11. bölüm · Bizim Savaşımız

Bölüm 9: Şüphenin Kokusu

Kitapyazar23 ~*

Gözlerim yerde kanlar içinde yatan Elina ve onun kanıyla duvara yazılan cümlelerde dolaşıp duruyordu. Vücudum taş kesilmişti, gözlerimi kırpmayı bile unutmuştum. Birini öldürecek kadar ileri gitti ve bu bir uyarıydı. Her şeyi yapabileceğine dair bir uyarıydı.

Odana git. Telefonunu al. Ambulansı ara. Polisi ara.

İç sesimi dinlemek yerine titreye titreye Elina'ya doğru ilerledim. Hızla değil. Yavaşça ilerledim çünkü her an yere yığılabileceğimi hissediyordum. Her şey bulanıklaşıyordu. Net görebildiğim tek şey yerde yatan Elina'ydı. Saçları bana doğru çevrilmiş yüzünü kapatıyordu fakat ağzından çıkan kanı görmemi engelleyemiyordu. Kana olan korkum çocukluktandı ve şu an önümde kan nehri vardı. Elina'nın kanı.

"Elina," diye adını fısıldadığımda, her an "BOO!" diye bağırıp korkan halime gülmesini bekledim. Yine bana o alaycı, kendini bilmiş Elina gülüşünü sunacağını bekledim. Fakat Elina sadece uzanıyordu. Hareket etmiyordu. Saçlarını yüzünden dikkatlice çektim. Gözleri kapalıydı ve ağzından kanlar akıyordu. Uyanması için onu dürttüm fakat herhangi bir tepki vermedi. Nabzını kontrol etmek için elimi yüzünden çekip bileğine koydum. Çok hafif. Neredeyse hissedilmeyecek kadar hafif bir yaşam belirtisi görüşümü netleştirmeye yetmişti.

Odana git. Telefonunu al. Ambulansı ara. Polisi ara.

Bu sefer iç sesimi dinledim ve kendisine hatırlatma için teşekkür ederek odama koştum. Telefonu elime alır almaz 112'yi aradım.

"112 Acil Çağrı Merkezi, acil durumunuz nedir?"

Kadının sesini duyunca sadece hızla nefes alıyordum. Bağırmak istesem de dudaklarımı aralayamıyordum.

"Siz iyi misiniz?"

Görebiliyormuş gibi başımı iki yana salladım ve elimde telefonla Elina'nın yanına döndüm.

"Ambulans..." dedim fakat daha fazlasını getiremedim. Kadın yine de anlaması gerekeni anlamıştı.

"Hangi ildesiniz ve tam adresiniz nedir?" Bu soruları hangi ara cevapladım onu bile bilmiyorum fakat bir şekilde ağzımdan çıkmış olmalıydı çünkü karşı taraftaki kadın, "Sağlık birimine aktarıyorum, hattan ayrılmayın," dedi.

"112 Sağlık, buyurun. Sorun nedir?" Adamın sesini duyuyordum fakat algılayamıyordum.

"Arkadaşım..." dedim lakin daha fazlası ağzımdan çıkmadı.

"Hanımefendi sorun nedir?"

Gözlerimi karşımdaki kan gölünden ayıramıyordum.

"Çok fazla kan var," diye mırıldandım.

"Lütfen durumu hızlı bir şekilde anlatın hanımefendi!"

"Arkadaşım bıçaklandı, yerde yatıyor. Çok fazla kan var, çabuk gelin ne olur, çabuk gelin ölmesin. Bir şey yapın lütfen," dedim tek nefeste.

Arkadan birkaç telsiz sesi geldi.

"Arkadaşınızın bilinci yerinde mi? Sizi duyuyor mu?"

Başımı iki yana salladım. Ama göremeyeceğini anımsayınca, "Hayır duymuyor, onu sallıyorum uyanmıyor, lütfen çabuk gelin," dedim.

"Tamam, öncelikle sakin olmalısın tamam mı? Sakın telefonu kapatma ve beni dinle."

Bir telsiz sesi daha geldi. "Arkadaşınızın göğsüne bakın, inip kalkıyor mu? O nefes alıyor mu?"

