2. bölüm · BİR KURŞUN KADAR
1.BÖLÜM: GÖLGELER ARASINDA
Hiç istemesem de eski bir arkadaşımın düğününe gelmiştim. Evlendiği adam doğulu olduğu için sabahtan beri tutturmuşlar bir halay gidiyorlardı. Sonu da gözükmüyordu ki bu halayın. Sıcak basmıştı. Bir de bana da gel işareti yapıp duruyorlardı. Ben ne anlardım halaydan. Piste çıksam ayaklarım birbirine dolanır yere kapaklanırdım muhtemelen. Bence buna hiç gerek yoktu. Bu kadar sıcak düğün salonu mu olurmuş diyerek ayağa kalktım ve tuvalete gittim. Aynanın karşısına geçtim. Makyajımdan dolayı yüzümü yıkayamıyordum. Ellerimle rüzgar yaptım. Keşke saçlarımı toplasaydım diye düşündüm. Siyah saçlarımı omuzlarımdan aşağı doğru serbest bırakmıştım.
Elbisem ise gözlerimle gayet uyumlu, çok kısa olmayan yeşil bir abiyeydi. Tuvalet düğün salondan daha serindi. Ellerimi yıkadım. Rujumu tazeledim. Biraz orada kaldıktan sonra oturduğum masaya doğru ilerledim. İlerledim dediysem de pek mümkin olmadı. Çünkü bir bedenle çarpıştım. Uzun boylu biri olduğu için kafamı kaldırdım ve yüzüne baktım. Keskin çene hatları vardı. Siyah saçları ve aynı saçları gibi siyah gözleri vardı. Bakışları ise ne desem... Oldukça sertti. Her an sen bana nasıl çarparsın lan diyerek kafa atabilir gibi duruyordu.
"Özür dilerim. Göremedim sizi." dedim kibarlık yaparak.
Adam neredeyse iki metre. Göremedim sizi ne demek ya!
Konuşmakla ne sorunu vardı bilmiyorum ama sadece kafa salladı. Nezaketten nasibini almamış olmalıydı. Ben de daha fazla durmadım zaten yanında. Kalktığım masaya tekrardan oturdum. Bir süre daha pistte halay çeken insanları izledim. Sabahtan beri tepinip duruyorlardı ama hiç yorulmuş gibi durmuyorlardı. Bana izlemekten gına gelmişti ama onlar sabaha kadar pistte halay çekecek gibi duruyorlardı.
Kafamı çevirdiğimde benim olduğum tarafa doğru gelen arkadaş grubumu
-eski arkadaş grubumu- gördüm. Onlarla sohbet etmek istediğimi sanmıyordum. Ayağa kalktım. Kaçarcasına onların tam tersine doğru yürüdüm. Ama çok uzun sürmedi bu yürüme tabii. Yavru bir kedi gibi ensemden geriye doğru çekildim.
"Nereye kaçıyorsun sen böyle Duru'cuğum?" dedi Baran.
Elinin körüne demek vardı. Ama demedim tabii. Çok hanım hanımcık biri olduğum için.
Evet, dağda terörist avlarken de gayet hanım hanımcık duruyordun çünkü.
İçimdeki sesleri susturdum. Ve sadece hiiçç demekle yetindim. Hemen ardından grubun geri kalanı geldi. Ve ardı arkası kesilmez bir sohbet başladı. Ama bana ardı arkası olmasa da olurdu. Biraz yanlarında kaldıktan sonra hemen ortamdan tüydüm ve başka masaya oturdum.
Takı merasimi başladığında ilk sırada yerimi aldım. Oldum olası sevmezdim düğünleri. Takıyı takıp mutluluklar diledikten sonra salondan çıktım. Eve gidip güzel bir uyku çekmeliydim. Günlerdir dağlarda görevdeydim. Bir hain olduğundan şüpheleniyorduk. Tam emin değildik ama şüpheye yer olmamalıydı. Eğer bir şüphe varsa ortada kaldırılmalıydı. O kişiyi bulmak için günlerdir görevden göreve atlıyorduk. Bu hain meselesini sadece ben ve üstler biliyordu. Timimin haberi yoktu henüz. Hiçbir şey netleşmeden de haberleri olacağını düşünmüyordum.
Gözümden uyku akıyordu. Arabama doğru ilerledim. Arabaya binecekken telefonumun melodisiyle durdum. Çantamdan telefonu çıkardım.
Albay Ayhan Demir.
