40. bölüm · DENİZ KIZI🧜🏻‍♀️💜

23.BÖLÜM

𝐸𝑐𝑟𝑖𝑛𝑖𝑚𝑠𝑖 💙

İzmir’e vardığımızda şehrin o kendine has, deniz kokan ama Bodrum’dan daha hareketli ve büyük olan havası karşıladı bizi.

Karşıyaka’da, denize yakın, eski ama çok şirin bir apartman dairesinin önünde durduk.

Apartmanın girişindeki o mor begonviller bana Bodrum’u hatırlatmıştı.

Teoman apartman zilinin üzerindeki "Nihal Kılıç" ismine baktı.

Parmak ucu ismin üzerinde birkaç saniye gezindi.

Sonra derin bir nefes alıp zile bastı.

"Kim o?" dedi, diyafondan gelen o yumuşak, hafif titrek kadın sesi.

Teoman yutkundu, sesini bulmaya çalıştı.

"Benim anne... Teoman."

Diyafondan kısa bir sessizlik, ardından bir hıçkırık sesi duyuldu ve kapı anında tıkırdadı.

Merdivenleri çıkarken Teoman’ın adımlarının nasıl yavaşladığını, o koca cüsseli adamın nasıl adeta küçüldüğünü gördüm.

Üçüncü kata geldiğimizde, daire kapısı çoktan açılmıştı.

Kapının eşiğinde, saçlarına hafifçe aklar düşmüş, gözleri tıpkı Teoman’ınkiler gibi koyu ve anlamlı bakan, zayıf ama son derece asil bir kadın duruyordu.

"Oğlum..." dedi Nihal Teyze, sesindeki o anne şefkati tüm apartman boşluğunu doldurdu.

Teoman hiçbir şey söyleyemedi.

Sadece öne doğru atıldı ve annesine sarıldı.

O an, o sert boksörün, o babasına kafa tutan dik başlı gencin aslında ne kadar anne sevgisine aç bir çocuk olduğunu bir kez daha anladım.

Nihal Teyze oğlunun sırtını sıvazlıyor, saçlarını öpüyor, sürekli "Güzel oğlum, benim akıllı oğlum..." diye fısıldıyordu.

Birkaç dakika sonra Nihal Teyze göz yaşlarını silerek bana döndü.

Yüzünde o kadar sıcak, o kadar içten bir gülümseme vardı ki, kendimi bir yabancı gibi hissetmem imkansızdı.

"Sen de Deniz olmalısın," dedi, ellerimi tutup beni de sarmalarken.

Kokusu taze sabun ve papatya gibiydi.

"Teoman telefonda bana senden bahsederken sesindeki o ışığı hissetmiştim. Hoş geldin kızım, evime şeref verdin."

"Hoş bulduk Nihal Teyze," dedim, gözlerim dolmuş bir şekilde.

İçeri girdiğimizde ev tıpkı Nihal Teyze gibi temiz, düzenli ve huzur doluydu.

Masanın üzerinde bizim için hazırlanmış çeşit çeşit börekler, kekler vardı.

Nihal Teyze bizi baş köşeye oturttu, sürekli bir şeyler ikram etmeye çalışıyordu.

"Haberleri gördüğümde," dedi Nihal Teyze, Teoman’ın elini tutup gözlerinin içine bakarak.

Gözleri gururla parlıyordu.

"O gazetede senin o fotoğrafını, o başarı hikayeni okuduğumda hıçkıra hıçkıra ağladım Teoman. Babanın sana yaşattığı o karanlığı, o baskıyı nasıl kırdığını gördüm ya... Artık ölsem de gam yemem."

"Hepsi Deniz sayesinde anne," dedi Teoman, bana bakarak.

Gözlerinde o her zamanki teslimiyet vardı.

"O benim elimi tutmasaydı, ben o karanlıkta kaybolup gidecektim."

Nihal Teyze bana döndü, gözlerindeki minnet ifadesi hayatım boyunca unutamayacağım cinstendi.

