15. bölüm / 14
B.O.ZLABİRENT
Bölümler 14Şu an: LABİRENT
- 1 BOŞLUK137 kelime
- 2 10 YIL ÖNCE1.400 kelime
- 3 YOĞUNLUK1.010 kelime
- 4 10 YIL ÖNCE BÖLÜM 21.221 kelime
- 5 TANSİYON1.508 kelime
- 6 10 YIL ÖNCE BÖLÜM 31.817 kelime
- 7 BİR ÇOCUK483 kelime
- 8 VENÜS1.041 kelime
- 9 MÜCAHİT1.350 kelime
- 10 SON KAÇIŞ2.156 kelime
- 11 KLOSTROFOBİ1.190 kelime
- 12 Xx5.102 kelime
- 13 KARANLIK AYRIM5.251 kelime
- 14 LABİRENT13.362 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Şenol dengesini kaybedip derin, bilinmeyen suların içine düşer ve bilincini kaybeder. Suların içinde dibe çökerken oksijensizlikten ölmek üzere olan beyni, hayatta kalmak için saklamış olduğu gizli anılarını parlak bir şekilde gösteriyordur. Neon parıltılı askeri laboratuvar görür. Kendisini beyaz bir sedyeye uzanmış şekilde fark eder. Kafasına bağlanmış olan elektrotlara dokunur. Dört bir yanı camla çevrelidir. Karşısında beyaz üniformalı ve maskeli adamlar görür. Her yer parlak ve beyazdır. Ona bakarak sürekli ellerindeki cihazlara bir şey yazıyorlardır. İnsanların sesi daha çok Çince gibi geliyordur ona ve sağ üst köşede "Project Feng: Cognitive Alien Adaptation (Feng Projesi: Bilişsel Uzaylı Adaptasyonu)" yazısı çok dikkatini çekmiştir.
– Ney, bu da ne demek şimdi, neredeyim ben?
Kolları ve bacakları sıkıca bağlıdır. İyice zorlamaya başlar çıkarmak için.
– Hey siz, neye bakıyorsunuz öyle? Çıkarın beni buradan! Bu kahrolası yer de neyin nesi böyle?
Herkes hiçbir şey olmamış gibi yaptıkları işe devam ediyordur. Yukarıdan robot kolu, bir el büyüklüğü kadar iğneyi indirir gözünün önüne.
Cama doğru yanaşan maskeli adam mikrofona doğru uzanır ve konuşmaya başlar.
Bilim Adamı: Şimdi senden rahatlamanı istiyorum. Bunlar sadece prosedür. Beynine implant yerleştireceğiz, o yüzden kıpırdamaman gerekiyor. Zaten istesende kıpırdayamazsın ama bu hayati önem taşıyor. O iğne 1 milim bile saparsa sonucu ölümcüldür. Şimdi sol göz kapağını sabit tutmak için göz tutucuyu yerleştiriyorum. Sadece sakin ol.
Şenol: Birisi bana burada neler olduğunu açıklayacak mı? Ben implant falan istemiyorum, sadece beni bu lanet yerden çıkarın!
Bilim Adamı: Sadece sakin ol, hepsi geçecek.
Şenol: Allah kahretsin böyle işi! Burada ne yaptığınızı bile bilmiyorum VE BENDEN SAKİN OLMAMI İSTİYORSUNUZ! BENI BURADAN ÇIKARIN, SİZİ KAÇIKLAR! SİZ İNSAN MISINIZ LAN?
Kalp atışları iyice hızlanmıştır.
Bilim adamları kendi aralarında konuşarak:
– Hasta şoka giriyor, bir an önce sakinleştirici vermeliyiz. Hemen bir doz hazırlayın.
Cam mekanın içinde sarı ve kırmızı ışıklar dönüyordur. Bir taraftan bip sesleri... Yukarıdan başka bir robot kolu inerek Şenol'un sağ koluna doğru iğneyi enjekte ediyordur.
Şenol: HAYIR, ÇEKİN ŞU KAHROLASI ŞEYİ GÖZÜMÜN ÖNÜNDEN! İĞNE FALAN İSTEMİYORUM DEDİM, ha... y...
Şenol bilincini tamamen kaybeder; sakinleştirici işini yapmıştır. Göz tutucu sol göz kapağını açar ve otomatik kilitler. Diğer kolda duran iğne, sol gözünün tam ortasına doğru yavaşça girerek enjekte eder. İşlem başarılı bir şekilde tamamlanır. Ekrandaki kalp ritim gösterge şeması bir anda düz çizgiye döner. Etrafta koşturan askerler telaşlı bir şekilde hızlanmaya başlarlar. Cam mekanın içinde gürültülü bir şekilde kırmızı ışıklar yanıp sönüyordur.
Bilim Adamları: Hastayı kaybediyoruz!
Robot kollar yukarıdan maskeyi indirip takarlar, diğer yandan defibrilasyon ayarlanır ve nano pedler yerleştirilir.
– 120 Joule şok veriliyor, hastada tepki yok.
Odanın içi tiz bir elektrik sesiyle dolup taşıyordur. Defibrilasyondaki nano pedler birbirine her değdiğinde tiz sesi daha da artıyordur. Makine çok hızlı bir şekilde şarj oluyordur.
– 200 Joule ayarladım, şok veriliyor.
Çıkan şoktaki tiz ses yayılmaya devam ederken:
– Hâlâ dalgalanmalar var.
– 1 miligram adrenalin verip 360 Joule ayarlayın.
Robot kolu yukarıdan bükülerek aşağı doğru iner ve damar yolundan iğneyi yaparak geri yukarı çıkar.
– Şok veriyorum.
Şenol konuşmaları çok ağır çekimdeymiş gibi duyuyordur. Her yer parlak ve beyaz... Üstündeki tavan, ağır çekimde sürekli olarak hareket ediyormuş gibi görüyordur. Konuşamıyor ama bir şeyler hissediyor.
SUYA DÜŞERKEN BİRKAÇ DAKİKA ÖNCESİ...
Şenol'un parmakları ıslak kapının kenarından hızla kayar. Ruolan'ı yutan o azgın su kütlesi, şimdi büyük bir hışımla sekiz metre o dipsiz karanlığa doğru çeker. Düşerken sırtı yan dönmüş ağaçlara ve keskin dallara çarpar. Kıyafetinin içindeki her bir eklem sarsılır. En sonunda köpüren büyük suların içine doğru düşer ve kaybolur.
Oksijen bağı koptuğu için kaskın içindeki o son hava kırıntısı da tükenmiştir. Kırmızı alarm ışığı Şenol’un yüzüne vurmaya devam eder.
OKSİJEN SEVİYESİ: %0 OKSİJEN SEVİYESİ: %0 - 60 SANİYE İÇİNDE BEYİN ÖLÜMÜ
Şenol suların derinliklerine, zifiri karanlığa doğru batarken akciğerleri adeta infilak edecek gibi sıkışır. Ağzını açıp nefes almaya çalışır ama oksijen tüpünden hiçbir şey gelmez. Gözleri yukarıya, suyun yüzeyindeki hafif parıltılara doğru bakar ama bilinci hızla kaymaktadır.
ACİL DURUM HİDROLİZ SİSTEMİ DEVREYE GİRDİ... SUDAN OKSİJEN AYRIŞTIRILIYOR...
Şenol büyük bir öksürük kriziyle gözlerini açar. Kaskının içini dolduran buz gibi, metalimsi, tatlı hava ciğerlerini doldurur.
Derin derin nefes alırken sırt üstü yattığı yerden etrafına bakar
(OKSİJEN SEVİYESİ: %32 - SABİT)
- Yaşıyorum... Allah kahretmesin ki yaşıyorum
Ayağa kalkmaya çalışır ama her yeri sırılsıklamdır ve vücudu balyoz gibi ağırdır. Üzerindeki feneri yakıp etrafı aydınlatır. Burası zifiri karanlık, dipsiz bir boşluktur; yani geminin en alt katında yer alan su arıtma ve filtreleme tesisi... Gemi yan döndüğü için, normalde tavanda olması gereken büyük su tankları şimdi sol tarafında çelik duvarlar gibi yükseliyordur. Her yer paslı borular, parçalanmış vanalar ve yukarı katlardan sicim gibi akan sularla doludur. Ayaklarının altında yaklaşık on santim derinliğinde bir su birikintisi vardır.
— Harika... Silahım yok, mermim yok, Ruolan yok! Tamamen tek başımayım. Ve o gördüğüm garip şeyler de neydi? Hayal mi görüyordum yoksa kafayı mı yiyorum? Aman Allah’ım, çok gerçekçiydi; sanki gerçekten başka bir yerdeydim. İmplant yerleştirmekten bahsediyorlardı. Feng Projesi de ne alaka? Ruolan’ın bana taktığı bir isim değil miydi o? Sanırım gerçekten kafayı yiyorum ama daha önce hiç böyle hissetmemiştim.
Şenol'un içi iyice ürperir. Gerçeklik algısını tam olarak kavrayamıyordur. Sürekli ellerine bakıp başına dokunmaya çalışıyor, dokunduğu her parçayı hissediyordur. Bu durum, biraz olsun içindeki ürpertiyi azaltır. Şu an kendisinin bile hangi dilde konuştuğunu bilmiyor, emin olamıyordur. Oradaki adamların farklı bir dilde konuştuğunu çok iyi biliyordur ama o an kulağına ana dili gibi gelmiştir; bilinci diller arasında kaybolmuş gibidir. Yürümeye başlar. Botlarının su içinde çıkardığı sesler, bu büyük metal labirentte dalga dalga uzanır ya da o öyle hissediyordur.
Gittiği yol; solunda büyük boruların yer aldığı, tünele benzeyen dar bir yoldan ibarettir. Sadece giysisindeki ışık önünü aydınlatıyordur. İlerledikçe bu yolun sonu yokmuş gibi hisseder. İleride, sürekli paslı çelik konstrüksiyonlardan damlayan parıltılı bir su dikkatini çeker. Adeta kendi ışığını üreten, fosforlu ve cıvamsı bir parıltısı vardı. Şenol adımlarını yavaşlattı. Botlarının altındaki suyun dalgalanması bile bu parıltıyı bozmaya yetmiyordu. Kalbi hızla çarparken, o tuhaf sıvının tam dibine kadar geldi. Işık yaklaştıkça su daha da çok parlar. Tam dibine gelir, parmağının ucunu suya değdirerek suyun kıvamına bakar; ancak su, parmaklarının arasında bir anda kuruyup gider. Buna çok şaşırır. Görüşü daralırken, buradaki hiçbir şeyin bildiği fizik kurallarına uymadığını bir kez daha anlar. Kaskının içi buğulanıyordur, görüş alanı çok iyi değildir. Hemen üstünde, kopmuş ve aşağı doğru sarkan paslı bir boru görür. Dokunmasıyla borunun eline gelmesi bir olur. İki eliyle şöyle bir bakar; kendi bacağı uzunluğunda, paslı bir borudur. Aşağı doğru sallar; içindeki su damlacıkları yerdeki birikintilere serpilir.
Dar yollarda ilerlemeye devam ederken ayağının dibindeki sular belli yerlerde beline kadar gelmeye başlar. Hemen arkasından bir ses duyar; bir dönme sesi gittikçe yaklaşıyordur. Ani bir refleksle suyun dibine dalar. Arkasından gelen şey duvardaki boruya çarparak bir patlama etkisi yaratır. Yukarıdan ve solundan çok şiddetli sular fışkırmaya başlar. Bu sular güçlü bir akıntıya dönüşerek Şenol'u suyun dibinde dengesiz bir şekilde sağa sola çarptırarak sürükler. Suyun dibinde hırıltılı nefesler alırken hâlâ ne olduğunu anlamaya çalışıyordur.
"Bu sesi nasıl duyabildim? Normal şartlarda sesin yayılması imkansız, burada ölmek de imkansız, "diye aklından geçirir.
Gözünün önüne sürekli sadece su kabarcıkları ve parlak karıncalanmalar geliyordur. Sürekli sonsuz bir boşlukta sürükleniyormuşçasına, o akıntıdan hâlâ yukarıya çıkmaya çalışır. Bazen gözünün önüne belli belirsiz yerlerde sağa sola zıplayıp suya daldığı anlar gelir. Bu görüntüler canlı görüntüler değil de daha çok dalga boyu bir görüntüdür. Aynı anda hem suyun dibinde hem de başka bir yerdedir. Sonunda su yüzeyine çıkmayı başarır ve dümdüz sürüklenir. Hemen yanındaki bir çıkıntıya tutunarak kendini sabitlemeye çalışır.
— Ah, bir bu eksikti! Buradan kurtuluş yok anlaşılan.
Belli bir süre sonra akıntı kesilir, su seviyesi karın hizasına gelir ve yüzmeye başlar. Hemen ileride, daha önce bulmuş olduğu boruyu görür. Onu yanına alarak devam eder. Kendi kendine konuşarak:
— Kesinlikle deliriyorum. Bu döngüyü nasıl kırabilirim? Daha Ruolan’ı bile bulamadım. Acaba yaşıyor mu? Kahretsin, nerede olduğumu bile bilmiyorum ve hiçbir şey hatırlamıyorum! O da sürüklenmiş olmalı. Eğer ölseydi kesinlikle cesedini bir şekilde bulurdum, öyle değil mi? Aslında düşününce bu iyi haber. O yüzden moralimi bozmayacağım. Bu Allah'ın cezası yer mutlaka bir yerlere çıkıyordur.
Şenol, ilerlemeye kararlı bir şekilde dar tünelde devam eder. Suların kimi zaman 10 santim, kimi zaman daha yüksek seviyelere, yani bir insan boyuna çıktığı yerlere gelir ama yolun sonuna bir türlü gelemez. Sanki geçtiği yollardan bir daha geçiyormuş hissine kapılır ve bu durum onu sinirlendirir; sürekli kendi kendine konuşmaya başlar:
— Biliyordum, biliyordum! Kesinlikle bir döngünün içindeyim. Ruola’nın dediği doğruydu; uzay kaçıklığım başlamış olmalı. Keşke ondan bir iz bulabilsem... Bu gemi bu kadar büyük müydü gerçekten? Bu yolun sonu yok gibi. Oksijen seviyem yüzde 25 görünüyor; daha ne kadar dayanabilirim bilmiyorum ama bir şekilde çıkış yolunu bulmalıyım.
Şenol kendi kendine konuştukça nefesi daha da hırıltılı çıkar, kaskının içi buğulanır. Görüş alanının zaten dar olması onu daha da agresif yapar; elindeki boruyu sağa sola vurmaya başlar. Giysisinde sadece oksijen göstergesi çalışıyordur, diğer tüm aksamları bozulmuştur. Feneri arada bir yanıp sönüyordur. Fener her yanıp söndüğünde gözlerinin önünde sürekli bir şeyler uçuşuyordur. Bazen durup onları takip eder ve geriye dönerek karanlıktaki boşluğa doğru bakar. Sağ eliyle tuttuğu boruyu boşluğa doğru kaldırarak bekler. Sanki karanlığı tehdit ediyormuş, "Senden korkum yok!" dermiş gibi öylece dikilip duruyordur ama hiçbir şey söylemiyordur. Ya söyleyecek kelimeleri kalmamıştır ya da oksijenini harcamak istemiyordur.
— Bu Allah’ın cezası yere hesabını sorardım ama Ruola'nı bulmak için pes etmeye hiç niyetim yok. Onu kurtaracağım!
Şenol ilerledikçe yolun sonu hâlâ gelmez. İleride, patlamış bir borudan su aktığını görür; çok şiddetli değildir. Eğilerek tam ortasından geçer. Geçtiği yerden sonra su seviyesi oldukça yükselir. Elindeki boruyu çantasının yanındaki ufak boşluğa takar, boru oraya tam oturur ve yoluna yüzerek devam eder. Çok yorgun hissediyordur. Suya sırtüstü yatarak kendini biraz akıntıya bırakır. Kıyafetindeki fenerin ışığı daha da solgunlaşmaya başlamıştır.
