5. bölüm · Çınlama
4. BÖLÜM: SEÇİLENLER MECLİSİ
Efsaneler, kaderin ruhuna fısıldadığı cümlelerin yansımasıdır. Ruhun o efsaneyle bütünleşir ve seni yönlendirir. Şayet o yansımayı göremezsen; yolunu kaybetmiş, amaçsız, kademsiz bir ruh hâline gelirsin. Tıpkı bir gölge gibi sezilen ama görünmeyen....
...................
"Herkes burada olduğuna göre toplantıyı başlat-" Caelir'in sözü kapının sertçe açılmasıyla bölündü. İçerideki hava ağırlaştı ve o uğursuz ses meclisin duvarlarında yankılandı.
"Meclis'in asıl lideri olmadan mı toplantıya başlayacaksın Caelir?"
Gelen kişi üç kez dilini damağına vurdu ve içeriye yavaşça süzülerek girdi.
"Hem de en değerlim hakkında karar vermek için toplantı yapıyorken. Hiç yakışmadı Sevgili Meclis'im."
Orada bulunan herkesin dili tutulmuşken dışarıda bir kükreme sesi duyuldu ve herkes köşkün penceresine döndü ve bir çift altın rengi göz ile karşılaştılar.
Bu gözlerin sahibi Elyarion'du.
Davetsiz misafirin mor gözlerinin sahibi ise Gölge Varlık...
Herkes şok olmuş bir şekilde gelen kişiye bakıyordu.
Gölge Varlık asırlar sonra kendini ilk defa göstermişti.
Dışarıdaki Elyarion bir kez daha kükrediğinde meclis üyelerinden bazıları oldukları yere sinmişti.
Gölge Varlık, korkan insanlarla bakarak hafifçe gülümsedi ancak hâlâ bir gölge olduğu için üyeler bunu göremedi.
Onun mimik, jest ve duygularını sadece bir kişi hissedip görebilirdi.
"Korkmayın, sevgili Meclis'im. Elyarion'dan size zarar gelmeyecek. Değil mi, beyaz varlık?"
Elyarion'dan cevap niteliğinde bir kükreme daha duyulduğunda herkesin paniği artmıştı.
"Gördünüz mü? 'Evet' diyor." Üyeler konuşmaya çekiniyordu ve bir sözcü olarak masanın lideri konuşmalıydı yani Caelir. Ancak konuşmaya hazır değil gibiydi ama farkındaydı; lider olarak konuşmalıydı, bir lider seçilme sebebi bir bakıma da buydu. Sonunda boğazını hafifçe temizledi ve gür sayılabilecek bir sesle konuştu.
"Efendim burada ne işiniz var?" Caelir, Gölge Varlığa karşı el pençe duruyordu ve yüzündeki ifadeyi sabit tutmaya çalışıyordu. Ancak endişesi sesinden okunabilecek bir seviyedeydi.
Gölge Varlık gözlerini kısarak Caelir'e baktı. Mor gözlerinden etkilenmemek imkânsızdı. Gözleri bir cevher gibi parıldıyordu. Geçmişinden geriye kalan tek şey gözleriydi.
Rahat, kayıtsız bir tınıyla Caelir'in sorusunu yanıtladı.
"Burası benim, Caelir. Burada olmam en doğal hakkım."
Üyeler diken üstünde dururken bu durumdan en çok keyif alan kişi Lolla'ydı. Tanıdığı birini yeniden görüyor gibiydi...
"Demek sonunda kendini göstermeye karar verdin Gölge Varlık ya da majesteleri mi demeliyim?"
Gölge Varlığın dudaklarından bir kahkaha döküldü. Kimse görmedi ama herkes duydu. Eğer o uğursuz, tüyler ürperten derinden gelen ses, kime ait olduğunu belli etmeseydi kahkahanın sahibini ayırt edemezlerdi.
"Ah, sevgili Lolla. Değerli yardımcım, nasılsın? Seni görmeyeli birkaç asır ve altı yıl geçti. Umarım her şey yolundadır."