Yanağımı Elina'nın burnuna yaklaştırdım ve hafifçe nefes alışını tenimde hissettim.

"Evet," deyince adamın derin bir nefes verdiğini duydum.

"Her neredeyse temiz bir bez bulup yaraya bastır," adamın komutuyla iyice irkildim.

"Yapamam," dedim ağlamaklı bir sesle. Gücüm bunca kanı durdurmaya yetmezdi. Üstelik bakamıyordum bile.

"Hey, sakin olmalısın. Ekip yolda. Şu an arkadaşının hayatı sana bağlı, yapabilirsin." Merhametli sesi beni hemen ayağa kalkıp yatak çarşafını almaya teşvik etti.

Çarşafı var gücümle yerde yatan kızın sırtındaki yaraya bastırdım. Sirenler duyabileceğim mesafeye ulaşmıştı. Kana bakmamaya çalışıyordum fakat parmaklarımda hissedince dayanamayıp öğürmeye başladım. Akşam yemeğim şu an Elina'nın kanına karışmıştı ve bu daha çok midemi bulandırıyordu. Telefon elimden düşünce adamın, "Hanımefendi! Hanımefendi iyi misiniz? Beni duyuyor musunuz?" diye bağırdığını duydum.

"Çok kan var," diye geveledim.

"Bezi bastırmaya devam edin, ekiplerin varmasına dakikalar kaldı!" Evet, sirenler çok yakınımdaydı, bunu duyuyordum. Ağzımı elimin tersiyle silip çarşafı sertçe bastırmaya devam ettim. Bunu yaparken tekrar kusmamak için büyük bir çaba sarf ediyordum.

Kısa bir sessizlikten sonra adam yine konuştu: "Orada mısınız?"

"E- evet," dedim titreyen sesimle.

"Kapıyı açın, ekip geldi çabuk."

Ne olduğunu idrak edip hemen aşağı inip kapıyı açtım. Elimdeki kanın kapı kulpuna bulaştığını görmek içimi ürpertmişti. Dışarıda gördüğüm sağlık ekibi kapımın önüne adım atınca derin bir nefes aldım. Sirenler aniden kesilince her şey sessizleşti.

Rahatça nefesimi verip, "Buradayım," diye seslendim.

Sesimi duyurduğum gibi içeriye üç sağlık görevlisi girdi. Birinin omuzlarında büyük, kırmızı bir çanta vardı ve odaya girdiği gibi çantayı sertçe yere bıraktı. Diğerinin elindeki cihaz sert plastikten yapılmış, gri bir askeri çantayı andırıyordu. Cihazın iki yanından telefon ahizesi kablolarına benzeyen siyah kablolar sarkıyordu. Diğer elinde siyah bir taşıma bandı vardı. Belindeki telsizden cızırtılar ve anons sesleri geliyordu. Üçüncüsünün eli ise boştu. Tek bir kelime etmeden peşimden yukarı çıktılar ve Elina'nın hangi odada olduğunu hemen anladılar. İki sağlık görevlisi hemen odaya girdi fakat biri beni kolumdan tutup Elina'nın yaralandığı odanın karşısında olan kendi odama götürdü.

"Hanımefendi iyi misiniz? Beni duyuyor musunuz?"

Evet duyuyordum fakat cevap verecek halde değildim.

"Şuraya gelin," deyip beni yatağıma oturttu.

"İyi misiniz?" Başımı onaylarcasına salladım. Bu söylediğim en büyük yalandı. Her ne kadar kötü olsam hep iyi olduğumu söyler, insanları sahte bir gülümsemeyle buna inandırırdım. Herkes inanırdı. Gözlerim dolu dolu olsa bile onlar gözlerime değil, dudaklarımdaki sahte tebessüme bakarlardı. İnanmak istediklerine inanırlardı.

Kadın bana çalışma masamın üstündeki bardak suyu uzattı. "İçin," dedi aksini kabul etmeyen bir ses tonuyla.

"Arkadaşımın yanına gitmek istiyorum," bunlar kadına söylediğim ilk şeylerdi.