Sırtüstü uzanırken kaskında sürekli yanıp sönen bir şey dikkatini çeker. Hemen toparlanıp yüzme pozisyonuna geçer. Az ileride, yukarıdan tam ortaya doğru bir kablo sarkmış, sürekli kıvılcımlar çıkarıyordur. Bu iyi bir haber değildir; çünkü kablonun suya değmesi an meselesidir, aksi takdirde çarpılması kaçınılmazdır. Hemen solundaki boruya tutunup yukarıya doğru çıkar. Çok dar bir tavan olduğu için sol ayağı borularda, sağ ayağı ise sadece kaygan duvara dayalı bir şekilde, ellerinden destek alarak kablonun önüne doğru çıkar. Başı hafif eğik bir şekilde kabloyu yukarı kaldırır. Ucunu hiçbir yere değdirmeden yukarıdaki çıkıntıya bir tur attırır ve yavaşça suya geri atlar. Akıntı biraz daha yavaşlamıştır. Biraz daha ilerledikçe yere daha rahat basmaya başlar. Kıyafetindeki havanın gittikçe ağırlaştığını hisseder; daha çok kükürt benzeri bir koku alıyordur. Kıyafetini kontrol ederek konuşur:
— Bir sorun mu var? Havayı mı filtrelemiyor acaba? Hiçbir şey çalışmıyor ki, nereye bakacağımı da bilmiyorum.
Tam o sırada soluk feneri, önündeki büyük bir engele takılır. Yan dönmüş, tüneli boydan boya kapatan bir vana kapısı görür. Kapı, yukarıdan düşen çelik bir kirişin altında ezilmiş ve tamamen sıkışmış durumdadır. Geçebileceği tek yer; kapının en altında, suyun hemen üstünde kalan elli santimetrelik bir çatlaktır. Şenol durup iyice baktı; nabzı hızlanıyor, kaskının içi tekrar buğulanmaya başlıyordu. O dar alandan geçmesi için suya tamamen yatması, sürünerek ilerlemesi gerekecekti. Eğer arkasından bir şey gelirse tamamen savunmasız kalacaktı.
— Bu kahrolası şey ne olabilir, aklım almıyor. Umarım peşimde değildir.
Sırtındaki paslı boruyu çıkarıp eliyle çatlağa doğru uzatır. Boru, karanlığın içinde ilerleyip sert bir şeye çarpar; orada ne olduğunu göremiyordur. Tek bildiği, geriye dönmenin bir yolu olmadığıydı. Ruolan'a ulaşmak istiyorsa, bu karanlık metal boğazın içine girmek zorundaydı. Nefesini tuttu, elindeki boruyu göğsüne bastırdı ve suyun içine doğru eğildi. Şenol, göğsünü neredeyse suyun tabanındaki metale sürterek o dar çatlaktan diğer tarafa doğru daldı. Paslı boruyu önden itiyor, her santimde kaskının üst kısmı yukarıdaki çelik kirişe sürtüyordu: Gırrr... Gırrr... Kalbi göğüs kafesini patlatacak gibi atarken, nihayet başını çatlağın diğer tarafındaki boşluğa çıkarır.
Ayağa kalktığında gördüğü manzara karşısında nefesi kesildi. Burası artık tek bir koridor değildi. Gemi yan yattığı için, su arıtma sisteminin dikey olarak yükselen dev "dağıtım kulelerinin" tam ortasına düşmüştü. Normal şartlarda yukarı doğru uzanan onlarca silindirik büyük boru, şimdi önünde yatay, devasa tünellerden oluşan bir matris gibi uzanıyordu. Tıpkı bir karınca yuvası ya da metal bir petek gibi... Üstelik su seviyesi burada tamamen sıfırlanmıştı; sadece zemin sırılsıklamdı. Daha da kötüsü, labirent artık hareket ediyordu. Geminin jeneratörleri hâlâ can çekişiyor olmalıydı ki, tünellerin içindeki bazı mekanik kapaklar belirli aralıklarla, ritmik bir şekilde açılıp kapanıyordu: Güm... Güm... Güm... Sesler Şenol'un kulağına daha çok boğuk ve vuruntulu olarak gelir. Her çarpışmada Şenol’un bastığı zemin sarsılıyor, boruların içinden basınçlı, sıcak bir buhar dalgası fışkırıyordu.
— İşte bu harika!
Gideceği yer konusunda en ufak bir fikri yoktur. Önüne çıkan ilk yoldan gitmeye karar verir. Etraf gürültülüdür; bazen duraksayıp sağda solda açılan mekanik kapaklara bakıp dalıp gider:
— Her şey nasıl bu hale geldi? Kimim ben? Burada ne yapıyordum ki işler rayından çıkıp bu noktaya geldi? Allah kahretsin, hiçbir şey hatırlayamıyorum! Artık kendime acımayı bıraksam iyi olacak. Olan olmuş, tamam; önce buradan bir çıkış var mı ona bakmalıyım. Sonra Ruolan’dan bir iz bulabilir miyim diye bakacağım. Evet, bence iyi bir plan.
Birden bağırış sesleri duyar ve bu seslerin o şeye ait olduğunu biliyordur. Hemen hızlı bir şekilde toparlanıp sağ üstteki yan yatmış silindire tırmanır; açılıp kapanan mekanik kapağa, tam açıldığı an girer. İçerisi karanlıktır; tıpkı bir tabut gibi dar ve tamamen su doludur. Giysisindeki ışık yok denecek kadar sönük yanıyordur, bazen tamamen söndüğü de oluyordur. Kendisini suların içine bırakırken gemi tamamen mezar sessizliğine bürünür. Ne kapaklar açılıp kapanıyordur ne de etraftaki silindir kapaklarının içinden beyaz dumanlar çıkıyordur. Gemide artık hiçbir şey çalışmıyordur. Her yer eskisinden de daha karanlıktır; sanki simsiyah bir örtüyle kapatılmış gibidir, hiçbir ışık hüzmesi yoktur.
Şenol, suyun içinde gözlerini kapatmış, borunun içinde ileriye doğru sürükleniyordur. Gözlerini yavaşça açar ve her yer parlak beyazdır. Yukarıdan vuran ışık gözünü yakar. Sedyeye bağlıdır; ne kadar hareket etmek istese de vücudunda oynatabildiği tek yer göz kapaklarıdır. Etrafında sürekli konuşan insanların seslerini zor da olsa duyabiliyordur ama anlayamıyordur. Yüzünün önü komple kapalıdır, sadece sol gözünün olduğu yer açıktır. Sesleri önce yabancı bir dildeymiş gibi duyar ama aradan geçen iki dakikadan sonra konuşma sesleri daha da netleşir; sanki ana dili gibi konuşulanları anlıyordur. Üç ya da beş kişinin farklı ses tonlarını ayırt eder:
— İmplantı kontrol ettik, şu an aktif durumda görünüyor ama hastanın bilinci hâlâ yerinde değil.
— Tek kurtuluşumuz bu proje. Her şeyimi buna verdim; eğer işe yararsa deney olmaktan çıkarız.
Örtünün içinden sadece parlak tavanı görüyordur etrafında kimseyi görmez ama duyuyordur içinden konuşarak
Hasta: Ne oluyor yine buraya nasıl geldim az önce ben suya daldığımı hatırlıyorum Allah kahretsin bu sefer kesinlikle sıyırmış olmalıyım olmayan şeyler görüp duyuyorum ama kıpırdayamıyorum bunlar bana ne verdi böyle hiç bir yerimi hissetmiyorum
O arada etraftaki insanlar kendi aralarında konuşuyordur
— Evet, Profesör haklı. Bu yaratıklara karşı tek kozumuz bu olacak. Eğer bunu başarırsak artık süper insanlar var olacak.
— Geriye ne kadar insan kaldı, orası muamma. Bu yaratıklar, yani Xx'ler bütün Orta Doğu'yu ve Batı'yı ele geçirdi; bize gelmeleri an meselesidir. Haberleşme uydularımızı Amerika vurduğu için dünyayla iletişime geçemiyoruz. Şu an tek çaremiz Feng Projesi. Eğer süper insanları yaparsak ülkemizi, hatta dünyayı bile kurtarabiliriz. Elimde onlara dair istihbarat var; son mesajlaşmada, uydular vurulmadan hemen önce gönderilmiş.
— Bu bir ansiklopedi resmen! Kim bu kadar şeyi yazabilmiş, kaç sayfaymış bu?
— Tek kişinin yazdığı bir şey değil; bütün ülkelerin topladığı istihbaratın ortak bir kanalından yazılmış. Hepsine daha bakamadım ama yaklaşık 1000 sayfa kadar vardır. Buradaki bilgiler çok önemli ve hayati değer taşıyorlar.
— O zaman resmen diken üstündeyiz.
— Eğer zamanında bütün ülkeler el birliği içerisinde olsaydı çok geç olmazdı. O yüzden bunu başarmamız lazım. Erzaklarımız gitgide azalıyor; hazır yakıt varken bir an önce son testleri yapıp dünyaya dönelim.
— Eğer o şeyler dünyayı ele geçirdiyse, tekrar buraya dönme şansımız olmayacak.
– Bu, almamız gereken bir risk; yoksa yaptığımız her şey boşa gider.
– Hastayı tamamen çözün, tekrar kontrol edeceğim kendisine gelmiş mi diye. Örtüyü de yüzünden alın, muayene edeceğim.
Örtüyü kaldırırlar.
Bilim Adamı: Profesör, hasta uyanık, bilinci yerinde.
Profesör hastanın dibine yaklaşıp eğilir; sol ön cebinden oftalmoskopu çıkarıp hastanın göz bebeklerindeki tepkilerini ve tabakasını iyice inceler.
Profesör: Hım, bir anormallik yok, göz tepkileri iyi görünüyor. Şu an nasıl hissediyorsun?
Konuşmaya çalışır ama dudaklarını oynatamaz; sadece ufak ufak sesler çıkarır, o da duyulamayacak kadar azdır.
Profesör: Sana verdiğimiz ilacın etkileri daha geçmediği için şu an hiçbir şey hissedememen normal, zamanla düzelecektir.
Gözüyle aşağıyı işaret eder.
Profesör: Hım, bağlarından bahsediyorsun. Onlar tamamen senin güvenliğin için ama merak etme, şimdi hepsini çıkarıyorum.
Kendi içinden konuşmaya devam eder.
Hasta: Bu rüya mı gerçek mi? Rüya desen uykuya daldığımı hatırlamıyorum. Bilincimi kaybettim desen, insanlar bilincini kaybedince böyle şeyler mi görür! Yani mantıken bu imkansız. Kim bu adamlar böyle? Kahretsin, hiçbir şey yapamıyorum, beklemekten başka çarem yok gibi görünüyor şu an.
Profesör: Hastayı çözün.
Bilim adamları birer birer ellerini ve ayaklarını çözmeye başlarlar. Yavaş yavaş vücudunda karıncalanmalar hissetmeye başlamıştır bile.
Profesör yanına gelip filmlerine bakar, bir taraftan hastanın göğsünü açıp kalbini dinler.
Profesör: Şu an her şey yolunda olmalı. Ayaklarını oynatabiliyor musun?
Ayaklarını yavaş yavaş oynatır.
Profesör: Güzel, şimdi parmaklarını ve kollarını oynatmaya çalış.
Yavaş yavaş parmaklarını ve kollarını da oynatır.
Profesör: Mükemmel, dediğim gibi.
Hasta: B... e...n ki... ki...mim? Bu...raa...sı ne...r...ee...si?
Profesör: Operasyonu başlatmadan önce sana verdiğimiz ilacın yan etkisi... Hafızanın zamanla geri geleceğini düşünüyoruz. O ilaçlar deneysel olduğu için bunun ne zaman olacağı konusunda bir söz veremem ama şunu söyleyebilirim: Sen ölmek üzere olan felçli bir hastaydın. Seni uzun zamandır kapalı bir ortamda bu deneysel ilaçlarla iyileştirmeye çalıştık çünkü senin DNA'n bu implant için çok uygundu ve bu deney için imza alabildiğimiz tek kişiydin. İsmin Feng; o yüzden bu implant projesinin ismini 'Feng Projesi' koyduk. Vücudunun kazadan dolayı belden aşağısı felç kalmıştı ve doktorlar sana en fazla bir ay ömür biçmişlerdi. Sen bir yıldır burada komada yatıyordun ve biz bu çipi geliştirip beynine yerleştirdik. 'Nasıl?' diye sorar gibisin; çok detaya ihtiyacın yok aslında ama şunu bil: Çok daha iyi hissedip çok daha iyi düşüneceksin ve çok daha hızlı olacaksın. Sadece zamana ihtiyacın var.
Feng: Anlıyo...rum ama b...en başka bir ge...mideydim.
Profesör: Şu an sana gerekli olan tek şey dinlenmek. Daha sonra gelip her şeyin üstünden detaylıca geçeriz.
Herkes odadan dışarı çıkar. Feng de gözlerini bir an kapatır ve tekrar nefes nefese uyanır. Ne zamandır uyuyordu, kaç saat geçti, hiçbirinin farkında değil. Gözünü kapatmasıyla uyuması bir olmuştur. Hâlâ bunun gerçek mi hayal mi olduğu konusunda şüpheleri var.
Yavaş yavaş yattığı yerden kalkar, karıncalanmaların çoğu gitmiştir. Ayağa kalkmaya çalışır ama karanlıkta dengesini kaybedip yere düşer. Emekleyerek kapıya doğru yavaşça gider. Sağ kolunu yukarı doğru kaldırır ve eli bir dokunmatik panele değer; ışıklar bir anda yanarak her yeri aydınlatır. Eliyle gözlerinin önünü kapatır çünkü ışıklar gözlerinin içini yakıyordur.
Elleri gözlerinin önünde etrafa bakar; oldukça geniş bir odadır. Odanın içinde bir oda daha vardır. Kapının yanındaki dokunmatik panele elini götürür; "Çıkış reddedildi" uyarısı verir.
– Şaşırmadım.
Ayağa kalkmaya çalışır ama başaramaz. İleride, odanın hemen girişinde tekerlekli sandalye görür. Oraya doğru emekleyerek yavaş yavaş gider. İçinden konuşarak:
– Hâlâ anlayamıyorum, ben buraya nasıl geldim? Ruolan'ı böyle nasıl bulacağım? Hangisi gerçek? Ben kimim? Hiçbir şey hatırlamıyorum. ALLAH KAHRETSİN!
Yüz hatlarına dokunarak:
– Ben şimdi Çinli miyim? Kim bu adam?
Tekerlekli sandalyenin önüne gelir. Duvardan destek alarak yavaşça kalkıp üstüne oturmayı başarır. Hemen yanındaki odaya girer; oda karanlıktır, sadece masanın orada yanıp sönen ufak mavi ışık dikkatini çekmiştir. Odanın ışıklarını arayıp yakmaya çalışır ama bir türlü yakamaz. Dokunmatik panele defalarca dokunmasına rağmen ışığı yakamaz. Odadan tekerlekli sandalyeyle kendini iterek yavaş yavaş çıkar. Geri çıkıp etrafa bakınır; tek bir yatak ve etrafında sürekli yeşil perdelerin olduğu, duvar diplerinde masaların sıralandığı, sandalyelerin olmadığı bir alana gelir.
Yattığı yere yakın bir masada, masanın üstünde duran bir lamba dikkatini çeker. Eline alır, sağına soluna bakar ama kablo bulamaz. Yakmaya çalışır ama hiçbir yerinde düğmesini bulamaz.
– Bu nasıl bir lamba böyle? Pilli mi? Düğmesi de yok, o zaman ışığı...
demesiyle lamba bir anda parlak bir şekilde yanar ve Feng eliyle gözünün önünü kapatır.
Konuşması biraz daha düzelmiştir artık.
– Sesle çalışıyor, bu yeni bir şey olmalı. Sön, kapan... Kapandı, iyiymiş gerçekten. Işık!
Demesiyle tekrar yanar. Daha sonra masa lambasını kucağına alarak tekerlekli sandalyeyle az önce girdiği karanlık odaya geri döner. İçeri girer, dümdüz devam eder ve başka bir masaya denk gelir. Az önce yanıp sönen mavi ışık, bir bilgisayar ekranıdır; daha çok cam gibidir, önden bakıldığı zaman arka tarafını görebiliyorsundur. Büyük, siyah deri bir sandalye vardır. Masanın üstü dağılmış kağıtlarla doludur. Bir tane kalın dosya dikkatini çeker ve lambayı masaya koyar. Dosyayı kucağına alıp içini açır.
– Ama bunlar Çince!
Okumaya çalışır; ilk başta çok anlamsız gelir ama birkaç kelime daha okumaya çalıştığında:
– Xx'ler görünmez varlıklardır.