Altı kelimesine yapmış olduğu vurgu Lolla'nın dudaklarının hafifçe kıvrılmasını sağladı ve göğsüne bağlamış olduğu kollarını çözüp kumral, bukle bukle olan saçlarını arkaya atarken öne çıktı.
"Her şey yolunda, prensim. Merak etmeyin."
"Ben bir prens değilim, sevgili Lolla. Ben, Gölge Varlığım."
"Gölge Varlık.... Sen nasıl istersen öyle olsun."
İkisi arasında derin bir mazi var gibiydi. Sanki yakın iki dost gibiydi birbirlerine olan davranışları.
Gölge Varlık konuyu değiştirerek, "Neyse, çok uzatmayalım ve toplantımıza başlayalım," dedi ve mor cevherleri Caelir'e döndü.
Ona dönen gözlerle Caelir yeniden sözü devraldı ve "Herkes yerlerine geçsin lütfen," dedi.
Böylece toplantı başladı.
................
Kraliçe Hera gece yarısı, kimseye görünmeden elindeki şamdan ile birlikte sarayın kuzeydoğusundaki kütüphaneye doğru ilerliyordu.
Bu kütüphaneye Unutulmuş Kütüphane denilirdi. Çünkü burayı sadece Kraliçe ve geçmişin izleri biliyordu.
Aslında bir kişi daha biliyordu. Bu kişi, bu kütüphaneye bir iz bırakmıştı. Bu iz önceden dudaklarından dökülen bir cümlenin iziydi.
Bu kütüphaneyi, sarayın kuzeydoğu kanadındaki kullanılmayan bir koridordan geçilerek ulaşılan, duvarla neredeyse bütünleşmiş eski bir taş kapı koruyordu. Yalnızca Lyneth'in yöneticilerinin kanıyla açılabilen bu kapı, yüzyıllardır kimsenin ayak basmadığı bir bilgi mezarını saklıyordu.
Kraliçe Hera, elindeki şamdanı yere bıraktı ve diğer elindeki hançerle avucunda bir kesik açtı. Kan, avucunda ince bir çizgi oluşturmuştu.
Yavaşça kapıdaki bölüme kanlı elini koydu ve kapı ağır bir homurtuyla açıldı. Hera şamdanı eline yeniden aldı ve ağır adımlarla içeriye girdi. İçeriden yükselen bayat mürekkep, eski parşömen kokusu bir zamanlar burada yankılanan fısıltıların hâlâ duvarlarda saklandığını düşündürüyordu.
Kütüphane, üç katlıydı. Spiral şekilde yükselen dökme demir merdivenler, karanlıkta zar zor seçilen ikinci ve üçüncü katlara ulaşıyordu.
Raflar tavanlara kadar yükseliyordu ve çoğu kitap öylesine eskiydi ki, ciltleri ufacık bir dokunuşla bile çatlayacak gibi kuru ve solgundu.
Ortadaki devasa masanın üzerine serilmiş haritalar, krallığın şimdiye dek unutulmuş topraklarını gösteriyor; kenarlarında eski dilde yazılmış uyarılar gözle zor okunuyordu.
Tavandan sarkan, sönmüş fenerler ve örümcek ağlarıyla örtülü avizeler, buranın zamanın dışına itilmiş bir mekân olduğunu fısıldıyordu adeta.
Burası sadece bir kütüphane değil, bilginin muhafızlığıyla lanetlenmiş bir yerdi. İçerideki her kitap bir bilgi değil, bir yük taşıyor; her raf, geçmişle kurulan tehlikeli bir bağ gibi göz kırpıyordu.
Kraliçe Hera, "Lolla ne demişti? Hatırla, Hera. Ne söyledin Lolla?" diye sayıklıyordu.
O kelimeyi hatırlamaya çalışıyordu ve kütüphanede ilerlerken bir sütunun önüne geldi. Düşünmeye devam ederken altı yıl önce duyduğu kelimeyi hatırladı ve dudaklarından bir fısıltı şeklinde döküldü. "Occulus Cordis."