"Arkadaşınızı hastanede görebilirsiniz," diye cevap verdi. "Şu an sakinleşmelisiniz."

Üstümdeki kana bakıp yutkundum. "Çok kan var..."

"Bana bak," dedi ve çenemi kibarca tutup kendisine bakmamı sağladı.

"Komutuma uy, burnundan derin bir nefes al... Ağzından ver. Gözlerini benimkinden ayırma. Burnundan al... Ağzından ver." Bu kahrolası nefes egzersizi hiçbir işe yaramıyordu.

"Şimdilik biraz burada yalnız kalabilir misin? Polisler şimdi burada olur."

Başımı onaylarcasına salladım ve kadının Elina'nın yanına dönmesine izin verdim.

Senin yüzünden oldu, diye yankılandı yabancı bir ses beynimin içinde.

Uyarıyı dinlemedin... "Kes sesini," diye fısıldadım.

Dinleyip onu evden kovsaydın... "Kes sesini dedim!"

Böyle olmayabilirdi... "Ben bir şey yapmadım!" diye avazımın çıktığı kadar bağırdım.

Ölmeyebilirdi... Susmuyordu lanet ses, susmuyordu. "Benim bir suçum yok!" diyerek var gücümle kafama vurarak sesi susturmayı denedim.

Bir çift el kollarımı kavrayıp sırtımı sertçe duvara yasladı.

"Sakin olmalısın. Beni duyuyor musun?"

Sus, sus, sus, diye yalvarıp kafamı arkamdaki duvara vurdum. Bu benim suçum değildi, olamazdı. Böyle olacağını ben de bilmiyordum. Dedim kendi kendime fakat içten içe uyarıyı dinlemem gerektiğini biliyordum. Ve bu beni daha çok delirtiyodu.

"Doktor! Hastaya hemen diazem yapın, uyutun, kendisine zarar verecek," diye emir verdi kolumu tutan kişi. Gözümü açıp kim olduğuna bakınca bir memur olduğunu gördüm.

Çaresizce başımı iki yana salladım. "Olmaz. Olmaz hayır lütfen, benim arkadaşımın yanında kalmam gerekiyor," dedim boğuk bir sesle. Boğazımdan acı bir fısıltıdan başka bir şey çıkmıyordu.

"Merak etme, seni onun yanına götüreceğiz," diye beni rahatlatma çabasında bulundu.

"Bir daha gelecek," diye fısıldadım. Sesim bana ihanet etmiş gibiydi. "Koruma sırası bende, anlıyor musunuz? Onun beni koruduğu gibi benim onu korumam lazım."

"Ekibimiz onu koruyacak. Senin hem kendin hem arkadaşın için güçlü durman gerekiyor," dedi ve geri çekilip sağlık görevlisinin yanıma gelmesine izin verdi. Merhametle bakan gözleri, gözlerimin onunkine kilitlenmesini sağlıyordu. "Sakin ol, seni rahatlatacak bir iğne yapacağım. Gözünü hastanede açınca her şey geçecek," deyip elindeki iğneyi üst koluma batırdı. Gözlerimi açık tutmak için dirensem de bilincimin kapanacağını biliyordum. Karanlık etrafımı sarınca düşündüğüm son şey Arvin'di. Nasıl üzüleceğini tahmin bile edemiyordum.

Gözlerimi açmayı denedim fakat göz kapaklarım birbirine yapışmış gibiydi. Boğazımın çöl gibi kuru olması da pek yardımcı olmuyordu. Etrafımdaki seslere odaklanarak nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Hemen yanımdan gelen ve düzenli ritimde çınlayan bir ses vardı: Bip... Bip... Bip...

Biraz daha uzaktan gelen sesler... Ne dediklerini tam olarak anlayamıyordum ama bıçaklanan bir kız ve tanığı hakkında konuşuyorlardı.

"Hoş geldiniz savcım... Ameliyatı devam ediyor... Bir görgü tanığımız... Yurt dışında evet... Basit bir vaka değil bu savcım... Duvarda tehdit mesajı vardı..."