Ana dili gibi anlayıp okumaya başlar. İlk sayfada en üstteki tarih dikkatini çeker: 23.02.2050
– İki bin elli mi? Benimle dalga geçiyor olmalısın, bu tarih nedir böyle? Kahretsin, kahretsin! Zaten hangi yılda olduğumu bilmiyordum, bu tarih benim kafamı daha da çok karıştırdı. Ben Çin'de miyim, neredeyim? Bu Allah'ın cezası yerde sıkışıp kaldım. Burada yazılanlar çok ilginç... Yine de yatarken konuşmalarını az çok duyabiliyordum, çok ilginç şeyler duydum. Bu varlıklar bütün Orta Doğu ve Batı'yı ele geçirmiş; o zaman geriye sadece Asya kıtası mı kaldı? Tabii eğer doğruysa... Yani o zaman doğduğum ülkem de mi yok? Şimdi gerçekten insanın inanası gelmiyor.
Kendisine bir tokat atıp etrafa tekrar bakar. O sırada karşısındaki lavabo dikkatini çeker. Masadan lambayı alıp kucağına koyar, oraya doğru gider. Lambayı lavabonun tezgahına koyar. İki eliyle sandalyeden destek alarak kendini zor da olsa ayağa kaldırır; şu an sadece ayakta durabiliyordur en fazla. Az da olsa yüzünde bir tebessüm olur. Aynaya iyice yaklaşıp yüzüne bakar.
– Burada yanlış olan çok şey var. Kim bu herif? Bunun ben olmadığıma kesinlikle eminim. Bunun rüya olduğundan da artık çok emin değilim; eğer rüya olsaydı tokat attığımda canım yanmazdı. Bu, ikinci kez buraya gelişim. Soğukkanlılığımı koruduğum iyi oldu ama yine de elimden geleni yapacağım.
Yürümeye çalışır ama bacakları bir anda uyuşur. Hemen lavabonun tezgahından tutunarak kendini sandalyeye doğru yavaşça götürür ve oturur. Tekrar lambayı alıp masaya doğru gider. Lambayı masanın üstüne bırakıp büyük, kabarık dosyayı kucağına alarak ilk sayfadan okumaya başlar.
– Ne öğrenebilirsem benim için kârdır. Buraya nasıl geldim bilmiyorum ama...
Okumaya başlar:
Orta Doğu Arap Emirlikerinden gelen bilgiler yazıyor:
Bu yaratıkların yer altından çıktıklarını düşünüyoruz; kısaca kıyamet dünyamıza geldi. Hiçbirini gözle göremiyoruz, sayıları konusunda kesinlikle bir fikrimiz yok. İnsanlar öylece ölüp gidiyorlar. Bazı bölgeler simsiyah karanlığa büründü. O bölgelerde bütün güç ve haberleşme ağlarını kesilmiş durumda; o bölgelere giren bir daha çıkamıyor. Göremediğimiz şeyi öldüremeyiz. Artık çok geç olduğunu düşünüyorum. Bütün dünya birleşip birlik olsak bile bu kesin ölümleri ve bu savaşı kazanabileceğimizi şu an düşünemeyiz. Zaten birleşmek için çok geç. Eğer birbirimizle savaşarak dünyevi şeyler için zaman kaybetmeseydik, belki daha önce geldiklerini görebilirdik ama ben bunların sayılarının çok fazla olduğunu düşünüyorum. Bu ağın olması çok iyi oldu; ölmeden başkalarına da yardım etme şansımız hala var. Bu yaratıklar ya da her neyse isimleri biz 'deccal' diyoruz gözlemlerime göre bunlar daha çok sese değil de harekete tepki veriyorlar. Şu an sadece kendimize yardım edebiliriz lütfen bizden yardım istemeyin.
Şimdiye kadar gördüğüm olaylar neticesinde durum böyleydi. Bunlar yakınlarda olduğu zaman bazen anlık halüsinasyon görenler olmuş; kaybolan insanlar da var. Sanırım şu an Arabistan, Yemen, Umman, hepsi işgal edildi; batıya doğru gidiyorlar büyük ihtimalle.
Umman Denizi'nde bir haberleşme merkezindeyiz. Kulede 3 kişi kaldık; burada 30 personel vardı. Diğerleri gün geçtikçe kaybolmaya başladılar, hiçbir iz bırakmadan. Ne olduğu konusunda hiçbir fikrimiz yok. Hepimiz korkmuş bekliyoruz. Yiyecek ve suyumuz bitti. Bu bilgiler umarım bir gün işinize yarar. Allah'a emanet olun.
– Gerçekten korkunç.
22.05.2050 Rusya, saat 18:30
Bu yazılanları umarım herkes görüyordur. Bugimen gerçekten varmış, bunu yaşıyoruz şu an. Bunlar hakkında edindiğimiz çok fazla bir bilgi yok. Radarlarda ve taramalarda kesinlikle görünmüyorlar. İnsan gözüyle de kesinlikle göremezsiniz. Bir umut deneysel silah kullanmaya çalıştık ama işe yarayıp yaramadığı konusunda bir fikrimiz yok. Bölgeleri çok hızlı ele geçiriyorlar, yollarına çıkan her canlıyı katlediyorlar. Uydudan baktığımız çoğu bölge simsiyah olmuş durumda; hiçbir şey görünmüyor, herhangi bir hareketlilik yok. Komşu ülkeler de aynı şekil, her yeri ele geçirmiş durumdalar. Uydulardan hiçbir ülkeye ulaşamıyoruz. Ulaşabildiğimiz tek yer bu kapalı sistem; bunu zamanında yapmış olduğumuza seviniyoruz. Hâlâ bir umut var, sizleri de artık yoldaşlarımız olarak görüyoruz. Şu an son çare olarak bölgeyi bombalayacağız. Çok fazla kan aktı. Bu Bugimenlerin canı yanıyor mu bilmiyoruz; bombaladığımız alanlarda hiçbir cesede rastlamadık, kendi insanlarımız dışında. Çok fazla insan kayboluyor. Nükleer kullanmayı düşünüyoruz ama bu bir çare mi? İnsanlar zaten ölüyor. Büyük ihtimalle ülkemiz düşmek üzere. Ulaşabildiğimiz kimse yok, dışarı çıkamıyoruz. Son bir şey; bu mesajları her kim okuyorsa kendine dikkat etsin.
23.05.2050 00:00 Ukrayna, Kiev Üssü
Çernobil bir anda kayboldu; her yer dümdüz, ne radyasyon var ne de bitki örtüsü. Oradan geldiklerini düşünüyorduk ve tahminlerimiz kesinlikle doğru çıktı. Bir ordu toplayıp sabah ilk iş oraya gittik. Bütün her yer büyük kum birikintilerine dönmüş, çoğunluğu bina büyüklüğünde... Sanki binaların yerini kumlar almış gibi. Araçları şehrin içine sokamadık çünkü yollar kum doluydu. Üç ekip inip araştırmaya koyulduk. Yaklaşık 1 kilometre sonra bize bir şeyler saldırdı. Nereden geldiği belli olmayan şeyler... Boşluğa ateş ediyorduk, kimle savaştığımızı bile bilmiyorduk ama yazılanlara baktığımda bunların dünyaya ait olmayan varlıklar olduğunu düşünüyorum. 20 kişi çıktığımız yolda sadece 2 kişi yaralı olarak konvoyların olduğu bölgeye dönebildik. Ağır zırhlı birliklerimiz bile vardı. Yaklaşık 12 saat savaştık. Zırhlı birliklerimizi indirememişlerdi, ta ki her yer kararana dek. Zannediyorum ki bir çeşit yardım aldılar; kararma geldikten sonra herkes ya kayboldu ya da öldü. Çatışmada onları hakladık mı bilmiyorum, adamlarımızın çoğu öldü. Sanki bir şeyler onları kesti, her yer kandı. Aman Tanrım, çok korkutucuydu! Bütün ülke saldırıya uğradı. Sadece boşluğa, kimsenin olmadığı yerlere ateş ediyorduk. Sonra önümüzdeki askeri araçlar bir bir patlamaya ve herkes ölmeye başladı. Üsse dönmeyi başardık. Şu an koca yerde sadece iki kişi kaldık, arkadaşım yaralı. Aradığımız hiçbir yer cevap vermiyor, lütfen yardım gönderin."
– Aman Allah'ım, dünyada kıyamet mi koptu? Bu yazılanlar... Peşimdeki bir taneydi ama burada işgalden bahsediliyor ve böyle daha kaç sayfa var? Büyük ihtimalle aynı tür. Evet, görünmedikleri doğru. Acaba burada daha fazla bilgi bulabilir miyim? Kendi ülkemin yazılanları varsa okuyabilir miyim, bilmiyorum. Belki gerçek değildir diyorum ama hâlâ buradayım.
Biraz daha sayfaları karıştırır.
11.03.2050 Hollanda, saat 22:00
Bu mesajlar gidiyor mu bilmiyoruz ama bir anda her bölge kararmaya başladı. Durup dururken insanlar ölüp kayboluyorlar. Yardımınız lazım, aradığımız hiçbir yer cevap vermiyor. Hiçbir yere çıkıp gidemiyoruz, lütfen yardım edin! Bu şeyler herkesi öldürüyorlar ama hiçbir şey göremiyoruz. Dünayada neler oluyor böyle.
– En az on sayfa daha yazmışlar ve hepsinde de bir an önce yardım edilmesini istiyorlar. Ne diyebilirim ki?
Sayfaları karıştırarak devam eder.
17.08.2050 Kore Cumhuriyeti 21:30
Bu mesaj umarım diğer ülkelere ulaşıyordur, çok fazla zamanımız yok. Bir anda geldiler, her şey, her yer kararmaya başladı. Kuzey Kore ile birleştik; onların elindeki bir cihaz bunların hareketlerini algılayabiliyor. Bu cihazdan elimizde sadece bir tane var ve vurduklarımızın bir çoğu öldü. Kısaca bunlar ölümsüz değil; öldüklerinde tamamen kayboluyorlar, herhangi bir ceset ya da bir ize rastlamadık. Ülkeyi elimizden geldiği kadar boşaltmaya çalıştık. Bulduğumuz ve gördüğümüz insanları topladıktık. 3 gemi dolusu erzakla ve insanlarla birazdan denize açılacağız. Sanırım en güvenli yer deniz olmalı ama eninde sonunda karaya çıkmak zorunda kalacağız. Bu cihazla görebildiğimiz alan çok kısıtlı. Kuzey Kore nükleer kullanmaya kararlı, o yüzden olabildiğince uzaklaşacağız. Geldikleri ilk noktayı vuracağız. Buradaki sistem çalışıyor mu bilmiyorum ama sanki bir umut var gibi. Çok canlar kaybettik, büyük ihtimalle bu son iletişimimiz olacak. İnsanlık için ayakta kalacağız.
– Bu, Ruolan'ın bulup kullandığı cihaz gibi mi acaba? Büyük ihtimalle benim olduğum yer geçmiş zaman olmalı, yoksa Ruolan bahsederdi... Tabii yanılmıyorsam. Kafam çok karıştı, gözlerim acıyor.
Sayfaları karıştırmaya devam ederek:
– Türkiye var mıdır acaba, onu öğrenmeliyim. Eğer yapabileceğim bir şey varsa, bir şekilde geri dönersem belki değiştirebileceğim bir şeyler ya da zayıf yönü olmalı.
Heyecanlı ve stresli bir şekilde, bir taraftan yüzündeki terleri silerek sayfaları çevirmeye devam eder.
– Hadi, buralarda bir yerlerde olmalı! Çok karışık, neredeyse bütün dünya ülkeleri yazmış bu ortak ağ dedikleri yere. Acaba ilk nerede ortaya çıktılar? Böyle bulamam. İçlerindeki en eski tarih hangisi, ona odaklanırsam belki bir ipucu yakalarım. Çok karışık, rastgele sayfaları dizmişler.
Dosyalığı kaldırıp kenara fırlatır; içindeki sayfalar sağa sola dağılmıştır.
– Kahretsin, böyle hiçbir yere varamam!
Gözü, yanıp sönen monitöre gider sürekli.
– Bir dakika, ben niye böyle zaman kaybediyorum ki? Buradaki bilgisayarda, belki bu ağ hâlâ açıksa, arama yapabilirim.
Hemen yanıp sönen düğmeye dokunur ve ekran açılır. Bilgisayar zaten uyku moduna girmiştir. Açılır açılmaz Dünya Haberleşme Paneli'nden gelen mesajlar ekranda açık bir vaziyette görünüyordur.
– Evet, işte bu!
Oradaki sandalyeyi eliyle kenara çekip kendisini tekerlekli sandalyesiyle masanın tam başına geçirir. Ekrandaki beyaz, mavi, kırmızı ışıklar yüz hatlarına vurarak hatlarını iyice ortaya çıkarıyordur. Sisteme düşen en son mesajlar dahil, diğer eski mesajlar da görünüyordur. Mesaj sayısı çok fazladır; sistem bağlantısı çevrimdışı görünmesine rağmen düşen mesajların hepsi önceden serverlara kayıt olmuş durumdadır. Yukarıdaki filtreler bölümüne, okuduğu en eski tarihten itibaren tarihler girmeye başlar ve karşısına yüzlerce, binlerce yazılmış mesaj düşer. İlk gelen mesajı bulabilecek miydi? Aklındaki soru sadece buydu.
– Bir dakika, burada çok gizli yazan şey de nedir?
Dosyaya tıklar.
Klasörde bir metin dosyası ve video vardır. Önce metin dosyasını açıp okumaya başlar.
28.08.2026 Türkiye, Saat 07:12
[KAYNAK: GLOBAL-NET // KANAL: SECURE-NODE-7 // DURUM: ACİL]
[TARİH: 28.08.2026 // SAAT: 07:12 UTC]
DİKKAT: Bu mesajı yerel sürücülerinize kaydedin ve şifreleyin. Küresel sansür devreye girmeden önce bu veri hayati önem taşıyacaktır. Detaylı video kaydı daha sonra yüklenecektir.
DURUM RAPORU:
Saatler önce dünya genelinde gerçekleşen kanlı ay tutulması sırasında, eş zamanlı olarak Türkiye'nin Çorum bölgesinde sismik bir hareketlilik, yani bir deprem kaydedildi.
Sarsıntının ardından İskilip koordinatlarında devasa bir anomali tespit edilmiştir: Yeryüzünde çapı tam 1200 metre olan kusursuz, dairesel bir delik açılmış. Tamamen yerleşim alanı dışındaki ıssız bir yerde açılmış vaziyette. Bu doğal bir çöküntü değil. Doğrudan dünyanın geometrik yapısını andıran, sanki daha önceden milimetrik olarak kazılmış ve üzeri örtülmüş nizami bir megayapı.
Deliğin derinliği henüz ölçülemedi (Sinyal geri dönmüyor). İlk araştırma ekipleri aşağı inmek üzere bölgeye sevk edildi. Gelecek olayların seyrini anlamak için bu koordinatları ve veriyi sisteminizde saklayın.
– Vay canına, çok ilginç... Acaba o tarihlerde ben neredeydim?
Okumaya devam eder.
Bölgede sürekli olarak sismik sarsıntılar meydana gelmektedir. Bölge yakınlarını ve ilçeyi boşalttık her ihtimale karşı.
[GÜNCELLEME // KOD ADI: KIZIL ELMA // ERİŞİM: SEVİYE 5]
Sinyal kesintileri başlamadan önceki son veriler: Keşif ekiplerinin deliğin sınır hattına ulaşmasıyla birlikte bölgedeki tüm elektromanyetik spektrum altüst oldu. İlk başta basit bir deprem çöküntüsü sandığımız bu yapı, tüm fizik kurallarına meydan okuyor. 1200 metre çapındaki bu muazzam çemberin iç duvarları pürüzsüz; adeta yüksek yoğunluklu lazerle dikey olarak kesilmiş erimiş kayaç formunda. Termal kameralar içeriye bakamıyor; çünkü deliğin içi mutlak bir soğukluğa sahip, eksi 40 derece civarı ölçülüyor.
Daha da korkuncu, delikten yukarı doğru yayılan ve insan kulağının duyamayacağı frekansta (infrasonik) ritmik bir uğultu tespit edildi. Bu uğultu, sismik sensörlerimize göre dünyanın çekirdeğinden geliyor gibi. ASİLKAN'ın bölgeye gönderdiği insansız hava araçları (İHA), deliğin hava sahasına girdiği an kontrolü kaybederek derinliklere, yani karanlık boşluğun içine kayboldu; sinyal alınamıyor. Gökyüzündeki uydular ise deliğin koordinatlarını tararken "görüntü hatası" veriyor. Bir güç, bu deliğin yukarıdan izlenmesini aktif olarak engelliyor.