Başını kaldırdığında sütunda parlayan bir nokta gördü. O parlaklığa ulaşmaya çalıştı ancak dokunmadı.
Aniden parlaklık bir ok işaretine dönüştü. Sağı işaret ediyordu. Hera, içgüdülerini dinlemesi gerektiğini düşündü ve işaretin gösterdiği yöne doğru ilerledi.
En sonunda karşısına bir masa çıktı ve masanın üzerinde neredeyse bitmek üzere olan lâkin hâlâ yanmaya devam eden bir mum ile mumun aydınlattığı eski ve yıpranmış bir kitap gördü.
Yavaşça masaya yaklaştı ve kitabı incelemeye başladı. Sandığının aksine kitap kilitli değildi.
Kitabı okumaya başladığında Lolla'nın söylediklerinde haklı olduğunu gördü.
"Size sadece bunların söyleyebilirim. Mary bu krallık için bir tehdit ve bir mucize. Onu korumalısınız ve ondan kurtulmalısınız. Ondan korkmalısınız ve ona güvenmelisiniz."
Lolla bunları söylemişti.
Hera kitabı okumayı bitirdiğinde gözleri yalnızca bilgiyle değil, içindeki nefretle, sevgisiyle ve anneliğin sarsıcı endişesiyle dolmuştu. Parlayan gözbebekleri artık sadece bir hükümdarın değil, yıkıma hazırlanmış bir annenin gözleriydi.
Hera öğrenmemesi gereken bir efsaneyi öğrenmişti.
"Mary... Güç sana zarar verecek. Bunun olmaması için seni ve krallığımı korumak için gerekirse senin öldüğünden bu sefer gerçekten emin olurum. Her neredeysen umarım Gölge Varlık ile tanışmamışsındır. O, senin en büyük hatan ve en büyük doğrun."
Kütüphaneden yine kimse görmeden ayrıldı ve ihtişamlı sarayından çıkarak Mary'i aramaya koyuldu.
Ve karanlık kütüphanenin kapısı tekrar kapanırken, bin yıllık toz bir kez daha sessizliğe gömüldü. Ama artık geri dönüş yoktu.
Kızının zarar görmemesi için her şeyi yapardı. Nasıl ki doğması için her şeyi yapmışken onu korumak için de her şeyi yapardı.
Onu öldürmesi gerekse bile.
.................
"Mary annesine geri verilecek çünkü güçleri henüz kontrol edilemez." Konuşan Meira'ydı.
"Size katılıyorum sevgili Meira. Mary çok tehlikeli olabilir ve bu bizim sonumuz olabilir."
Lolla, Alkarin'in bu cümlesine gözlerini devirmeden edemedi.
"Bence bu konuda asıl konuşması gereken Lolla, onun çok değerli öğretmeni Martha ve bu görevi Lolla'ya veren Gölge Varlık. Haksız mıyım?" Bunu peri soyundan Maya söylemişti.
"Belki de susman bize daha çok katkı sağlayabilir peri." Cadı soyundan Sebastian Maroon sertçe söylemişti bu cümleyi hatta 'peri' kelimesini tükürürcesine söylemişti.
"Sakin ol, öğrenci! Maya haklı. Cadılar ve periler yaratıldıklarından beri anlaşamıyor olabilir ama Meclis'te bulunduğumuzu unutma, burada her şey dışarıda kalır." Leo öğrencisine bir uyarı olarak söylemişti bunları.
"Cadılarla perilerin anlaşamaması umurumda bile değil. Ablamı, Mary denen şımarık, küçük bir veletin annesi olacak o kadın öldürdü… Ve siz hâlâ onun hakkında karar almak için toplandığımızı mı söylüyorsunuz?
Üstelik bu pozitifliğin vücut bulmuş hâli lanet olası bir peri, bize en doğru kararı verebilecek kişileri söyleme hakkını kendinde buluyor! Gerçi sonradan katılan, ne olduğu belirsiz o varlığı 'kişi' olarak bile saymıyorum.
Ve evet, Maya’dan nefret ediyorum."