Bir çırpıda açtım telefonu. Acil bir şey olmasa aramazdı.
"Yüzbaşı Duru Aybars." dedi keskin bir tonla.
"Emredin komutanım."
"Yarım saat içinde timini topla. Göreve gidiyorsunuz." dedi. Daha doğrusu emretti.
"Tamam komutanım. Yarım saat içinde askeriyede."
Çağrıyı sonlandırıp rehbere girdim. Tam misler gibi dinleneceğim dedim ya üst üste bir şey çıkar. Hemen eve gidip yarım saat içinde şu kıyafetten kurtulmalıydım. Arabaya atladım ve eve doğru sürdüm. Bir yandan da Meriç'i arıyordum. Ben yokken timi hizaya getirebilen nadir kişilerdendi. Öyle bir sert yapısı var ki karşısında kim olursa olsun konuştuğu her şeye tamam abim diyesi geliyordu. Az ve öz konuşanlardandı. Benden büyüktü ama her zaman rütbelere dikkat ediyordu.
Telefon 2 çalışta açıldı.
"Buyurun komutanım. Sizi dinliyorum."
"Görev var. Yarım saat içinde bütün tim hazır olsun. Bende birazdan orada olacağım."
"Emredersiniz komutanım."
10 dakika sonra eve varmıştım. Aceleyle kapıyı açıp odama doğru ilerledim. Kıyafetten kurtuldum ve makyajımı çıkarmaya başladım. Düğün ile ilgili her şeyden arınınca asker yeşili tişörtü ve asker pantolonumu giydim. Saçlarımı da topuz yapıp hemen kapıya koştum. Postallarımı da giyip evden ayrıldım. Rota belliydi. Askeriye.
Neyse ki tam zamanında gelmiştim. Askeriyenin bahçesinde timimle göz göze geldim. Onlar da hazırlanmış birini bekliyorlardı.
Beni. Yüzbaşı Duru Aybars'ı.
Sivil hayatta Duru'ydum. Ama bu bahçeden girdiğimde duruşum dik, tavrım sert oluyordu.
Yanlarına gittim duruşumu bozmadan.
"Altay Timi! Hiza al!"
Hepsi hizaya girdikten sonra Albayı beklemeye başladık.
Adım seslerini duyunca başımı girişe çevirdim. Albay Ayhan bütün ihtişamıyla geliyordu. Bende askerlerimin yanında yerimi aldım. Yanımıza geldi. Hepimizin üzerinde tek tek göz gezdirdi.
"Merhaba asker!"
"Sağol!"
"Rahat!"
Rahata geçip albayı dinlemeye başladık.
"Bizler için çok önemli olan kritik belgelerin ele geçirilmesi görevine sizi layık gördük. Teröristlerin inine girip o belgeleri bize ulaştırmanız lazım. Yüzbaşı Duru Aybars'a belgelerin neler olduğundan biraz bahsedeceğim. Size güveniyorum evlatlarım. Yüzümü kara çıkarmayın." dedi babacan bir tavırla.
Ne kadar bizim üstümüz olsa da hep baba sıcaklığıyla davranırdı bize. Ben öz babamdan sonra Albay Ayhan'da tattım ikinci kez babaya sahip olma duygusunu.
"Görevi layıkıyla yerine getireceğimizden hiç şüpheniz olmasın komutanım!" dedim özgüvenli bir sesle.
Albayın dudakları iki yana kıvrıldı ve yavaşça başını salladı. Bu hareketlerin tek bir anlamı vardı.
Size güveniyorum çocuklar...
Timime dönüp tekrar emir yağdırmaya başladım.
"Araç bin!"
Tek sözümle hepsi yerini aldılar. Rotamız belliydi. Kargapazarı Dağları.
Erzurum'un doğusunda uzanan Kargapazarı Dağları, engebeli yapısı, sarp kayalıkları ve geniş mağara sistemleriyle bölgedeki yasa dışı unsurların barınması için stratejik bir sığınak haline gelmişti. Yoğun sis, karla kaplı geçitler ve ulaşımı zor yüksek rakımlar, güvenlik güçlerinin operasyonlarını güçleştirirken, terör unsurlarına da gizlenme imkânı sunuyordu. Dağın eteklerine yayılan küçük köyler ve yerleşimler, hem istihbarat açısından kritik hem de olası sivil zarar riskleri nedeniyle operasyonlarda dikkatli planlamayı da zorunlu hâle getirmişti.