Şu anda Pentagon, Kremlin ve Pekin siber komutanlıklarının bu ağdaki trafiği izlediğini ve bu IP adresini düşürmeye çalıştığını biliyoruz. Küresel bir internet karartması (blackout) an meselesidir. Lütfen müdahale etmeyin, aksi takdirde bu ağı tamamen kapatacağız ve sadece kendi kapalı sistemlerimizi kullanacağız. Bu mesajı okuyan tüm istihbarat operatörleri, siber aktivistler ve bağımsız araştırmacılar: Hemen Çorum/İskilip koordinatlarını takibe alın. İkinci dalga depremler sadece Türkiye’yi değil, tüm tektonik plakaları tetikleyebilir.
Kanlı ay tutulması sıradan bir gök olayı değildi; yerkabuğunun altındaki bu kadim mekanizmayı çalıştıran kozmik bir anahtardı. Ekipler halatlarla aşağı inmeye hazırlanıyorlar. İlk ses analizi ve video verilerini bu kanala ham veri (raw data) olarak yükleyeceğim. Bağlantıda kalın, sürücülerinizi temizleyin ve bekleyin. Tekrar ediyorum, bu IP adresini düşürmeye çalışmayın yoksa sistemimizi tamamen kapatacağız; özellikle Pentagon için uyarı yapıyoruz.
[BAĞLANTI KESİLİYOR... SİNYAL KAYBI: %85... DÜZENLEME SONU]
[VİDEO YÜKLENİYOR.......%99]
– Bu kadar şeyi kafamdan uyduruyor olamam. Dünya resmen karışmış. Zaten uykum da kaçtı, şu videoyu merak ettim. Onu da izleyip sonra biraz uzanırım belki.
Meraklı bir şekilde yanındaki video dosyasına tıklar ve izlemeye başlar. Ara ara duraksamalar ve kopmalar oluyordur. Headcam üzerinden kayıt edilmiştir.
VİDEO KAYIT
REC 000
Ekrandaki dijital saat 05:42:15
Görüntü, operasyonu yürüten liderin kask kamerasına (headcam) aitti.
Geniş açılı lens ekranın köşelerinde bükülme yaratıyor; statik parazit çizgileri ve kırmızı dijital veriler ara ara görüntünün üzerine binerek hayalet görüntüler oluşturuyordur. Dışarıda kanlı ay tutulmasının kızıl ışıkları İskilip semalarına vururken ekranda beliren ilk şey, mutlak bir karanlık ve bu karanlığın sınırında duran dört heybetli adam oldu.
Onlar sıradan askerler değildi; resmi kayıtlarda kesinlikle isimleri ve birlikleri geçmiyordur. Dünyadan ve hükümetlerden eğitim yerleri ile işleyişi gizli tutulmuş, tamamen dünya dışı uzay savaşları ve sızma operasyonları için yetiştirilmiş bir elit ekip...
Onlar sıradan askerler değildi; ASİLKAN'ın en gizli ve taktik birimi olan Gölge Timi üyeleriydi. Üzerlerindeki teçhizat tamamen özel olarak üretilmiş, kamuoyuyla paylaşılmamış çok ileri teknolojiyle donatılmıştır; insanlığın şu ana kadar ürettiği en ileri mühendislik harikasıdır. Deliğin içindeki eksi kırk derecelik ölümcül soğuğa karşı tasarlanmış, karbon takviyeli çok katmanlı termal zırhlar giymişlerdi. Bu zırhları dünyadaki hiçbir mermi delemezdi. Periyodik tabloda yer almayan özel bir maddeden üretilmişlerdi ve bu detaylar gizlilikten dolayı hiç paylaşılmamıştı.
Kıyafetlerin mat siyah kumaşı, fenerlerin ışığını bile yutacak kadar pürüzsüzdü. Yüzlerini tamamen kapatan balistik kasklarının arkasında, dış dünya ile bağlarını koparan titanyum destekli maskeler takılıydı. Boyları oldukça uzun görünüyordu, yaklaşık iki buçuk metre civarında... Belki açıdan dolayı uzun görünüyor da olabilirlerdi ama Feng'in dikkatini çeken şey, görüntüdeki askerlerin kasklarının tam sağ tarafında duran kartal simgesi oldu. Telsiz kanalından gelen tek ses, maskelerin içindeki ritmik, mekanik seslerdi:
Tıss... tıss... fıss... fıss... Vücut sıcaklığına dair tek kanıt; kasklarının tahliye vanalarından sızan soluğun, aşağıdan vuran eksi kırk derecelik havayla buluştuğu an kristalleşerek havada buhar kütlelerine dönüşmesiydi.
– Kartal 06 konuşuyor, ses kontrol. Tüm sistemler çalışır durumda.
Sesi kaskın dijital dönüştürücüsünden geçtiği için pürüzsüz, hafif boğuk ve daha çok bir robot sesini andırıyordu.
– Kartal 1 hazır, vizörler kalibre edildi.
– Kartal 2 hazır, oksijen seviyesi yüzde yüz.
– Kartal 3 hazır, hidrolik makaralar kilitlendi.
Kamera yavaşça sağa dönerken bir anda şiddetli bir yağmur başladı; her gök gürlediğinde görüntüde karıncalanmalar meydana geliyordu. Deliğin içinden yukarı doğru sürekli hava vurmaya başladı; hava, delik girişinde buz kristallerine dönüşüyordu. Muhteşem büyüklükteki dairenin kenarında Gölge Timi, kendilerini kenardan aşağı sarkıtmış bir şekilde bekliyorlardı. Sırtlarındaki çantanın köşelerinde buz sarkıtları oluşmaya başlamıştı. Sarktıkları yer, ışık dalgalarının bile aşağı düşerken kaybolduğu dipsiz bir kuyuya benziyordu. Burası bir obruk değildi; bu duvarlar o kadar nizami, o kadar dikey aşağı iniyordu ki sanki dünyada var olmayan büyük bir matkap yerkabuğunu tek bir hamlede delip geçmişti. Duvarların yüzeyi erimiş ve ardından dondurulmuş camımsı bir kayaçla kaplıydı. En güçlü taktik fenerlerin ışıkları bile bu pürüzsüz siyah duvarda kırılıyor, deliğin ilk yirmi metresinden sonrasını aydınlatmaya yetmiyordu.
Aşağısı, ışığı yok eden bir hiçlikti.
Kartal 06: Makara hattını serbest bırakın.
Emir kısa ve keskindi. Kask kamerasının açısı anında değişti. Kartal 06 botlarını o deliğin milimetrik kesilmiş kenarına bastı ve kendini ekibiyle beraber boşluğa doğru bıraktı. Kendini aşağıya bıraktığı an, sanki aşağıdan su dalgaları yukarıya vuruyormuş gibiydi. Hidrolik halatın gerilme sesi oldukça yüksekti; dört elit asker aynı anda dünyanın göbeğine doğru inişlerini gerçekleştiriyordu. Yukarıdaki gökyüzü, yarım kanlı ayın son bakır rengi ve İskilip'in yeryüzündeki silueti, saniyeler içinde onların tepesinde küçülen dairesel bir ışık noktasına dönüştü. Aşağı indikçe kasklarının içindeki dijital göstergeler delirmeye başladı.
Kartal 06: Vizör ağlarınızı benim kamerama bağlayın, burası tehlikeli olmaya başladı. Göstergeler doğru bilgi vermiyor.
Kartal 1: Anlaşıldı, görüntü aktarımı tamam.
Kartal 2: Görüntü aktarımı tamam.
Kartal 3: Görüntü aktarımı tamam.
Headcam'in sağ üst köşesinde üç headcam görüntüsü daha sıralandı; diğer ekibin hareketleri de net bir şekilde görünüyordu. Sıcaklık göstergesi hızla düşüyordu:
0... -12... -28... -40...
Kıyafetin içindeki mikro ısıtıcılar yüksek bir vınlamayla çalışmaya başladı. Gölge Timi hiçbir şekilde şikayet etmiyordu. Kameraya, deliğin derinliklerinden gelen infrasonik bir uğultu yükseliyordu sürekli; ritmik bir mekanizmanın ya da yaşayan dev bir canlının ağır ağır nefes alışı gibi bir uğultu... Kameranın sol alt köşesindeki sismik veri analizöründe görüntüler birbirine bindi, parazitler arttı. Analizör görüntüsü sarıdan kırmızıya döndü, dijital parazitler katlandı.
Kartal 3: Telsiz frekansında bozulma var.
Kartal 1: Aşağıda fenerlerimizi emen bir şey var, fener aydınlatmıyor artık.
Kartal 06: Herkes gece görüşüne geçsin.
Kartal 1: Gece görüş modu açıldı, tamam.
Kartal 2: Gece görüş modu aktif.
Kartal 3: Gece görüş moduna geçildi, tamam.
Gerçekten de kameranın kaydettiği yirmi bin lümenlik askeri fenerlerin, havada asılı duran toz zerrelerini aydınlattığı ama beş santim ötesindeki karanlığı ise delemediği görülüyordu. Sanki karanlık fiziksel bir maddeye dönüşmüş, Gölge Timi'nin etrafını bir katran gibi sarmıştı. Tam o anda kask kamerasının lensinin önünden, yukarıdan aşağıya hızlıca bir şey geçti.
Kartal 3: O da neydi öyle?
Kartal 06: Büyük ihtimalle yukarıdaki ASİLKAN'ın kontrolü kaybetmiş dronlarından biriydi ya da parçaları.
Kartal 3: Anlaşıldı.
Bu düşen drone askerlerin bir santim uzağından geçerek derinlere doğru kayboldu; dibin ne kadar uzakta olduğuna dair hiçbir fikirleri yoktu. Onlara verilen görev gir, incele, analiz et ve verileri gönder şeklindeydi. Telsizden sadece dördünün de sıklaşan nefes sesleri ve kasklarındaki metalik filtrenin sesleri geliyordu. Yukarıdan aşağıya hâlâ deli gibi yağmur vuruyordu. Kartal 06 aşağıya, o mutlak hiçliğe baktı; vizörün gece görüş modu titriyordu. Gölge Timi yavaş yavaş inerken bir anda yağmur kesildi. Daha sonra ise aşağıdan yukarı doğru elektromanyetik fırtınalar esmeye başladı; çok şiddetliydi, sanki oradakileri tutup yukarıya fırlatacakmış gibi...
Kartal 06: Sıkı tutunun ve yavaşça devam edin.
En altta olan Kartal 2'ydi.
Kartal 2: Hiçbir şey göremiyorum.
Kartal 1: Vizörümdeki görüntü gidip gidip geliyor.
Kartal 3: Bence biraz bekleyelim.
Kartal 06: Ne zaman biteceğini bilmiyoruz. Merkez, Merkez... Duyuyor musunuz?
Merkez: Te.......k ...r...a r e.....din, Gölge .....T....mi.
Kartal 06: Burada bir çeşit fırtına çıktı. Bizden haber alamazsanız da hâlâ devam ediyoruz, dibe ulaşmış değiliz, tamam.
Kartal 3: Hâlâ sinyal gönderebiliyorsak bu iyi haber olmalı.
Fırtına aynı şiddette devam ederken:
Kartal 06: Burada bekleyerek zaman kaybedemeyiz. Aynı hızda devam. Bu makaralar bizi sonuna kadar taşıyacaktır, merak etmeyin.
Aşağı inişin yirminci dakikasında telsiz frekansındaki statik gürültü, yerini tamamen beyaz bir gürültüye bıraktı. Yukarıdaki komuta merkeziyle olan veri bağı tamamen kopmuştu artık. ASİLKAN'ın veri tabanından anlık taktik destek alamıyorlardı; yapay zeka çevrimdışı moda geçerek yerel işlemci üzerinden çalışmaya başlamıştı. Bu, dört askerin yeryüzüyle olan son bağlarının da koptuğunun bir işaretiydi.
Kartal 06: Anlaşılan artık yukarıdan sinyal alamıyoruz, bunu bekliyorduk zaten.
Kartal 3: Evet, brifingde zaten konuşulmuştu komutanım.
Kartal 06: Aynı şekilde inmeye devam ediyoruz, geri dönüş yok artık.
Kartal 1: Anlaşıldı.
Kartal 2: İnmeye devam ediyorum.
Ancak hiçbirinin kalp atış hızı dakikada kırkın üzerine çıkmıyordu; korku ve heyecan bu timin genetik haritasından silinmişti. Onlar için bu durum, çözülmesi gereken karışık bir denklemden ibaretti. Aşağı doğru serbest inişe devam ederlerken yukarıdan yaklaşan bir uğultu sesi duyuluyordu. En üstte olan Kartal 06 kafasını yukarı kaldırdı; hiçbir şey görünmüyordu. Vizörünü yakın moda aldığında gökyüzündeki kızıl ayın kaybolduğunu gördü ve sesler gittikçe yaklaşıyordu.
Kartal 06: Herkes kendini olduğu yere sabitlesin, üstümüze doğru bir şey geliyor!
Gölge Timi kendilerini duvara sıfır sabitleyip beklemeye başladılar. Yukarıdan gelen şey, ASİLKAN'ın ağır nakliye dronelarından biriydi. Kanat açıklığı yirmi metreyi bulan bu çelik dev, motorları durmuş vaziyette, havada taklalar atarak aşağı düşüyordu. Rüzgarın uğultusu ve metal gövdenin rüzgarı yırtma sesi çok önden geliyordu; daha çok rüzgar, sanki bu dev çeliği aşağıya elleriyle çekiyormuş gibiydi. Ancak tuhaf olan, dronun serbest düşüş yapmamasıydı; hızı yer çekimine göre çok yavaştı, sanki görünmez bir el havada dronu tutmuş, büyük bir incelikle aşağı doğru indiriyordu.
Telsizden seslenen Kartal 06 emrini verdi:
Kartal 06: Işıkları ve gece görüşünü kapatın, sadece elektromanyetik vizörleri açın!
Dört fener aynı anda söndü, etraf mutlak karanlığa büründü. Ancak askerlerin vizörlerinde dünya tamamen değişmişti artık; siyah duvarları ve birbirlerini göremiyorlardı. Vizör ekranı sadece elektromanyetik dalgaları gösteren mavi ve neon yeşili çizgilerden oluşuyordu. Ve hepsi yukarı baktıklarında, o an karşılaştıkları tehdit ortaya çıkmaya başlamıştı. Üstlerine doğru gelen nakliye dronunun etrafı neon mavisi parlayan yüzlerce, hatta binlerce görünmez enerji ağıyla sarılmıştı; bu görünmez varlıklar da dronun etrafını sarmış, son kalan enerjisini emiyor gibi görünüyordu. Dronun bataryaları boşaldıkça, görünmez varlıkların vizördeki mavi parıltısı daha da parlak, daha da belirgin hale geliyordu. Onlar enerjiden besleniyordu. Kanlı ay tutulmasının yarattığı kozmik kütleçekim dalgası, yer altındaki bu kadim silisyum tabanlı koloniyi uyandırmıştı ve şimdi yeryüzündeki tüm enerjiyi yutmak için yukarı tırmanıyorlardı.
Kartal 3: Üzerimize doğru geliyor, çok ortada kalıyoruz!
Kartal 06: Halatları çözün, serbest düşüşe geçiyoruz!
Gölge Timi aynı anda göğüslerindeki acil durum mandalına bastı. Hidrolik makaralardan kurtulan çelik halatlar yukarı fırlarken, Gölge Timi'nin dört elit üyesi kendilerini dipsiz karanlığa doğru serbest düşüşe bıraktı. Arkalarından gelen bu büyük drone havada dönerek, onların az önce durduğu noktaya çarptı ve büyük bir gürültüyle patladı. Patlamanın yarattığı alev topu ve parçalar yayılarak soğuk hava katmanını bir anlığına cehenneme çevirdi. Isı dalgası askerlerin sırtına vururken ekranlarındaki yapay zeka uyarısı yanıp sönmeye başladı. Patlamanın yarattığı o büyük enerji, havada düşüşe geçen ve duvarlardan tırmanan yaratıkları bir anlığına görünür kılmıştı. Patlamanın şoku, ne var ne yok beraberinde aşağı doğru çekiyordu.
Alevlerin arkasında kristalize olmuş gövdeleriyle ısıyı ve ışığı çılgınca emen binlerce yaratık serbest düşüşe geçmiş, Gölge Timi'nin hemen üzerinde, onlarla birlikte deliğin dibine doğru düşüyorlardı. Kartal 06 havada takla atarak namlusunu alev denizine doğru çevirdi.
Kartal 06: GÖLGE TİMİ ATEŞ HATTINI KORUYUN! YERE ÇAKILANA KADAR TEK BİR MERMİ BİLE BOŞA GİTMEYECEK! ELEKTROMANYETİK VİZÖRLER AÇIK, ATIŞ SERBEST!