Sonrasında başka bir ses duyuldu. Kendinden emin bir sesti. "Kapısından ayrılmayın, kendisi de tehlikede olabilir. Kendine gelince ifadesini bizzat ben alacağım."

Duyduklarım üzerine gözlerimi zorla açtım. Anında içeriye bir polis memuru girdi.

"Lara Hanım, nihayet uyandınız," deyip elindeki su şişesini bana doğru uzatıp içmeme yardımcı oldu. Küçük bir tebessümle teşekkür ettim.

"Elina nasıl?" diye sordum. Güç vermeye çalışırcasına gülümsedi. "Ameliyat az önce bitti. Bıçak derine girse de sırt kasları herhangi bir organa zarar vermesini engellemiş," dedi ama bir şeyi atladığını bakışlarından anlayabiliyordum. Söyleyip söylememek arasında kalmış gibiydi.

"Ve?" diye devam etmesi için teşvik ettim.

"Bilincini kaybetmesinin nedeni bıçak değil," dedi ve gergince saçlarını kaşıdı.

"Ne o zaman?" Sürekli susması sinirimi bozmaya başlamıştı. Ne söyleyecekse tek seferde söylemeliydi.

"Zehirlendi. Boynunda bir enjektör izi bulduk. Zehir direkt beynine gitmiş ve onu ölümle göz göze bırakan şey de bu." Acı içinde ona bakakaldim.

"Ama arkadaşın gerçekten güçlüymüş. Yüksek dozlu bir zehir olduğunu tespit ettik. Normalde dakikalar içinde öldüren bir zehir. Arkadaşın ambulans gelene kadar dayanmış. Kalbi kan pompalamaya devam etmiş," dedi fakat bu çektiği acıyı değiştirmiyordu.

"İkinizin de ailesini aradık. Elina'nın annesine maalesef ulaşamadık. Ekiplerimiz evine gidince ise gelmeyi reddetmiş. Senin ailense bir sonraki uçağa binip geleceklerini haber ettiler."

Nasıl olur da bir anne kendi öz kızını böyle bir halde yalnız bırakabilirdi? Aralarındaki bağın kötü olduğunu biliyordum fakat bu kadarı da fazlaydı ve afallamama neden olmuştu. Kocası kaybetmiş olabilirdi fakat şu an kendi kızı da ölümle göz gözeydi ve en çok şu an onun yardımına ihtiyacı vardı.

"Kuzenini arayabilir miyim?" diye sorunca telefonunu bana uzatarak onayladı. Arvin'in numarasını çevirip açmasını bekledim.

"Beni aramak için iyi bir nedenin var değil mi?" dedi nefes nefese. Uzun bir süre koşmuş gibi zor konuşuyordu.

"Hastaneye gel," deyince nefesini tuttu.

"Ne oldu?" diye sorunca bunun telefondan söylenecek bir şey olmadığını biliyordum.

"Sadece hastaneye gel lütfen," deyip hastanenin adresini söyledim.

Polis memuruna dönüp, "Bana verdiğiniz ilaçtan birazdan gelecek olan kuzenine verseniz iyi olur çünkü kuzeninin saldırıya uğradığını öğrenince deliye dönecek," dedim. Ben uyarımı yapmıştım, dinleyip dinlememek onlara kalan bir şeydi.

Uyarıma küçük bir tebessümle karşılık verdi. "Dediğin gibi olursa doktorlar onu sakinleştirmenin bir yolunu bulurlar."

İçeriye başka bir memur gelince yanımdaki memur geri çekildi ve başıyla selamladı. Cebinden cüzdanını çıkartıp bana gösterdi. Az önceki savcı bu olmalıydı.

"Lara Hanım, geçmiş olsun. Ben Cumhuriyet Savcısı Alperen Kaya. Arkadaşınız Elina'ya yapılan saldırıyla ilgili ifadenize başvurmam gerekiyor. Kendinizi konuşacak kadar iyi hissediyor musunuz?"

Başımla onayladım. O kişi her kimse fazla ileri gitmişti ve en hızlı şekilde yakalanması gerekiyordu.

Not defterini çıkartıp tekrar bana baktı. "Bana o geceyi en başından; hiçbir detayı, ne kadar saçma da olsa atlamadan anlatır mısın?"

