7. bölüm · Çınlama

6. BÖLÜM: KAYIP KRALİÇE

Elif Durgan

Feryat duyuldu, ihanet göğü yırttı.
Yalancı her adımda vurdu.
Dostların kanla kararmış gözlerinde sevda yalandı. Gerçekti bir katilin elinde kayboldu.

...............

Kraliçe Hera, İlilith ile konuştuktan sonra ormanda kızını aramaya devam etmişti ancak hâlâ Mary'den bir iz bulamamıştı.

Peki, Mary'i bulduğunda ne yapacaktı? Onu öldürecek miydi, yoksa hayatta kalmasına izin verip onu kaderine kendi elleriyle mi hazırlamalıydı?

Lolla'nın o gün neden, size sadece bunları söyleyebilirim dediğini şimdi daha iyi anlıyordu.

Geleceği bilmek her zaman mutlu etmezdi. Lolla bununla yaşamayı nasıl öğrenmişti?

Geleceği öğrenerek üzerine titrediği kızını öldürme düşüncesiyle boğuşuyordu. Hera, bunu düşündükçe kendine daha çok kızıyordu çünkü kızına sahip olmak için çok uğraşmıştı.

Hera, üzerindeki kalın pelerine daha da sokularak gecenin serinliğinden kendini korumaya çalışarak ayaklarının altındaki dalları ezmeye devam ediyordu.

Saraydaki muhafızların ya da herhangi bir kişinin şüphelenmemesi için, en azından belli bir süre, özel atını veya diğer atları almamıştı.

Bu, o an için mantıklı bir karar olabilirdi ama şu an bu kararından pişmandı.

Ormanda bir başına, gecenin karanlığında yanında sadece korsesinin altına sakladığı bir hançer varken tehlikelere karşı kendini savunması zor olacaktı.

Ama bunlar Hera'nın vazgeçmesine engel olmamalıydı, o bir kraliçeydi. Halkı içinse o, kayıp bir kraliçeydi.

Aklını kurcalayan bir diğer düşünce ise, İlilith'in gözlerinde gördüğü güç hırsıydı.

Bunca yıllık arkadaşı, sırdaşı en ufak bir sallantıda tahtına göz koyan bir sahtekâr mıydı?

Hera başını göğe kaldırdı, bu gece daha parlak görünen dolunayı uzun uzun izledi.

Gözlerini yavaşça yumdu, derin bir nefes aldı ve tekrar açtığında bakışlarına o tanıdık, soğuk hissizliği yerleştirdi. Dudaklarından net bir cümle döküldü. "İlilith... Eğer amacın düşündüğüm gibiyse seni doğduğuna pişman edeceğim..."

...............

“Memini, cum occulus cordis ardebit, vox umbrae te revocabit.”

Ardından gökyüzü tamamen zifiri karanlığa büründü, etraf sessizleşti, geriye Lolla ve Mary'nin nefes sesleri kaldı. Bir süre sonra ise sadece Mary'nin nefes sesleri...

Ve onu gördü... Mor gözleri karanlıkta bir cevher gibi parlayan kişiyi... Gölge Varlığı.

Gülümsüyordu. Ya da belki sadece Mary'nin zihninde öyleydi.

O an kalbinde hem tanıdık bir sıcaklık hem de iç burkan bir yabancılık hissetti.

"Benimle temas etmek istemişsin, kıymetlim." Kadife gibi ve hafif boğuk bir sesi vardı.

"Hata mı yaptım sence?"

"Kimbilir belki de gerçekten de bir hata yapmışsındır kıymetlim. Ama bazı hatalar, kaderin ta kendisidir. Bunu birlikte öğrenmeye var mısın?"

Gölge Varlık, gölge elini Mary'e doğru uzattı.

Mary tereddüt etmedi ve o eli tuttu.

"Varım."

Gölge Varlık gülümsedi.

Mary gülümsedi.