Olabilecek en hızlı halleriyle hedefe varmışlardı.
Dağlarda birer gölge gibiydiler. Vatan hainlerinin canını bir çırpıda alabilecek hıza sahiptiler. Ve kimseye görünmeden. Vatan uğruna çıktıkları bu yolda nice arkadaşlarını kaybetmişlerdi. Ama her zaman bir ölürüz, bin diriliriz diyerek yola devam ettiler. Şehitlerin kanını yerde bırakmamaya yemin ettiler.
İsimsizdi onlar. İçlerinden biri şehit olsa sadece haberlerde 2 dakika yer verilirdi.
Bombalı saldırıda 2 şehit. Ailelerine başsağlığı ve sabırlarımızı dileriz.
Bu kadardı onlar. Tanınmazlardı. Dağların eteklerinde sessizce temizlerlerdi kalleşleri. Bilinmeselerde olurdu. Okul çağındaki çocuklar, ebeveynler, vatan için çalışan öğretmenler ve daha niceleri gece yastığa başını rahat koyabilsinler diye günlerce uyku uyumadılar.
Aralarındaki bağ ise kopmayacak türdendi. Bir zamanlar birbirini tanımayan insanlar, şimdi birbirinin canı için kendi canını hiçe sayarlardı. Silah arkadaşlığı...
Bir asker için zaman, sadece geçen saatlerden ibaret değildir; bazen bir saniye hayat demektir, bazen de bir ömür bekleyiş. Nöbet tuttuğu her gecede, gözlerini kapatmasa da hayalleriyle memleket kokusu taşır içinde. Yoldaşının nefesiyle bir olur, komutanının emriyle gözünü bile kırpmadan yürür ileri. Vatan toprağı, onun için sadece coğrafya değil, üzerine yemin ettiği bir emanettir. Her adımında, ardında bıraktığı ailesini değil; uğruna can vereceği milletini düşünür. Çünkü asker olmak, sadece üniforma giymek değil; gerektiğinde dönmemeyi göze almaktır. Ve bir asker bilir: Sessiz verilen selam, bazen binlerce kelimeden daha çok şey anlatır.
Vatan uğruna canını hiçe sayan askerler, gecenin karanlığında sessizce ilerleyen bir gölge gibi görevlerini ifa ederler. Onlar, ailelerinden uzak, zorlu koşullarda, her anı tetikte geçerek ülkenin huzurunu korumak için mücadele ederler. Dağların doruklarında, karla kaplı tepelerde, sırtlarında ağır yükleriyle ama kalplerinde vatan sevgisiyle yürürler. Ne soğuk, ne açlık, ne de ölüm korkusu durdurur onları. Çünkü bilirler ki özgürlük, cesaretle korunur. Onların ayak izleri dağlara, kahramanlıkları tarihe kazınır. Her biri isimsiz birer kahramandır; gökteki yıldızlar kadar sessiz ama bir o kadar parlak...
(...)
Dağın zirvesine yaklaştıkça rüzgâr şiddetlendi. Kararmış gökyüzü, sanki bir şeylerin habercisiydi. Duru, rüzgârın uğultusunu dinlerken kulağını yere doğru çevirdi. Siyah saçları gecenin karasıyla mükemmel bir uyum içindeydi. Gözlerinin yeşili ise ay ışığıyla daha parlak görünüyordu. Aşağıdan gelen sesleri ayırt etmeye çalıştı. Doğa sessizken insan sesi yankı yapardı o da bunu biliyordu. Hedef kişi önlerindeki çadırın içindeydi. Belgelerle birlikte hedefin de alınması gerekiyordu.
Sarp hafifçe yanaştı, dürbününü Duru'ya uzattı:
"Kampın çevresi taşlarla güçlendirilmiş. Üç çadır, iki jeneratör. Yerde hareket eden dört kişi saydım. İçeridekiler hariç."
Duru dürbünü aldı, gözünü dikti. Gördüğü şey yalnızca düşman değil, alınması gereken bir riskti.
"Silahları ağır değil. Ama içeridekilerin kim olduğu da belli değil. Kaç kişi olduklarını da bilmiyoruz. Merkez, hedefin orada olduğunu onayladı."
Meriç diz çöktü, bıçaklarını kontrol etti.
"İçerideki kişi canlı alınacaksa hızlı hareket etmemiz gerek. Alarm verilirse işi büyütürler."