"Sana ne kadar teşekkür etsem az kızım. Bir annenin yapamadığını yaptın, oğluma kendi gücünü gösterdin."

"Ben sadece bir ayna tuttum Nihal Teyze," dedim alçakgönüllülükle.

"Teoman’ın içinde o güç zaten vardı. Sadece onu görecek bir ışığa ihtiyacı vardı."

O öğleden sonra, o küçük dairede geçen o saatler hayatımın en özel anlarından biriydi.

Geçmişin o acı gölgeleri, paylaşılan o samimi gözyaşları ve gülüşlerle yavaş yavaş siliniyordu.

Akşamüzeri Nihal Teyze’nin evinden ayrılırken, Teoman’ın yüzündeki o huzur, onun artık geçmişiyle tamamen barıştığının en büyük kanıtıydı.

İzmir’in o hafif rüzgarlı akşamüstünde Karşıyaka rıhtımına doğru yavaş adımlarla yürürken, Teoman’ın elini her zamankinden daha sıkı tuttuğumu fark ettim.

Denizden gelen o iyot kokusu, Bodrum’un tanıdık dalgalarından biraz farklı, daha büyük bir şehrin tuzuyla karışık esiyordu.

Nihal Teyze’nin evinden çıktıktan sonra Teoman’ın omuzlarındaki o görünmez yükün hafiflediğini, adımlarının daha kararlı bastığını görebiliyordum.

Sanki yıllardır sırtında taşıdığı o ağır, demir zırhı o kapının eşiğinde bırakmış, yerine sadece kendisi olarak dışarı çıkmıştı.

"İyi misin?" diye sordum, rüzgarda uçuşan saçlarımı elimle geriye doğru atarak.

Teoman duraksadı.

Denizin üzerinde nazlı nazlı sallanan vapurlara, sahil boyunca uzanan palmiye ağaçlarına baktı.

Yüzünde, fırtınadan yeni çıkmış bir denizcinin limana ulaştığında hissettiği o dingin tebessüm vardı.

"Hiç olmadığım kadar iyiyim Deniz Kızı," dedi, sesindeki o hafif pürüzlü tonla.

"Annemin gözlerinde o suçluluk duygusunu görmemek, 'ben seni koruyamadım' diyen o bakışların yerini gurura bıraktığını hissetmek... Bana dünyadaki bütün şampiyonluklardan daha büyük bir zafer gibi geldi. Ve bu zaferi seninle, senin gösterdiğin o ışıkla kazandım."

"Sen kazandın Teoman," dedim, ona doğru bir adım daha yaklaşıp başımı göğsüne yaslayarak.

"Ben sadece o yolda seninle yürüdüm. O pes etmeyen, o boks torbasıyla sabahlayan, her formülde o karanlık duvarları yıkmak için savaşan sendin."

Teoman kollarını belime doladı. İzmir’in kalabalık rıhtımında, etrafımızdan geçen insanların aceleci adımları arasında zaman bizim için bir kez daha yavaşladı.

"İstanbul bizi bekliyor," diye fısıldadı kulağıma.

"Kendi evimiz, kendi hayatımız... Başka kimsenin kuralları olmadan."

O an içimde uyanan o tatlı heyecan, Kadıköy’deki o küçük dairenin hayaliyle birleşti.

Artık sadece iki üniversite öğrencisi değildik; hayatın o amansız rüzgarına karşı kendi fenerimizi yakmış, o fenerin ışığında yollarını birleştirmiş iki ortaktık.

Bodrum’a dönüşümüz, gitmemiz kadar hızlı ve telaşlı oldu.

Artık eylül ayının kapıda olduğu, rüzgarların o yaz sıcağını Bodrum sokaklarından yavaş yavaş süpürdüğü günlerdi.

Benim evimin salonu tam anlamıyla bir şantiyeye dönmüştü.

Ortada duran devasa iki bavul, yerlere saçılmış kitaplar, kıyafetler ve her köşeden çıkan anılar...

