2. bölüm · Çınlama

1. BÖLÜM: ALTINCI YAŞ YÜZÜĞÜ

Elif Durgan

Korkularımız ve kaçtıklarımız bizi yüzleşmekten alıkoyar mıydı? Peki, yüzleştiğimizde o korku sona erer miydi ya da artık kaçmayı bırakır mıydık? Kraliçe Hera bugün bu sorunun cevabını alacaktı.

Darmadağın mı yoksa dimdik mi kalacağı ise şimdilik belirsizdi...

.........

Kraliçe Hera bütün ihtişamıyla sarayının koridorunda yürüyordu.

Saray, bugün normalde olduğundan daha kalabalıktı. Tüm hizmetliler ve muhafızlar akşamki balo için koşturuyordu.

Hizmetliler, en güzel dekorlarla Lyneth Sarayı'nın olduğundan daha gösterişli hâle getiriyor, en lezzetli yiyecekleri hazırlıyor ve en özel şarapları mahzenlerden çıkarıyorlardı. Ve balonun asıl amacının sembolünü hazırlıyorlardı.

Bir doğum günü pastası.

Tüm halka yetecek büyüklükte çeşitli orman meyvelerinin aromalarıyla, zamanın en iyi aşçısının kremasıyla harmanlanmış devasa ve lezzetli bir pastaydı bu.

Kraliçe bugün için her şeyle en ince ayrıntısına kadar bizzat ilgilenmişti ve özellikle bu pastanın başına bir şey gelmesini istemiyordu.

Muhafızlar ise sarayın güvenlik önlemlerini arttırmıştı ve her an, her şeye karşı tetikte bekliyorlardı. Özellikle en kıdemli olanları, görevlerinden başarısızlık ile dönmeyen muhafızlar seçilmişti bugün için.

Kraliçe hem çok üzgün hem de çok mutluydu çünkü o büyük gün gelmişti.

Evet, bugün Prenses Mary'nin altıncı yaş günüydü ve geleceğin belirsizliği Hera'nın soğuk terler dökmesine neden oluyordu.

Kraliçe Hera kızının olduğu odaya sessizce girdi ve küçük Mary'nin, saçlarını yapan nedimesine bir şeyler anlattığını ve gözlerindeki o heves ile birlikte yanan, gittikçe büyüyen o gücü gördü.

Mary'nin gözlerinden güç fışkırıyordu.

"İlilith sen çıkabilirsin." Kraliçenin sesini duyan nedime reverans yaparak odadan ayrıldı ve onları baş başa bıraktı.

Annesini gören Mary, bu kez annesine soru sormaya başladı.

"Anne bu baloda Noa, Catherine ve Milene de bize katılacak mı?" Hera kızının sorusuyla gülümsedi ve onun önünde diz çökerek bir elini Mary'nin yanağına yasladı.

"Tabi ki katılacaklar. Onlar senin hanımların her daim yanında olmaları için seçildiler ve hepsinden önemlisi siz arkadaşsınız."

Mary annesinin cümleleriyle gözleri kısılacak şekilde gülümsedi ve annesine sarıldı. Hera ise bu sarılışa belki de son kez olduğunu bilerek karşılık verdi.

Mary bir şeyler anlatmaya devam ediyordu ancak Hera'nın aklı başka yerlerdeydi. Aklı, kızını bu gece kaybetme korkusuyla doluydu.

Mary, Lyneth için çok kötü bir zamanda doğmuştu. Öyle ki Lyneth Krallığı neredeyse bir savaşa girecekti ve bunun için ekonomik ve askeri olarak çok zayıf oldukları bir dönemdeydiler.

Ayrıca doğduğu andan itibaren kâhinin söylediklerini bir şekilde duyan insanların bir gözü hep ondaydı. Sırf bu sebeple art niyetini göstermek isteyenler Lyneth Kralı Benjamin'e bir suikast düzenlenmiş ve ne yazık ki bu suikast sonucu Kral Benjamin hayatını kaybetmişti.

Kraliçe ise tek başına bir krallığa hükmetmiş aynı zamanda da Mary için çok iyi bir anne olmuştu. Baba sevgisini hiç bilmeyen ve bilmeyecek olan kızına bunun eksikliğini hiç hissetirmemişti.

Şimdi ise onu kaybetme korkusuyla yüzleşiyordu. Kim dayanabilirdi bu düşünceye?

........

