41. bölüm · DENİZ KIZI🧜🏻‍♀️💜

24.BÖLÜM

𝐸𝑐𝑟𝑖𝑛𝑖𝑚𝑠𝑖 💙

İstanbul...

Şairlerin üzerine binlerce mısra yazdığı, denizinin tuzuyla insanı hem büyüleyen hem de ürküten o devasa şehir.

Otobüsten indiğimizde yüzümüze çarpan o serin, nemli eylül havası Bodrum’un kuru sıcağından çok farklıydı.

Kadıköy’ün o dar, parke taşlı sokaklarında bavullarımızı sürüklerken, etraftaki o eski binaların cumbalı pencereleri, kahvecilerden yükselen taze kahve kokuları ve uzaktan gelen vapur düdükleri bizi adeta başka bir dünyaya davet ediyordu.

Kutay’ın kuzeninin yardımıyla tuttuğumuz o iki oda bir salon daire, Moda’ya yakın, tarihi bir apartmanın ikinci katındaydı.

Kapıyı açıp içeri girdiğimizde boş duvarlar, yüksek tavanlar ve parkelerin o hafif gıcırtısı bizi karşıladı.

Ev boştu ama pencerelerinden içeri sızan o ikindi güneşi, buranın bizim için ne kadar sıcak bir yuvaya dönüşeceğinin habercisiydi.

"Nasıl?" diye sordu Teoman, bavulları antreye bırakıp yanıma gelerek.

"Harika," dedim, salondaki o büyük pencerenin önüne gidip sokağa bakarak.

"Tam hayal ettiğim gibi. Eski, yaşanmışlığı olan ama huzurlu bir yer."

"Bu evi seninle paylaşacak olmak..."

Teoman arkamdan gelip kollarını belime doladı, çenesini omzuma koydu.

"Hayatım boyunca kurduğum en güzel hayaldi bu Deniz Kızı. Şimdi o hayalin tam ortasındayız."

Günlerce o evi yaşanabilir kılmak için çalıştık.

Bodrum’dan gönderdiğimiz birkaç parça eşya, Kadıköy’deki o eski antikacılardan aldığımız küçük detaylar ve en önemlisi, salondaki o büyük ahşap çalışma masası...

Masanın üzerine ilk yerleştirdiğim şey, Teoman’ın o çember sorusunu çözdüğü, benim el yazımla dolu o meşhur üçüncü sayfanın olduğu not defteriydi.

"Bu bizim dönüm noktamız," dedim, defteri masanın tam ortasına koyarken.

Teoman masaya yaklaştı, defterin sayfalarını yavaşça çevirdi.

"Bu defter olmasaydı, ben şu an o büyük kampüsün kapısından içeri giremezdim. Beni kurtaran o formüller değil, o formülleri bana inançla anlatan o gözlerdi Deniz."

Birkaç gün içinde ev tam anlamıyla hazır hale gelmişti.

Mavi boyalı duvarlar, üzerlerine astığımız Bodrum fotoğrafları ve mutfaktan yükselen taze kahve kokusu...

Burası artık bizim kalemizdi.

Dışarıdaki o devasa, gürültülü şehrin tam ortasında, birbirimize sığınabileceğimiz o güvenli limandı.

Ve nihayet, o büyük gün gelmişti.

Boğaziçi Üniversitesi’nin o tarihi, yeşilliklerle dolu Güney Kampüsü’nün kapısından içeri adım attığımızda heyecandan bacaklarımın titrediğini hissettim.

O meşhur tarihi binalar, çimlerin üzerine yayılmış öğrenciler, uzaktan görünen o masmavi Boğaz manzarası...

Her şey bir rüya gibiydi.

Teoman yanımda, üzerinde o ince keten gömleğiyle, omuzları dik ve kendinden emin adımlarla yürüyordu.

Onun o hırçın, serseri duruşunun yerini alan o asil, entelektüel hava kampüsteki pek çok kişinin de dikkatini çekmişti.

İnsanlar geçerken ona bakıyor, o ise sadece benim elimi tutuyor, gözlerini benden bir an bile ayırmıyordu.

"İşte buradayız," dedim, büyük kütüphanenin önündeki o tarihi merdivenlerde durarak.

"Hayal ettiğimiz o yerdeyiz Teoman."

"Biz burayı hak ettik Deniz Kızı," dedi Teoman, Boğaz’ın o mavi sularına bakarak.

"Tırnaklarımızla kazıyarak, o uykusuz gecelerle, babamın o karanlık duvarlarını yıkarak geldik buraya. Hiç kimse bizim buradaki varlığımızı sorgulayamaz artık."

Bilgisayar mühendisliği binasının önüne geldiğimizde durduk.

Benim ilk dersim başlamak üzereydi,

Teoman’ın ise endüstri mühendisliği binasında oryantasyon toplantısı vardı.

"İlk ders," dedi Teoman, hafifçe gülümseyerek.

"Beni özleme sakın."

