8. bölüm · BİR KURŞUN KADAR

5. BÖLÜM: BİR GÖREVDEN FAZLASI

Merve 🫶🏻

Askeriyenin kantininden çayımı almış bahçesinde oturuyordum. Biraz sonra Berkay gelecek ve Kartal Timi üyeleriyle tanışacaktı. Geçen günlerde iki tim arasında çıkan kavga yüzünden her iki time de askeriye koridorlarını yıkama görevi verilmişti ve şuan tekrar kavga eşliğinde ellerinde fırça ile koridorları köpürtüyorlardı. Görenleri kendilerine güldürüyorlardı. Öyle ki Albay bile yanlarından geçerken gülmemek için fazla çaba gösteriyordu.

Kapıdan salına salına oluşturabileceği tüm karizmasıyla giren Berkay'ı gördüm. Sargıları çıkarılmış, yavaş yavaş iyileşmeye başlamıştı. Oluşacak senaryoyu biliyordum. Berkay içeriye girecek ve kendisinin cezası olmadığı için diğerleriyle dalga geçecekti. Daha sonra ise tekrar kavga olacağı için bu cezaya gün sonunda Berkay da dahil olacaktı. Dağlarda kış uçurtmayan bu tim kendi kendilerine olduklarında hepsi birer çocuktan farksız oluyorlardı.

Beni görür görmez yanıma gelip asker selamı verdi. Verdiği selamı başımla alıp askeriyenin içini işaret ettim. Birlikte içeriye doğru yürüdük. Kartal Timi ile tanışmalıydı. Umarım orada Toprak olmazdı. Malum kendilerine epey gıcık oluyordum. Kendi dairesi olmasına rağmen kapımı çalıp duruyor ve sürekli evinde bir baharatın eksik olduğundan bahsediyordu. Askeriyede ise sürekli benimle didişecek konu buluyordu. Bipolar olabilir miydi?

Koridorlara girdiğimizde yerlerde köpükler süzülüyordu. Berkay anlamsızca kaşlarını çattı. Çünkü temizlik genelde cuma günleri yapılırdı. Ama bugün daha pazartesiydi. Galiba cuma günü de iki tim temizleyecekti...

Dereyi görmeden paçaları sıvama misali sesleri duyulmaya başladığı an dik duruşuma sertlik de ekledim.

Bu diğer tim olayı hiç yaratmamıştı. Sürekli laf dalaşına nasıl giriyorlardı aklım almıyordu.

Toprak ile sen de öylesin ama-

İç sesimi tek hamlede susturdum. Çok yorum yapmamalıydı. Yanlarına vardığımızda ilk günkü gibi beni sonradan farketmek yerine bir hışımla bana dönüp duruşa geçtiler.

"İyice temizliyor musunuz asker?"

"Evet komutanım." dediler. Bir fısıltıdan farksız.

"Duyamadım?"

"Evet komutanım!"

"Aferin asker. Rahat."

Rahat duruşa geçtikten sonra beni dinlemeye başladılar.

"Bu arkadaşınız Berkay Şafak. Astsubay Çavuş. Bir süreliğine sağlık sorunları nedeniyle aramızda değildi. Bugün yeniden geldi. Kısa bir isimlerinizi tanıtırsanız işimiz daha da kolaylaşır." Muhatabım Kartal Timi'ydi.

Kendimi ilkokulda bir öğretmenmişim de sınıfa yeni gelen öğrenciyi sınıfa tanıtıyormuşum gibi hissediyordum.

Diğer tim üyeleri sırasıyla öne çıkıp konuşmaya başladılar.

İki tane birbirine tıpatıp benzeyen, ikiz olduklarını düşündüğüm kişilerden biri kendini tanıttı.

"Ben Ege." dedi. Sarışın 190 boylarındaydı. "Kıdemli Çavuş."

İkizi çıktı öne.
"Ben Efe. Kıdemli Çavuş."

İkisi de aynıydı. Gerçekten takdire şayandı. O da sarışındı. Gözleri elaydı.
Daha sonra içlerindeki en uzunu öne çıktı.

"Ben Yaman. Kıdemli Üsteğmen." dedi tok bir sesle.

Daha sonra kumral biri çıktı öne.
"Ben Yiğit. Astsubay Başçavuş."

"Bizim tanıtmamıza gerek yok değil mi komutanım?" diyen Furkan'dı. Ona kötü bakışlar attım, hemen sustu

Tanışma bittikten sonra Berkay kafa girdi.
"Ben de Berkay Şafak. Astsubay Çavuş."