"Hey! Kendine gel Sebastian. Mary küçük bir çocuk ve Gölge Varlık senin liderin. Ayrıca Maya ile Meclis'te bir aradasınız. Burada herkes birdir. Onlar hakkında bu şekilde konuşamazsın!" Lolla'nın keskin bakışları Sebastian'a dönmüştü.
Sebastian ellerini sertçe masaya vurdu ve ayağa kalktı. "Konuşursam ne olur, Lolla? Mary'e bir şey olmasından korkuyor musun yoksa? Hera'dan ablamın intikamını alacağım ve bunu onu öldürerek değil, en sevdiğini yani Mary'i öldürerek yapacağım!"
"Ona dokunmaya cüret edemezsin! Eğer buna kalkışırsan seni asıl ben öldürürüm! Anladın mı?" Lolla masadan kalkmaya yeltendi ancak Martha'nın büyüsü onu yerinde tuttu ve Leo ile Gölge Varlığa baktı. Leo, Sebastian'ı yerine oturmasını söylerken Gölge Varlık rahatını bozmadı. Bunu gören Martha, Caelir'e döndü ve Caelir ortamı sakinleştirerek Sebastian'a döndü.
"Ablanın intikamını alamazsın Sebastian. Çünkü Lehtian bir İsyankârdı, kurallarımız gereği kimseye bir şey yapamazsın."
Yeniden ayağa kalkmaya meyleden Sebastian'ı Leo durdurdu ve tehditkâr bir tonda sadece öğrencisinin zihnine girerek konuştu. "Eğer bir kez daha masaya karşı gelirsen seni bir İsyankâr ilan ederim ve seve seve senden kurtulurum. Böylece çok sevdiğin ablanın yanına gidebilirsin. Emin ol, yerinde olmak isteyen birçok cadı var Sebastian. Sakinleştiğinde seni tutan büyüyü kullanmayı bırakacağım." Leo'nun büyülü fısıltısı Sebastian'ı sakinleştirdi ve büyü kalktı. Aynı şekilde Lolla'yı tutan büyü de kalkmıştı.
Daphne öğrencisi Maya'nın teklifini oldukça msku gördü ve Gölge Varlığa döndü. "Önce senin ne düşündüğünü merak ediyorum Gölge Varlık."
"Bence bunu Mary'e bizzat sorabiliriz, leydim."
Gölge Varlığın cümlesi bir bomba etkisi yarattı.
"Ne demek bizzat sorabiliriz?" Amelia kaşları çatılmış bir hâlde sormuştu bunu.
"Mary henüz kabul görmedi. Burada olmamalı, olamaz." Setharion tüm sakinliği ile konuşmuştu.
"Bu nasıl olabilir, Gölge Varlık?" Lolla içinde öfke kıvılcımlarının yanmaya başladığını hissediyordu.
"Öfkeni dindir Lolla." Gölge Varlık Lolla'nın aksine sakindi.
"Mary'nin zihnine mi girdin sen? Daha erken, aptal!" Bu cümleler içgüdülerinin yönlendirmesiyle dışarıya dökülüyordu. Zihni bir uyanışta gibiydi.
"Hayır, tam zamanı ve benimle nasıl konuştuğuna dikkat et!" Gölge Varlık ilk defa hiddetlenmişti ancak bu kısa sürdü. Öfkesinin yerini alaycı ve kendinden emin bir tını aldı. "Mary şu an Elyarion'un yanında. Beyaz varlığım ile kıymetlim tanıştı ve muhtemelen bağ kuracaklar."
"Hayır!"
"Bir şey mi biliyorsun Lolla? Hem de unutman gerekirken." Gölge Varlığın sesi bir şeyi ima edercesine çıkmıştı ve bu Lolla'yı rahatsız etmişti.
Lolla'ya güçleri asırlar öncesinden bir anı göstermişti. Martha'dan öğrenmek istediği her şeyi parça parça da olsa hatırlamaya başlamıştı. Fakat bunu bildiğini kimsenin öğrenmemesi gerekiyordu. Çünkü yasaktı.