Efsane yavaş yavaş gerçekleşiyordu...

Kehanet yavaş yavaş gerçekleşiyordu...

Bu gerçeği ise Gölge Varlık hep biliyordu, Mary ise henüz hiçbir şey bilmiyordu...

"Benden ne diliyorsun, kıymetlim?"

"Senden ilk dileğim, kendini Lolla'ya da göstermen. O, bu karanlığın dışında kaldı."

Gölge Varlık bu isteği yerine getirdi ve önce karanlığını genişletti. Ardından Lolla'yı karanlığının içine aldı. Lolla'nın nefesi titriyordu ancak gözleri geçmişi hatırlatıyordu...

"Merhaba, prensim." Lolla'nın rahat sesi karanlığı doldurmuştu.

"Merhaba, yoldaşım. Umarım çok üşümemişsindir."

"Neden üşüsün ki?" Mary endişeli bakışlarını Lolla'ya çevirdi. "Üşüdün mü, kâhin?"

Lolla, Mary'nin tatlı sorusuna karşılık hafifçe tebessüm etti. "Hayır, Mary. Ben üşümedim. Endişelenme."

Mary yeniden Gölge Varlığa döndü, gözleri merakla ışıldıyordu."Neden üşüsün ki?"

Gölge Varlığın sesi derin ama yumuşaktı.
"Şu an bu karanlığın dışında kalan her yer soğuk, kıymetlim. Ama merak etme, sen buradan çıktıktan sonra her şey eski hâline dönecek."

Mary yavaşça başını salladı.

"Evet... Galiba neden seninle temas ettiğimizi bilmek istiyorsun?"

Lolla'nın bu sözlerine karşılık Gölge Varlık'tan alaycı bir kahkaha yükseldi. Karanlık çemberin içinde yankılanan kahkaha tüyleri diken diken eden türdendi.

"Neden benimle temas ettiğinizi biliyorum, Lolla. Unuttun mu? Düzen benim."

Lolla kaşlarını çatarken Mary hâlâ elini tutan Gölge Varlığa döndü. "Yani... Neden burada olduğumuzu zaten biliyorsun."

Gölge Varlık, başını Mary'e doğru eğerek, "Evet, kıymetlim. Ama senin söylemeni istiyorum. Ve inan, bunu duyabilmek için bildiğim bir anıyı silmekten çekinmem," dedi.

Lolla uyarı amaçlı öksürdü ve bu, Gölge Varlığın sırıtmasına neden oldu.

Ve bunu sadece Mary gördü.

"Gölge Varlık, bana krallığımın neden benim için tehlikeli olduğunu söyler misin?" Mary'nin meraklı bakışları Gölge Varlığın üzerindeydi.

"Bunu sana direkt söyleyemem ama... Socius amissae reginae: inimicus. Te ipsum reperi, ut eum vincas. Sana söyleyebileceğim tek şey bu kehanet kıymetlim."

Mary bu kelimelerin anlamını düşündü ve nasıl yaptığını bilmeyerek cümlenin anlamını buldu.

Kayıp Kraliçe'nin sırdaşı: düşman. Onu yenmek için kendini keşfet.

"Bu ne anlama geliyor, bilmiyorum ama dikkat etmem gerektiğini hissediyorum. Son bir şey isteyebilir miyim?"

Gölge Varlık tuttuğu eli daha da sıkı tuttu, mor gözlerini hafifçe kısarak Mary'e baktı. "Benden her zaman ve her şeyi isteyebilirsin, kıymetlim."

"Annem... O nasıl?"

Gölge Varlık rahat tavrından ödün vermedi. "Hera, iyi. Ancak kayıp, daha doğrusu halkı onu kayıp olarak biliyor."

Mary'nin gözleri şaşkınlıkla büyüdü.
"Bahsettiğin 'kayıp kraliçe' annem mi?"