Leyla bacaklarını altına alıp koltuğa yerleşmiş, elindeki taze inciri yerken hüzünlü gözlerle beni izliyordu.

Bodrum’daki üniversiteyi kazanmış olmanın verdiği o buruk mutluluk yüzünden okunuyordu.

Abisinden ve benden ayrılacak olmak onu içten içe üzüyordu ama bir yandan da babasının o baskıcı evinden uzakta, kendi kampüs hayatına başlayacak olmanın heyecanını taşıyıyordu.

"Siz gidince burası çok boş kalacak," dedi Leyla, dudak büzerek.

"Ezgi’yle Sıla da gidiyor. Ben bu koca Bodrum’da tek başıma ne yapacağım?"

"Saçmalama Leyla," dedim, katladığım son tişörtü bavula yerleştirirken.

"Bir kere yalnız değilsin. Telefonlarımız 24 saat açık olacak. Ayrıca her vize haftasından sonra, her resmi tatilde ya biz buradayız ya sen Kadıköy’deki evimizde misafirsin. O evin anahtarının bir kopyası sende olacak, unuttun mu?"

"Biliyorum," dedi Leyla, yerinden kalkıp yanıma gelerek bana sarıldı.

"Ama yine de... Siz benim kahramanlarımsınız. Abimin o karanlık odadan çıkıp gülümsemesini sağlayan sendin Deniz. Seni çok özleyeceğim."

"Ben de seni çok özleyeceğim güzelim," dedim, saçlarını okşayarak.

Tam o sırada kapı çaldı.

Gelenler Ezgi, Sıla, Kutay ve Aras’tı.

Her birinin elinde Bodrum’un o meşhur dondurmalarından ve birer paket çekirdek vardı.

Bizim evin o son akşamı, tam anlamıyla bir hüzün ve neşe cümbüşüne dönüştü.

Masanın etrafına dizildiğimizde Kutay her zamanki gibi ortamı hareketlendirmek için kollarını sıvadı.

"Evet millet!" dedi, elindeki plastik bardağı havaya kaldırarak.

"Bugün burada tarihi bir ana tanıklık ediyoruz. Ekibimizin dâhileri İstanbul’u fethetmeye gidiyor. Ben ve Aras buralarda kalıp Bodrum’un asayişinden sorumlu olacağız ama gözümüz hep üzerinizde. Teoman, oğlum, bak Kadıköy’de o boks salonlarına falan gidip milleti hırpalama. Sadece Deniz Kızı'nın formüllerine odaklan."

Aras güldü.

"Kutay haklı. Ayrıca Deniz, Teoman sana emanet. İstanbul büyük yer, bizim bu serseri orada kaybolmasın."

Teoman kolunu omzuma atıp beni kendine çekti.

Gözlerindeki o sıcak bakışla arkadaşlarına baktı.

"Merkez kaç kuvveti ne kadar güçlü olursa olsun demiştim ya... Benim merkezim de, çekim alanım da burası. Deniz Kızı nereye, ben oraya."

Ezgi hıçkırır gibi bir ses çıkardı.

"Ya öf, ağlatacaksınız beni yine! Gitmeyin ya!"

Sıla, Ezgi’nin omzuna vurdu.

"Kızım sussana, zaten içimiz buruk. Onlar bizim gururumuz. Boğaziçi’nin koridorlarında o tabelalarda isimlerini gördüğümüzde 'Bunlar bizim arkadaşlarımız' diyeceğiz."

O gece geç saatlere kadar güldük, eski günleri yâd ettik.

Dershanedeki o ilk günleri, Teoman’ın o duvarları yumrukladığı, benim ona o tarih notlarını zorla kabul ettirmeye çalıştığım o anları konuştuk.

Hayat, o dar sokaklarda bizi bir araya getirirken aslında ne kadar büyük bir planın ilk adımlarını atıyordu, şimdi çok daha net görebiliyorduk.