Zaten benim timdekiler çoktan tanıştığı için sadece kötü bakışlar atıyordu. Tam tekrardan temizliğe devam etmelerini söyleyecektim ki kapıdan bir kadın sesi duyuldu.

"Duyduğuma göre ceza almışsınız millet!"

Uzun sarı saçları, mavi gözleri olan alımlı bir kızdı. Asker formaları içindeydi. Beni görür görmez hemen duruşa geçti.

"Şey... Komutanım, ben Üsteğmen Beyza Kara. Kartal Timi'nden."

Kartal Timi'nden biri daha... Timdekilerin raporu geldiğinde bir kişinin -Beyza'nın- bir yakınının düğünü olduğu için izin aldığından bahsedilmişti. O da geldiğine göre herkes tamdı.

Bir kişi dışında...

Kafa sallayıp rahat emri verip dışarı çıkmak için yürüdüm.

"Oğlum ne bok yediniz de ceza aldınız lan?" diyip gülen Berkay'dı.

"Şu sarı kafa yüzünden her şey!" diyen Sarp'tı.

Tahmin ettiğim gibi yeni kavganın fitilini Berkay ateşlemişti. Yürürken arkama bile bakmadan konuştum.

"Berkay, temizliğe!"

"Ama komutanı-"

"Berkay, temizliğe dedim!"

Koridorda postallarımın sesi duyuluyordu. Yaklaşık üç saat sonra bir operasyon vardı. Peki koridorda yürürken askerin birinden öğrendiğim bilgi ne miydi? Toprak beyimiz ise şuan da halı sahadaydı. Evet halı sahadaydı! Aman ne güzel.

Eve gidip eksik malzemeleri alacaktım. Yaklaşık iki gün sonra teyzem ve kardeşim gelecekti. Birkaç askere daha görev verdikten sonra arabama atlayıp rotamı evime çevirdim. Hızlı hareketlerle eve girip eksik malzemeleri belirledim. Bir kağıt çıkarıp yazdım. Benim b12 her şeyi unuttuğu için.

Ama düğünde çarpıştığın adamı unutmad-

İç sesim bu aralar beynimi fazla meşgul ediyordu.

Cüzdanımı alıp alışveriş merkezine gittim. Raflardan peynir,süt gibi şeyleri de sepetime ekleyip kasaya ilerledim. Kasiyer her şeyi bir bir geçti ve gerekli miktarı söyledi. Kartımı okuttum ama bir anda pos cihazından gelen yetersiz bakiye sesiyle dünyam başıma yıkıldı. Nasıl olurdu?

"Tekrar geçin isterseniz." dedim tedirginlikle.

Kasiyer tekrar denediğinde farkettiğim detay ile susup kaldım. Yanlış kartı almıştım...

Annesi tarafından kasada bırakılıp birkaç eşya alıp geleceğim denilen ama hep geç kalan ve kasa başında ecel terleri döken çocuklar gibiydim.

"Yanlış kartı almışım hanımefendi. Ben bunları bıraka-"

"Buradan geçin hanımefendi." diye tok bir ses böldü lafımı. Ve kafamın yanından uzatılan bir adet kart.

Toprak Tözmen...

Bu adam beni her yerde bulmak zorunda mıydı?

"Gerek yok ben bunları bırakıyorum hanımefendi."

"Bırakmıyor hanımefendi."

"Bırakıyorum hanımefendi!"

"Bırakmıy-"

"Bence de bırakmasın. O kadar geçtim sonuçta. Hem sıra var hanımefendi."

Yenilmişlikle omuzlarımı düşürdüm. Toprak ise yüzünde vatan gülüşüyle paketleri poşete koyuyordu. Halı sahada olduğundan terden alnına yapışmış saçları onu daha da şey göstermişti... Yakışıklı?

Eveett!

Poşetlerin hepsini sanki elinde yarım litrelik su taşıyormuş gibi taşıyordu. Marketten çıktık.

"Arabam şurada zaten, ver sen bana poşetleri."

Cıkladı."Olmaz. Bir kere başladık, yarım bırakılmaz."

Ofladım. Arabamın yanına gelince elinden poşetleri alıp bagaja yerleştirdim.

"Teşekkür ederim. Eve gidelim parayı vereyim ben sana."

Kafa salladı. Ve yürümeye başladı. Bir dakika. Yürümeye başladı?

"Hey! Senin araban yok muydu?"

Bana dönüp konuştu.

"Evin orada bıraktım."

Adam o kadar bizi markette kurtardı Duruş. Bir eve götürüvermesek mi?

