4. bölüm · Bizim Savaşımız

Bölüm 3: Bana Bu Kadar Yakınmısın gerçekten

Kitapyazar23 ~*

Bana Bu Kadar Yakınmısın Gerçekten?

Siyah kapüşonlu bir adam bana doğru gelirken olduğum yerde donakaldım ve dudaklarımdan büyük bir çığlık koptu.
Ben bağırınca adam da korkmuş gibi bağırmaya başladı. Ben bağırdım, adam bağırdı. Ben bağırdım, adam bağırdı.

"Bağırmasana lan! Komşular gelecek şimdi!" Siyah kapüşonlu adam öfkeyle kükreyince korkum ikiye katlandı.

"Bak, kimsin bilmiyorum. Sana ne yaptığımı da bilmiyo-"

"Bana ne yaptığını bilmiyor musun? Sabah kafedeki tokadı ne çabuk unuttun?"
Siyah kapüşonlu adam kapüşonunu çıkarınca yüzü belli oldu ve benim korkum sinire dönüşünce neredeyse ona saldıracaktım.
Kim olduğunu tahmin edersiniz: Arvin.

"Arvin?!"

"Neden bu kadar korktun ki?" Gülmemek için zor duruyor gibiydi ve bu beni delirtmekten başka bir işe yaramamıştı.

"Odama kafanı, yüzünü gizleyerek bir katil gibi girdiğin ve... bende bundan hemen önce tehdit edildiğim için olabilir mi acaba?"
Hayır, hayır, hayır, o sonuncusunu sesli bir şekilde söylemiş olamam... Ya da olabilirim. Çünkü Arvin'in o alaycı gülüşünün kaybolup yerine ciddi ve meraklı bir ifade alması sadece saniyeler aldı.

"Ne tehdidi?"
Ona tehdit edildiğimi söylemek istemiyordum ve bence bunu gizlemenin en iyi yolu salak numarası yapmaktı. Bu yüzden,
"Ne tehdidi?" diye onu tekrarladım.

"Beni çıldırtma Lara, tehdit mi edildin gerçekten?" deyince sinirlenmeye başladığını görebiliyordum ve salak numarası yapma fikri pek cazip gelmedi.

"Sen niye böyle girdin içeri? Aşağıda kapı var, çalsın diye belki bilmiyorsundur."
Yeni bir konu açma çabalarım da işe yaramadı çünkü kaşlarını çatıp bana sinirli bir şekilde bakıyordu.
Aslında o çatık kaşlarla ve büyümeye başlayan sakallarıyla onu biraz Kara Vezir'e benzetiyor gibi oldum ama yok ya, o kadar da benzemiyordu.

"Lara bak-"

"Tamam, evet! Tehdit edildim, oldu mu?"
Yüzünde bilmiş bir sırıtış belirdiğinde sinirlenme sırası bendeydi.
İstediği bir şeyi elde ettiğinde hep o şekilde sırıtıyor ve bunu bana yaptığında hep sinirleniyordum.
Tek ben değil, herkes gıcık oluyordu. Arvin de bunu biliyor olacak ki eline geçen her fırsatta bilerek böyle gülüyordu.

"Bu o kadar da komik değil bence."
Hatırlatmam sayesinde hemen ciddileşti.

"Ne dedi?" diye sorunca telefonumu açıp mesajları ona gösterdim.

Arvin, amcamı yaralarına rağmen hemen tanımıştı. Çocukluktan bu yana kadar çok kez görüşmüşlerdi.

"Bu senin amcan değil mi?" deyip yutkundu.

"Evet o, annemler de onun yanına gittiler."

"Onlar gelene kadar yalnız mı kalacaksın?"

"Evet, belki birkaç gün Defne veya Nehir'de kalırım ama sonuç olarak evet," deyince hemen kafasını sağa sola sallamaya başladı.

"Fazla tehlikeli, yalnız kalmaman lazım," deyince kendimi tutamayıp gülmeye başladım.

"Sence ne yapalım o zaman Arvin?"