Gölge Timi, ASİLKAN'ın ürettiği tüfeklerin delici gücüyle hep beraber ateş etmeye başladılar. Vizörlerden vurdukları her yaratık parçalara ayrılıyordu; sanki havada yapboz parçasına dönüşüp kayboluyorlardı. Serbest düşüş hızları saatte iki yüz kilometreyi geçerken, üzerlerine çöken alev denizinin parıltısında, o görünmez silisyum ordusunun kristalize hatları saniyeler boyunca parıldayıp sönüyor; ASİLKAN tüfeklerinden çıkan her darbe, o geometrik varlıkları havada cam gibi tuzla buz ediyordu.
Ancak düşen drone enkazının yarattığı asıl büyük tehdit, alevlerden çok daha hızlı bir şekilde arkalarından geliyordu: Termo-elektrik şok dalgası.
Ağır nakliye drone'unun yerli üretim kuantum bataryaları patlamanın ve yaratıkların enerjiyi delice emmesinin etkisiyle stabilizasyonunu tamamen kaybetmişti. Havada yayılan görünmez bir radyasyon ve Elektromanyetik şok dalgası, dairesel bir duvar gibi aşağı doğru katlandı.
Kartal 06: ŞOK DALGASI GELİYOR! KASK VİZÖRLERİNİZİ TAMAMEN KARARTIN, KALKANLARI MAKSİMUMA ALIN!
Saniyeler sonra o görünmez enerji dalgası Gölge Timinin üzerinden geçti. Dördünün de kaskının ve üzerindeki tüm veriler, headcam görüntüsü de dahil, bir anlığına sıfırlanıp görüntü kayboldu.
Feng çok şaşırmış ve korkudan zar zor konuşarak:
Feng: Rüyalarımda görsem böyle bir şeyin var olacağına inanmazdım ama bunlar çok farklı sanki...
Görüntüleri izlemeye devam eder, o ara ekrandan ses ve görüntü yeniden gelmiştir.
Şok dalgasının etkisiyle yapay zeka çöktü ve zırhlarının içindeki hidrolik eklemler kilitlendi. Aynı dalga arkalarından ve aşağıda duvarlardan tırmanan yaratık sürüsünü de vurdu; saf enerjiden beslenen bu varlıklar kuantum bataryasının dengesiz radyasyonuyla aşırı yüklendiler. Yüzlercesi, belki de binlercesi havada birer ampul gibi patlayıp kayboldular. Yüzeyden kopan parçalar askerlerin yanından birer göktaşı gibi geçerek tabana doğru düşmeye başladılar.
Gölge Timi hızla düşmeye devam ederken:
Kartal 3: Yere kalan mesafeyi ölçemiyorum, sistemler manuelde!
Kartal 3'ün sesi daha çok kesik kesik geliyordur:
Kartal 3: GÖRSEL TEMAS! TABAN GÖRÜNDÜ, TABAN GÖRÜNDÜ!
Fenerleri çalışmıyordur ancak yukarıdaki patlamanın yavaşça sönen korları deliğin dibini çok hafif aydınlatmıştı. Taban sıradan bir toprak ya da deprem enkazı değildi; oldukça büyük, siyah bir platform şeklinde görünüyordu. Platformun üzerinde kule benzeri dikitler, dünyanın çekirdeğine doğru uzanan, daha da yer altına inen kanallar görünüyordu.
Kartal 1: Çarpışmaya 3 saniye!
Bu hızla o sert zemine çakılmak, bu zırhlara rağmen kesin ölüm demekti.
Kartal 06: Sırt roketleri ateşlensin, şimdi!
Gölge Timi aynı anda sırt ve botlarındaki iticileri manuel olarak ateşlediler. Eksi altmış derecelik bu kör karanlıkta dört güçlü mavi alev sütunu aşağı doğru püskürdü. Serbest düşüşün güçlü momentumu, roketlerin itme gücüyle büyük bir gürültüyle çarpıştı. Hava sürtünmesi zırhlarının üstünde duman çıkarıyordur ve askerlerin dizlerindeki hidrolik amortisörler zorlanmayla yere indi.
Güm!
Dört elit asker dikey olarak açılan 1200 metrelik çaptaki deliğin tabanındaki simsiyah, pürüzsüz platforma inmeyi başardı. Ayak bastıkları an zırhlarının taban mıknatısları altlarındaki bilinmeyen metale kilitlendi. Toz ve duman etraflarında bir sis bulutu gibi dönerken Gölge Timi hiç vakit kaybetmeden namlularını yukarı ve etrafındaki karanlık mimariye doğru doğrulttu.
Gür bir sesle:
Kartal 06: Durum raporu verin!
Kartal 2: Kartal 2 ayakta! Sol hidrolikte sızıntı var ama mekanik sağlam. Oksijen yüzde 80, mermi yüzde 48.
Kartal 3: Kartal 3 ayakta! Zırh iyi durumda, mermi yüzde 40, oksijen yüzde 79.
Kartal 1: Kartal 1 ayakta! Hidrolikler sağlam, silah sistemim aşırı ısındı, manuel soğutmaya geçiyorum. Oksijen yüzde 76.
Kartal 06: Dikkatli olun. Kartal 3, Kartal 1'e yakın dur silah sistemini düzeltene kadar.
Kartal 3: Emredersiniz komutanım!
Kartal 06'nın kamera lensi yukarı doğru kalktı; gökyüzü sadece madeni bir para gibi yani, ufak kırmızı bir nokta gibi görünüyordu.
Sanki dünyadan yıldızlara bakıyormuşsun gibi bir nokta... Yeryüzüyle olan tüm bağlantıları kopmuştu. Ardından fenerini kontrol etti ve çalışıyordu; vizör modlarını kapatıp fenerini yaktı. Platformun tam ortasında, yerin derinliklerine doğru uzanan dev bir sütun vardı. Bu sütunun etrafında pençe izleri uzanıyordu ancak bu sefer izler yukarı doğru değil, bu platformun daha da aşağısına doğru iniyordu.
Kartal 3: Burası kesinlikle sıradan bir çukur değil, şu an bir kovanın içindeyiz.
Kartal 1: Ne yapacağız komutanım?
Kartal 06: Tek biletlik bir yoldayız artık. Yapacağımız tek şey burayı havaya uçurmak. Geri dönüş yapmamız zor görünüyor ama deneyeceğiz. Önce merkeze mesaj yazıp göndereceğim ama bu mesajın ve kamera kayıtlarının buradan yukarıya gitmesi en az, tahminim, 24 yıl sürer, belki daha da erken...
Gölge Timi hep birlikte:
Gölge Timi: Emrinizdeyiz komutanım!
Yaklaşık yarım saat civarı Gölge Timi oldukları yeri korumaya alırlar. O ara Kartal 06 mesajı ve kalan görüntü kayıtlarını göndermiş, var olan görüntüler de çevrimdışı olan yapay zeka sistemine yükleniyordur. İnfrasonik uğultu; şimdi bastıkları bu platformun hemen altından, çok daha yakından geliyordu. Gölge Timi, görünmez bir ordunun tam kalbindeydi ve geri dönüş yolları tamamen kapanmıştı.
Feng: Bu yukarıdaki yaratıklar sadece alt sınıf çerezler olmalı çünkü burada farklı türler oldukları yazıyordu. Bir şeyler yanlış olmalı.
Feng ultra çözünürlükteki headcam görüntüsünü büyük bir merakla izlemeye devam etti.
Kartal 06'nın sol kolundaki zırhın altındaki tablete yazdığı son mesaj şu şekildeydi:
Bu deliğin etrafını karantinaya alın, gerekirse bombalayıp yıkın. Vizörlerde duvara tırmanan mahluklar gördük; gözle görünmüyorlar, sadece Elektromanyetik vizörden görünüyorlar. Bu yaratıklar dışarı çıkarsa kesinlikle kıyamet kopar. Ülke giriş ve çıkışlarını acil kapatın; bütün sınırlardaki sedleri açıp çelik kubbeler açılmalı!
Kartal 06 olduğu yerden doğrularak:
Kartal 06: Kızılötesi radarlarınızı ve fenerlerinizi açın! Buradaki izleri taradım, bu az önceki öldürdüğümüz türlerden değil. Burada farklı bir şeyler dönüyor.
Gölge Timi: Radarlar açıldı, herhangi bir hareketlilik görünmüyor.
Kartal 06: Herkes tamamsa artık gidiyoruz.
Gölge Timi karanlığın içinde hem önlerini hem arkalarını koruyarak dikkatli bir şekilde ilerliyordur. Fenerlerin ışığı sadece bir santim önlerini aydınlatıyordur.
Kartal 06: Hiçbir şey görünmüyor. Vizörlerden tamamen ultrasonik akustik moduna geçin!
Kasklarındaki bir düğmeyle optik ekranlarını tamamen devre dışı bıraktılar. Artık gözlerinin önünde karanlık yoktu ama kameradan her yer karanlık görünüyordu. Sadece kask içi kulaklıklara ve hud ekranına yansıyan üç boyutlu bir ses dalgası haritası vardı; çıt çıkan her nokta ve havadaki en ufak bir titreşim bile ekranlarında üç boyutlu bir nesneye dönüşüyordu. Tam o esnada geldikleri platformun duvarlarındaki şekiller ve semboller parlamaya başlamıştı; kıyafetin yapay zekası tarafından taranmaya başladı. Ekranın sağ köşesinde yapay zekanın tahmini kadim çeviri motoru çalışmaya başladı.
Kartal 1: Bu semboller de neymiş böyle?
Elini sembollerin üstüne uzatırken:
Kartal 06: Dur, sakın dokunma! Başka bir şeyi tetikleyebilirsin. Buradaki hiçbir şeye dokunmayın, tuzak olma ihtimaline karşı dikkatli olmalıyız.
Elini hızlıca geri çekerek:
Kartal 1: Emredersiniz!
Semboller insanlık tarihinin hiçbir diline benzemiyordu ancak yapay zekanın kriptolojik algoritması bunun bir çeşit kapı olacağını tahmin ediyordu. Kartal 06'nın vizör görüntüsüne yapay zeka mesajı çoktan sesli ve yazılı haber vermişti.
Ses, parazitli ve hafif kesintili bir şekilde geldi:
YZ: Algoritma, insanlığın yeryüzüne gelmeden önce bu kapının zaten burada olduğundan ve sadece acil durumlarda açılmasından bahsediyor. Bunlar çok eski bir çizim, o yüzden veri tabanımda çok fazla bilgi yok. Sistemle çevrimdışı olduğum için yüzde yüz emin olamıyorum.
Kartal 06, kamera lensini karanlık sütunlardaki şekillere doğru çevirir. Belli belirsiz şeyler vardır ve çoğu karanlıkta belli olmuyordur bile.
Kartal 06: Şu an acil durum ve ben burada sütunlardan başka bir kapı göremiyorum. Eğer bir kapı varsa bunu açmanı istiyorum.
YZ: Bu sembollerden ve sayılardan anlam çıkarabilirsem açabilirim. En fazla kırk sekiz saat tarama ve hesaplama yapmam gerekiyor.
Kartal 06: Tamam, anlaşıldı. Kartal 3, sen tarayıcıyı buraya kur, başında bekle. Ben geri kalan ekiple buranın zayıf bölgelerini tespit edip patlayıcıları yerleştireceğim.
Kartal 3: Emredersiniz komutanım!
Kartal 3, çantasından ufak bir çanta daha çıkararak içinden katlanmış, dört ayaklı ve kafası otomatik hareket eden tarayıcıyı büyük sütunların önüne koydu.
Kartal 3: Tarayıcı hazır komutanım.
Kartal 06: Yapay zekayı tarayıcıya senkronize ediyorum.
Headcam'in sağ üst köşesinde "KADİM ÇEVİRİ MOTORU_V4.2" yazısı belirir. Tarayıcı ışıklarını yakıp 365 derece döner ve sabitlenir. Lensinin önünden mavi ışık, huni şeklinde küçükten büyüğe doğru genişleyerek duvardaki şekillerin üstünde sabitlenir.
Kartal 3: Tarayıcı şu an çalışır durumda komutanım, her şeyi aktif görünüyor.
Kartal 06: Tamamdır. Değerlerini her saatte bir vizöründen takip et. Oradan yapamazsan kolundaki ekrandan takip edebilirsin, oraya da senkronize ettim.
Kartal 3: Emredersiniz.
Kartal 06'nın HUD kamerasının sağ üst köşesindeki KADİM ÇEVİRİ MOTORU_V4.2 alt programı sarı parazitlerle canlandı. Sütunun üzerindeki insanlık tarihine ait ya da daha öncesine ait semboller tarandıkça hem görüntü hem konuşmalarındaki parazitler yükselip yükselip azalıyordu.
Kartal 06: Geri kalan ekip, beni takip edin.
Gölge Timi: Emredersiniz komutanım!
Gölge Timi bölgeden iyice uzaklaştı, geride sadece Kartal 3 kaldı. Kartal 1, Kartal 2 ve Kartal 06 olmak üzere üç ekip karanlık dikitlerin yanında ilerliyorlardı. O sırada Kartal 1 uğultuların kesildiğini fark etti.
Kartal 1: Komutanım, duyuyor musunuz?
Kamera lensi Kartal 1'e dönerek:
Kartal 06: Neyi?
Kartal 1: Hiçbir şeyi. Ses yok ve hiçbir şey duymuyorum; sanki her yere ses yalıtımı yapılmış gibi.
Kartal 06: Evet, haklısın, bir gariplik var. Radarlarınızı kontrol edin.
Kartal 2 etrafına doğru bakarak:
Kartal 2: O da neydi öyle?
Kartal 06: Bir sorun mu var?
Kartal 2: Vizördeki ses dalgası haritasından tam yanımızda bir hareketlilik gördüm. Duvarın içindeydi ama sonra bir anda kayboldu.
Kartal 06: Herkes tetikte olsun, hareket eden her şeyi vurun! Burasının normal bir yer olmadığını biliyoruz.
Gölge Timi: Emredersiniz komutanım!
Bir anda yanlarındaki sütun duvarlar patlamaya başladı. Hepsi ani bir refleksle, seri bir şekilde oradan koşmaya başladılar. Kameradan Kartal 06'nın nefes alışverişinin biraz sertleştiği duyuluyordu. Kamera lensi arkaya doğru döndü; duvarlardan yüzlerce mahluk akın etmeye başlamıştı. Sesleri radyo frekansındaki parazitler gibiydi ve vizörlerindeki ekranda daha çok, 3 boyutlu koşan, sırtlarında çarpı işareti olan nesneler gibi görünüyorlardı.
Ekip, çok hızlı patlamalar arasında koşarken Kartal 06 emrini vermişti. Kamera hızlı bir şekilde arkaya dönerek, Kartal 06 ateş etmeye başlar:
Kartal 06: Formasyonu koruyun, yaylım ateşi!
Yukarıdan, sağdan ve soldan patlamalarla ekibin üstüne doğru parçalar düşüyordu. Çarpan parçalar zırhlarına vurduğunda paramparça oluyorlardı ama ekibin bir milim bile pozisyonu bozulmuyordu. Çeperdeki dikitlerden ayrılan büyük, cam gibi pürüzsüz ama çelikten kat kat sert silisyum mahluklar, timin üzerine doğru ilerliyordu.
[UYARI: SİLAH SİSTEMİ AŞIRI ISINDI - TEHLİKE]
Kartal 1 silahını düzeltmeye çalışırken:
Kartal 1: Silahım kilitlenmek üzere!
Kartal 06 kafasını Kartal 1'in olduğu sağ tarafa doğru çevirdi. Vizöründe, büyük bir mahlukun yukarıdan Kartal 1'e doğru uzandığını görüyordu; eli daha çok düz, sivri bir iğne gibiydi. O sırada Kartal 1 silahını termal plazma moduna almakla uğraşıyordu.
Kartal 06 seslenerek:
Kartal 06: Tam üstümüzde, dikkat edin!
Kartal 06'nın ekranının sağ alt köşesinde, Kartal 1'in silahından yukarı doğru çıkan büyük bir termal plazma ve yüksek ısı dalgası fışkırdı. O eksi altmış derecelik kör karanlıkta, optik ekran kapalı olmasına rağmen aşırı ısınan silahın yaydığı termal dalga Kartal 06'nın vizöründe geçici, beyaz bir parlamaya neden oldu. Mahlukun yüksek ısıyla karşılaştığı an saniye saniye kaydedilmişti.