Gerçeği bilen diğer kişi ise bunun bedelini ödeyecekti... Çünkü o bir Seçilen değildi...
Lolla'nın bunu bildiğini Meclis fark ederse o da bedelini öderdi. Bir Seçilen olsa bile.
"Hayır, ne bilebilirim ki? Ama Elyarion, Mary'e zarar verebilir."
"Böyle bir şey olmayacak. Aksine çok iyi anlaşacaklar."
.................
Meclis'te bunlar konuşulurken, Mary kendini ıssız bir yerde ilerlerken bulmuştu.
Neden buradaydı? Nereye gidiyordu? Zihnindeki ses neden susmuyordu? En önemlisi bu ses kime aitti? Zihninde dönüp duran sorular da bunlardı.
Küçük bedeni bir çeşit etki altındaydı ve o sese çekiliyordu.
"Bana gel, Mary." Zihninde bu fısıltılarla gece vakti ıssız bir yerdeydi ancak herhangi bir duygu hissetmiyordu. Uyuşmuş gibiydi. Ama tek bir istisna vardı. İçinde bir güven hissi yayılmıştı. Çünkü bu sesi tanıyordu daha doğrusu sesin kime ait olduğunu içten içe hissediyordu.
"Kimsin sen?"
"Memor esto mei... Cum hora aderit..."
Hatırla beni... Zamanı gelince...
Ne demekti bu?
Mary bu dili nereden biliyordu?
Büyü dilini nereden biliyordu?
"Doğru an, ne zaman?"
"Zihnini zorla Mary."
"Yapamam, etkin çok büyük."
"Ah, yapabilirsin çünkü bunu yapabilcek tek kişi sensin sadece odaklan ve beni hatırla."
Mary tam olarak söyleneni yaptı ve odaklandı. Zihninde bir anı, hayır, bir rüya canlandı.
Catherine...
Ve arkadaşının yanındaki Gölge Varlık...
"Sen... Gölge Varlıksın."
"İşte benim kıymetlim. Evet, ben söylediğin kişiyim. Beni hatırladığına göre bana gel Mary."
Mary ilerlemeye devam etti ve en sonunda eski bir köşkle karşılaştı ve devasa boyutta olan, beyaz pullara, beyaz pullarının arasına serpilmiş altın pullaran ve gümüş boynuzlara sahip ejderhayı fark etti.
"Elyarion."
Ejderha ona döndü. Kısılmış altın bakışlarını Mary'e çevirdi ve kısık bir şekilde hırladı.
Ve o an garip bir şey oldu. Mary sıcak bir hisle kavruldu ve ejderha, onun ruhunu anlıyormuş, okuyormuş gibi bakmaya başladı.
"Seni çok uzun zamandır bekliyoruz, Occulus Cordis," dedi Elyarion, sesi sanki düşüncelerinden yükseliyordu.
"Sen benimle konuşuyorsun."
"Evet, çünkü bağ kurduk. Artık bizimlesin. Daha çok karşılaşacağız Mary."
Ejderha yavaşça, sanki Mary'i selamlıyormuş gibi başını eğdi. "Seni yeniden gördüğüme sevindim Occulus Cordis."
Ve o sıcak his yok oldu.
"O, senin ejderhan mı?" Gölge Varlık ile iletişim kurmayı denemişti ve bunu başarmıştı. Gölge Varlık ona hemen yanıt vermişti.
"Hem evet, hem hayır... Sevgili Mary. Evet, o benim ejderham. Hayır, o aslında bizim ejderhamız."
"Ne demek istiyorsun?" Mary şaşırmıştı.
"Yakında kıymetlim. Yakında anlayacaksın. Çok yakında... Şimdi içeri gel."
................
İçeri giren küçük bedeni ilk fark eden Lolla , ona doğru koştu.
"Mary ne işin var burada?"
"Beni, o çağırdı kâhin." Derken Gölge Varlığı işaret ediyordu.
"Elyarion seninle konuştu mu?"
"Evet, benimle konuştu."
"Lanet olsun!"