"Gel ben bırakayım seni eve."

Hay hay der gibi onayladı ve arabaya bindik. Ben sürücü koltuğuna, o ise yanımdaki yolcu koltuğuna.

Bizim apartmanın önüne geldiğimizde indik ve bana bırakmadan tek hamlede poşetleri aldı.

"Poşetlerimi ben taşıyabilirim!"

Yine malûm repliğini söyledi. Cıkladı.
"Olmaz bir kere başladık, yarım bırakılmaz."

"Bırakırsınız, bir şey olmaz."

Önden apartmana girdi. Annesini takip eden yavru ördekler misali peşinden hemen ilerledim. Benim dairemin önüne geldiğimizde poşetleri zorlukla aldım elinden. Bir dakika işareti yapıp eve girdim. Yeterli parayı alıp tekrar yanına gittim. Ama ona parayı uzattığımda almadı. Elini geri çekti.

"Sana çok güzel bir teklifim var." dedi heyecanla.

Evlilik teklifi olması-

"Ne teklifi?"

Neyden bahsediyordu.

"Sen bana yemek yap, ödeşelim. Uzun zaman oldu ev yemeği yemeyeli. En son hello kitty pijamalı bir yüzbaşı getirmişti bana yemek." dedi çocuk gibi dudak büzerek.

"Dalga mı geçiyorsun?!" dedim. Ama sesim yanlışlıkla yüksek çıktı...

Bir an gerçekten bilerek bağırdığımı düşünmüş olmalı ki hemen lafa girdi.

"Kötü bir niyetim yoktu. Gerçekten."

Boğazımı temizledim.
"Yok yanlışlıkla bağırdım. Özür dilerim, bir an şey ettim."

Ney ettin?

Yüzüne tekrar meşhur gülümsemesi geldi.

"O zaman anlaştık?" Hâlâ tedirgindi.

El mecbur kabul ettim. Kafa salladım. Çok fazla gülüyordu. Askeriyede suratı sirke satan adam burada gülücükler saçıyordu. Daha fazla uzatmadan görüşürüz deyip evlerimize girdik.

Poşetleri mutfak tezgahının üzerine koyup derin bir nefes verdim. Gerçekten bana yemek yapmamı istemişti. Garipti.

~2 Saat Sonra Askeriye~

Hepimiz üzerimize kamufle giysilerimizi giymiş göreve hazırlanıyorduk. Dışarıdan bakıldığında dosta güven düşmana korku veriyorduk. Arabalara binip yola koyulduk. Dağın eteklerindeki itlerin inlerine baskın yapacaktık.

Varacağımız yerin yakınına geldiğimizde hepimiz yerlerimizi alıp hedefe doğru nişan aldık.

Toprak yanımdan geçerken sanki rüzgarla yarışıyor gibi yürüdü. Hiçbir şey söylemedi ama omzuma hafif çarpmasıyla mesajını vermişti. Hazır mısın, yüzbaşı?

Ben hep hazırım. Ama onunla aynı görevde olmak. İşte buna asla hazırlanamamıştım.

"B planı yok."dedi albay telsizden. "Hedef bölgeye giriliyor, içerideki bilgiler alınacak ve çıkılacak. Temas yaşanma ihtimali yüksek. Yüzbaşı Aybars sen içeri girecek timin başındasın. Yüzbaşı Tözmen de dış güvenliği sağlayacaksın."

Toprak göz ucuyla bana baktı. Yüzünde o tanıdık gülümseme vardı. O gülümseme...

"Komutanım."dedim. "Bizim tim hazır. Emir bekliyoruz."

Timim arkamdaydı. Hepsinin gözlerinde bana duydukları güveni görebiliyordum. Bu bana güç veriyordu ama bir yandan onun nefesini bile yanımda hissetmek kafamı dağıtıyordu.

Mağaraya sessizce sızdık. Adımlarımız yankı yapıyordu duvarlarda. Etrafta neyin nereden çıkacağı belli değildi. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi ama bunu kimseye belli etmedim.

İçeri girdik, belgeyi aldık. O kadar kolay mıydı yani?

Hayır.

Tam çıkıyorduk ki, patlama sesiyle zemin sarsıldı. Hepimiz yere kapandık. Kurşunlar, rüzgar gibi esmeye başladı. Herkes pozisyon aldı. Ben ise refleksle birine doğru koştum. Neden bilmiyorum. Belki de timimden biri sandım.

Ama bir kurşun sesi daha duyuldu.

Sonrasını tam hatırlamıyorum.

Sıcak bir acı... Kaburgamın altından yayıldı.