Berkay dikkatle haritayı açtı, çevreyi gözlemlerken dudaklarını ısırdı.
"Arka tarafta bir geçit var ama iniş dik. Dikkatli olmalıyız."
Duru, tüm timi gözleriyle süzdü. Her birinin yüzü karanlıkta parça parça belirse de, aralarındaki güven tamdı.
"El fenerleri kapalı kalacak. Termal yok, bu bizim avantajımız. İniş rotası Meriç ve Furkan'da. Sarp, sağ kanadı tut. Oğuz ve Berkay benimle."
Furkan, taşın arkasına çömeldi, kaskındaki gece görüşü ayarladı.
"İki dakika sonra hareket ediyoruz." dedi. Kıdemli Üsteğmen olduğu için emir verebiliyordu.
Duru başını salladı. Ardından Oğuz'a kısa bir bakış attı. Oğuz bu defa ciddiydi, gözlerinde sıradan bir askerden fazlası vardı.
"Hazır mısın?" dedi Duru sessizce. Yakın zamanda büyük bir patlamadan son anda kurtulmuştu.
Oğuz omzundaki tüfeği düzeltti.
"Ne zaman bu soruyu sorsanız yüzbaşım hep aynı cevabı veriyorum: Evet, her zaman. Kalıp dinlenmek isterdim ama bana ihtiyacınız varmış diye duydum." dedi gülümseyerek. Kalıp dinlenmek istediği falan da yoktu.
Duru hafifçe başını eğdi. Bu tür cümleleri seviyordu. Ne laubaliydi, ne de sıkıcı. Gerçek bir askerdi Oğuz, gerektiğinde sessiz, gerektiğinde ayakta tutan biri. Kısa süre önce patlamada şehit olmayı sıyırıp geçmişti. Bazı yaraları vardı. Dinlenmesi gerektiğini söylesek de Nuh diyor peygamber demiyordu.
Yavaş adımlarla ilerlemeye başladılar. Gölgelere karıştılar.
Geçit karanlıktı, ama tim adımlarını nereye koyacağını biliyordu. Meriç önden gitti, ardından Furkan. Sessizlik o kadar yoğunlaşmıştı ki, kendi kalp atışlarını duyar olmuşlardı.
Bir noktada, Duru bir çatlak sesi duydu. Parmak kaldırdı, durdular. Oğuz hemen çevreyi kolaçan etti, Berkay arkasını sağlama aldı.
Sarp telsizden fısıldadı:
"Sol kanatta bir kişi var. Sigara içiyor. Onu sessizce alabilirim."
Duru kısa bir süre düşündü.
"Al ama iz bırakma."
Bir dakika sonra telsiz tekrar cızırdadı.
"Tamamdır. Geri dönüyorum."
Berkay ilk kez bu kadar yoğun bir operasyonun içindeydi. Ama korkmuyordu, yalnızca dikkatliydi. Duru bunu fark etti. Gençti, ama korkusunu kontrol edebiliyordu.
Duru'nun gözleri hedef çadıra odaklandı.
"İçeri giriyoruz. Üç kişilik hücum. Sessiz. Hedef alınacak, kayıt cihazı varsa getirilecek. Geri çekiliş arka geçitten."
Herkes başıyla onayladı. Soluklar tutuldu. Eller tetikteydi.
Gölgede kalanlar, geceyi yırtarak harekete geçti.
Duru eliyle üçe kadar saydı. Furkan çadırın girişine yaklaştı, perdeyi usulca araladı. İçerideki sesleri dinledi. Kalın bir dosya sayfası çevriliyordu. Biri not alıyordu; kalemin kağıtla buluşan o cılız sesi, içeride sadece tek kişi olduğunu doğruladı.
Furkan, Duru'ya döndü ve başını eğerek hazır olduğunu belirtti. Duru, Oğuz ve Berkay'a göz işareti verdi. Son hazırlıklar tamamlandı.
Furkan, çadırın içine hızla daldı; Duru ve Berkay hemen peşinden. Şaşkınlıkla irkilen adam silaha davranamadan yere yatırıldı.
"Direnme!" dedi Duru, dizini adamın sırtına bastırarak.
"Yüz üstü yat, kımıldama!"
Adam kıpırdanmadı. Gözleri korkuyla büyümüştü.
"Konuşursa sensörler devreye girer." dedi Berkay, etrafı tarayarak.
"İçeride başka kayıt ya da cihaz yok."