"Mary de geldiğine göre ne yapmamız gerektiğini konuşabiliriz."
"Onu öylece Meclis'te söz sahibi mi yapacaksın?" Bunu soran kişi büyücü soyundan öğrenci Phoenix'ti.
"Evet, öyle yapacağım. Bir sorun mu var?"
"Öğrencim doğru söylüyor, onu öylece söz sahibi yapamazsın Gölge!" Elena Yves sessizliğini bozmuştu.
Gölge Varlık sessizce öne çıktı. Her adımında zeminden duman gibi yükselen karanlık, tıpkı yaşayan bir varlık gibi kıvrıldı. Gözleri Elena’ya kilitlendi.
"Benimle nasıl böyle konuşabilirsin, Elena?" diye fısıldadı ve o fısıltı bile göğüs kafesini titretti.
Bir anda gölge uzuvları, Elena’nın zarif boynunu bir yılan gibi sardı. Kadın irkildi ama bağırmadı. Ardından Sebastian’a döndü.
"Ve sen, Sebastian..." sesi derinleşti, karardı.
"Nasıl cüret edersin?"
Sebastian yerinden kalkmak üzereydi ki bir başka gölge kol, yıldırım hızıyla ileri atılıp Sebastian'ın boğazını kavradı. İki üye de artık Gölge Varlığın pençesindeydi. Odanın ışığı sönmüş gibiydi; nefesler daralmış, sessizlik ölüm gibi çökmüştü.
"Bu Meclis benim!" diye gürledi Gölge Varlık.
"Ve benim olduğu kadar Mary’nin! Siz sadece bizim yokluğumuzu dolduruyorsunuz. Siz... yoksunuz. Siz birer gölgesiniz!"
Elena ve Sebastian nefes alamamaktan kıpkırmızı kesilmişti.
Elena'nın teni solmuştu, gözleri yaşla dolmuştu ama sesi titrek de olsa direndi. Zorlukla konuşarak ,"Bizsiz yapamazsın", dedi.
Gölge Varlık güldü. Sessiz ama iç parçalayıcı bir gülüştü bu.
"Ah, Elena... Yapabilirim. Gölge benim sadece adım değil, gerçeğim. İstersem hemen şimdi güçlerinizi çağırır, sizin özlerinizi söküp alırım. Bu Meclis’i yakar, külleriyle Mary’nin geleceğini inşa ederim."
Gölge daha da yaklaştı.
"Ben, Gölge Varlığım. Beni yaratmadınız... Ben zaten vardım. Güçsüz hâlinizde ne kadarsınız siz? Sadece birer isim… Ya Mary’i kabul edersiniz, ya da tarihten silinirsiniz."
Elena’nın sesi zar zor çıktı.
"Ta... Tam... Tamam..."
Gölge uzuvlar geri çekildi ve Elena ile Sebastian yere, dizlerinin üzerine çöküp öksürmeye başladı.
Kimse müdahele edemedi çünkü Gölge Varlığa karşı gelmek ihanet sayılırdı.
"Evet, az önce de söylediğimiz gibi Mary burada olmama-" Samara'nın sözü Gölge Varlığın ona dönmesiyle yarıda kesildi.
"Bunu Mary'e sorun. Şimdi!"
"Mary annenin yanına dönmek ister misin?" Maya hızlıca Gölge Varlığın emrini yerine getirdi.
Mary, Maya'nın sorusuyla gülümsedi ve "Evet, annemin yanına dönmek istiyorum", dedi.
"Kabul edildi. Toplantı bitmiştir."
Gölge Varlığın rahat çıkan sesiyle herkes ona döndü.
"Biz de zaten bunu istiyorduk. Az önceki gösteri de neyin nesiydi o zaman?" Meira olanlara inanamıyordu.
"Ben ona gösteri değil, had bildirme diyorum Meira. Lolla ve Mary hariç herkes çıksın ve inlerine çekilsin."
Herkes ters bakışlar eşliğinde oradan ayrıldı.
"Somnus cadeat. Lux taceat. Mens obscuratur."
Uyku insin. Işık sussun. Zihin kararsın.