"Evet, kıymetlim. Ancak benim de senden bir isteğim var... Eğer kabul edersen."

"Benden her zaman ve her şeyi isteyebilirsin Gölge Varlık. Seni dinliyorum."

Gölge Varlığın, Mary'nin onun söylediklerini tekrar etmesiyle mor gözleri parıldadı.

"Annen saraya dönmeden sakın saraya gitme, kıymetlim. Senden isteğim bu."

"Söz veriyorum. Bunu yapabilirim."

"Güzel... Artık gitme vaktin geldi, kıymetlim."

Gölge Varlık, Lolla'ya baktı ve gözlerini kırparak ona bir işaret verdi. Lolla Mary'nin elini nazikçe tuttu.

"Hadi, Mary gidelim."

Tam geri dönmek üzereyken Mary duraksadı.
"Seni tekrar görebilecek miyim, Gölge Varlık?"

Gölge Varlık bir adım geri çekildi.
"Evet, beni istediğin her an görebilirsin. Unutma, ben... Senin zihnindeyim."

Ve bu sözlerle Gölge Varlık karanlığını içine çekerek sessizce yok oldu.

..............

Gölge Varlık ile Mary ormanda karşılaştığında, Öteki Dünya’nın tamamı, üzerlerindeki karanlık kalkan kalkana dek derin bir uykuya mahkûm edildi.

Ancak bu uykunun dışında olan yalnızca iki kişi vardı: Lolla ve Mary. Geriye kalanlar uykuda olduklarını fark etmedikleri için hayatlarına olağan şekilde devam ediyordu.

Ta ki, işler Kraliçe Hera için değişene dek…

Dinlenmek için bir ağacın altına oturmuştu ve orada uykuya dalmıştı. Uyandığında ise uzun bir süredir orada oturduğunu ve yola devam etmesi gerektiğini düşünerek ayaklanmıştı.

Karşısına kimin çıkacağını bilmeden yola devam etmişti...

................

Gölge Varlık, Mary ile olan temasından sonra dikkatini bir kişiye çevirmişti. Bilmemesi gereken sırların çok daha fazlasını, zamanı olması gerekenden önce sorgulayan kişiye; Kraliçe Hera'ya.

Bu, onunla ilk karşılaşmasıydı ama içinden bir ses son olmayacağını hissediyordu... Aslında bunu biliyordu...

Yüzünde dehşetin ve şaşkınlığın sarsıntıları olan, üstü başı toz toprak olan ancak yine de dik duran, Mary'e benzeyen yeşil gözleriyle ona bakan kadını izliyordu.

"Merhaba, Hera." Sesi, tozlu sayfalar ardındaki sırları yansıtıyordu.

Kraliçe Hera ise şok ve dehşeti atlatmış, kaşlarını çatarak karşısındaki varlığa bakıyordu.

Hera'nın sesi, Gölge Varlığın sesinin aksine sert çıkmıştı.

"Bana adımla hitap edenlerin hepsi şu an üzerine bastığımız toprağın altında çürüyor. Senin karşında Lyneth Kraliçesi Hera Sparks duruyor. Yerinde olsam hitap şeklime dikkat ederdim."

Gölge Varlık bu sözlere karşılık ormanda yankılanan bir kahkaha attı.

"Ah, çok özür dilerim majesteleri. Reverans yapmam gerekiyor mu?"

Gölge Varlığın alaycı sözleri Hera'yı daha da sinirlendirmişti.

"Beni küçümsemek yaptığın en büyük hataydı, mahlûk. Ve bunun bedelini sana bizzat ben ödeteceğim."

Gölge Varlığın mor gözleri hafifçe kısıldı ancak gözlerinde ki özgüvenin ışıltısı kısılan gözlerine rağmen hâlâ kendini belli ediyordu.