Termal şok mahluku ve arkasından gelenleri haritadan silmişti resmen. Yukarıdaki karanlıktan parça parça kayalar ve tozlar dökülüyordu.
Telsizden Kartal 3 seslenerek:
Kartal 3: Komutanım duyuyor musunuz? Burada her yer sarsılıyor, orada bir şey mi oldu? Tamam.
Arkadan silah sesleri parazitli bir şekilde gelmeye devam ediyordu.
Kartal 06: Kartal 3, pozisyonunu zzzzzz... koru! Di...k..kat ol zzzzz.. gördü.....ğün her şeyi vur!
Kartal 3: Komutanım sesinizi tam alamıyorum! Kartal 1, Kartal 2, cevap verin!
Kartal 3 başka ses alamaz ve sırtındaki silahı eline alarak şarjörü kontrol eder. Kurma kolunu çeker ve çıkan ses karanlığın derinliklerine doğru uzayıp kaybolur. Kartal 06, Kartal 3'ün pozisyonunu net bir şekilde vizöründeki kameradan görüyordur.
Kartal 06, Kartal 1'e seslenerek:
Kartal 06: Kartal 1, ısı işe yarıyor olmalı. Silahın hazır ısınmışken termal çekirdeği açık tut!
Ateş etmeye devam ederlerken:
Kartal 1: Kesinlikle işe yarıyor!
Kartal 1 ve Kartal 06 önlü arkalı sürekli ateş ediyorlardı. Kartal 2 de hemen yanlarında hiç durmadan seri atışa devam ediyordu ve hiç sesi çıkmıyordu. Kartal 06'nın görüntüsü ona doğru dönerek:
Kartal 06: Kartal 2, makine gibi sıkıyorsun, her attığını vuruyorsun!
Kartal 2: Sayıları bir türlü azalmıyor komutanım! Vizörde yukarıdan değişik mahluklar gelmeye başladı, bakın birbirleriyle savaşıyorlar!
Kartal 1 arkaya doğru bir plazma patlattıktan sonra oradan daha fazla yaratık gelmemeye başlamıştı. Kartal 2 arkasına dönerek:
Kartal 2: Komutanım galiba bunlar termal plazmadan oldukça korktular, artık arkadan gelemiyorlar. Kartal 1 sağ olsun.
Kartal 06 şarjör değiştirip ateş etmeye devam ederken yukarıdaki ve önündeki vizörde görünen her şeyi vuruyordu.
Kartal 06: Haklısın, bu yaratıklar birbirleriyle savaşıyor resmen. Sayıları çok fazla, radardaki sayıları gitgide artıyor. Bence bunlar artık bizi umursamıyorlar.
Ancak tam o esnada, Kartal 06'nın ana ekranının altındaki diğer iki kutucuk, [K2_CAM] ve [K3_CAM], yukarıdan gelen yeni bir tehditle sarsılmaya başladı. Kartal 3’ün kask kamerasının yukarıdaki deliğe doğru odaklandığını ve elektromanyetik vizör simülasyonunun parazitlendiğini görüyordu. Yukarıdan, o karanlık boşluktan aşağıya doğru görünmez bir şeyler iniyordu.
Sağ alt kutucuktaki Kartal 3'ün görüntüsünde; zırhlı kollarıyla silahını sıkıca tutmuş, namlusunu yukarıya doğru doğrultarak tetiği çekmeye hazırlanıyordu. Tam o saniyede namludan çıkan devasa bir plazma patlamasıyla birlikte Kartal 3'ün ekranı bembeyaz oldu ve hemen ardından görüntü tamamen kesildi. Kutu kutu dizili ekranda sadece gri çizgiler kalmıştı.
Kartal 06 hemen telsizden anons geçerek:
Kartal 06: Kartal 3 duyuyor musun? Rapor ver, görüntünü alamıyorum! Kartal 3!
Ses ve görüntü hâlâ yoktur.
Kartal 06: Pozisyonunu koru ve bölgeyi güvende tut. Az önce nereye ateş ediyordun bilmiyorum ama eğer duyuyorsan geriye dönüş yolumuz kapalı. Patlayıcıları yerleştirip oraya dönmenin bir yolunu bulacağız, tamam.
Ön tarafta silisyum mahlukların baskısı sürerken, Kartal 1 namlusunu ileriye uzatıp öne doğru son bir plazma patlatması daha yaptı. Bu muazzam enerji parlaması, yakın mesafedeki Kartal 06'nın headcamindeki görüntünün 3 saniyeliğine tamamen kesilmesine neden oldu. Ekran geri geldiğinde görüntü saniyede birkaç kare atlayarak donuk donuk ilerlemeye başlamıştı; ama kask içi mikrofonlardan gelen sesler hâlâ normal ve netti.
Kartal 06, donuklaşan ekranına rağmen soğukkanlılığını koruyarak timine döndü:
Kartal 06: Kartal 3'ten cevap alamıyoruz. Başının çaresine bakabilir ama yine de kimseyi riske atmak istemiyorum. O yüzden hızlı olalım. Bırakın bunlar birbirlerini öldürsün, dönüşte kalanların icabına bakarız.Savaşın ortasında kalmayacağız.
Yapay zeka tarayıcısını açıp patlacağımız en zayıf noktayı bulacağım.
Kartal 1 ve Kartal 2 ateş etmeye devam ederken Kartal 06 elini kaldırıp:
Kartal 06: Ateşi kesin!
Komutuyla birlikte hepsi durdu. Namlular sustu. Aşırı ısınan silahların ucundan yükselen duman, eksi altmış derecelik bu koyu karanlıkta havada anında buza dönüşerek küçük, kristal parçalar halinde pürüzsüz siyah zemine düşüyordu. Telsizdeki hırıltılı nefeslerin dışında, platform silah sesinden tamamen arınmıştı; fakat bu iki ırkın savaş sesleri infrasonik uğultuyla beraber hâlâ her yere yayılıyordu. Yukarıdan inen görünmez mahluklar ile platformdaki silisyum yaratıkları acımasızca birbirine giriyordu. İki farklı ırk, ortalarındaki insanları tamamen unutmuş şekilde platformun merkezinde dehşet verici bir savaşa tutuşmuştu.
Kartal 06'nın donuk donuk ilerleyen lensinde, vizörünün içinden zırhın yapay zeka tarayıcısı aktifleşti. Ekranın üzerine mavi renkli, dikey bir derinlik grafiği bindi. Yapay zeka, bulundukları platformun duvar mukavemetini ve en alt seviyeye giden en güvenli boşluğu saniyeler içinde hesapladı. Ekranın sol köşesinde yeşil bir yön çizgisi belirdi. Yapay zeka tarayıcısı; platformun en kuytu köşesinde, dikey duvarın altındaki en zayıf ve en derin yarıkları işaret ediyordu.
Kartal 06: Tamam, rotamızı belirledim. Savaştan uzaklaşıyoruz, duvara doğru ilerleyin.
Kartal 06, Kartal 1 ve Kartal 2; platformda savaşan yaratık sürüsünün dikkatini çekmeden kenardaki duvara doğru hızlı adımlarla ilerlediler. Tek yönleri ilerisiydi. Önde sadece Kartal 06, arkalarında ise Kartal 1 ve Kartal 2 yan yana, önlerini ve arkalarını silahlarıyla kontrol ederek ilerlemeye devam ediyorlardı. Kartal 06'nın önüne büyük bir boşluk çıktı; gidebilecekleri tek yön aşağısıydı. Radarda sadece etrafta yukarıdan aşağıya doğru uzanan dev sütunlar görünüyordu ama kamera lensinde görüntü sadece siyah bir boşluktan ibaretti. Uğultu sesleri aşağıdan yukarıya doğru biraz daha şiddetli geliyordu.
Kartal 06 aşağıya doğru eğilip dikkatli bakarak:
Kartal 06: Tarayıcılar en zayıf yerin aşağısı olduğunu gösteriyor, o yüzden hazırlanın. İniyoruz, hızlı olmalıyız.
Gölge Timi: Emredersiniz komutanım!
Kartal 06 zırhının yan bölmesinden, bu derinlikler için tasarlanmış özel alaşımlı metal kazıkları çıkardı. Kazıklar dondurucu soğukta bile kırılmayan, moleküler yapısı güçlendirilmiş titanyum-karbon alaşımıydı. Kartal 06, pürüzsüz siyah duvara ilk özel alaşımlı kazığın ucunu sertçe sapladı. Üstündeki düğmeye basmasıyla birlikte çıkan basınçla kazık, bir anda sağlam bir şekilde duvara oturdu. Çıkan hava boşluğu havada buza dönüşüp yere düştü ve iniş halatını kazığın üstüne kilitledi. Kartal 1 ve Kartal 2 de aynı hızla kendi kazıklarını yan yana çakarak iniş halatlarını kilitlediler.
Kartal 06 Kartal 2'ye dönerek..
Kartal 06: Kartal 2, hidroliklerin kilitlenmeden önce ilk sen iniyorsun. Kartal 1, sen onun arkasını kolla. Aşağıya doğru serbest inişe geçiyoruz!
Arkadaki platformda iki kadim ırkın savaşları ve parçalanan kristal sesleri yankılanırken Gölge Timi, savaşı arkalarında bırakarak özel alaşımlı kazıkların yardımıyla karanlık duvar boyunca dünyanın daha da derinlerine doğru hızla inmeye başlamışlardı.
Gölge Timi halatlarla aşağı kaydıkça kask içindeki dijital termometre sayaçları sürekli yerinden oynuyordu.
Kartal 1: Bir terslik var, soğuk gitgide artıyor olmalı.
Kartal 2: Evet, göstergeler çıldırmış gibi hiç yerinde durmuyor.
Kartal 06'nın vizöründeki görüntüde mesajlar belirmeye başlamıştı.
Kartal 06 üstlerinden yavaşça aşağı iniyordur ve kamera lensi onlara doğru bakarken yukarıdan hâlâ sert bir şekilde kaya parçaları ve tozlar dökülüyordur.
Kartal 06: Size kötü bir haberim var, yapay zekâ hesaplaması dibi eksi yüz on derece olarak gösteriyor. Aşağı indikten sonra kesinlikle hareketi kesmeyeceğiz. Eğer durursak zırh hidrolikleri donabilir ve bu bizim sonumuz demektir. Aşağı inene kadar zırh üstü ısıtıcıları açın; bu hem güç hem de oksijenden feragat etmek demektir. Dibe indikten sonra hareket halindeyken ısıtıcıları kapatın çünkü burada ne kadar kalacağımızı bilmiyoruz, her şeyden tasarruf etmeliyiz. Anlaşılmayan bir şey var mı? Kısaca hemen girip çıkacağız.
Gölge Timi üyeleri durup yukarı doğru, Kartal 06'ya doğru başlarındaki fenerle bakarak:
Kartal 1: Anlaşıldı komutanım, ısıtıcılar açıldı.
Kartal 2: Anlaşılmayan bir şey yoktur komutanım, ısıtıcılar açıldı.
Gölge Timi hâlâ aşağı doğru inerken Kartal 06'nın vizör ekranında uyarı mesajları çıkmaya başlamıştı bile:
[K06_DIŞ_SICAKLIK: -85°C] [K06_DIŞ_SICAKLIK: -110°C]
[UYARI: ATMOSFERİK DONMA SEVİYESİ AŞILDI]
Deliğin en dibine indikçe soğuk; zırhların termal katmanlarını bile aşan, fiziksel kuralları zorlayan bir basınca dönüşüyordu. Etraflarında siyah boşluktan başka hiçbir şey görünmüyordu. Kaskın üstündeki fenerlerin mercek kısmı buz tutmuştu ve hiçbir yeri aydınlatamıyordu. Nihayet en dibe ulaşmışlardı.
Kartal 06: Acele edin, halatları çözüyoruz.
Herkes hızlıca iplerini çözüp hazır duruma geliyordur.
Kartal 06 ayaklarını nihayet en dipteki dar koridor zeminine bastığında, dizlerindeki hidrolik amortisörlerden kuru bir metal sürtünme sesi yükseldi. Vizör ekranı soğuktan dolayı kenarlardan buzlanmaya, çizgisel pikseller halinde donmaya başlamıştı.
Kartal 06: Kartal 2, Kartal 1! Hızlı olun, bombaları yerleştiriyoruz. Bu deliği tamamen kapatacağız.
O sırada yukarıdaki karanlık yarıklardan, az önce platformdan bıraktıkları savaştan sızan iki görünmez elektromanyetik yaratığın parazit dalgaları Gölge Timinin vizörlerindeki haritaya vurdu. Yaratıklar zırhların yaydığı son ısı sinyallerini takip ederek hızla aşağı doğru kayıyorlardı.
Kartal 06 namlusunu yukarı çevirip tetiğe asıldı.
Kartal 06: Yukarıdan geliyorlar!
Ancak tetik mekanizmasından sadece kuru, donmuş bir metal çatlaması geldi; kurşun fırlamadı. Eksi yüz on dereceyi geçen bu kutupsal derinlikte, silahların içindeki ateşleme pinleri ve mekanik aksam tamamen tutukluk yapmış, donarak birbirine yapışmıştı. Aynı anda Kartal 1 de tetiğe basıp plazma patlatması denedi ama onun silahından da sadece boşa dönen mekanik dişlilerin gıcırtısı yükseldi. Kartal 2'nin de aynı şekilde silahı ateş almıyordu; kısaca silahlar tamamen işlevsizdi.
Kartal 06: Silahlar iptal! Koşma zamanı, durmayın! Zırh ısıtıcılarını kapatın, bunlar ısıya geliyorlar.
Gölge Timi silahlarını sırtlarına asarak karanlıkta, hızlı hızlı 3 boyutlu radara bakarak koşmaya başlar. Kartal 06'nın kamerasından Kartal 1 ve Kartal 2 önünde hızlı hızlı koşmaktadır ve zırhlarının hidrolik eklemlerinden, yani özellikle omuz ve kollarının birleştiği eklemlerinden sürekli buz parçaları düşüyordur. Zırhlarının zorlanma sesi kameraya oldukça net yansıyordu. Kartal 06 kafasını arkasına doğru çevirdi ve yaratıklar radarda hâlâ peşlerinde görünüyordu.
Kartal 06 seslenerek:
Kartal 06: Siz devam edin, vizördeki göstergede en zayıf yerin planı işaretli. Benim biraz ısınmam lazım, bunların peşimizi bırakmaya niyeti yok. Madem silahlar çalışmıyor, Kartal pençesini kullanma zamanı geldi. Size yetişirim.
Gölge Timi: Anlaşıldı komutanım, biz koşmaya devam ediyoruz.
Gölge Timi Kartal 06'yı geride bırakarak hızlı hızlı, zemindeki buz kırılma sesleriyle beraber uzaklaştılar.
Kartal 06'nın vizöründeki radarda yaklaşmak üzere olduklarını görüyordu. Zırh üstü ısıtıcıları açar ve iki kolunu havaya kaldırarak her iki elinin üstünden, doksan beş santimetre uzunluğunda, buzlanmış yüzeyini kırarak gürültülü bir şekilde şak diye uzun bir kılıç çıkarır. Bu kılıç her iki elinden bir anda dörde ayrılır ve toplamda 8 kılıç olur. Kılıçların üstünden sürekli dumanlar çıkıyordur ve bu dumanla beraber kristalize buzlar yere doğru dökülüyordur. İki dirseğinin ortasından da birer tane çıkmıştır; oldukça keskin görünüyordur.
İleriye doğru bakarak:
Kartal 06: Gelin bakalım.
Kartal 06'nın durmaya niyeti yoktur. Yaratıklara doğru koşmaya başlar, kamera görüntüsü adeta donmaya başlar; çok hızlı koşuyordur. Yaratık karşıdan geliyordur ve hızlı bir hamleyle zırhın ısı kalkanına doğru atlarken sağ koluyla tek bir darbeyle yaratık moleküllerine ayrılır adeta. Tam o ara arkasından bir tane daha atlamıştır, o da dirseklerindeki kılıca saplanıp yok olup gitmiştir. Radarına bakar, önünde en az 10 tane daha belirir. Hiç tereddüt etmeden üstlerine doğru koşar. O hızla iki dizin üstüne yatıp kaymaya başlar. Kayarken önüne çıkan iki silisyum mahlukatını doksan beş santimetrelik kılıçlara saplar. Önüne çıkan mahlukatlara adeta bir araba gibi çarpar, çoğu parçalanıp yok olur. Ayağa kalkıp önüne dikilen yaratığa iki eliyle kılıçları saplayıp havaya doğru kaldırır ve tek hamlede yaratığı ikiye bölüp molekül seviyesinde parçalar.