"Onlar gelene kadar buradayım."
Bunu sorarcasına değil, bana iletircesine söylemişti.
Cevap vermeme izin vermeden konuşmaya devam etti:

"Bu fikrin aklına yatmadığını biliyorum ama diğerlerini endişelendirmek istemiyorum. Şu an sen de yorgunsun ve tehlikeli birinin senin peşinde olduğunu bilerek yatamayacağını ikimiz de biliyoruz. O yüzden bırak, burada kalayım. Bir şey olursa en azından yalnız olmadığını bilirsin."

Biraz düşündükten sonra aslında bu fikrin zekice olduğunu fark ettim.
Arvin, şimdiye kadar tanıdığım en güçlü kişiydi. Babamı bile iki saniyede yere serebilirdi.
O kişi her kimse, Arvin'e karşı pek şansı yoktu bence.
Kafamı aşağı yukarı salladığımda rahatlamış bir ifadeyle bana baktı.

"O zaman şimdi yat. Sabah kahvaltıdan sonra hemen karakola gidelim."
Bunu da sorarcasına değil, söylercesine söylemişti.

Tam gidecekken, "Peki ya ben şimdi gitmek istiyorsam? Ya sabahı beklemek istemiyorsam?" deyince durup sıkılmış bir ifadeyle bana baktı.

"Yarın gidiyoruz. Şu an ikimiz de yorgunuz."

"Ama sen niye geldin ki? Saat gece üçe geliyor, bu saatte neden geldin?" diye sorunca donakaldı.

"Özür dilemek için. Sabah kırıcı konuştum, bunları hak etmedin. Özür dilerim," deyince afalladım.
Arvin'i tanıdığım 16 yıldan beri ilk defa özür dilediğini duymuştum.
Cevap veremeden kapıyı ve lambayı kapatıp beni karanlığın içinde yalnız bıraktı.

Uyandığım zaman hemen kalkmaya üşendiğim için biraz daha yatakta uzanıp boş boş duvara baktım.
Aşağıdan sesler gelince Arvin'in de uyandığını anladım ve söylene söylene kalkıp aynaya bakınca adeta kendimden ürktüm.
Sanki yataktan değil de mezardan kalkmış gibiydim.
Üzerime siyah bir eşofman geçirdikten sonra kapım hafifçe tıklandı.
O kadar yavaştı ki önce hayal ettiğimi sandım.

"Gir," dediğimde kapı açılıp Arvin'in kafası içeri girdi.

"Hazırlan da hemen kahvaltı yapıp karakola gidelim," deyip gitti.

"Sanada günaydın," diye söylenince güldüğünden adım gibi emindim.

"Kahvaltıda ne yapacaksın?" Arvin bana merakla bakarken gülmemek için kendimi zor tutuyordum.

"Ben niye kahvaltıyı hazırlıyormuşum?"

"Sen kızsı-"
Ona attığım bakışlar yüzünden olacak ki cümlesini bitirmeden hemen mutfağa girdi. "Yani ne yapacağız demek istedim. Sen değil, sen ve ben beraber kahvaltıda ne yapacağız. Ne bu insanlar ya, hep kızları mutfağa koyuyorlar."

"ARVIN ÇIK ŞU MUTFAKTAN ÇABUK! HER TARAFI NE HALE GETİRDİN! ANNEM BURALARI GÖRSE NE DER SENCE?"
Daha iki dakika olmadan Arvin bütün mutfağı içine etmişti.

"Ben bir şey yapmadım ki! Aldığın yumurtalar sağlam değilmiş."

"Sen o yumurtaları yumruklarının içinde sıkmasan kırılmazlardı, sağlamlıkla alakası yok bunun."

"Ama benim evdeki yumurtalar kırılmıyor," diye savunmaya geçti.

"Sen bizimkileri ara, buraya gelsinler. Hep birlikte olsak daha eğlenceli olur."
Aslında evet, hep birlikte tabii ki daha eğlenceli olurdu ama onları çağırmamın nedeni bir erkekle evde artık tek başıma kalmak istemememdi.