"Biz o akşam evde arkadaşlarımla beraber oturuyorduk. Mirza, Bartu, Defne, Nehir, Elina ve ben. Arvin bir işi olduğunu söyleyip gelmedi..."

"Ne işi olduğunu söyledi mi?" diye beni böldü.

"Söylemedi..." Bir anlığına duraksadım. Dövüş kısmını anlatsam Elina'nın, Mirza'nın ve oradaki herkesin başı derde girebilirdi. Bunun sorumlusu olup kendime yeni düşmanlar edinmek istemiyordum. Bunu kendime saklamaya karar verdim. "Sonradan Bartu gitti. Ben ve Elina dışarıda biraz yürümek istedik, hava almak için işte. Kızlar istemediği için eve döndüler ama Mirza da bizimle geldi. Yolda giderken Arvin'le karşılaştık, hep beraber eve döndük..."

"Arvin'in bir işi olduğunu söylememiş miydin?" deyip not defterine hızlıca bir şeyler yazdı.

"Onun işi gücü antrenman yapmak zaten. Hep antrenman yapar," diye cevap verdim.

"Ne antrenmanı yapar peki?"

"O da Elina gibi dövüş sporlarıyla ilgileniyor, ikisi de bayağı yetenekli bu konuda."

"Ah, evet. Arkadaşınızın sporcu bir fiziğe sahip olduğunu doktorlar anlattı."

"Gerçekten çok güçlü, iki adamı yere serebildi," dediğimde fazla konuştuğumu çok geç fark ettim.

"İki adamı ne zaman yendi?"

"Bilmiyorum, antrenman sırasında yendiğini anlatmıştı bir kereliğine," diye cevap verince tatmin oldu.

"Pekala, eve gidince neler yaptınız?"

"Sohbet ettik. Beni tehdit edenin kim olabileceği hakkında konuştuk."

"Peki kimin olabileceği hakkında bir fikriniz var mı?"

"Yok, kimseyle aram bozuk değildi," dedim.

"Devam edin lütfen."

"Sonra Arvin gitti. Bir süre sonra da Mirza gitti ve biz yalnız kaldık. Biraz konuştuktan sonra yukarı çıktı. Annemlerin odasında yatmak istediğini söyledi, ben de izin verdim. Boş yatak varken koltukta yatmasına gerek yoktui..." Bir an duraksadım ve titreyen sesimle konuşmaya devam ettim. "Sonra bir anda çığlık atıp bağırmaya başladı," dedim o an tekrar gözümde canlanırken. "Kapımı kilitlemem gerektiğini ve Arvin'i aramam gerektiğini söyledi. Onu dinlemeden annemlerin odasına koştum. Kapıyı açmaya çalıştım ama o kapıyı kilitlemişti. Kapının diğer ucundan bana odama gitmemi söylüyordu ama sonra son bir çığlık duyuldu." O çığlığın beni kabuslarıma kadar kovalayacağını biliyordum. "Sonra sustu. O kişi her kimse kapının kilidini açtı ve camdan aşağı atladı."

Not almayı bırakmış, sadece bana bakıyordu. "Sana zarar vermedi," dedi düşünceli bir şekilde. Neyi düşündüğünü anlamak için nelerimi vermezdim...

"Evet," diye onayladım onu.

"Nasıl göründüğünü hatırlıyor musun?"

"Sadece sırtını gördüm. Siyah, bol ve kapüşonlu bir kazağı vardı. Şişko değildi ama zayıf da değildi. Tam da göremedim. Çok karanlıktı ve hemen atladı."

Not alıp tekrar düşünceli ifadesiyle bana baktı.

"Ne düşünüyorsunuz böyle?" diye sordum.

"Hedefin siz olup olmadığınızı düşünüyorum," dedi.

"Nasıl yani? Tehdit edilen benim zaten."

"Tehdit edilen sizsiniz evet ama zarar gören arkadaşınız," dedi. Asıl hedefin Elina olup olmadığını soruşturuyordu. Az önce kimseyle aramın bozuk olmadığını söylemiştim, bu yüzden biraz da bu ihtimale bakıyordu.

