48. bölüm · DENİZ KIZI🧜🏻‍♀️💜

31.BÖLÜM

𝐸𝑐𝑟𝑖𝑛𝑖𝑚𝑠𝑖 💙

Ekim ayının sonlarında, o güzel Cumhuriyet Bayramı tatilini fırsat bilerek bu sefer üçümüz—Teoman, Leyla ve ben—İzmir’e, Nihal Teyze’nin o huzur kokan evine gitmiştik.

İzmir’in o tatlı sonbahar güneşi Karşıyaka sahiline vururken, Nihal Teyze’nin evindeki o bayram sabahı kahvaltısı hayatım boyunca unutamayacağım anlardan biri oldu.

Masanın üzerinde Nihal Teyze’nin kendi elleriyle açtığı o meşhur İzmir boyozları, taze tulum peyniri ve Bodrum’dan getirdiğimiz o taze incir reçeli vardı.

Nihal Teyze, iki yanına oturttuğu Teoman ve Leyla’nın ellerini bir an bile bırakmıyordu.

Gözlerindeki o huzur, o gurur tüm odayı aydınlatıyordu.

Ancak bu sabah, onun yüzünde sadece gurur değil, kafasında evirip çevirdiği büyük bir niyetin o muzip ama ciddi ifadesi de vardı.

"Sizi böyle görmek," dedi Nihal Teyze, sesindeki o hafif titremeyle çay bardaklarımızı doldururken.

"Benim o karanlık yıllardan sonra bu dünyada aldığım en güzel hediye. Teoman, oğlum... O gazetelerdeki başarılarını, o televizyondaki genç girişimciler haberini gördüğümde komşulara 'İşte bu benim oğlum' derken göğsümün nasıl kabardığını anlatamam."

"Hepsi senin sayende anne," dedi Teoman, annesinin elini öperek.

"Eğer sen o zor günlerde o dik duruşunu kaybetmeseydin, bize o sevgiyi aşılamasaydın biz bu yolları yürüyemezdik."

Leyla annesine sarıldı.

"Artık o kötü günler geride kaldı anne. Bak, Bodrum’daki o evi de sattık. Kendi geleceğimizi kurduk. Abimle Deniz’in şirketi artık kocaman bir ofis oldu, yanlarına yeni mühendisler alıyorlar."

Nihal Teyze bana döndü, o şefkat dolu gözleriyle yüzümü süzdü.

"Deniz, güzel kızım... Sen benim oğluma sadece bir sevgili, bir ortak değil, onun ruhuna bir fener oldu. Senin o sevgin ve inancın olmasaydı, benim bu hırçın oğlum o karanlık sokaklarda kaybolup gidecekti. Sana ömrüm boyunca minnettar kalacağım."

"Nihal Teyze," dedim, ellerini sıkarak.

"Teoman’ın içindeki o ışık zaten oradaydı. Ben sadece o ışığın önüne çekilen o siyah perdeleri kaldırmasına yardım ettim. Biz birbirimizi tamamladık."

Nihal Teyze derin bir nefes aldı, elindeki çay kaşığını masaya bırakıp hepimizin üzerinde ciddiyetle gözlerini gezdirdi.

Bakışları en son Teoman ile benim kenetlenmiş ellerimizde durdu.

"Madem birbirinizi bu kadar güzel tamamladınız," dedi, ses tonu birden bire bir annenin en kararlı haline bürünerek.

"Madem koca bir şirketi kurdunuz, okulunuzda başarıdan başarıya koşuyorsunuz, aynı evi, aynı hayatı paylaşıyorsunuz... Artık bu hayatları resmi olarak da birleştirmenin zamanı gelmedi mi çocuklar? Benim içim artık çok rahat. Sizi yan yana gördükçe bu dünyada gözüm açık gitmez diyorum. Ama artık adını koyalım, yuvanızı tam anlamıyla kurun."

Teoman’la göz göze geldik.

Kalbimin ritmi aniden o kadar hızlandı ki, masadaki boyoz kokuları bile bir an için silindi.

Teoman’ın gözlerinde o tatlı heyecan belirdi ama hemen ardından yüzüne hafif bir hüzün ve düşünceli bir hava çöktü.

Benim bu hayatta sığınacak, kapısını çalacak bir anne babam yoktu.

Yetiştirme yurdunda büyümüş, kendi tırnaklarımla bu noktaya gelmiş bir kızdım.

Teoman beni her şeyimle kabul etmişti ama "aileler arası" yapılacak o geleneksel ritüeller söz konusu olduğunda ne yapacağımızı ikimiz de tam olarak bilemiyorduk.

Teoman yutkundu, annesinin elini hafifçe sıktı.