Tüm saray halkı, soylular, kraliyet için önemli tüccarlar büyük balo salonundaydı ve herkesin keyfi yerinde görünüyordu.

Saray dışından olanlar ise coşku ile bu özel günü kutluyor, prensesleri için iyi dileklerini sunuyorlardı.

Mary ise arkadaşları ile oyuna dalmıştı. Attığı kahkahalar herkesin yüzünde bir tebessüm oluşturuyordu.

Kimbilir belki de Mary'nin gülüşü gerçekten de büyülüydü...

Ancak prensesi sevenlerin dışında ondan nefret edenlerde vardı.

Kâhin Lolla'nın söylediği gibi insan formunda olan şeytanlar, karanlık enerjilerini saklayan cadılar ve kan peşinde olan vampirler... Hepsi Mary için buradaydı.

Mary yüzüğü taksa da takmasa da onu öldüreceklerdi.

Öteki Dünya'da büyü normaldi. İnsan üstü varlıklara ise Seçilenler denirdi. Seçilenler doğuştan gelirdi fakat doğuştan olmayanlar bir istisnaydı.

Hera etrafta koşuşturan kızına bakarken gülümsüyordu. Ancak elinde sımsıkı tuttuğu yüzüğün gerginliğini taşıyordu ve davetli kılığındaki davetsiz misafirlerinden haberi yoktu. Ayrıca ona doğru yaklaşan muhafızı bir şeylerin yolunda olmadığını düşündürtmüştü.

"Efendim size zindanlarda nöbet tutan muhafızdan haber getirdik," dedi Hera'ya yaklaşan muhafız.

"Nedir?" Kraliçe gerginliğini yansıtmamaya çalışıyordu.

"Efendim... Kâhin Lolla... O kadın kaçmış." Kraliçe duyduklarıyla neredeyse yere yığılacaktı.

"Nasıl böyle bir şey olabilir, İvan? Derhal bana bunun maruzatını ver ya da sorumsuzluğunuzun bedelini kâhinin nöbetini tutan zindan muhafızlarıyla birlikte kellenizden olarak ödeyin! "

Baş muhafız canından endişe ederek kraliçesine Lolla'nın nasıl kaçabileceği konusunda tahminlerini iletti.

"Güvenliği arttırın. Mary'e yaklaşmasına izin vermeyeceğim." Kraliçenin söyledikleriyle geriye doğru çekilmekte olan muhafız yine kraliçenin ağzını açmasıyla hareket etmeyi bıraktı.

"Dur! Kâhini ararken kargaşa istemiyorum. Burada dost gibi görünen düşmanlarımız var. Onlara zayıflık emaresi gösteremeyiz yoksa kızımı benden almaya çalışırlar. Hepsi birer kuzu postuna bürünmüş kurt. Anlaşıldı mı İvan?" Kraliçe, düşmanlarından bahsederken insan üstü varlıkları kastetmemişti...

"Evet, majesteleri. Dikkat edeceğiz."

Muhafız geldiği yoldan geri dönerken büyük kapıdan Mary için yapılan özel pastayı getiren hizmetliler girdi ve nedimeler, Mary ve arkadaşlarını oyun oynadıkları alandan Kraliçe Hera'nın yanına getirdi.

Mary çok mutluydu ve içinde anlamdıramadığı garip bir enerji vardı ancak bu heyecanına engel değildi.

Kraliçe elindeki kadehe zarif bir şekilde vurarak dikkatleri kendi üzerine topladı ve konuşmaya başladı.

"Bugün burada biricik kızım, Lyneth'in gelecekteki kraliçesi ve tahtın tek vârisi Prenses Mary'nin altıncı yaş günü için toplanmış bulunuyoruz." Mary'e döndü ve onun minik ellerini tutarak konuşmaya devam etti. "Sevgili kızım, doğduğundan beri senin yanından ayrılmayı hiç istemedim ve sorumluluklarım bunun önüne geçmeye çalıştı. Umarım sana iyi bir anne olabilmişimdir. Baban büyüdüğünü görmeyi çok isterdi, ilk doğduğunda gözlerini senden alamıyordu, sana bir mucizeymiş gibi bakıyordu. Umarım gittiği yerde huzurludur. Babanın gücünü daima hisset, o her zaman seninle. Bunu sakın unutma. Ve son olarak sana küçük bir hediyem var, babanın sana altıncı yaş gününde vermek istediği bir yüzük. Aile hatırası. Kendisi veremedi ama annen olarak bunu sana ben vermek istiyorum." Yüzüğü Mary'nin parmağına taktı. "Artık pastanın mumlarını üfleyebilirsin."