Dizlerimin üzerine düştüm. Nefesim kesildi. Elimi bastırdım. Kan.

"DURU!"

Bir ses. O sesi her yerde tanırım.

Toprak.

Kafamı kaldırdım. Sis gibi görüntülerin arasından bana doğru koşuyordu. Kurşunlar etrafımızda vızıldıyor, ama o sadece bana odaklanmıştı.

"Dur orada!" dedim. "Tehlikeli..."

"Kes sesini."diye çıkıştı. "Seninle inatlaşacak değilim!"

Ellerini yanağıma bastırdı. Gözleri gözlerimdeydi. İlk kez bu kadar yakındık. Bu kadar kırılgandık.

"Kanıyor."dedi fısıltıyla. "Acil çıkarmalıyız seni."

"Görev..." dedim. "Görev bitmedi."

"Sen bitersen görevin ne önemi var be kadın?"

O an içimden bir şey koptu. Belki kurşunun kestiği damar, belki de kalbimdeki siperlerdi.

Beni taşıdı. Bütün yolu sırtında. Telsizden talimat verdi, destek istedi. Yolda kendi timiyle bile tartıştı.

"Komutanım yardım çağıralım. Burada görevde durmanız gerek."
diyen bir ses duyduğumda tek kelimeyle susturdu.

"O benim görevimden fazlası!"

Ambulansa konarken başımı hafifçe çevirdim. Ellerimiz buluşmadı, ama gözlerimiz birbirini tuttu. Ve o an anladım. Bu adamdan uzaklaştıkça savaşım daha da büyüyecekti.

🥺

Göz kapaklarım ağır geliyordu. Başımda inanılmaz dehşet bir ağrı vardı. Gözlerimi zar zor araladım. Bir hastane odasındaydım. Ne olmuştu bana?

Vuruldun Duruş. Daha ne olacak?

Tabii ya. Ben vurulmuştum. Peki ya diğerleri? Kolumda serum vardı. Serumu tek hamlede söküp yataktan kalktım. Bir anda yara aldığım yetim acıyınca iki büklüm oldum. Diğerlerine bir şey olmuş muydu öğrenmem lazımdı. Tam kapıya ilerleyecekken kapı açıldı ve içeriye doktor önlüğü içerisinde kumral 180 boylarında erkek bir doktor girdi. Serumu çıkarttığını görünce gözleri irice açıldı.

"Hanımefendi, napıyorsunuz?"

"Oradan bakınca ne yapıyor gibi duruyorum?"

"Odadan çıkamazsınız. Daha tedaviniz bitmedi."

"Başlatmayın tedavinize! Benden başka yaralı asker geldi mi buraya?"

"Hayır sadece siz getirildiniz. Ama arkadaşlarınız dışarıda sizi bekliyor."

O an derin bir nefes aldım. Ve sendeleyerek kapıya koştum. Onları görmeden için rahat etmezdi. Ama daha kapıyı açamadan bir kol beni tuttu.

"Doktor, bırak beni!"

"Çıkamazsınız. Dilerseniz ben çağırayım onları buraya. Onlar gelsin yanınıza."

"Tamam. Onlar gelsin buraya."

Yatağa oturdum ve doktorun timdekileri çağırmasını bekledim. Doktor kapıyı açık konuştu.

"Hasta uyandı. Sizi bekliyor." der demez kapı ardına kadar açıldı ve içeriye doluşmaya başladılar. Hepsinin üzerinde göz gezdirdim bir şeyleri var mı diye.

Yanıma geldiler. Kartal Timi ise kapının yanında durdular. Daha tam olarak kaynaşamamışlardı bizim timle. İçlerinden biri geçmiş olsun dedi. Efe olması lazımdı. Zaten sonra geçmiş olsun dilekleri ardı ardına geldi. Hepsini kabul edip kendi timime döndüm.

"Komutanım, nasıl oldunuz?" dedi Oğuz.

"İyiyim Oğuz, teşekkür ederim."

"Hiçbirinizde bir şey yok değil mi?" dedim hepsine birden.

Yok anlamında kafa salladılar.

Toprak neredeydi? Vurulduktan sonra bazı şeyleri hatırlıyordum.

O benim görevimden fazlası...

Tek tek timdekilerle konuştuktan sonra doktor araya girdi.

"Bu kadar görüşme yeterli. Hastaya serum takacağız. Çıkmanız gerekiyor."

İkiletmeden sırayla çıktılar dışarı. Doktor yanıma gelip yeni serumu hazırlamaya başladı.