Gölge Varlık bunu söylediği an Mary olduğu yere yığıldı ancak bedeni sert zemine düşmedi. Gölge uzuvlar onu tuttu ve bir kanepeye yatırdı.
"Evet, Gölge Varlık benden ne istiyorsun? "
"Lolla, Mary'i annesine sen götüreceksin. Ancak görevin bitmedi, saraya ulaşınca sarayın gizli bölmelerinde saklanacaksın ve Mary'i koruyacaksın. Herkese karşı hattâ annesine karşı bile. Hera'ya güvenmiyorum. Zaten çok yakında bir bedel ödemesi gerek."
Lolla gözlerini Mary’ye çevirdi. Küçük bedenin huzurlu görünen yüzü, içindeki fırtınalardan habersiz gibi görünüyordu. Ama Lolla, onun zihninde dönenleri az çok tahmin edebiliyordu artık. Bu çocuk bir mucizeydi, aynı zamanda bir lanet.
"Mary... annesinin kollarına dönmek üzere... ama bir daha asla aynı çocuk olmayacak," diye fısıldadı Lolla, kendi kendine.
Gölge Varlık ağır ağır yürüdü ve pencereden dışarı baktı.
"Zaten hiçbir zaman sıradan olmadı."
Lolla başını kaldırıp ona baktı.
"Benim onunla kalmam, sarayda fark edilmeden saklanmam imkânsız olacak."
"Sen bir Kâhinsin, Lolla. Görünmen gerekmediğinde görünmezsin. Unutulman gerekirse, unutulursun. Ve ben seni unuttururum."
Gölge Varlık ona döndü.
"Ama gözlerin açık kalacak. Eğer Hera'nın niyeti karanlıksa... anında haberim olacak."
Lolla yutkundu.
"Mary hâlâ çocuk... Onun üzerinden bu kadar oyun kurmak… doğru mu?"
"Bunu bana değil, evrene sor. Çünkü bu kader onun doğduğu gün yazıldı."
Gölge Varlık, parmaklarını Mary’nin alnına doğru uzattı, dokunmadı ama bir ışık halesi göz kırpıp kayboldu.
"Artık daha çok hatırlayacak. Rüyalarında bile olsa."
Lolla kaşlarını çattı.
"Bu onun zihnini parçalayabilir."
"Ya da onu ayağa kaldırabilir. Seçim onun."
Mary’nin dudadakları hafifçe kımıldadı."Seni… görüyorum..."
Lolla ve Gölge Varlık aynı anda ona döndü. Mary gözlerini hâlâ kapalı tutuyordu ama sesi netti.
Mary bunları sayıkladıktan sonra Lolla kararlılıkla başını salladı.
"Merak etme. Sana verdiğim sözü unutmadım prensim. Mary'i canım pahasına koruyacağım."
Gölge Varlık gülümsedi ve yine kimse görmedi.
"Teşekkür ederim, Lolla. Seninle arkadaşlığımız sonsuz olacak diye boşuna söylemedim. Güçlerini verdiğim için pişman olmadığım ikinci kişisin. Bu arada hatırladığını biliyorum. Kehanetin devamını söyle Lolla."
"Kehanetin devamı yok. Neyden bahse-" Lolla'nın gözleri aniden kocaman açıldı ve yeni cümleleri söyledi. "Gölgeden doğan, ışığa dokunursa, Dünya ya yanacak, ya uyanacak."
Gölge Varlık kayboldu.
Lolla ve Mary kendilerini neyin beklediğini bilmeden Lyneth'e geri dönmek için yola çıktı...
Ve çok uzaklarda... Hera, Mary'i ararken şu cümleleri söyledi:
“Kızım ya beni yok edecek… ya da beni hatırlayacak.”
.
.
.
.
.
Yazım yanlışı vb. olduysa affola. Umarım beğendiğiniz bir bölüm olmuştur.
Beğenmeyi unutmayın:)
Bu kitapta geçen kişi olaylar tamamıyla kurgu eseri olup, gerçek kişi ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur.