Arkasından yerdeki buzları çizerek gelen bir yaratık sesi daha duyar. Üstüne gelen yaratık tam arkasından vuracakken bir anda dönerek kolundaki kılıçları kalkan olarak kullanır ve geri püskürtür. Kartal 06 olduğu yerden bir anlık momentumla beraber yaratığın üstüne doğru hızlanır. Sol kolundaki kılıçları yaratığın göğsüne saplayarak arkasındaki duvarla beraber dört kılıç siyah blokların içine tamamen gömülür. Yaratık değişik bir ses çıkararak, daha çok çığlık gibi yok olup gider. Sol kolu komple duman ve buz kristallerine kaplanır ve hepsi su gibi yere dökülüp camlar kırılıyormuşçasına sesler çıkarıyordur. Hiç zorlanmadan kolunu hızlı bir şekilde çıkarırken dev bloğun parçaları zırhının yüzeyine çarpıp kimisi toz olup buzlara karışır, kimisi parçalara ayrılıp etrafa yayılır.
Kartal 06 karanlığın içinde parlayan zırhıyla, üstünden dumanlar ve zırhın ısısından yayılan buharlarla adeta programlanmış bir robot gibidir; hiçbir tepki vermez.
Geriye kalan son yaratık Kartal 06'nın son hareketini gördükten sonra geldiği yöne doğru koşmaya başlamıştır.
Kartal 06: Öyle bir seçeneğin yok seni kahrolası mahlukat!
Diyerek sol kolunu ona doğru nişan alarak kılıçlardan birini büyük bir patlamayla yaratığa doğru ateşler. Arkasından zincirle beraber tam kafasının ortasına saplanır. Çıkan kristalize buzlarla beraber büyük bir gürültüyle geri çeker. Şak şak! Yaratık tuzla buz olmuştur ve kılıç aynı şekilde koluna geri oturmuştur bile.
Feng büyük bir merakla ekrandaki olup biteni izlerken:
Feng: Vay canına, daha önce hiç böyle bir şey görmedim, inanılmaz!
Kartal 06 hiç vakit kaybetmeden kılıçlarını mekanizmaya gürültülü bir şekilde otomatik olarak geri kapatır ve hızlı bir şekilde ekibin olduğu yöne doğru vizöründen takip ederek koşmaya başlar, o sırada onların olduğu koridora varmıştır.
Ekip sırtlarındaki ağır yük bölmelerinden çıkardıkları kuantum bombalarını etraflarını ısıtıcı folyoyla sarıp hazırlık yapıyorlardı. Gölge Timi Kartal 06'yı gördükten sonra dikilip esas duruşa geçtiler.
Kartal 06: Rahat olun. Isıtıcılarınız açık değil mi?
Kartal 1: Evet komutanım. Her şey yolunda mı? Radarda epey kalabalık görünüyorlardı. Kartal 2 ile yardım etmeye gitsek mi diye tartışıyorduk. Bir taraftan Kartal 3 de cevap vermeyince endişelendik biraz.
Kartal 06 tekrar ısıtıcılarını açarak:
Kartal 06: Hepsini indirdim, sorun yok. Bombaları yerleştirip tetikleyicileri kontrol edin ve hemen buradan gidelim. Kartal 3'ü bırakalı epey bir zaman oldu, sanki saatlerimiz de çalışmıyor burada.
Zırhlı eldivenleri bombaların tetikleyicilerine dokunduğu an, zırh içi hidrolik basınç göstergeleri hızla sarıya döndü. Aşırı soğuk, mekanik parçaları kelimenin tam anlamıyla donduruyordu.
Kartal 1: Parmaklarımı hissetmiyorum adeta, ısıtıcılar açık olmasına rağmen...
Kartal 2: Çok fazla vakit kaybettik.
Kartal 06: Hepsini ısıtıcı folyolara sardınız mı?
Kartal 2: Evet komutanım. Tetikleyiciler bağlandı, uzaktan patlatılmaya hazır.
Kartal 06: Zırhlar uyarı vermeye başladı artık, hemen gidiyoruz!
Gölge Timi vakit kaybetmeden halatların olduğu yöne doğru koşmaya başlamıştır. Kamera lensinin köşeleri buzla kaplanmıştır, görüntü ara ara gidiyordur. Gölge Timi, dondurucu soğuktan dolayı eklemleri gıcırdayan zırhlarını son sınırına kadar zorlayarak geldikleri titanyum karbon alaşımlı halatlara doğru fırladılar. Silahları hâlâ donmuş ve tutukluk yapmış haldeydi. Bu yüzden tek şansları o platforma geri dönmekti.
İlk olarak Kartal 2 halatını kilitledi. Kartal 06, hidrolikleri kilitlenmekte olan Kartal 2'yi yukarı doğru iterek zırhına ilk hareketi verdi. Hemen arkasından Kartal 1'e destek oldu. En son kendisi halatını kilitleyip peşlerinden çıkıyordu. Üç elit asker, altlarındaki bombaların eşliğinde dikey, simsiyah duvar boyunca halatlara asılarak hızla yukarı tırmanmaya başladılar. Uzun bir tırmanışın sonunda boşluğun başına gelmeyi başardılar; hepsi sırayla çıkıp halatlarını çözdüler.
Kartal 06: Ekipman kontrolü yapın. Silahları elinize alın ve ısıtıcıları 5 dakika daha açık tutun.
Gölge Timi: Emredersiniz komutanım!
Gölge Timi ekipman kontrollerini yapar. Silahlarının önemli parçalarını söküp kontrol ederek temizlerler. Silahın etrafındaki buzlar, tepeye varmadan hemen hemen çözülmüştür bile. Silah ve parça sesleri, durdukları yerden oldukça gürültülü çıkarıyordur. Son dokunuşları yapıp hepsi şarjörlerini doldurur kurma kollarını çekerler.
Etraf çok sessiz olmuştur artık. Daha önceki gürültüler, buz kırılma sesleri ve uğultular tamamen kesilmiştir. Zifiri karanlıkla beraber herkes dikkatli ve şaşkındır. Kartal 06, fenerinin merceğini ve kamera lensini eliyle hafifçe silerek konuşur:
Kartal 06: Bu sessizlik hiç hoşuma gitmedi, herkes hazır olsun. Gördüğünüz her şeye ateş edin. Önce Kartal 3'e ulaşmayı deneyeceğim. Kartal 3 duyuyor musun? Rapor ver Kartal 3!
Sadece statik bir ses gelip gelip gider.
Kartal 06: Devam ediyoruz, bağlantıda sıkıntı olmalı.
Kartal 06 el işareti yaparak en önden gider. Arkasından Kartal 1 ve Kartal 2, sağlı sollu çevreyi kontrol ederek hızlı hızlı yürüyorlardır.
Kartal 1: Vizör görüntüsünden hiçbir şey alamıyorum. Az önce buradaki yüz binlerce savaşan yaratığa ne olmuş olabilir?
Kartal 2: Hiçbir fikrim yok.
Işıkların aydınlatması karanlık duvarlar ve sütunların içinde kaybolarak ilerler. Kamera lensinden sadece Kartal 06’nın omuz ve elleri görünüyordur. Önünde hiçbir yol yokmuş gibi ilerlemeye devam ederken Kartal 06, sağ kolunun bileğini kaldırarak haritayı gösterir.
Kartal 06: Tamamdır, burası haritada başladığımız nokta. Hemen sağ tarafa döndüğümüzde kapının oraya gelmiş olacağız.
Gölge Timi, karanlık dikitlerin yanından geçerek Kartal 3'ün pozisyonunu görmeye başlar. Etrafa oldukça güçlü ışıklar dikilmiştir; tarayıcının parlayan ışıkları da sürekli kendi etrafında dönüyordur.
Kartal 06: Kartal 3 neredesin, duyuyor musun Kartal 3?
Gölge Timi koşar adımlarla kapının olduğu bölgeyi geçip ışıkların olduğu yerden çıkar. Az ileride Kartal 3; kollarındaki sekiz kılıcı açıp yere saplamış, kafası yerde, diz üstü oturmuş bir şekilde duruyordur.
Kartal 06: Kartal 3! Kartal 3!
Kartal 3 kafasını yukarı kaldırır; iki gözü Kartal 06'nın kamera lensinden kırmızı görünüyordur. Bir anda kılıçları şak diye zırhına koyar ve kırmızı renk, simsiyah renge geri döner.
Kartal 3: Komutanım, sizi gördüğüme çok sevindim, umudumu hiç kaybetmemiştim! Neredeydiniz, iyi misiniz? Üç gündür burada mahlukatlarla savaşıyordum, kimseden haber alamadım. Kaç tane öldürdüm sayısını unuttum. Kapının şifresini çözdüm, tam da şimdi açsam mı diye düşünüyordum.
Kartal 1: Nasıl yani, üç gün mü? Daha bir-iki saat olmadı mı?
Kartal 2: Bir yanlışlık olmalı, saatlerimiz çalışmıyordu zaten.
Kartal 06: Emin misin üç gün olduğuna?
Kartal 1 eliyle tarayıcıyı göstererek konuşur:
Kartal 1: İnanmıyorsanız gelin, şurada tarayıcının çalışma zamanı var, oradan göstereyim.
Gölge Timi karanlıktan çıkıp aydınlığa, direklerin oraya doğru yürür. Kapının oradaki tarayıcıya gelip hepsi ekrana bakar. Ekranda çalışma zamanı 73 saat yazıyordur.
Kartal 06: Çok zaman kaybetmişiz, aşağıdaki zamanın farklı olduğunu hesaba katamazdık. Bombaları yerleştirdik, artık geriye dönüş yok. Kapıya odaklanalım. Kartal 3, yaratıklarla savaşıyordum demiştin; en son ne zaman geldiler?
Kartal 3: Sanırım yaklaşık bir saat oldu. İlk başta vizörümde çok büyük bir şey gördüm, ne olduğunu bilmiyorum ama plazma atışıyla o lanet şeyi ve arkasından gelenler her neyse, hepsini yok ettim. Bu siz gitmeden önce olmuştu. Mermim yüzde yirmiye düşünce silahı bırakıp Kartal pençesiyle önüme çıkan her şeyi indirdim. Arkada iz bırakmıyorlar hiç. Bir de ileriden sürekli sesler geliyordu, sanırım bu mahluklar birbirleriyle savaşıyorlardı sonra sesler kesildi. İkinci günden üçüncü güne doğru yine geldiler ama bu gelenler tamamen farklıydı; diğerleri gibi zıplamıyorlardı, düz koşup geliyorlardı. Bir de çok yaklaştıklarında vizörümdeki görüntü gidip gidip geliyordu bazen ama yine de fark etmezdi, hepsini hakladım.
Kartal 06 elini Kartal 1'in omzuna koyarak:
Kartal 06: Burayı tutarak üç gün iyi dayanmışsın. İyi iş asker!
Kartal 3: Sağ olun.
Kartal 2: Şimdi kapıyı açabiliyor muyuz? Duvardaki şekillerin anlamını çözdük mü?
Kartal 3, kolundaki ekrandan görüntünün çevirisini diğer ekip arkadaşlarına göndermiştir.
Kartal 3: Çeviri biraz uzun, ben defalarca okudum ama yapay zekâ her seferinde açılmasının çok riskli olduğunu söylüyor.
Kartal 06 görüntüyü vizöründeki ekrana aktararak:
Kartal 06: Anlarız şimdi neyin ne olduğunu.
Gölge Timi durdukları yerden metinleri iyice inceler. Kamera ekranına gelen metinde şöyle yazıyordur:
[ Kadim Çeviri.txt ]
Bu kapı, zamanın sahibi ve anahtarı olan Zülkarneyn tarafından yapılmıştır. Bu kapıyı sadece yetkisi olanlar açabilir, diğer türlü sonucu çok ağırdır. Yabancı varlıkların temas etmesi bu kapının bir daha açılmamasına ve kıyametin başlangıcı olmasına neden olur.
Zamanın Kırılması ve Döngüsel Sıkışma: Kapının eşiği, zamanın lineer (akışkan) olmadığı bir sıfır noktasıdır. İzinsiz bir insan bu kapıdan geçmeye çalıştığında zaman algısını tamamen yitirir. Geçmiş, şu an ve gelecek aynı anda yaşanır. Kişi, kapının manyetik alanında milyonlarca yıl sıkışıp kalabilir ya da kendi doğumundan önceki bir ana fırlatılarak zaman çizgisinde bir paradoksa dönüşüp tamamen yok olabilir.
Boyutsal Parçalanma
Kapının ardındaki yüksek çekim ve bükülmüş uzay zaman dalgası, insan bedeninin ve atomlarının kaldıramayacağı bir yoğunluktadır. Koruyucu bir sebep yani ilahi bir teknoloji veya frekans zırhı olmadan bu kapıya adım atan bir canlı, moleküllerine ayrılarak evrenin boşluğuna dağılır.
Kozmik Kontaminasyon Kötülüğün Sızması: Eğer kapı vaktinden önce izinsizce aralanırsa sadece Ye’cüc ve Me’cüc değil; o boyutta hapsedilmiş olan tüm antimadde, kaotik enerjiler ve zaman parazitleri dünyamıza sızar. Bu durum, Dünya’nın manyetik alanının tersine dönmesine, zamanın hızlanarak kontrolsüzce akmasına ve insanlığın toplu bir akıl tutulması yaşamasına neden olur.
Zülkarneyn’in demir ve bakırla mühürlediği o kapı, evrenin dengesini koruyan en büyük kozmik sigortadır. Ayette de belirtildiği gibi, o set ancak Rabbin vaat ettiği o gün kıyamet yaklaştığında yerle bir olacak ve zamanın akışı tersine dönecektir.
Kartal 06: Bu işte kesinlikle bir yanlışlık olmalı. O yaratıklar zaten buraya inmeden önce yukarı doğru tırmanıyorlardı, oysa ki kapı hâlâ yerinde.
Duvarın dibine iyice yanaşarak devam eder:
Kartal 06: Daha önce bu iç içe geçmiş hilal ve yanında duran sancağı hiç görmemiştim; sancağın ortasında da güneş var. Belki aydınlatmadan dolayı ortaya çıkmış da olabilir, kapıda belli olmuyor. Açık olsa hepimiz görürdük. O zaman bu kapıyı açıp burayı patlatıyoruz! Bunların yeryüzüne çıkma riskine giremeyiz, bu sonumuz olsa bile...
Kartal 2: Yani geçersek ya ölürüz ya da zamanda mı yolculuk yapacağız, yani?
Kartal 3: Evet, öyle görünüyor. Yapay zekâdan gideceğimiz en güvenli tarihi eşleştirdim. Rakamlar tamamen gizlenmiş, sayı olarak değil de daha çok pusula gibi işliyor. Zaman kırılmasından kurtulmak ve ölmemek için en iyi zamanı tarihin yükselme zamanı olarak hesapladım: İstanbul'un Fethi'nden bir gün öncesi. Zırhlarımızın bizi koruyacağını düşünüyorum
Kartal 1: Bu nasıl mümkün olabilir?
Kartal 3, çift hilal ve sancak işlemesine bakarak:
Kartal 3: Sizin aşağıda geçirdiğiniz her saat nasıl burada 1 gün olarak hesaplanıyorsa bu da böyle mümkün. Bu dünyada mit olarak nitelendirilen bu kapının da gerçek olduğunu da kendi gözlerimizle görüyoruz. Yani şu an hepimiz aynı şeye bakıyoruz, bu kapı gerçek ve buradan geçmekten başka şansımız yok. Geri tırmanmamız zaten imkansız. Eğer yukarıya çıkmayı başarsak bile farklı bir zamana çıkmış oluruz.
Kartal 06: Kartal 3 haklı. Aşağıda geçirdiğimiz her saat burada 1 gün yapıyorsa bir de burada geçirdiğimiz saatler yukarıdaki dünyaya göre kim bilir ne kadar ediyordur teorisi kulağa iyi geliyor ama oldukça mümkün. O yüzden artık şunu çözüp gidelim.
Kartal 3 eliyle hilal simgesini ve sancağı iterek işlemeler otomatik yukarı doğru kalkıp kapının gövdesine gömülür.
Kartal 3: Siz gelmeden kapıyı baştan sona incelemiştim komutanım.
Kartal 2: İşte bu başka seviye bir evren mimarisi, aman Allahım!
Kapıda, ortada iki tane çark yan yana, sol hilal ve sağ hilal olmak üzere altlarında ise ikisinin ortasında disk şeklinde güneş işareti vardır. Hilallerin çevresinde Arapça harfler vardır. Güneş diskinin çevresi ise sadece içi boşluk şeklinde noktalardır.