"Hera, Hera... Tacının ve tahtının gücüne kendini kaptırmışsın. Hükmetme ve saltanatını sürdürme arzusu gözlerini kör etmiş ve kendini, bu saltanatı tehdit eden herkesi yok etmek için ormana mı attın? Üstelik tehdit olarak gördüğün kişi senin kızın."

"Ben, sandığının aksine kendimi Mary'i yok etmek için ormana atmadım!"

"Dur, tahmin edeyim. Mary'i bulmak için mi ormandasın Hera? Yani onu ortadan kaldırmayı düşünmüyor musun?"

"Ben... Ben bilmiyorum."

"Demek bilmiyorsun. Ama ben biliyorum, Hera! Ve sen de çok fazla şey biliyorsun, istersem bunların hepsini unutmanı sağlayabilirim ama bunu yapmayacağım çünkü sana güvenmesemde İlilith konusunda savunmasız kalmamalısın. Ama seni uyarıyorum Mary'e karşı hiçbir şey yapmayacaksın!" Gölge Varlığın hiddetlenen sesi Hera'ya bir adım geri attırmıştı. Ancak "Demek, gerçekten de kızım yaşıyor?", diye sorarken sesinde rahatlamış bir tını ortaya çıkmıştı. Okuduklarından ve şüphelerinden emin olmuştu.

"Evet, yaşıyor. Fakat sen zaten bunu biliyordun, değil mi Hera?"

Hera tereddüt etti ama Gölge Varlığın ne kadar ileri gidebileceğini merak etmişti ve konuyu değiştirmeye çalışıyordu. "Ya Mary'e zarar verirsem?"

"Benim ne olduğumu unutma, Hera! Ben, hem zamanın içinde hem de dışındayım. İstersem senin hiç var olmamanı sağlarım. Ve bunu istemezsin, öyle değil mi?"

Sorgulayan bakışlar Hera'nın üzerindeydi. Bu bakış, Gölge Varlığın son derece ciddi oluşunun kanıtıydı.

"Tamam, kabul ama bir şartım var."

"Dinliyorum."

"Kızımdan uzak dur. Onun en büyük hatası olma. Onu belki bir tehdit gibi görüyor olabilirim ama ben bir anneyim ve ona olan sevgim arafta kalmamı sağlayan şey. "

"Üzgünüm... Bu söylediğin imkânsız, ondan uzak duramam. O, benim asırlardır hasretiyle yanıp tutuştuğum, sabırla beklediğim biri. Ruhu asırlar öncesinden bugüne kadar geldi ve serbest kalmayı bekliyor. Onu hayal kırıklığına uğratamam."

"Onu bu kadar önemsiyorsan bir hata olma, Gölge Varlık."

"Artık gitmeliyim, anlaşmayı unutma."

"Anlaşma olmayacak çünkü bu yaptığımız şey sadece tek bir tarafın çıkar sağladığı bir saçmalıktan ibaret." Hera iyi bir yalancıydı. Kızını korumak için her şeyi yapardı. Hem de içindeki şüpheye rağmen her şeyi yapardı.

Gölge Varlık derin bir iç çekti ve etrafındaki gölge uzuvlar daha da belirginleşerek dalga dalga yayıldı.

"Seni son kez uyarıyorum, Hera! Ya benimlesin ya da hiç var olmayacak zavallı bir kraliçesin. Unutma ki sen şu an kayıp bir kraliçesin, evrenden silinmen halkın için bir fark yaratmayacak."

Gölge Varlık gecenin karanlığına karışmadan önce, " Son olarak, Fatum iam viam olim destinavit,
sed illa. Anima vagans in tenebris, nondum invenit lucem.
At tam corona et mundus einus sunt."

Kader yolunu çoktan belirledi fakat o, karanlıkta dolaşan bir ruh, ışığı hâlâ bulamadı. Yine de taç ve dünya, ona ait.

Gecenin karanlığı Gölge Varlığın karanlığına karıştı ve onu içine çekti.

Hera ise başını eğdi ve birkaç derin nefesin ardından saraya dönmeye karar verdi.