"Asıl hedef Elina olsaydı beni değil Arvin'i tehdit ederlerdi. Çünkü o bu hayatta en çok ona bağlı," dedim.

"Evet doğru, saçma bir ihtimaldi ama neden zarar gören o da siz değil, onu merak ettim."

"Duvardaki tehdidin yeterince açıklayıcı olduğunu düşünüyorum. Elina benim yanımda olmak istedi ama tehdit eden kişi istemedi. Yalnız kalmamı istedi. Böylece daha kolay bir hedef olacaktım," dedim. Bana anlatmadığı bir şeyler olmalıydı çünkü hala tatmin olmamış gibiydi. Yine de ayağa kalkıp bana gülümsedi.

"İş birliğiniz için teşekkür ederim. Tekrardan geçmiş olsun," dedi ve bana bir kart uzattı. "Bir şey olur da bana ulaşmak isterseniz numaram burada yazıyor."

"Teşekkür..." Lafımı sertçe açılan kapı sesi böldü. Arvin ter içinde kapının önünde bana bakıyordu.

"Ne oldu?" diye sorunca Savcı Bey bir ona bir bana baktı ve tek kelime etmeden bizi yalnız bıraktı.

Arvin yatağın başına geçti. "Lara, iyi misin?" Başımı aşağı yukarı sallayınca rahatladı. Aramızda gergin bir sessizlik oluştu ve o sessizliği bölmemeye ant içmiş gibiydim. O bana bakıyordu, ben ise göz temasından kaçınıyordum. Bir süre sonra ona göz ucuyla bakıp hemen başımı çevirdim. Çatık kaşlarla etrafa bakıp tekrar bana baktı. Onu arıyordu gözleri; Elina'yı, kuzenini.

"Elina nerede?" Soru ağzından çıktığı saniye hızla tam gözlerinin içine baktım.

"Özür dilerim," dedim.

Ne için olduğunu sormadı. "Elina nerede?" diye tekrar etti. Felaket bir haberle göz göze olduğunu biliyordu. Onun için görünmez bir felaket.

"O-o kapıyı..."

"Lara, Elina nerede?" diye öyle bir bağırdı ki duvarlar başıma yıkılacak sandım.

"Saldırıya uğradı," deyince kaskatı kesildi.

"N-Nasıl?" Göz bebekleri duyacakları karşısında korkuyla titrerken kelimeler boğazına dizildi.

"Bıçaklanmış, fakat asıl hayati tehlike o değil; enjektörle boynuna saplanan zehirmiş."

Tek kelime etmeden ayağa kalkıp beni dört duvar odasında yalnız bıraktı. Düşündüğüm kadar büyük bir tepki vermedi. Hatta sakindi diyebilirdim. Düşüncelerimi odanın dışında yüz kızartan küfürler bağıran sesi böldü. Neler olduğunu anlamak için yavaşça ayağa kalkıp kapıya yürüdüm ve açtım. Arvin sinirle etrafını saran doktorlara Elina'nın nerede olduğunu soruyor, doktorlar ise söylememekte inat ediyordu. Arvin sinirle ellerini saçlarından çekip doktorların yaklaşmaması için geldikleri yöne doğru yumruklar atmaya başladı. Öfkesi mantığının önüne geçti. Halbuki Arvin hep mantığına göre davranır, hissettiği duyguları yaptığı şeylere karıştırmazdı. Duygusallaşmazdı.

Tam o an bir şey oldu. Arvin'in attığı kontrolsüz yumruklardan biri bir doktorun tam çene ucuna patladı. Tüm sesler aniden kesildi. Onu sakinleştirmeye çalışan doktorlar hareketsiz kaldı. Hiçbir tepki yoktu. Doktorun başı aldığı darbenin şiddetiyle arkaya sarsıldı ve hemen ardından doktor zemine yığıldı. Yanındaki doktorlar başı yere değmeden onu tutmayı başardılar. Arvin'in hızlı adımlarla gittiğini görünce peşine takıldım.

