17. bölüm · Buzun Ateşi
Sessiz Veda ve Adalet
Aras, yolun ortasında dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini asfalta vururken ciğerlerinden kopan o hayvani nida geceyi ikiye böldü. Arkadan yetişen İzgi, Aras’ın yanına ulaştığında sadece boş yolu gördü.
"Gitti..." dedi İzgi, sesi bir fısıltıdan farksızdı. Dizlerinin bağı çözüldü ve Aras’ın yanına, kan gölüne dönmüş tişörtünün hemen yanına yığıldı. "Gözlerimin önünde götürdüler onu, Aras... Hiçbir şey yapamadık."
Aras başını kaldırdı. Gözleri artık bir babanın şefkatini değil, bir canavarın soğukluğunu taşıyordu. Yaralarından akan kan yolu boyarken, İzgi’nin elini sımsıkı tuttu.
"Onu bulacağım İzgi," dedi Aras, sesi buz kadar soğuk ve keskindi. "Bu şehri taşına kadar söküp çıkaracağım, Karan Alacalı’yı kendi kanında boğacağım ama Ayaz’ı geri alacağım. Yemin ederim."
Gece yarısı, rüzgar limandaki devasa konteynerlerin arasında uğuldarken, Aras ve İzgi Karan’ın dediği noktada durdular. Karan, elinde bir telefon, arkasında silahlı adamlarıyla tam karşılarındaydı. Ama Ayaz görünürde yoktu.
"Oğlum nerede?" diye kükredi Aras.
Karan sırıttı. "Önce emaneti teslim alayım, Aras. İzgi buraya gelecek, sen gideceksin."
İzgi, Aras’ın elini son bir kez sıktı; bu, "plan başlıyor" demekti. İzgi ağır adımlarla Karan’ın yanına geçtiğinde, Karan zafer kazanmış bir edayla İzgi’nin kolunu kavradı. Aras’a dönüp cebinden bir kağıt çıkardı ve yere fırlattı.
"Oğlun bu adresteki eski depoda. Ama acele etsen iyi olur... Çünkü deponun içine bir zamanlayıcı bıraktım. Eğer geç kalırsan, onu ölmeden kurtaramazsın. Şimdi git ve evlat acısıyla nasıl yaşanırmış öğren!"
İzgi bu duyduklarıyla dehşete düştü. Karan’ın kollarında sarsılarak bağırmaya başladı: "Ne yaptın oğluma! Karan, ona bir şey olursa seni öldürürüm! Onu nasıl ölüme terk edersin!"
Aras, kağıdı kaptığı gibi arabasına atlarayak ortalığı tozu dumana bıraktıkdan sonra öfkeyle ayrıldı limandan.
Aras depoya ulaştığında, zamanlayıcının o keskin "bip" sesleri boş binada yankılanıyordu. "Ayaz! Buradayım aslanım!" diye bağırarak dumanların arasına daldı. Arka taraftaki bir kolonun dibinde, Ayaz’ın küçücük bedeni bağlı duruyordu. Aras ona ulaştığında, zamanlayıcıdaki rakamlar sıfıra yaklaşmıştı.
"Baba..." diye fısıldadı Ayaz, gözleri yaşlıydı.
Aras tam ipleri çözmeye çalışırken, mekanizma büyük bir gürültüyle patladı. Alevler ve beton parçaları her yanı sardı. Aras, patlamanın şiddetiyle uzağa savrulurken, deponun tavanı Ayaz’ın olduğu yerin üzerine çöktü. Aras, toz ve dumanın içinden "AYAZ!" diye haykırarak kalkmaya çalıştı ama tonlarca beton yığını oradaydı artık.
Limanda ise kaos hakimdi. Aras’ın adamları baskın yapıp Karan’ı etkisiz hale getirmiş, İzgi’yi kurtarmışlardı. İzgi, elleri kelepçeli Karan’ın önünde, telefonunun çalmasını bekliyordu. İçinden ettiği sayısız duaların kabul olması için neler vermezdi.Telefonu açıldığında Aras’ın hıçkırıklara boğulmuş, parçalanmış sesini duydu.