"Sen de beni," dedim, parmak uçlarımda yükselip yanağına küçük bir öpücük kondurarak.

"Ders çıkışı o büyük çınarın altında buluşuyoruz, tamam mı?"

"Tamam," dedi, saçlarımı arkaya doğru atarak.

"Hadi git ve o bilgisayarlara kimin dâhi olduğunu göster."

Sınıfa girip o büyük amfideki sıralardan birine oturduğumda içimde tarif edilemez bir gurur vardı.

Bodrum’un o küçük odasından, o dar sokaklarından çıkıp Türkiye’nin en köklü üniversitesinin amfisine ulaşmak...

Bu, sadece benim değil, Teoman’la birlikte yazdığımız o büyük zaferin resmiydi.

Dersler başladıktan sonra hayatımız o tatlı, yorucu ama son derece düzenli temposuna kavuştu.

Sabahları 07.30’da uyanıyor, birlikte kahvaltımızı yapıyor ve o tarihi vapurla Avrupa yakasına geçiyorduk.

Vapurda çay içip simit yerken, martıların o çığlıkları eşliğinde birbirimize günün konularını anlatıyorduk.

Teoman, endüstri mühendisliğinin o analitik ve stratejik derslerinde inanılmaz bir başarı gösteriyordu.

Onun o boks yaparken kullandığı o hızlı karar verme yeteneği, mühendislik problemlerini çözerken de devreye giriyordu.

Hocaları ondan övgüyle bahsediyor, kampüsteki o hırslı çocuklardan biri haline geliyordu.

Yine öyle yağmurlu bir ekim akşamıydı.

Kadıköy’deki evimize döndüğümüzde üzerimizden sular damlıyordu.

İstanbul’un o ani bastıran sonbahar yağmurları bizi hazırlıksız yakalamıştı.

"Sırılsıklam olmuşuz," dedim, koridorda üzerimdeki hırkayı çıkarırken gülerek.

Teoman saçlarını sallayıp o ıslak damlaları etrafa saçtı.

"Bodrum’un yağmurları bile bu kadar hırçın değildi," dedi, o serseri gülüşüyle bana yaklaşarak.

"Ama ıslanmak da güzel, eğer sonunda bu eve dönüyorsak."

Mutfağa geçip hemen sıcak birer bitki çayı hazırladım.

Salondaki o gri koltuğumuza kurulduğumuzda, dışarıda cama vuran yağmur damlalarının sesi odadaki o sıcak sessizliği dolduruyordu.

Teoman yanıma oturdu, beni kolları arasına aldı.

Battaniyeyi ikimizin de üzerine örttüm.

"Bazen," dedi Teoman, çayından bir yudum alıp gözlerini bana dikerek.

"O kadar mutluyum ki, içimdeki o eski öfkeli çocuğun nereye gittiğini merak ediyorum. Sanki o çocuk hiç var olmamış, ben hep bu evde, senin yanında büyümüşüm gibi hissediyorum."

"O çocuk hala orada Teoman," dedim, elimi onun kalbinin üzerine koyarak.

"Ama artık o öfke, seni yok eden bir canavar değil. Seni koruyan, seni güçlü kılan bir kalkan. Sen o öfkeyi kontrol etmeyi öğrendin. Kendini kanıtladın."

Teoman elimi tutup avucunun içini öptü.

"Seninle birlikteyken, o kalkanlara bile ihtiyacım yok Deniz Kızı. Sen benim en büyük güvencemsin."

O gece, dışarıdaki o fırtınalı İstanbul gecesinde, birbirimize sarılarak uykuya daldık.

Bizim hikayemiz, o dar sokaklarda başlamıştı belki ama şimdi o büyük şehrin tam kalbinde, kendi fenerimizin ışığında, hiçbir rüzgardan korkmadan parlamaya devam ediyordu.

Kasım ayının ortalarına geldiğimizde, vize haftasının o ağır ve gergin havası tüm kampüsü sarmıştı.

Kütüphane 24 saat açık kalıyor, öğrenciler çimlerin üzerinde değil, kahve kuyruklarında sabahlıyordu.

Ben de bilgisayar mühendisliğinin o ağır algoritmalarıyla boğuşurken, Teoman da doğrusal programlama ve olasılık derslerinin karmaşık denklemleriyle kafa kafaya vermişti.

O çarşamba günü ders çıkışı, kütüphaneden çıkıp o her zamanki büyük çınar ağacının altındaki ahşap masaya doğru yürüdüm.

Teoman’ı orada beklemeyi planlıyordum.

Ancak masaya yaklaştığımda, Teoman’ın yalnız olmadığını gördüm.

Karşısında, üzerinde oldukça pahalı ve jilet gibi duran bir kaban olan, saçları arkaya doğru taranmış orta yaşlı bir adam oturuyordu.

Yaklaştıkça o adamın kim olduğunu anladım.

Teoman'ın babası...Hakan Akkaya.