"İyi misin?" Sorumu başını aşağı yukarı sallayarak cevapladı.

"Hangi odada?"

"Ben... Bilmiyorum."

Nereye gittiğimizi bilmeden hızla hastanenin tüyler ürpertici koridorlarında yürüyorduk. Arvin karşımızda beliren doktora, "Lütfen yardım edin," diye yalvardı adeta. "O nerede?"

Doktor acıyan gözlerle Arvin'e baktı. "Üzgünüm beyefendi, hastaların odasını ben bilemem. Bunun için girişin önündeki resepsiyona gitmeniz lazım."

Fakat Arvin'in adım atacak hali kalmamıştı. Bacaklarının bağı çözüldü ve kendini duvara yaslayarak yere bıraktı.

"Arvin sen burada kal, ben hemen sorup geliyorum," cevabını beklemeden onu orada bıraktım ve resepsiyona doğru koştum. Etraf sessizdi fakat içimdeki çığlıklar bu sessizliği bölüyor gibiydi. Kalbim göğsümü dövercesine atıyordu ve ben de her an yere yığılacak gibi hissediyordum.

"Elina Farrel hangi odada?" diye sordum nefes nefese karşımdaki resepsiyoniste.

"İkinci kat, soldan dördüncü oda," diye cevap verince hemen Arvin'e doğru geri döndüm. Kolundan tutup yukarı çektim. "Hadi Arvin, yukarı çıkalım."

Asansörü bekleme sabrımız olmadığı için ikimiz de merdivenlere yöneldik ve merdivenleri birer değil, ikişer ikişer hızla çıktık. Aklıma gelen şeyle hemen ona döndüm. "Polisler gelmişti. Onlara dövüş hakkında bir şey söylemedim. Elina'yla yürüyüşe çıktığımızı, seninle orada karşılaşınca beraber Mirza'yla eve döndüğümüzü söyledim."

"İyi yaptin," dedi boğuk bir sesle.

"Hasta yakını olarak büyük ihtimalle seni de soruştururlar, bunlara göre cevaplar ver," diye uyarıda bulundum.

"Tamam." Uzun cevaplardan hep kaçınırdı ama bu sefer her zamankinden kısa cevaplar veriyordu.

"İyi misin?"

"Hayır."

"Kendini nasıl hissediyorsun?"

"Kötü."

"Anladım."

"Anlamazsın sen."

İkinci kata geldiğimizde hızla kapıyı açtım ve ölüm kokusunu kalbime kadar hissettim. Resepsiyonistin tarif ettiği odaya doğru yürüdük fakat az önce görüştüğüm savcı kapının önünde duruyordu ve girişi engelliyordu.

"Sen Arvin olmalısın," dedi elini Arvin'e uzatarak. Arvin adamın eline baktı ama tutmadı.

"Evet, kuzenimi görmeye geldim, o yüzden çekil." Savcı, Arvin'in elini sıkmayacağını fark edince geri çekti.

"Maalesef yoğun bakıma sadece anne, baba ve kardeşleri alıyoruz," dedi.

"Anne babası burada olmadığına göre yalnız mı kalacak kuzenim? Ne yaparsanız yapın girişime engel olamazsınız."

"Siz de haklısınız tabii. Tanıdık bir ses duymaya ihtiyacı vardır," dedi savcı onaylayarak.

"Doğru, o yüzden şimdi çekilirseniz tanıdık bir ses duyacak."

"Önce sizi sorgulamam lazım." Bu sözleri üzerine Arvin öyle bir hışımla ona döndü ki savcı arkaya sendeledi.

"Bunu benim mi yaptığımı düşünüyorsunuz siz?" diye tehditkar bir şekilde fısıldadı.

"Yanlış anladınız Arvin Bey. Şüpheli olarak değil, hasta akrabası olarak. Dediğiniz gibi anne babası burada değil, bu nedenle sizi sorgulamamız gerekecek." Bu laflar Arvin'in omuzlarının rahatlıkla çökmesini sağladı. Kuzeninin cinayet teşebbüsünden kendisinden şüphelenmeleri onu dehşete düşürmüş, iliklerine kadar ürpertmişti.