"Çok güzel dostluklar kurmuşsunuz. İlk getirildiğinizde hepsi çok endişeliydi. Sizi kucağında getiren asker de aynı şekilde. Hatta bir ara 'onu kurtaracaksın doktor!' diye bağırmıştı bana."

"O nerede peki?"

"Su almaya gitmişti diye biliyorum. Uyanırsa haber ver doktor dedi. Ortak özelliğimiz bu sanırım. İkiniz de bana doktor diye sesleniyorsunuz."

Sessiz kaldım.

Serumu yavaş hareketlerle taktı. Bir anda kapı açıldı. Geleni tahmin etmek zor değildi. Beni görür görmez bir nefes verdiğini gördüm. Yanıma geldi.

"İyi misin?"

"İyiyim ben de sana bir şey olmadı değil mi?"

"Ne oldu? Beni merak mı ettiniz yüzbaşı?" dedi sırıtarak.

"Ne alakası var be! Daha lazımsın bize ondan. Ölmemen gerek."

"Bunu duymak kırdı yüzbaşı." dedi yalandan dudak büzerek.

"Su getirdim, içmek ister misin?"

"Olur içerim." dedim ve elindeki kapağı hiç açılmamış şişeyi aldım. İçtim.

"Yaralarınızı fazla zorlamamalısınız. Size bir hafta izin yazacağım. Bu güzel vücudun dinlenmeye ihtiyacı var."

"Höst lan! Sözlerine dikkat et!" diye kükredi Toprak.

"Beyefendi neyiniz oluyor hanımefendi?"

"İlk önce o kafanın vücudunda durmasını istiyorsan sözlerine dikkat et! Soruna gelecek olursak bir arkadaş. Bu sizi ne ilgilendiriyor?"

"Benimle bir kahve içmek ister misiniz diye soracaktım?"

"İstemez!" diye çıkıştı Toprak.

Pardon?

Yan gözle Toprak'a baktım. Tek kaşını kaldırdım hayırdır der gibi. Hemen boğazını temizledi.

"Yani istemez derken... Şuan rahatsız ya o anlamda şey ettim."

Bizi kıskandı gibi sanki ha?

"O anlamda şey etme yüzbaşı."

Doktora döndüm.

"Sen benim çıkışımı ver ben gideyim. Kahve falan da içemem üzgünüm."

Doktor da daha fazla uzatmadan çıkış işlemleri için olsa gerek odadan çıktı.

"Sen neden hemen atlıyorsun lafa? Bana sordu sana mı sordu?" dedim.

"Ha ben atlamasam kabul edecektin yani?"

"Belki de. Yakışıklı sonuçta. E doktor adam bir de."

Sinir etmekten zarar gelmezdi.

Hemen ayağa kalkıp yürümeye başladı. Kolundan tuttum. Ama abi hareket edince bir küfür çıktı dudaklarımdan. Hemen yanıma geldi.

"Ani hareket yapmasana."

"Nereye gidiyordun sen?"

"Doktor olan adamı çağırmaya!"

Bir anda gülmeye başladım. Ciddiye almakla kalmayıp adamı çağırmaya gidiyordu.

"Yok öyle bir şey. Şaka yaptım." dedim gülmelerimin arasından.

"Aman ne komik şakaydı. Bir ara hatırlat da güleyim." dedi. Ama yüz ifadesindeki rahatlamayı görebiliyordum.

Ben kahkahalar, Toprak ise somurtma ve homurdanma eşliğinde hastaneden çıktık. Arabasına doğru ilerledik. Kapıyı girmem için açtı.

"Ödeşelim yüzbaşı." dedi.

Arabaya bindik ve eve gittik. Merdivenden sürekli koluma girip ilerletiryordu.

"Komalık olmadım yüzbaşı. Yürüyebiliyorum."

Cıkladı. Olmaz bir kere başladık, yarım bırakılmaz."

"Bozuk plak gibi seriye bağladın ya."

Yardımıyla dairemin önüne geldim.

"Teşekkür ederim Toprak yardımın için."

"Ne demek yüzbaşı. Vazifemiz."

Eve girdim ve ardımdan kapıyı kapattım. Sendeleyerek yatağa gittim. Acayip uykum vardı. Yatağa kendimi atıp gözlerimi kapattım.

Rüyamda babamı görmekdi bana bugün en güzel hediye...

.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

BÖLÜM SONU 💜

*Bölümü nasıl buldunuzzz?

*Toprakkkkk?

Yıldıza basın canolar. Diğer bölümde görüşmek üzereeeeee💖💝