Cevap vermeden telefonunu çıkarıp gruba yazdı:
Lara'nın evinde toplanıyoruz, gelin. Bahaneler yok, hemen gelin. Kahvaltıyı burada yapıyoruz.

Bir saat sonra hepsi gelmişti.
Ben günlerce yalvarsam yine gelmezlerdi. Arvin'in tek deyişiyle hepsi usulca toplanmışlardı.

"Kahvaltıda ne yaptın Laracık?"

"Kahvaltıyı benim yaptığımı nereden biliyorsun Mirza? Belki Arvin yapmıştır."
Ne dediğimi Arvin'in bana alev fışkıran gözlerle bakınca anlamıştım.
Onlar Arvin'in burada kaldığını bilmiyordu. Ve Arvin bilmelerini de istemiyordu.

"Ya da Bartu yapmıştır," dedim aceleyle.

"Saçmala Laracık, saçmala," diye gülünce bile Arvin hâlâ sinirli gözüküyordu.

Kahvaltıyı yapıp topladıktan sonra koltukta oturduk.
Nehir benim yanıma oturunca,
"Lara, senin annenler ne zaman geliyorlar?" diye sordu.

"Gelmiyorlar," diye kısaca cevapladım.
Herseyi anlatmaya niyetim yoktu.
Nehir nedenini söylememi bekledi fakat bunu söylemeyeceğimi anlayınca gözlerini devirdi.

"Neden gelmiyorlar?"

"Amcam trafik kazası geçirmiş. Onun yanına Almanya'ya gittiler."

"Sen ciddi misin? Amcan iyi mi? Ne zaman gittiler, ne zaman dönerler? Almanya'ya vardılar mı? Sen niye gitmedin? İzin mi vermediler? Çok mu üzüldün? Bu yüzden mi tüm gün yorgun görünüyorsun? Ameliyat falan oldu mu? Peki arabasına ne oldu? Onlar yokken Defne'yle birlikte pijama partisi yapalım mı?"

İşte tam da bu yüzden söylemek istemiyordum.
Nehir bütün sorularını hızlı bir şekilde sorarken, bense sadece ona bakıp artık sussun diye Allah'a dua ettim.

"Amcam iyi Nehir. Diğer sorularını cevaplamak için fazla üşengecim," dedikten sonra Nehir yine gözlerini devirdi.

"Nasıl olmuş peki?"
Bu soruyu Bartu sordu.

"Onu bilmiyorum, trafik kazasıymış işte."

"Nehir'in sorusuna cevap vermedin o yüzden ben bir daha sorayım: Onlar gelmeden pijama partisi yapar mıyız? Hem böylece yalnız kalmazsın. Sen sevmiyorsun ki yalnız kalmayı, o yüzden bu gece kalalım olur mu?"

Bu doğru değildi. Ben yalnız kalmayı seviyordum.
Yalnız hissetmeyi sevmiyordum.
Bunu ona söylesem, ikisinin de aynı şey olduğunu söyleyecekti fakat bu ikisi benim için aynı değildi.

"Bilmem ki..." diye başlamıştım ama o cümlenin sonunu getirememiştim çünkü Nehir bir sevinçle ayağa sıçrayıp,
"Evet dedi! Evet dedi, burada kalıyoruz!"
Yani gören evlenme teklifine "evet" dedim sanacaktı.

"Pekala o zaman kızlarcık, size iyi eğlenceler. Müsaadenizle ben artık kalkayım."
Mirza ayağa kalkıp hepimize gülümsedi.
Bartu da bu anı dünden bekliyormuş gibi hemen ayağa kalktı.

"Evet, evet ben de gideyim. Size iyi eğlenceler," deyip hemen kapıya fırladı.

Bartu da gidince Defne ve Nehir'in gözü hemen Arvin'e takıldı.
Onun da gitmesini bekliyorlardı.
Fakat Arvin gitmeye hiç niyeti yokmuş gibi koltukta oturmuş hepimize tek tek bakıyordu.

"Arvin, sen ne zaman gideceksin?" Defne tek kaşını havaya kaldırıp ona yalvarırcasına bakıyordu.