Furkan çadırın köşesindeki çantayı inceledi. Birkaç belge, eski tip bir radyo, harita parçaları...
"Şu haritaları alıyorum. Geri kalan burada işe yaramaz."
Oğuz dışarıyı kontrol ettikten sonra sessizce içeri sokuldu.
"Sarp telsizden bilgi verdi. Aşağıdan yukarı çıkan biri var. Üç dakikamız var."
Duru hızlıca karar verdi.
"Tamam, hedefi alıyoruz. Berkay ve Uras öncü. Oğuz, sen en arkada kal, iz kapat."
Hedefin bileklerini kelepçelediler. Adam ağzını açacak gibi oldu ama Duru soğuk bir bakışla susturdu.
"Sus. Fazla ses çıkarırsan, burada kalırsın." dedi. Çıktıktan sonra imha edeceklerdi bulundukları yeri.
Dağ yolu buz gibiydi ama Altay Timi ayak seslerini rüzgâra yedirmişti. Her adımda irade, her adımda eğitim vardı.
Aşağı iniş başlarken Sarp'ın sesi tekrar telsizde çınladı:
"Duru, iki kişi daha kamptan ayrıldı. Peşinizdeler ama mesafe var."
Bana bazen ismimle hitap ederdi. Dostluğumuz eskiye dayanıyordu.
Duru sakince karşılık verdi:
"Acele etmeyeceğiz. Sessizce devam."
Gece çökmüş, ay ışığı taşların üzerinden kırılmıştı. Uras bir anda durdu, eli havaya kalktı.
"Sağ yamaçtan biri geliyor."
Duru hemen herkesin pozisyon almasını sağladı. Berkay, hedefi korumak için adamın arkasına geçti. Oğuz, tüfeğini doğrulttu ama Duru elini kaldırdı.
"Bekle. Kim olduğunu görmeden ateş yok."
Adımlar yaklaştı. Taşın ardından çıkan kişi Sarp'tı. Nefes nefeseydi.
"Peşimizde olanları atlattım. Ama başka bir şey var..."
Duru kaşlarını çattı.
"Ne?"
Sarp derin bir nefes aldı.
"Kampta telsiz frekansları değişmiş. Bize tuzak kurulmuş olabilir. Biri içeriden sızdırmış."
Kısa bir sessizlik oldu. Duru'nun zihninde binlerce olasılık aynı anda çarpıştı. Ama bir karar verilmeliydi.
"Önce hedefi üsse götüreceğiz. Sonra içeridekini buluruz."
Gecenin karanlığına doğru ilerlediler. Gölgeler arasında, ihanete yaklaşırken...
Altay Timi, hedefi ortalarına alarak dik yamaçtan inişe geçti. Ay ışığı, kuru dalların ve keskin kayalıkların üzerinden sızarken Duru'nun gözleri sürekli çevreyi tarıyordu. Her adımda içindeki şüphe büyüyordu: İçlerinden biri gerçekten de ihanet etmiş olabilir miydi?
Yarım saatlik zorlu bir yürüyüşten sonra, vadinin derinliğinde gizlenmiş geçici üslerinin ışıkları göründü. Gözetleme kulesindeki asker, dürbünüyle yaklaşanları süzdü. Duru telsizi açtı:
"Altay Timi, giriş izni talep ediyor. Kod: 03-91 Gölge."
"Doğrulandı. Kapı açılıyor." diye yanıt geldi.
Kapı yavaşça açıldığında Duru'nun bakışları kararlıydı. İçeri ilk Furkan ve Berkay girdi, hedefi güvenli bölgeye götürmek için. Oğuz ve Sarp çevre güvenliğini aldı.
İçeri girdiklerinde onları Binbaşı Ali karşıladı.
"İyi iş çıkardınız." dedi, hedefe sertçe bakarak. "Bunun ağzından dökülecek her kelime çok önemli."
Duru selam verdi.
"Yolda bir şey fark ettik. Kamptan çıkanlar vardı, birileri bizim rotamızı biliyor gibiydi."
Binbaşı'nın yüzü karardı.
"İçeride köstebek mi var diyorsun?"
"Evet."dedi Duru, gözünü çevresindeki askerlerden ayırmadan. "Ve büyük ihtimalle üst düzeyde biri."
O sırada Oğuz yaklaştı, elinde hedefin taşıdığı çantadan çıkan belgelerle:
"Bunlara bir bakın. Haritalar detaylı, ama bazı bölgeler özellikle işaretlenmiş. Sanki biri bizim devriye güzergâhlarımızı da biliyor."
