın özel gelin odasında, üzerimde Osmanlı saray giyim tarzından ilham alınarak el işçiliğiyle tasarlanmış, ağır altın sırmalı, zümrüt yeşili ve mürdüm renkli muazzam bir bindallının içinde aynaya bakıyordum.
Başımda şeffaf, kenarları altın işlemeli kırmızı duvağım duruyordu.
Yetiştirme yurdunda büyürken, o soğuk ranzalarda kurduğum hayallerin ötesinde, kendimi böyle bir krallık masalının ortasında bulmak gözlerimi dolduruyordu.
Kapı açıldı ve içeri Leyla girdi.
Üzerindeki fuşya tasarım elbisesi ve elinde taşıdığı mumlarla süslü o görkemli kına tepsisiyle neşeyle çığlık attı.
"Deniz! İnanamıyorum, tıpkı bir prenses gibisin!" dedi ve hızla gelip boynuma sarıldı.
"Abim dışarıda, sarayın Boğaz’a bakan terasında adeta bir aslan gibi volta atıyor. Heyecandan elleri titriyor!"
Birkaç dakika sonra, sarayın salonundan yükselen oryantal ve geleneksel kına ezgileri eşliğinde içeri adım attım.
Ezgi ve Sıla iki yanımda, ellerinde altın kaplama mumluklarla bana eşlik ediyorlardı.
Bahçeden salona süzülen o sıcak ışıkların altında, Türkiye’nin iş ve cemiyet hayatından önemli isimlerin yanı sıra, Bodrum’dan gelen can dostlarımız en öndeydi.
Kutay elinde mendille ritim tutuyor, Aras gitarının tınısıyla melodiye katılıyor, Nihal Teyze ve Melahat Teyze ise gözlerinde gurur yaşlarıyla bizi izliyordu.
Sarayın ortasına kurlanan altın kaplama kına tahtına oturdum.
Kızlar etrafımda dönerken, o hisli kına türküleri salonun yüksek tavanlarında yankılandı.
Tam türkülerin duygusallığı zirveye ulaşmışken, sarayın o devasa oymalı ahşap kapıları açıldı.
İçeri, üzerinde özel kesim siyah smokiniyle Teoman girdi.
Omuzları dik, adımları son derece kararlıydı ama gözlerindeki o heyecan dalgası uzaktan bile okunuyordu.
Doğrudan tahta doğru yürüdü.
Etraftaki alkış sesleri bir anda arka plana itildi; sadece o ve ben kaldık.
Teoman önümde diz çöktü.
O güçlü, boks ringlerinde rakiplerini deviren elleri yavaşça elimi kavradı.
Duvabımı kaldırdığında, gözlerinin kıpkırmızı olduğunu ve o sarsılmaz şampiyonun yanaklarından bir damla yaşın süzüldüğünü gördüm.
Teoman ağlıyordu.
Bizim o dershanenin üçüncü sayfasından başlayıp saraylara uzanan o büyük zaferimiz için ağlıyordu.
Cebinden çıkardığı o büyük altın lirayı avucuma bırakırken, sesi derinden ve titreyerek çıktı:
"Seni bu hayatta hiçbir zaman yalnız bırakmayacağıma, o karanlık odalara bir daha asla dönmeyeceğimize söz veriyorum Deniz Kızı. Sen benim bu dünyadaki tek sarayım, tek yuvamsın."
Melahat Teyze kınayı avucuma yakarken, Teoman eğilip alnımdan uzunca öptü.
O an sarayda kopan o devasa alkış tufanı, Boğaz’ın sularında yankılandı.