"İzgi..." dedi Aras, sesi bir ölününki kadar ruhsuzdu. "Yetişemedim... Ayaz... Ben kurtaramadım onu."
İzgi’nin elindeki telefon yavaşça yere düştü. Dünya o an İzgi için durdu. Önce derin bir sessizlik oldu, ardından limanın o devasa vinçlerini bile titreten bir çığlık koptu İzgi’nin boğazından. "HAYIR! AYAZ! HAYIRRR!"
İzgi, yerdeki Karan’ın üzerine bir aslan gibi atıldı. Onu parçalamak, yok etmek istiyordu ama Aras’ın adamları onu zorla tuttular. İzgi dizlerinin üzerine çöktü, limanın soğuk betonuna kapanarak hıçkırıklara boğuldu.
Aras, deponun enkazı önünde diz çökmüş, kanlı elleriyle betonları tırnaklarıyla kazımaya çalışıyordu. Ama artık çok geçti. Karan Alacalı, Soykanların sadece bugününü değil, geleceğini de onlardan koparıp almıştı.
Gecenin karanlığı, bir ailenin yok oluşuyla daha da koyulaştı. Artık ne naz yapacak bir Aras vardı, ne de evladına pancake yapan bir İzgi. Sadece intikamın soğuk ateşiyle kavrulan iki yaralı ruh kalmıştı.
Karan Alacalı için kaçacak yer kalmamıştı. Aras’ın limana yerleştirdiği gizli kameralar, patlamanın olduğu depodaki parmak izleri ve Aras'ın elindeki ses kayıtları, Karan’ın sonunu hazırlayan en büyük deliller oldu. Polisler limanı kuşattığında Karan, bir zamanlar hükmettiği o karanlık dünyadan elleri kelepçeli, başı eğik bir şekilde çıkarıldı. Hayatının geri kalanını dört duvar arasında, sebep olduğu o masum canın gölgesiyle yaşayacaktı. Adalet yerini bulmuştu ama Soykan malikanesinin neşesi artık sonsuza dek susmuştu.
Birkaç gün sonrası... Gökyüzü, sanki bu büyük acıya eşlik edercesine gri bulutlarla kaplıydı.
İzgi ve Aras, bembeyaz mermerlerle çevrili, üzerinde henüz tazeliğini koruyan çiçeklerin olduğu o küçük mezarın başında yan yana oturuyorlardı. Aras’ın omuzları çökmüş, gözlerindeki ışık sönmüştü. Artık ne bir naz yapacak hali vardı ne de sert bir iş adamı duruşu. Sadece evladını kaybetmiş bir babaydı.
İzgi, elindeki tek bir beyaz gülü mezarın üzerine yavaşça bıraktı. Toprağı elleriyle okşarken, hıçkırıkları sessiz bir ağıda dönüşmüştü.
"Uyudu Aras..." dedi İzgi, sesi rüzgarda kaybolacak kadar kısıktı. "En sevdiği oyuncağını da yanına bıraktım. Artık korkmayacak, değil mi?"
Aras, İzgi’nin titreyen omzunu kolunun altına aldı ve onu kendine doğru çekti. "Korkmayacak İzgi... Artık kimse ona zarar veremez. O bizi bekleyecek."
Aras, cebinden Ayaz’ın mutfakta düşürdüğü o küçük oyuncak arabayı çıkardı. Onu mermerin kenarına, sanki Ayaz her an uzanıp alacakmış gibi bıraktı. Gözyaşları asfaltı değil, bu kez toprağı ıslatıyordu.
"Karan cezasını çekecek," diye fısıldadı Aras. "Ama bizim içimizdeki bu yangın hiç sönmeyecek. Sen, ben ve bir de hatıralarımız kaldı."
İzgi başını Aras’ın omzuna yasladı. İkisi de sessizce, sadece rüzgarın fısıltısını ve uzaktan gelen dalga seslerini dinleyerek o küçük mezarın başında saatlerce oturdular. Hayat onlar için bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı; ama artık kaçacakları bir düşman yoktu, sadece birbirlerine tutunarak aşmaları gereken uçsuz bucaksız bir keder vardı.