Balo salonunun havası bir anda buz kesti. Üstelik mecazi anlamda değil, gerçekten de hava aniden buz kesmişti.

Mary yüzüğü takmıştı takmasına ama bir gariplik seziyordu ve hissetiği bu gariplik etrafındaki kötü ruhların iştahını kabartıyordu. Ama ne olduğunu çözemiyordu. Kraliçe Hera ise her an yer yerinden oynayacakmış gibi tetikteydi.

Hiçbir şey olmamıştı.

Kraliçe Hera kendisini o kadar kasmıştı ki bir şey olmadığını görünce bir an yere yığılacağını sanmıştı.

Mary ise bir noktaya odaklanmıştı. Sanki orada biri vardı... Belki de gerçekten biri vardı... Peki, kimdi bu? Hayır, belki de Mary'nin çocuk aklının bir yansımasıydı.

Evet evet, başka ne olabilirdi ki?

Mary'nin başnedimesi İlilith yanına gelerek iyi olup olmadığını sordu. İyi olduğu cevabını verdi. Ama İlilith tarafından hafifçe sarsıldığında boş gözlerle ona baktı.

İlilith ona korkuyla bakıyordu.

Bir dakika. Az önce ona cevap vermemiş miydi?

Bunlar Hera'nın da dikkatini çekti ve kızına döndü. O sırada ise bir çığlık sesi duyuldu ve kraliçe bu çığlığı yıllar öncesinden biliyordu. Tam altı sene öncesinden...

Bu Lolla'ydı.

Bu çığlık kötü ruhların da dikkatini çekmişti ve saldırmak için doğru anı bekliyorlardı.

Tek bir kelimeyi bekliyorlardı.

Mary ise zihnindeki fısıltıları görmezden gelmeye çalışıyordu. Biri ona inatla aynı şeyi fısıldıyordu.

Ve Lolla ile aynı anda en yüksek sesleriyle zihnindeki bu kelimeyi dile getirdi.

"Occulus Cordis!"

Herkes içine düştükleri duruma şok olmuştu.

Kraliçe yeniden korkmaya başladı.

Mary ise ellerini kulaklarına kapatarak çığlık atmaya başladı ve dizlerinin üzerine düştü.

Lolla, Mary'i korumak için ona doğru koştu ve Mary'nin zayıflığından faydalanarak onu öldürmek isteyen kötü ruhlarda bu geceki avlarına doğru koştu.

Başmuhafız İvan ve beraberindekiler Kraliçe Hera'yı ve Mary'i korumak için onları bir çember altına almaya çalıştı ancak Mary'e ulaşamadan düşmanları tarafından etrafları sarılmıştı. Muhafızlar ve Hera onlarla savaşmaya kararlıydı.

Ancak vampirler, şeytanlar ve cadılara karşı şansları neredeyse hiç yoktu. Onlarla mücadele edebilecek tek kişi Lolla'ydı.

Lolla ise, Mary'e uzanmakta olan cadılardan birine son anda müdahele etti ve Mary'i kendi koruması altına aldı.

Cadı Lehtian,"Onu bana ver kâhin!," diyerek sesindeki kini onu duyanlara yansıttı.

Lolla, kollarını daha sıkı bir şekilde Mary'e dolayarak onu vermeyeceğini belli etti.

"Onu size vermem. Siz lidere ihanet eden bir avuç kendini bilmezsiniz. Ondan intikam almak için Mary'i kullanamazsınız! "

Lehtian bu cevaba karşı ürkütücü ve gerçeklikten uzak bir kahkaha attı.

"Bu kadar iyi yürekli olman gözlerimi yaşarttı doğrusu. Sen hep en safımızdın. Bize katılmalıydın... Ayrıca Mary'i ondan intikam almak için değil de onun isteği üzerine öldürmeyeceğimizi nereden biliyorsun? "

Lolla bu cümleyle neye uğradığını şaşırdı ve Mary'nin az önce odaklandığı yere doğru baktı.

"Onu size vermiyorum! "

" Öyleyse bedelini ödeyeceksin."