Binbaşı Ali dosyalara göz gezdirdi.
"Bu veriler doğruysa, buraya bir saldırı planlanıyor olabilir."
Duru'nun içi daha da sıkıştı.
"Saldırı ne zaman olur bilmiyoruz ama adam konuşmazsa vakit daralacak."
O sırada içeri bir asker girdi.
"Komutanım! Radar sisteminde bir sinyal tespit ettik. Yakın mesafeden bir veri iletimi yapılmış. Üç saat önce."
Binbaşı ve Duru aynı anda birbirine baktı.
"İçeriden biri." dedi Duru alçak bir sesle. "Tam zamanlı çalışıyorlar."
"Biri timimizden olabilir mi?" diye fısıldadı Sarp.
Oğuz anında araya girdi:
"Hayır. Kimse o sinyali bizim üzerimizdeyken gönderemezdi. Yola çıkmadan önce her şey kontrol edildi."
Berkay, sessizce başını salladı.
"Yani bizde değil ama çok yakın birinden..."
Duru derin bir nefes aldı.
"O zaman bu iş bitmedi. Asıl görev şimdi başlıyor."
Bir şeyler ters gidiyordu, bunu herkes hissediyordu. Planlar sızdırılmış, düşman adım adım önlerine çıkmıştı. İçlerinden biri konuşmuş olmalıydı, ama kim? Herkes birbirine şüpheyle bakıyordu artık; dost sandıkları yüzler yabancılaşmış, sessizlik birer suç aleti gibi odanın içinde dolaşıyordu. İhanet kesindi, ama ihaneti yapan hâlâ gölgelerin arkasına saklanıyordu. En kötüsü de buydu belki: Düşmanı dışarda değil, tam yanlarında aramak zorundaydılar.
Her adımda gözler birbirine kilitleniyor, sessiz bakışmalar bir tür sorguya dönüşüyordu. Kimse açıkça konuşmaya cesaret edemiyor, ama herkesin zihninde aynı cümle dönüp duruyordu: "Ya o yaptıysa?" Güven duvarı çatır çatır yıkılırken, en sağlam dostluklar bile sorgulanır olmuştu. Geceleri uyumak zor, gözleri kapamak imkânsızdı. Çünkü hain hâlâ aralarındaydı ve her an bir adım daha önde olabilirdi. Belki de şu an gülümseyen yüzlerden biriydi. Belki de en çok bağıran, en çok suçlayan... Zaten ihanetin en tehlikeli yanı da buydu; bazen en çok seven gibi görünürdü.
Ve içeride biri, bu oyunu ustalıkla oynuyordu.
Herkes içeriden biri olduğuna inanmak istiyordu, çünkü başka türlü bu kadar derin bilgiye sahip olunamazdı. Ama ya öyle değilse? Ya düşman, bir şekilde dışarıdan ulaşmışsa bu bilgilere? Belki bir not, belki bir şifre çözüldü, belki de sadece tesadüf... Olasılıklar arttıkça, şüphe de büyüyordu. İçeride biri varsa, hâlâ her adımlarını izliyor olabilirdi. Yoksa dışarıdan birileri, en mahrem sırlarını nasıl öğrenebilirdi? Bir isim söylemek, birini suçlamak istiyorlardı ama ellerinde hiçbir şey yoktu. Sadece kırılmış bir sessizlik ve güvenin yerle bir olmuş hali... İhanet ortadaydı ama fail sislerin ardındaydı. Ve en kötüsü, herkes yalnız hissediyordu artık çünkü düşmanın kim olduğunu bilmemek, onu her yerde görmekle aynıydı.
Gece, üsse yeniden çökerken Altay Timi dinlenmeye çekilmedi. Duru, yalnız başına dosyaların başına geçti. Oğuz dış güvenliği kontrol ederken, Sarp içerideki kameraları izliyordu. Furkan ve Meriç belge analizindeydi. Berkay ise telsiz sistemini denetliyordu. Her biri içten içe aynı soruyu düşünüyordu:
İçerideki hain kimdi?
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
BÖLÜM SONU😶🌫️😶🌫️
Bu ilk bölüm olduğu için kısa tuttum. Ama sonraki bölümler daha da uzun olacak. Okumanızı şiddetle tavsiye ederim. OY VERMEYİ DE UNUTMAYIN TABİİ.