.............

Sebastian, toplantıdan sonra daha da öfkeliydi. İçindeki intikam duygusuna yenik düşüyordu ve bu onu tüketiyordu.

Hıncını, keyfini kaçıran herkesten çıkarmak istiyordu ve bunun için Lolla'nın peşinden gitmişti. Ona zarar vermeyecekti ama belki Mary denen küçük velete ya da kraliçe bozuntusuna zarar verebilirdi.

O bunları düşünürken peşindeki kişiyi fark etmemişti.

Maya en başından beri Sebastian'ı takip etmişti. Ancak bu, Sebastian ile arasındaki mesafeyi istemden azaltamsıyla birlikte son bulmuştu. Çünkü Seçilenler veya İsyankârlar büyünün kokusunu alırlardı. Seçilenleri, İsyankârlardan ayıran özellik ise Seçilenlerin birbirlerinin varlığını büyü kullanmadan bile hissetmesiydi.

Maya bir anlık dalgınlık ile sınır mesafesini aşmış ve kendisini bir ağaca yaslı, Sebastian'ın hançerini ise boğazına dayanmış bir şekilde bulmuştu.

Sebastian ise hançerini dayadığı, yüzünü peleriniyle kapatan ve portakal çiçeği gibi kokan bu kadını merak etmişti.

Seçilenler birbirini hissederdi ama hissettikleri kişinin kim olduğunu bilemezlerdi.

İlk sorduğu soru ise, "Kimsin?", olmuştu. Boğuk çıkan sesinde korku yoktu.

Maya ise pelerinin başlığını boğazındaki hançere dikkat ederek indirdi ve yüzünü ortaya çıkarmıştı.

Sarı saçlarını taç örgüsü yapmıştı fakat asi tutamlar terden yüzüne yapışmıştı.

Bal rengi gözleri, kahverengi dalgalı saçlara ve turkuaz gözlere sahip adamın üzerinde gezindi.

İlk defa bu kadar yakındı ve onun ferah kokusunu yakından almıştı.

Sebastian ise portakal çiçeği kokan kadının Maya olmasını beklemiyordu.

"Ee, şunu boğazımdan çeker misin, Bash? " Maya ona dik dik bakan adamın hançeri geri çekmeyeceğini anlayınca dile getirme ihtiyacı duymuştu.

"Düşman olduğumuzu, senden ölesiye nefret ettiğimi bile bile beni mi takip ettin? Bu resmen aptallık, peri. Kendini, seni öldürmem için kucağıma atsan daha az aptal olduğunu düşünebilirdim." Bu kızdan ölesiye nefret ediyordu ancak söylediklerini yapamayacağını biliyordu. Meclis affetmezdi.

"Benimle düzgün konuş, Bash! Seni keyfimden takip etmedim herhâlde. Meclis senin bir salaklık yapacağını biliyordu. O yüzden buradayım. Ayrıca beni öldürmeye çalışırsan elimin armut toplayacağını düşünüyorsan yanılıyorsun. Sana karşılık vermekten çekinmem."

"Biliyor musun, peri olduğunu bilmeseydim ukala olmandan bir peri olduğunu anlardım. " Sebastian tahammülsüzlüğünü belli edercesine konuşuyordu ve bu, Maya'nın tepesini attırmak için en kolay yöntemlerden biriydi.

"Bu ne saçma bir genelleme böyle."

Sebastian hançerini Maya'nın boğazından çekti ve bu yakınlığa bir son verdi.

"Genellemem saçma değil. Siz periler ukala ve aptalsınız."

Maya'nın kaşları havalandı. "Öyle mi? Peki, siz cadılar nasıl varlıklarsınız? "

Sebastian'ın dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı ama bu an çok kısa sürmüştü.

"Zeki ve kurnaz varlılarız."