"Ben katılamaz mıyım?"
Bu yorumuna her ne kadar gülmek istesem de kendimi tutup ciddiyetimi korudum.
Arvin'in gitmek istememe nedenini bir o, bir de ben biliyordum.
Ona çaktırmadan başımı onaylarcasına aşağı yukarı salladım.
Rahatlamamıştı ve hâlâ kalmak istiyordu ama yine de istemeye istemeye kapıya gönülsüz bir şekilde gidiyordu.

Arvin'i de postaladıktan sonra Defne ve Nehir'in içi çok rahatlamıştı ama kendim için aynı şeyi söyleyemezdim.

Birkaç dakika sonra Arvin'den bir mesaj geldi:
Evin önünde, arabada nöbette olacağım.

İşte şimdi derin bir "oh" çekebilirdim.
Hem eğlenecektim hem de güvendeydim.
Öbür yandan ise onun için üzülüyordum.
Tüm geceyi arabada geçirecekti.
Onu gitmesi için ikna edebilmem imkansızdı, bu yüzden denemedim ama bir ihtiyacı var mı diye sordum.

Battaniye ve yastık filan fena olmazdı.

Dolaptan bir battaniye ve bir yastık çıkarttıktan sonra bunları ona dikkat çekmeden nasıl götürebilirim diye düşündüm.
Defne sanki çaresizliğimi biliyordu ve kurtarıcım olmuştu.

"Ben ve Nehir markete gidip yiyecek bir şeyler alacağız, gelmek ister misin?"

"Yok ben gelmeyeyim. Siz bana da kafadan bir şeyler alır mısınız?"

"Hımm, görüşürüz o zaman," deyip gitti ve ben de rahatlamış bir şekilde telefonumu alıp ona mesaj attım:

Defne ve Nehir gittiler, gelebilirsin.

İki dakika bile geçmeden kapı tıklandı ve Arvin içeri girdi.

"Arvin, evine git. Tüm geceyi arabada geçiremezsin."

"Kızlar birazdan gelir, o yüzden acele et," sesi sert ve kendinden emin çıkmıştı.

"Sen kendine mutfaktan yiyecek, içecek seç. Ben yorganları getireyim."
Sesim onunki gibi sert çıkarmaya çalışmıştım ama olmamıştı ve bu Arvin'in hafif sırıtırken benim utanıp kızarmama neden olmuştu.

Odaya yastık ve bir battaniye ile geri döndüğümde Arvin de seçtiği yiyecek ve içecekleri bir poşete koymuştu.

"Bir şeye daha ihtiyacın olursa yaz, tamam mı?"

"Tamam. Kendine iyi bak," deyip battaniye ve yorganı benden alıp çıktı.

Arvin çıkışından birkaç dakika sonra kapı yine tıklandı.
Kapıyı açınca Defne ve Nehir içeri girdiler.

"Hoş geldiniz! Elinizdede bir sürü güzel şey getirmişsiniz, gelin bakalım," diyerek koca bir gülümsemeyle ellerindeki poşetlere baktım.

Nehir tabii hemen moralimi bozmayı başarmıştı:
"Sakin Lara. Önce güzel bir film seçeceğiz ve akşam olunca filmle birlikte yiyeceğiz."

Bana yıllar gibi gelen ama aslında o kadar da uzun sürmeyen dört saat sonra, nihayet abur cuburlarımızı açıp televizyonun önünde yiyorduk.

Telefonumdan gelen mesaj sesini duyup elime aldım.
Arvin'in yazdığını düşünmüştüm.
Ama mesaj yine o gizemli kişidendi...

Tahmin edemeyeceğin kadar yakınındayım, Lara Acar.

Ellerim titriyordu. Ardından bir fotoğraf geldi.
Fotoğraftaki üç kızı hemen tanıdım: Ben, Nehir ve Defne.
Birkaç dakika önceki halimizdi.

Gerçekten bana bu kadar yakın mısın, diye sordum kendi kendime.

Arvin dışarıdaydı. Eve nasıl bu kadar yaklaşmıştı?

Arvin... Ona bir şey mi yapmıştı?

O iyi miydi?..