"Önce onu göreceğim," dedi Arvin.

"Olmaz, önce sorgu."

"Olmaz, önce ziyaret," diye karşılık verince adam derin bir iç çekti.

"Arvin Bey, sizi gerçekten sorgulamamız lazım, lütfen zorluk çıkartmayın. Sorularımıza dürüstçe cevap verin, biz de hemen sonra sizi kuzeninize götürelim," diyerek Elina'nın ziyaretini resmen bir ödülmüş gibi gösterdi.

Arvin'in içindeki tüm buzlar aniden eridi ve mesafeli bakan gözleri acı içinde ona baktı.

"Lütfen önce bir beş dakika onu göreyim. Sadece beş dakika, sonra hemen sizinle geleceğim lütfen. Nefes alamıyor gibiyim savcım... O yüzden önce onu görebilmem lazım," diye yalvardı.

Adam bu çıkışa ne tepki vereceğini bilemedi ve cevabı bende arar gibi bana baktı.

"Konumuz cinayete teşebbüs ve bunu yapanı en hızlı şekilde bulmamız lazım çünkü tekrar bir hamle yapabilir. Bu yüzden lütfen bize yardım edin ki bulabilelim."

Arvin başını onaylarcasina salladı ve ona doğru bir adım attı.

"Siz asistanımla görüşeceksiniz Arvin Bey. Benim Lara'ya birkaç soru daha sormam lazım," dedi ve Arvin'in asistanına yolladı.

"Az önce konuştuk sanıyordum," dedim.

"Bu doğru fakat bir şeyler ters gitti," dedi savcı buz gibi bir ses tonuyla. Soluğum kesilmiş, nutkum tutulmuştu. "Ne gibi?"

"Anlattıklarınız ve duyduklarımız pek uyuşmuyor gibi," dedi savcı gözlerimin içine bakarak.

"Nasıl yani?"

"Olay öncesi nerede, kiminleydiniz?"

"Bunu size on dakika önce anlattım zaten," diye kendimi savundum. Attığım yalanı savundum.

"Dediğim gibi, anlattıklarınız ve bizim duyduklarımız pek uyuşmuyor."

"Kimden ne duydunuz ki?"

"Soruma soruyla cevap vermeyin Lara Hanım." Resmen sinirleriyle oynuyordum bu adamın.

Kalbimin göğüs kafesimden çıkacağını hissettim. "Anlattığım gibiydi zaten. Yürüyüşe çıktık, Arvin ve Mirza'yla karşılaşınca eve döndük," dedim sesimin titremesini engellemeye çalışarak.

"Emin misiniz Lara Hanım?" Soğuk ifadesi tüylerimi diken diken ediyordu.

"Evet. Neden ki?"

"Basit bir yürüyüş yani, öyle mi?" diye sordu savcı, gözlerini fal taşı gibi açarak.

"Aynen öyle," diye onayladım.

"Polise yalan söylemek, önemli şeyler gizlemek büyük suçtur Lara Hanım. Üstelik bu sizi büyük bir şüpheli haline getirir. Zaten olay yerinde bir tek siz vardınız, daha çok kendinizi şüpheli hale getirmeyin," diye uyardı beni.

Korkuyordum. Her şeyden korkuyordum; savcının bakışlarından, yalanımdan... Yaşamaktan bile korkuyordum bir anda.

"Bunu neden bana söylüyorsunuz?" diye sordum. Titreyen sesim yalanımı ele veriyordu.

"Basit bir yürüyüşte nasıl olur da Elina'nın vücudunda bu kadar morluk ve yara izi oluşur acaba, onu merak ediyorum," dedi ve beni daha büyük bir korkunun içine hapsetti.

Bölüm sonuuuuu umarım beğenmissinzdirrr. Bu bölüm diğer bölümlerden biraz daha uzun oldu. Ve bundan sonrada biraz daha uzun bölümler atmaya çalışacağım canlarımmm. Fakat maalesef daha önce bellirttiğim gibi ağustos ayında aktif olamıyacağım. Eylülde yeni bölüle görüşmek üzeree seviliyorsunuzz🩷♥️.