Kartal 06: Konuşmakla çok vakit kaybediyoruz, bir an önce kapıyı açıp bombaları patlatmalıyız.
Kartal 3 başını sallayarak:
Kartal 3: Sağdaki zaman çarkı, soldaki mekan çarkı, güneş diski de gün ayarı oluyor.
Kartal 3: Emredersiniz komutanım, ben koordinatları girmeye çalışacağım.
Kartal 3 ellerini ovuşturarak sağ hilal zaman çarkını ayarlamaya başlar. Vizörün ekranından bakarak:
Hı: Değeri 600'dür. Üzerinde tek bir nokta olan, sert h sesi veren harf.
Rı: Değeri 200'dür. Kıvrık bir muz veya hilal şeklindeki harf.
Nun: Değeri 50'dir. İçinde tek bir nokta olan çanak şeklindeki harf.
Ze: Değeri 7'dir. Kıvrık rı harfinin üzerinde tek nokta olan hali.
Doğru harf yerine oturduğu an, o harfin oyuk şeklinden dışarıya doğru fosforlu, akkor bir bakır rengi ışık sızar. Herkes meraklı meraklı bakar.
Kartal 3: Zülkarneyn'in kapısındaki iki büyük hilal, demir ve bakır alaşımlı ağır levhalardan yapılmıştır. Çarkları çevirip doğru harfleri hizaladığınızda mekanizma bu şekilde ışık saçmaya başlar. O yüzden endişelenmeyin
Demesiyle vizör radarlarında oldukça kalabalık gelen bir ordu belirdi, hem yukarıdan geliyorlar hem aşağıdan. Gölge Timi silahlarını hazır edip ateş etmeye hazır haldedir.
Kartal 06: Anlaşılan misafirlerimiz var.
Kartal 2: Yukarıdan da geliyorlar!
Kartal 1: Sayıları çok fazla!
Kartal 3: Eğer bunlar akıllılarsa bu kapıyı açacağımızı biliyorlardır.
Kartal 06: Hiçbirini sağ bırakmayacağız! Kartal 3 kapıyı bırakıp buraya gel, Kartalın Gölgesi Pozisyonuna geçiyoruz.
Feng o sırada ekranda meraklı meraklı izlerken bunun ne olduğunu anlamaya çalışıyordur, kameradan çok fazla bir şey belli olmuyordur. Askerler ikili bir şekilde yan yana gelip sırt sıralarına kilitlenir.
Kartal 3: Kilitlenme tamam.
Kartal 2: Kilitlenme tamam.
Kartal 06: Kilitlenme tamam.
Kartal 1: Kilitlenme tamam.
Kartal 06: Kartalı serbest bırakıyoruz.
Headcam lensinde görünen askerlerin zırhlarının içinden dışarı doğru gürültülü bir şekilde parçalar çıkmaya başlar ve hepsi birleştiğinde sağdan, soldan ve üstten her yeri zırhlarla kapanmış, sadece önü ve arkası açık olan tank gibi bir şekil alırlar. Önlerindeki ateş etme mevzilerinden yukarıdan aşağı dikdörtgen şeklinde yeşil saydam bir ışık belirir, aynı kalkana benziyordu.
Kartal 06: ATIŞ SERBEST!
Yaratıklar vizörlerden sürü halinde her yerden geliyordu. Yukarıdan tepelerine düşenler büyük bir gürültüyle kalkana çarpıp yok oluyordu, sesler daha çok kazıklar inip inip çıkıyormuş gibidir. Headcamde gözüken sadece boşluğa ateş ettikleridir ama vizörün içinden görünen bambaşka bir alem vardır.
Gölge Timi ateş etmeye devam ederken yaratıkları kapıdan uzak tutmaya çalışır, daha çok ortalara doğru senkronize bir şekilde giderler. Kartal 06 ne zaman ateş etse yeşil kalkan otomatik yok oluyordu, ateşi kesip şarjör değiştirdiklerinde kalkan aynı şekil geri geliyordu.
Kartal 1: Kulaklarınızı kapatın çünkü plazma patlatmasına geçiyorum! Mermim bitti, kaç atış daha yapabilirim Allah bilir.
Kartal 1 yaptığı her atışta ses uzaklardan yakına doğru oldukça hızlı dönen pervane sesi gibi yakına geldikçe kulakları sağır edercesine bir sestir. Yaptığı her atışta kalkanların üstüne döküntü sesleri geliyordu ama Gölge Timi durdukları yerden bir santim bile oynamıyordu.
Kartal 3: Son mermilerim bitti.
Kartal 2: Mermiler su gibi gidiyor, son şarjörüm!
Kartal 1'in silahından bozuk pervane sesleri gelmeye başlamıştır bile. Kartal 06 silahındaki şarjörü çıkartıp bakarak geri takar.
Kartal 06: Silahları asın! Kartal Pençesini çıkarın, tekli uzun pençe moduna alıyoruz.
Kartal 1: Anlaşıldı, Kartal Pençesi hazır.
Kartal 2: Kartal Pençesi hazır.
Kartal 3: Kartal pençesi hazır.
Derin karanlığın kalbinde, karanlık dikey duvarın eşiğinde zaman kırılmıştı. Gölge Timi zırhlarının eklemlerinden yükselen hidrolik gıcırtıyı kulaklarında hissettikleri an artık geriye dönüşün olmadığını biliyorlardı. Aşağıdaki termonükleer patlayıcıların tetikleyicileri uzaktan komutla kilitlenmiş, dikey duvarın simsiyah yüzeyi altlarındaki ölümün ritmiyle hareket etmeye başlamıştı. Gölge Timi Kartalın Pençeleriyle önlerine geleni biçiyordu. Yukarıdan ve yanlardan saldıranlar bir daha saldıramıyorlardı, adeta ayaklı kale haline gelmişlerdi. Zırh kollarının eklemlerinden dumanlar çıkıyordu artık.
Kartal 06 Gölge timini bir taraftan savaştırıp bir taraftan zırh hidroliklerini soğutmak için emir verdi.
Kartal 06: Dik duruş pozisyonu için hazır! Kartal duruşu!
Önlerindeki açık alan komple zırhla kapanır, sadece kasklarındaki ışıklar görünüyordur bir de kılıçların geçmesi için boşluk vardır.
Kartal 06: Hazır olda bekle.
Gölge Timi oldukları yerde beklemeye başlar, önlerinde ve yanlarında sürekli bıçak sesleri geliyordur.
Kartal 06: Bırakalım biraz kalkan işini yapsın.
Vizör radarlarında etrafları iyice sarılmış görünüyordur. Yeni gelen yaratıklar kalkanın üstüne atlayarak puf puf diye tuz buz oluyordur. Sonra gelenler akıllanarak sadece önlerden saldırmaya başlamıştır.
Kartal 06: Şimdi kılıçları deliklere sokup uzatın, içlerini yararak geçeceğiz. Ayağa kalk, pozisyon al!
Gölge Timi, Kartal'ın gölgesinin kanatları altında korunuyordu. Öldürdükleri mahlukatların sayısı elli bini geçmişti, kimse şikayet etmiyordu. Özellikle Kartal 06'nın nefes alışverişi her zamanki gibi normaldi, sanki hiç yorulmak nedir bilmiyorlardı. Zırhları bu harekete daha ne kadar dayanabilirdi?
Derin karanlığın ortasında yüz binlerce yaratıktan oluşan bu büyük ordu nihayet temizlenmişti. Ancak vizörlerindeki parazitlenme durmadı; aksine, elektromanyetik dalgalanma zırhların tüm sistemlerini kilitleyecek seviyeye ulaştı. Kamera lensleri kararıp yeniden uyanırken, Gölge Timi'nin karşısında mekanın büküldüğü o dehşet anı yaşandı.
Zifiri karanlığın içinden fizik kurallarına meydan okuyan, dev bir kare şeklinde katı bir varlık belirdi. Headcam lensinden az da olsa görülebiliyordu. Bu varlığın belirli bir yüzü ya da uzvu yoktu; geometrik ışık hatlarıyla parıldıyor, etrafındaki uzay zamanı içine çekerek ağır bir uğultu yayıyordu. Varlığın ortaya çıkışıyla birlikte, arkadaki karanlık koridorlardan bu kez de ışığı bükerek ilerleyen, yarı saydam, ufak varlıklar hızla sızmaya başladı.
Kartal 2: Bu da ne böyle? Arkalarından gelen parlak şeyleri görüyor musunuz?
Kartal 1: Ben daha çok ne olduğu belli olmayan, uğultu çıkaran şeyi çözmeye çalışıyorum.
Kartal 3: Gördünüz mü?
Kartal 1: Neyi?
Kartal 3: Bir gemi belirdi bir anda. İçindeydim ve fırtına vardı.
Kartal 2: Kartal 3 yorulmuş olmalı.
Kartal 1: Hiç sanmam, emin ol o tam bir makinadır. Yorulduğunu ne eğitimlerde gördüm ne de sahada.
Kartal 06: Buraya odaklanın! Hızlı bir şekilde şu dev varlığın dibine doğru ilerliyoruz. Kartal 3 ve ben bu şeyin her yerini keseceğiz, bu kılıçların kesemediği bir şey yoktur. Siz ufak olanlarını temizleyin arkadan.
Kartal 1: Emredersiniz!
Kartal 2: Emredersiniz komutanım!
Önlerindeki büyük varlık vizörlerinin ekranını kaplamıştı. Varlık her hareket ettiğinde etrafa yoğun bir yerçekimi dalgası yayıyor, bu dalga zırhlarını ağır bir basınçla eziyordu.
Gölge Timi, tank gibi ilerleyişiyle varlığın dibine iyice girmişti. Arkadakiler Kartal 1 ve Kartal 2 yarı saydam varlıkları temizliyordu. Kartal 06 ve Kartal 3'ün önüne de bu varlıklar ara ara çıkabiliyordu. Bir sorun vardı: Gölge Timi yaklaştıkça uğultular yükseldi, bu frekans kulakları sağır edercesine timin durumunu zorluyordu. Sanki hiçbir şey duyamıyorlardı.
Feng videoyu bir anda durdurdu, kulaklarını tutuyordu.
– Bu nasıl bir şey böyle, kulaklarım yerinden çıkacak gibi oldu!
Ağzını açıp başını sağa sola sallayarak...
Sesi oldukça düşürüp tekrar izlemeye devam eder.
Kartal 06: KARTAL 3, BENİMLE KAL! SOL KÖŞEDEKİ ENERJİ HATLARINA ODAKLAN, SÜREKLİ O BÖLGEYİ HEDEF AL!
Kartal 06 da varlığın sağdaki bölgesini hedef alarak dev kılıcını saplayıp, döndürüp çekiyordu. Sapladığı bölgelerden beyaz dumanlar çıkıyordu ve oldukça belirgindi.
Dev varlık uğultuları artırarak Gölge Timi'nin üstüne doğru bütün ağırlığını vererek çöktü. Yerdeki zemin de bu ağırlıktan dolayı birkaç santim yere çökmüştür.
Kartal 1: AHH, BU KAHROLASI ŞEY ÜSTÜMÜZE ÇÖKTÜ! KALKANDAKİ ÇATIRDAMALARI DUYABİLİYORUM!
KARTAL 06: DAYANIN, KILIÇLARI SAPLAMAYA DEVAM EDİN, DURMAYIN!
Bu korkunç yerçekimi baskısı o kadar güçlüydü ki o sırada etrafta sinsi bir şekilde dolaşan yarı saydam ve görünmez varlıkların büyük bir kısmı, bu ağır kütlenin altında ezilerek çığlıklar eşliğinde moleküllerine ayrılıp öldü.
Kalkanların metalik eklemleri baskıdan dolayı ezilip bükülürken, milimetrik bir boşluğu fark eden Kartal 3, zırhının sınırlarını sonuna kadar zorladı. Kalkanın üzerinde oluşan o küçük delikten içeriye doğru plazma silahının namlusunu zorlukla sokmayı başardı.
Kartal 3: HADİ, SON BİR ATIŞ!
Tetiğe son gücüyle asıldı.
Silah, içeride sıkışan inanılmaz enerjiyle birlikte büyük bir gürültüyle ateş aldı. Çıkan plazma dalgası o kadar sıcaktı ki saliseler içinde silahın titanyum namlusunu eritip sıvı metale dönüştürdü. Ancak bu fedakarlık işe yaramıştı; namludan çıkan o devasa, yoğunlaştırılmış enerji patlaması doğrudan dev kare varlığın merkezine saplandı. Kulakları sağır eden bir patlamayla, dev geometrik varlığın o sert gövdesinde simsiyahtan kızıla dönen kocaman, hırpalanmış bir delik açmayı başardılar. Varlığın merkezindeki ışık hatları çatlamaya ve sönmeye başladı.
Ekranda görüntü gitmişti, sadece ses vardı.
Kartal 3: BUNUN İŞE YARADIĞINA İNANAMIYORUM!
KARTAL 1: O SİLAH NASIL ATEŞ ALDI Kİ?
KARTAL 2: NE YAPTINIZ BİLMİYORUM AMA İYİ İŞTİ!
Kartal 06: Radarda bir şey görünmüyor, deliğin içinden geçip kapıya doğru gidelim.
İlerleme seslerinden sonra:
Kartal 06: Ayrılma işlemine başlıyoruz, Kartal'ın Gölgesi pozisyonundan çıkma zamanı.
Oldukça yüksek ekipman sesleri ve metalin titanyumla çarpışma sesleriyle beraber:
Kartal 1: Ayrılma işlemi tamamlandı.
Kartal 2: Ayrılma işlemi tamamlandı.
Kartal 3: Ayrılma işlemi tamamlandı.
Kartal 06: Ayrılma işlemi tamam, kapıya doğru yönelin.
Koşma sesleri geliyordur.
Taş ayrılma ve mekanik sesleriyle beraber:
– Tamam, en son sağ zaman çarkına 857'yi kodlamıştım, hicri takvime göre doğru olması gerekiyor.
Sol mekan çarkına 303'ü kodlarsam bizi doğruca İstanbul'a gönderecek.
Arka planda hareket eden taş sesi ve takırtı sesleriyle birlikte:
– Bundan emin misin?
– Bu hesaplamaların hiç yanlış çıktığını gördün mu? Tabii ki eminim.
– Şimdi güneş diskini yirminci noktaya çeviriyorum, bu bizi 28 Mayıs'a göndermesi lazım. Üstündeki pimi de güneşe doğru çekersem gündüz vakti orada oluruz.
– Radarda hareketlilik var, sayıları çok fazla, az önceki gibi değil!
Arka planda uğultu sesleri uzaktan geliyordur.
– Sallantıyı duyuyor musunuz?
– Acele et Kartal 3, hızlı olman lazım! Kartal 2 tetiği bana ver, siz kapıya yakın durun.
– Emredersiniz!
– Kolu indirdim, açılması an meselesi.
İlk duyulan şey, dökme demir dişlilerin birbirini amansızca ısırma sesi oluyor: KLAANNNKKK! Mağaranın taş duvarlarına uzanan bu dişli darbe sesleri, adeta zamanın kendi dokusunu yırtıyor.
– SAYILARI ÇOK FAZLA, BOMBAYI PATLATIYORUM!
– ŞU GEMİYE BAKIN!
– NE GEMİSİ? BEN BİR ŞEY GÖRMÜYORUM!
Ve aniden... O yırtıcı mekanik seslerin, yüksek frekanslı çınlamaların ve türbülans uğultularının hepsi tek bir salisede bıçak gibi kesildi. Büyük, mutlak bir sağır edici boşluk hissi oluştu.
– KAPI AÇILIYOR KOMUTANIM!
– HEMEN ÇIKIN, BOMBAYI PATLAT.....
Bam bam bam... Patlama sesleri hoparlörü delecek kadar çoktur. En sonunda sesler tamamen kesilir ve Feng videonun sonuna gelir.
NOT
Buraya kadar okuduğunuz için teşekkürler. Gelip meraktan bakan arkadaşlara da aynı şekilde teşekkür ederim. Hayatımda üst üste başarısızlıklar meydana geldi, büyük ihtimalle devam ettiremeyeceğim. İyi kötü yazdım; normalde bu, geliştirmek istediğim bir oyunun hikayesi olacaktı fakat hiçbir şey planlandığı gibi gitmedi. Aslında çok uzun bir kurgu olacaktı, taslak olarak bırakmak istedim ama okuyup merak edenler vardır diye tamamlandı sürecine alacağım. Sağlıcakla kalın.
Bölüm etkileşimi