"Anne... Ben de dünyada en çok bunu istiyorum. Deniz Kızı benim bu hayattaki ilk ve son durağım. Ama biliyorsun, Deniz’in..."

"Eee, ne varmış Deniz’in?" diye lafa girdi Nihal Teyze, yüzünde her şeyi çoktan çözmüş olan o bilge kadın gülümsemesiyle.

"Deniz’in ailesi yok diye onu kimden isteyemeyeceğiz diye mi düşünüyorsunuz günlerdir? Benim güzel çocuklarım, siz beni hiç tanımamışsınız. Biz bunu dert edecek insanlar mıyız?"

Leyla heyecanla öne atıldı.

"Anne, yoksa bir planın mı var?"

"Plan değil, gerçek," dedi Nihal Teyze bana bakarak.

"Deniz’in İstanbul’da yaşayan bir teyzesi yok mu kızım? Hani o küçüklüğünde sana uzaktan da olsa hep destek olan, mektuplarını sakladığın, Kadıköy’e taşındığında seni arayıp soran o şirin kadın... Melahat Teyze."

Bir an duraksadım.

Melahat Teyze...

Annemin uzaktan bir kuzeniydi ama bana hep öz teyzem gibi yaklaşmıştı.

Maddi olarak büyük imkanları olmasa da yurttayken beni hiç unutmamış, İstanbul’a geldiğimde de Kadıköy’deki o küçük evinde beni ağırlayıp dualarını eksik etmemişti.

"Evet, var Nihal Teyze," dedim sesim titreyerek.

"E tamam işte!" dedi Nihal Teyze neşeyle ellerini çırparak.

"İstanbul’a döner dönmez Melahat Teyze’nin kapısını çalacağız. Ben de İzmir’den kalkıp geleceğim. Teoman elinde çiçeğiyle, çikolatasıyla gelecek. Seni o güzel kadından, seni canından çok seven teyzenden isteyeceğiz. Biz büyük bir aileyiz artık, bunu sakın unutmayın."

Teoman’ın yüzündeki o gölge bir anda dağıldı.

Gözleri parlayarak bana baktı, masanın altından ayağıma hafifçe vurdu.

"Duydun mu Deniz Kızı?" dedi, o serseri ve aşık gülüşüyle.

"İstemeye geliyoruz. Kaçışın yok artık."

İzmir’deki o muhteşem bayram tatilinin ardından İstanbul’a dönen otobüste, bu sefer bambaşka bir heyecanla yan yana oturuyorduk.

Başımı Teoman’ın omzuna yaslamıştım ama bu sefer kafamda algoritmalar ya da lojistik kısıtlar değil, o meşhur kız isteme gecesinin detayları dönüp duruyordu.

"Hala inanamıyorum," diye fısıldadım, otobüsün camından dışarı süzülen o İstanbul tabelalarına bakarak.

"Gerçekten evleniyor muyuz Teoman?"

Teoman başımı hafifçe öptü, parmaklarını saçlarımın arasında gezdirdi.

"Sana o ilk gün, o dershanenin o karanlık koridorunda çarptığım an evleneceğimizi biliyordum ben Deniz Kızı. Sadece senin o dahi kafanın bunu idrak etmesi biraz zaman aldı."

"Hadi oradan serseri," diyerek hafifçe göğsüne vurdum.

"Sen o zamanlar boks torbalarından başka bir şey düşünmüyordun."

"Doğru," dedi sesi birden derinleşerek.

"Ama o torbalara vurduğum her yumruk, içimdeki o yalnızlığı yok etmek içindi. Sen geldin ve bana vurarak değil, severek nasıl güçlü olunacağını öğrettin."

İstanbul’a varır varmaz hiç vakit kaybetmeden Kadıköy’ün o sakin, ağaçlı sokaklarından birinde oturan Melahat Teyze’nin evine gittik.

Melahat Teyze, yetmişlerine merdiven dayamış, tonton, sürekli örgü ören ve evinde her zaman tarçınlı kurabiye kokusu eksik olmayan dünya tatlısı bir kadındı.

Kapıyı açıp karşısında Teoman’la beni görünce gözlüklerinin üzerinden bize sevgiyle baktı.

"Ooo, benim dahi kızım ve onun yakışıklı boksörü gelmiş!" dedi, bizi içeri buyur ederek.

Evin salonundaki o eski ama tertemiz dantelli koltuklara oturduğumuzda, mutfaktan hemen taze çay ve kurabiyeler geldi.

Teoman biraz heyecanlıydı, sırtını dik tutmuş, ellerini dizlerinin üzerine koymuştu.

Onu gerçek dünyadaki hiçbir rakibi, hiçbir yönetim kurulu başkanı bu kadar germemişti ama Melahat Teyze’nin karşısında adeta o on iki yaşındaki küçük çocuk gibi duruyordu.