Maya üstünü düzeltirken kaşlarını öyle mi dercesine kaldırmış ve "Tabi, ne demezsin" , demişti.

"Pekâlâ, artık git buradan. Görevini yerine getirdin."

"Hayır, gitmeyeceğim çünkü bana ihtiyacın var gibi görünüyor."

"Bunu da nereden çıkardın?"

"Lyneth'e beş günde ulaşman gerekirdi ama biz yedinci gündeyiz ve sen hâlâ Lyneth'e ulaşamadın."

Evet, yolunu uzatmıştı çünkü büyü izi burakmak istemiyordu ve yolda Mary'e dair izler de bulmaya çalışmıştı. Bunu Maya'ya söylemeye niyeti yoktu ama kendisi anlamış bile olabilirdi. Yine de sessiz bu konudan bahsetmeyecekti.

"Lyneth'e gittiğimi nereden biliyorsun?"

Maya hafifçe kıkırdadı. "Öfkelendiğinde sandığın kadar sessiz değilsin. Yaşlı ve huysuz insanlar gibi kendi kendine homurdanıyorsun."

Sebastian, Maya'nın gülüşünde takılı kaldı ve bir an, çok güzel gülüyor, diye düşündü. Ancak hemen kendini toparladı. Ölesiye nefret ettiği bir kız hakkında bunu nasıl aklından geçirebilmişti ki?

"Bana huysuz ve yaşlı mı dedin sen?! Seni öldürmemek için ne kadar zor duruyorum farkında mısın, peri?!"

Maya hafifçe omuz silkti ve meydan okurcasına Sebastian'ın gözlerinin içine baktı. "Denesene, Bash. Neler yapabileceğini görmek istiyorum."

"Beni zorlama, Maya. Benimle gelmiyorsun, nokta."

"Seni zorlamaktan büyük bir keyif alacağım, cadı ve seninle geliyorum. Bana engel olamazsın."

Sebastian ekşi bir şey yemiş gibi yüzünü buruşturdu. "Senden nefret ediyorum."

Maya da Sebastian'ı taklit etti ve "Ne güzel, ben de senden nefret ediyorum," dedi.

Ve ikisi birlikte yola devam etti.

Bu anı ise Sebastian ne zaman hatırlasa kaşlarını çatıyordu ancak yol arkadaşının varlığına alışmaya başlamıştı.

Onun şikayetlerine, attığı şen kahkahalara, meydan okuyan gözlerine ve kokusuna alışmıştı.

Onunla birlikte bir hafta daha geçirmişti ve artık karşılarında Lyneth Saray'ı duruyordu.

"Bash, bir delilik yapma. Lütfen." Maya her gün dil dökmüştü geri dönmek için ama Sebastian bana mısın dememişti.

"Ne oldu, peri? Bana yalvaracak mısın yoksa?"

"Hayır! Başına belâ almanı istemiyorum. Gölge Varlığa ve Tanrıça'ya meydan okumak çılgınlıntır, bunu biliyorsun." İsyankârlar liderlerine karşı çıkmış sayılırdı ve Gölge Varlığa ve Tanrıça'ya meydan okumuş sayılırdı.

"Şimdi de beni mi düşünüyorsun?"

"Hayır, ahmak herif. Ölsen umurumda olmazsın ama bir haftalık arkadaşlığımızın hatrına seni uyarıyorum. Mary, Lolla ve Hera'dan uzak dur."

Sebastian yandan ona baktı ve hafifçe yutkundu.

"Hera, ablamı öldürdü. "

"Ablan bir İsyankârdı!"

Sebastian sertçe Maya'ya döndü. "Evet, bir İsyankârdı ama benim ablamdı, ailemdi! Ölsem umurunda olacağım tek kişiydi!"

Maya, Sebastian'ın son sözlerinin ardından sertçe yutkundu ama boğazındaki yumru geçmedi. Yıllardır tanıdığı Sebastian'ı ilk defa böyle görüyordu. Nedensizce ona sarılmak istedi ama bu isteği göz ardı etti.