Lehtian, büyüsünü onları yok etmek için kullandığı sırada Mary'e ulaşmak isteyen muhafızlar ve Hera diğer kötü ruhlar ile yüzleşiyordu. Bir gürültü duyduklarında Lolla ve Mary'nin olduğu tarafa döndüler ve gördükleriyle birlikte muhafızlar ve masaların altına saklananlar dehşete düştü, Hera ise, "Hayır, " diye çığlık attı.

Yerde bir kadına ve bir kız çocuğuna ait hareketsizce yatan bedenler vardı.

"Hayır! Hayır, bu olmadı. Mary!" Kraliçe daha önce hiç olmadığı kadar kendini yıpratıyordu. Üzeri öldürdüğü kötü ruhların kırmızının farklı tonlarında ki kanına bulanmıştı ve elleri de kandı. Ellerini üzerine siliyor ve gözyaşlarını sildiği elleriyle durdurmaya çalışıyordu. Ancak ellerini yeterince iyi silemediği için yüzü de kan olmuştu. Kızının bedeninin hemen yanına diz çöktü ama ona dokunamadı. Herkes Hera'ya o an acıdı ve üzüldü. Bir kraliçe diz çökmüştü. Bu onlar için imkânsız gibi görünüyordu.

"İvan! Kızıma bak! Mary'e bak! Yaşıyor mu? Yaşıyor olsun. Kızımı yaşat, İvan!"

İvan Mary'e doğru ilerledi, diz çöktü ve nabzına baktı. Lolla'nın da nabzına baktı ama... Nabız yoktu.

İkisi de ölmüştü.

"Üzgünüm majesteleri. Maalesef ikisi de ölmüş."

İvan'ın sözleriyle orada bulunan herkes gözyaşlarına hâkim olamadı ve o çok sevdikleri kız çocuğuna ve bir annenin kızını kaybetmesine ağladılar. Aralarında yaralı olanlar vardı ama onlar bile kendi acılarını unutup ağladı...

Hera artık hıçkırıkları arasından zar zor nefes alıyordu. Son kez başını kaldırdı ve onu gördü... Lehtian'ı... Kızının katilini... Hera'nın gözleri şimdi öfke ve intikam ile parıldıyordu. Dudakları bir emir için aralanacaktı. Ancak Lehtian sanki donmuştu. Sanki biri onu Hera'dan önce cezalandırmaya başlamıştı ve bu Hera'yı durdurmaya yetmemişti. Ayağa kalktı, omuzları çöker gibi oldu ancak bir hainin karşısında zayıflık gösteremezdi. Ardından Hera'nın dudaklarından bir emir cümlesi döküldü. "Bu cadıya önce işkence edin. Meydanda, onun gibilere ibret olması için kazığa bağlayın ve istediğiniz yöntemi uygulayarak onu kanatın ama öldürmeyin, şifacıların hazırladığı zehirle ciğerlerini karartın ve sonra onu diri diri yakın! Kızımın katilinin işkence çekerek ve diri diri yanarak yavaşça ölmesini zevkle izleyeceğim. Ve o mahluklar, bu cadının cesedini bile bulamayacak!," dedikten sonra yeniden Mary'nin yanında diz çöktü ve onun cansız bedenini kolları arasına aldı...

Muhafızlar kraliçenin dediğini yaptılar. Önce onu bir kazığa bağladılar ve kraliçenin istediği gibi ona işkence ederek yaraladılar. Cadıdan kanlar aktı. Cadı çığlıklar attı. Zehir verdiler. Cadının ciğerleri karardı. Artık çığlık bile atamıyordu. Diri diri yaktılar. Cadı kıvranarak kül oldu. Önce dışı kanadı sonra içi kanadı ve en sonunda kanı bile tükenip, akmayarak kül olup gitti. Hera ise tüm bunları cadının tam karşısında durarak izledi. Cadının attığı ve atamadığı her çığlıktan keyif aldı. Kıvranışından büyük bir haz duydu.

Aynı saatlerde dolunay tam tepedeyken, bir at arabasında yolu izleyen bir kadın, kadıdının dizlerinde uyuyan bir kız çocuğu vardı.

Ve... Kız çocuğunu izleyen bir gölge...

.
.
.
.
.

Öncelikle yazım yanlışı vs. olduysa affola.

Umarım keyifle okuduğunuz bir bölüm olmuştur.

Beğenmeyi unutmayın :)

Bu kitapta geçen kişi ve olaylar tamamen kurgu eseri olup gerçek kişi ve olaylar ile herhangi bir ilgisi yoktur.