11. bölüm · CAMDAN KÖPRÜLER
"Tuzlu bir yalan"
Muğla’nın nemsiz, ılık rüzgarı tenimizi yalayıp geçerken, biz yine aynı yatağın içindeydik. Garip bir simyaydı bu. Gündüzleri araya ördüğü o sert duvarlar, gece olduğunda uykunun ve karanlığın tesiriyle şeffaflaşıyordu. Bana sarılıyordu. O ilk 39 günün o sarsılmaz heyecanı belki çekilmişti aramızdan ama kollarının sıcaklığı hala tanıdıktı, hala sığınaktı.Dudakları dudaklarıma değdiğinde, zamanın durduğunu sanıyordum. O anlarda ne o "toksik geçmişi" ne de "başkası var" yalanı kalıyordu. Sadece biz vardık. Ama bu, bir vuslat değil; bir veda provasıydı.Öpüşmemiz bittiğinde, başımı hafifçe geri çekip o sürmeli gözlerine bakıyordum. Bakışlarımda binlerce cümle vardı: "Seni sevmekten vazgeçemem," "Bizi neden bu arafta tutuyorsun?", "Neden hala buradasın?" Mücahit, o anlarda bakışlarımdaki o devasa sevgiyi bir ok gibi göğsünde hissediyordu. O zırhını hemen kuşanıyor, dudaklarındaki o sıcaklık henüz soğumamışken yüzüne sahte, zehirli bir gülümseme yerleştiriyordu."Biz kankayız, biz dostuz Gül," diyordu gülerek.O "kanka" kelimesi, o anlarda bir kurşun gibi düşüyordu aramıza. Az önce saçlarımı okşayan, beni öpen adam gitmiş; yerine acımasız bir şakacı gelmişti. Canımı kasten, bilerek, en derinden yakıyordu. Sevginin üzerine "arkadaşlık" kılıfını giydirerek, beni o cam köprüden aşağı itiyordu.Bana sarılıp uyurken "arkadaşız" demek; susuz birine deniz suyunun serinliğini koklatıp, bir yudum içmesine izin vermemek gibiydi. O Muğla gecelerinde anladım ki; Mücahit beni sadece kaybetmekten korkmuyordu, beni kendi elleriyle mahvetmekten de çekinmiyordu. Çünkü o "dostuz" yalanı, onun vicdanının tek kaçış yoluydu.