"Bash... Ben, ben özür diler-"

"Özür dileme, Maya. Bizim ırklarımız bile birbirine düşmanken sen benden özür dileme. Ablamın intikamını alacağım ve beni durduramazsın."

Sebastian oradan ayrıldı ve saraya doğru ilerlemeye başladı. Maya ise bir süre öylece kaldı ama Sebastian'ı durdurmak için her şeyi yapacaktı.

..............

İlilith, Hera ve Mary'nin yokluğundan faydalanmış ve sarayda istediği gibi davranabiliyordu.

Hera istemeden de olsa İlilith'i sözü dinlenen biri haline getirmişti ve İlilith bunu sonuna kadar kullanacaktı.

Emma susturulmuştu ancak Nate, İlilith'in peşindeydi. İvan ile çalışarak doğru kararı vermişti.

Sevdiği kadını küçük gören bir kadına bedel ödetecekti ve bir gün o kadının vatan hainliğinden idam edilişini izleyecekti.

"Başnedime İlilith, bahçede sizi görmek isteyen birileri var."

"Kimmiş?"

"Bilmiyorum."

Nate, İlilith'in yanından ayrıldı ardından İlilith bahçeye yöneldi.

Karşısında gördüğü kişi genç bir adam ve genç bir kadındı.

Ve bu iki genç, İlilith bahçeye gelmeden önce tartışıyorlardı. Ancak İlilith bahçeye geldiğinde ikisi de susmuştu.

"Merhaba, ben başnedime İlilith."

Genç adam kendini tanıttı. "Memnun oldum, leydim. Ben Sebastian Maroon." Eliyle yanındaki kadını işaret etti. "Eşim Maya Laura Maroon."

Maya, Sebastian'a âdeta ne halt ediyorsun der gibi bakıyordu. Ancak gülümsemeye çalışarak İlilith'e döndü. "Memnun oldum, başnedime."

"Sizi buraya hangi rüzgâr attı?"

Maya imalı bakışlarını Sebastian'a çevirdi. "Evet, bizi buraya hangi rüzgâr attı kocacığım? Cevap versene." Sesinde derin bir ima vardı.

Sebastian, Maya'ya hafifçe sırıttı ve İlilith'e döndü. "Size söylemek istediğim önemli bir şey var."

Maya hemen söze atladı. "Hayır, yok."

"Evet, var."

"Sizi dinliyorum."

"Ben, Kraliçe Hera'yı Lyneth Ormanı'nda gördüm ve size haber vermek istiyordum."

"Hayır, görmedik."

"Siz eşimin kusuruna bakmayın. Kendisi ne dediğini bilmiyor."

"Haber verdiğiniz için teşekkür ederiz. Şimdi gitmeliyim." Hera'yı İlilith de görmüştü ve bu iki genç İlilith'in bunu muhafızlara bildireceğini falan mı düşünmüştü? Komikti.

"Aslında bir şey daha var."

Maya sadece Sebastian'ın duyabileceği şekilde fısıldadı. "Ne olur yapma, Bash."

"Üzgünüm ama ilgilenmem gereken işler var." İlilith arkasını dönmüş ve saraya girmek üzereyken Sebastian'ın sesi onu durdurdu.

"Prenses Mary yaşıyor. Onu genç bir kadının yanında gördüm."

İlilith başını Sebastian'a doğru çevirdi. Yüzünde ise şeytanî bir sırıtış vardı.

"İşte şimdi ilgimi çektiniz."

.
.
.
.
.
.
.

Öncelikle yazım yanlışı vs. olduysa affola.

Umarım keyifle okuduğunuz bir bölüm olmuştur.

Yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın.

Bu kitapta geçen kişi ve olaylar tamamen kurgu eseri olup gerçek kişi ve olaylar ile herhangi bir ilgisi yoktur.